“artık güneşi, yıldızları görmeyecek, yanağımı okşayan rüzgarı hissetmeyeceğim. ışık, hisler, duyular yok olacak. mutluluğu ancak böyle bulacağım. birkaç yıl önce, bu dünyanın sunduğu görüntüler ilk kez karşıma çıktığında, yaz mevsiminin keyif veren sıcaklığını hissedip yaprakların hışırtısını, kuşların şakımasını duyduğumda, bütün bunlar karşısında ölene dek ağlamalıymışım. artık ölüm tek tesellim. suçlarla kirlenmiş, en acı pişmanlıklara boğulmuşken, ölümden başka nerede huzur bulurum?”
onlar benim kardeşlerim, türdeşlerimdi; en iğrenç olanlarını bile meleksi bir tabiata, semavi bir mekanizmaya sahip yaratıklarmış gibi çekici buluyordum.
gençliğimde hoşnutsuzluk hiç zihnime uğramamıştı; bıkkınlığa kapıldığım anlar olsa bile, doğanın güzellikleri ya da insanların ürünlerindeki üstünlük ve yücelikler her zaman yüreğime merak, ruhuma esneklik katmıştı. ama paramparça olmuş bir ağaçtım ben, ruhuma yıldırım girmişti.
“bana yaşam verildiği güne lanet olsun!” diye haykırdım azapla. “melun yaratıcı! niçin senin bile tiksintiyle sırt çevireceğin ölçüde korkunç bir canavarı şekillendirdin? tanrı merhamet gösterip insanı kendi suretinde, güzel ve alımlı yaratmışken; ben senin iğrenç bir suretinim, hatta bu benzerliğin ötesinde dehşet vericiyim. şeytanın eşlikçileri, onu takdir eden ve cesaretlendiren iblisleri vardı; oysa ben yalnızım, herkes benden iğreniyor.”