• 98 syf.
    ·10/10
    Ne zamandır Mustafa Kutlu okumuyordum. Gittiğim son kitap fuarında Dergah Yayınları’nı Mustafa Kutlu için ziyaret ettim desem yeridir. Bende bulunmayan dört kitabını birden almıştım.

    Yıllar önce yazarın yayınlanmış bütün kitaplarını okumuştum. Okumakla kalmamış öğrencilerime de okutmuştum. Bunlardan bir tanesi Uzun Hikaye’ydi. Hızımı alamamış Mavi Kuş’unu da öğrencilerime okuma saatlerinde ben okumuştum. Hani kitabın ismine aldanmayın. Bu kuş bildiğiniz kuşlardan değildi. Mavi Kuş, kasabalıları tren istasyonuna götüren mavi bir otobüstü. Yol boyu yaşanan bütün maceralar, yolcuların özel hayat hikâyeleri kitaba konu ediliyordu. Kitabın sonunda anlaşılıyordu ki aslında her şey bir kurguymuş, biz bir film setindeymişiz. Mavi Kuş benim için biraz mizahi ve bir o kadar da hüzünlü bir kitaptı.

    Mustafa Kutlu’nun üslubu oldukça farklı. Sıkmıyor. Geleneğe bağlı. Kıssa anlatır gibi öykülerini kuruyor. Ben onun en çok çiçek isimlerine hayranım. Her kitabında bunu gözlemledim. Onun hikâyelerinde geçen çayır papatyası, açelya, begonya, çuha çiçeği, dağ sümbülü, hatmi çiçeği, hercai menekşesi, unutma beni’sine ben kısaca çiçek diyorum. Kuş türleri de öyle: İspinