• 154 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Esas kitabın incelemesine başlamadan önce seri şeklinde okunabileceğini düşündüğüm için iki ayrı kitabı önermek istiyorum.

    İlk olarak Yerkürenin En Güzel Tarihi kitabı ile başlayabilirsiniz.

    Bu kitap; yıldızların, gezegenlerin, gökadaların, elementlerin kısacası tüm evrenin oluşum teorileri üzerinde duruyor. Sonrasında yerkürenin milyarlarca yıl içerisinde yaşadığı evrim sürecini; yanardağ faaliyetlerini, karaların ve okyanusların hareketlerini, atomların farklı yapılar oluşturarak yaşadıkları dönüşümleri ele alarak konuyu detaylandırıyor. Son olarak da canlılık faaliyetlerinin ortaya çıkışını evrim teorisi ile açıklıyor.

    İkinci olarak seriye Dünyanın En Güzel Tarihi ile devam edebilirsiniz.

    Bu kitap ise; evrenin oluşumunda daha çok big bang teorisi üzerinde duruyor. Uzaydaki parçacık dünyasına ait kavramlar ve termik reaksiyonlar üzerinden zaman zaman teknik anlatımlara başvuruyor ve teorilerin deneyleri ve matematiksel dayanakları hakkında da açıklamalar yapıyor. Haşin ateş topları olan yıldızların serüvenleri sonucunda oluşan atomların, element ve moleküllerin yolculuğu hakkında bilgiler veriyor.

    Cansız varlıktan canlı varlığa geçiş konusuna, oluşan ilk canlı yapıların özellikleri ve yaşam mücadelesine, ardından da yaşanan evrim sürecine değiniyor.

    Evrimsel süreç boyunca insanın ortaya çıkışı, maymundan evrilen ön insanların doğaya uyum sağlamak için ne tür davranışlar sergilediği, elde edilen iskelet buluntularının nasıl yorumlandığı ve sonuçlara ne şekilde ulaşıldığı açıklanıyor.

    Ve üçüncü olarak İnsanın En Güzel Tarihi kitabı ile okuma yolculuğunuzu taçlandırabilirsiniz.

    Kitabımız serinin tüm diğer kitaplarında olduğu gibi, alanında uzman üç kişi ile yapılan karşılıklı soru cevap şeklindeki diyaloglar ile hazırlanmıştır.

    Teknik terimler fazla kullanılmadığı ve konular basit bir anlatımla ele alındığı için kitabın her okuyucu tarafından anlaşılması oldukça kolaydır. Ayrıca insanlık tarihi adına hiç okuma yapmayanlar için iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.

    İlk olarak Genetik Bilimci André Langaney ile yapılan diyaloglar ile başlayalım. Ona göre, insan maymundan gelir çıkarımı yerine; insan, goril ve şempanzeler tek bir atadan gelir demek daha doğrudur. İnsanın iki ayak üzerinde yürüyebilen fakat kötü tırmanıcılar olan bir türden geliyor olmasının daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunuyor. Bunu ileri sürerken de tezini canlılar arasındaki DNA eşleşmeleri ve kromozom yapılarındaki farklılıklara dayandırıyor. Langaney'in bu ayrımlar içinde üzerinde en çok durduğu konu dildir. Ona göre insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran en önemli özellik budur. Diğer canlılar kendi türleri arasında iletişim için birbirinden farklı seslenme şekilleri belirlemiş olsalar da hiç biri cümlevari değildir. Bu da insanı en gelişmiş canlı yapan önemli bir evrimsel kazanımıdır. Zira kültürlerin ortaya çıkması, gelişmesi, devirden devre aktarılması da ancak dil ile gerçekleşir. Dil olmadan kültürel mirasların birikimi eminim ki imkansızdır.

    Peki ortaya çıkan bu küçük insan grupları daha sonra neler yaptı? Bu soruyu cevaplamak için de arkeoloji, biyoloji, genetik bilim, tarih, botanik gibi pek çok bilim dalına başvurmak gerekiyor. Kazılardan elde edilen bilgilere göre, insanın ilk ortaya çıktığı yer olan Doğu Afrika'dan MÖ 1,5 milyon yılına tarihlenen dönemde göç etmeye başlayan Homo Erectus'lar artık MÖ 500 bin yıllarına doğru Çin, Endonezya, Afrika, Avrupa'da görülmeye başlanmıştır. Göç sebepleri hakkında net bilgiye ulaşılamasa da iklim ve bitki koşulları, yeni kaynak arayışları, sağ kalma güdüsü gibi maddeler sıralanabiliyor. Belki de günümüzde kendi insani özelliklerimizi düşündüğümüzde en önemli dürtülerden biri olan "merak", onları dünyayı keşfe itmiş olabilir. Zaten gelişimin ilk adımı da merak değil midir?

    Artık aradan epey zaman geçmiştir ve Yakındoğu'da MÖ 100 binlerde atalarımız Homo Sapiens'ler ortaya çıkmıştır. Onlar da tıpkı Erectus'lar gibi göç etmişlerdir. MÖ 67 binlerden itibaren Yeni Gine, Avusturalya, Batı Avrupa, Afrika ve Amerika'yı istila ederek geniş coğrafyalara yayılmışlardır. Elde edilen fosiller ve etkinlik izleri yetersiz olduğu için net bir yaşam kurgusu oluşturulamasa da bu grupların avcı-toplayıcı yontma taş devri insanları olduğu ortadadır. Buluntulardan yola çıkarak ortaya atılan "ölülerin ayinlerle gömülmesi" savı bana oldukça önemli geliyor. Demek ki ilk insanlar sanıldığının aksine hayatta kalma iç güdüsü ile vahşice hareket eden yaratıklar değil, topluluk halinde yaşayabilen ve hayatını belirledikleri modern düzende idame ettirebilen aklı başında canlılardı.

    Zamanla genlerdeki çok ufak farklılıklar ve çevresel adaptasyonlar farklı etnik grupları meydana getirmiş ve insanoğlu bunu "ırk" olarak adlandırmıştır. Irk kavramı pek çok örnekte görüldüğü gibi insanlığa yüzyıllar boyunca türlü zararlar vermiştir. Oysa ki bilimde tek bir ırk vardır. O da "insan ırkı".

    Arkeolog Jean Clottes ile devam edelim.
    Sanıyorum ki sanat insan hayatındaki gelmiş geçmiş en önemli uğraşlardan biridir. Kendisinin belirttiği üzere, Homo Sapiens'ten önce bile sanatsal faaliyeti çağrıştıran bir takım bulgular elde edilmiştir fakat en önemli ve geçerli bulgulara Homo Sapiens ile birlikte, mağaralarda ulaşılmıştır. Mağara duvarlarına ve tavanlarına çizilen figürler insanlık tarihinin ilk anlarından itibaren aslında çağına göre modern bir hayatın kurulduğunu gösteriyor fikrimce. Üstelik bu çizimler, insanların hayatlarında en çok nelerle meşgul olduğunu göstererek ya da hayal dünyalarında neler tasarladıklarına dair tahminler yürütülerek tarihe de ışık tutuyor. Bu bağlamda sanat, insanlık kavramının en kıymetli ve en estetik şekillendiricisi olabilir.

    Gelelim insanlık tarihindeki en önemli kavramlardan biri olan "din" olgusuna. Mağara resimlerinden yola çıkılarak bu dönemde şamanizm inancının hakim olduğu belirtilmektedir. Tarih öncesi çağlarda dahi insanlar belirli gizil güçlerin varlığına inanmakta, çeşitli ritler ile kutsal inanışlar geliştirmekte ve günlük hayatlarında bu doğaüstü güçlerden fayda ummaktaydı. O hâlde görüyoruz ki insanoğlu açıklayamadığı durumlar karşısında kendi hayal gücüne baş vurarak bir takım cevaplar üretmekte ve bu cevaplar karşısında geliştirdiği inanç sistemi ile de toplumsal yaşamlarını düzene koymaktaydı.

    Şimdi de bir diğer Arkeolog Jean Guilaine'ye kulak verelim. Onun da bahsettiği üzere son buzul çağının sona ermesiyle birlikte değişen iklim koşulları yerleşik düzene geçmeyi de tetiklemiştir. MÖ 12 binlerden itibaren yerleşik düzene geçmeye başlayan topluluklar 9 binlerden itibaren tarımı keşfediyor ve hayvanları evcilleştirmeye başlıyor. Bu da mülk edinme ve hakimiyet kurma isteklerini kamçılıyor olmalı.

    Zaman içinde göç eden tarım toplulukları avcı-toplayıcı grupları etkilemiş ve yerleşik köy hayatları yer yüzüne hakim olmaya başlamıştır. Elbette tarım toplulukları da geldikleri yeni bölgeleri tanıma ve farklı yetkinlikler konusunda avcı-toplayıcılardan pek çok şey öğrenmiştir. Karşılıklı kültür aktarımı sayesinde daha büyük ve güçlü topluluklar kurulmuştur fakat genele baktığımız zaman güç olarak adlandırmamız gereken şey yine "ekonomidir". Zira tarım toplulukları sahip oldukları şeyler ve edindikleri yetenekler bakımından avcı-toplayıcı gruplardan daha güçlüdür.

    Başını sokacak evi ve karnını doyuracak yiyeceği olan halk artık madenleri de etraflıca işleyip değiş-tokuş sistemini geliştirmiş ve böylece toplumsal düzen, hiyerarşi ve erk kavramları güçlenmiştir. Çoğalan nüfusla birlikte hakimiyet istemi artmış, ardından da çarpışmalar ve savaşlar başlamıştır.

    Son olarak şunları söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum. Yakın tarihe ve günümüze baktığımız zaman kendimize sormamız gereken en önemli soru bana göre "Biz nereye gidiyoruz?" olmalıdır. Her ne kadar klişe gibi gözükse de bu soru, yeryüzünü daha yaşanabilir kılmak için atılacak adımlarda farkındalık sağlayacak yegâne düşüncedir. Toplumlar arasındaki siyasi ve askeri güç dengesizlikleri, ekonomik farklılıklar, sosyal yaşam ve eğitim alanındaki uçurumlar, erki elinde bulunduranlar için tos pembe görünse de esasında bu büyük bir yanılgıdır. Doğa belli başlı kanunları olan en büyük güçtür. Dengesini sarstığımız her faaliyette bize ummadığımız bir noktadan zorluk yaşatacaktır. İnsanlık bilim, teknoloji, yaşam kalitesi alanında oldukça başarılı bir yol katetmiş olsa da verdiğimiz zararlar konusunda yapıcı olmazsak ilerde içinde bulunacağımız bir "insanlık alemi" olmayacaktır.

    Bu bağlamda düşündüğümüzde görüyorum ki, İnsanlık Apaçık Bir Muammadan ibarettir.
  • Fosiller arasında kuşkusuz en yakışıklılarından olan Archaeopteryx (okunuşu arkeopteriks) bundan yaklaşık 150 milyon yıl önce Jura Devri'nin geç dönemlerinde (Titoniyen yaşı: 152-145 milyon yıl önce) bugünkü Güney Almanya'yı o zamanlar kaplamakta olan tropik, sığ sahil alanlarında yaşamış olan kumru büyüklüğünde bir kuş türüdür ve bilinen ilk kuştur. Adı Eski Yunanca apxaioç (arkhaios = eski, ilkel) ve (pteron = tüy, kanat) kelimelerinden oluşur. Ancak uzun ve kemikli kuyruğu, kanatlarındaki üç parmaklı pençeleri ve ağzındaki dişleriyle aynı zamanda sürüngen özellikleri de taşıyan Archaeopteryx, kuşların sürüngenlerden geliştiğini açıkça göstermektedir.
  • İnsan biyolojiye irca edilemez. Tıpkı sanat eseri bir resmin, yapılışında kullanılmış muayyen miktarda boyaya veya bir şarkı metninin söze irca edilemeyişi gibi... Bir cami muayyen biçim ve dizelerde şu kadar taş bloku, şu kadar harç, şu kadar kereste vs. ile yapılmıştır. Bu doğrudur, fakat cami hakkındaki gerçek bu değildir. Camî mefhumu caminin yapılışı ile ilgili malumatla tamamlanmış olmaz. Aksi takdirde bir camî ile bir kışla arasında ne fark olacaktı?

    Goethe’nin bir şiiri hakkında biz gramer, dil veya imlâ bakımından fevkalâde ilmî ve doğru bir tahlili şiirin mahiyetine dokunmadan bile pekâlâ yapabiliriz.Bir lisanın lügati ile bu lisanda olan bir şiir arasındaki fark gibidir bu...

    Şiirin mânâsı ve erişilemeyen mahiyeti vardır. Aynı şekilde, fosiller, antropoloji, morfoloji,fizyoloji insandan bahsetmezler. Meğer ki onun haricî, tesadüfi,mekanik ve mânâdan yoksun tarafı dikkate alınmış olsun... Bu misalde resim, mabed, şiir ne ise, insan da odur; bunların yapıldığı malzeme değildir. İnsan tüm ilimlerin onun hakkında söyleyebildiklerinden daha fazladır.

    Aliya İzzetbegovic
  • evrimsel açıdan bakıldığında, aşıkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam olarak bilmek ne yazık ki mümkün değil. çünkü duygular, arkalarında fosiller bırakmıyorlar ve doğrudan genlerle analiz edebileceğimiz unsurlar değiller.
    Özcan Erdoğan
    Sayfa 35 - ikaros yayınları
  • Bir yalandan sonra tüm gerçekler şüpheli hale gelir ki o andan itibaren fosiller gibi ölü olur her şey..
  • O zamana dek fosiller onun için her şey demek olmuştu, kadim haya­tı çağırmanın romantizmi. Hiçbir şey sarp kayalıklar karşısında duydu­ğu heyecana yaklaşamıyordu: "Avlanmanın ilk günlerindeki heyecan, geç­miş zamanın hikayelerini neredeyse canlı bir dille anlatan güzel bir grup fosilleşmiş kemik bulmanın heyecanıyla kıyaslanamaz," diyordu.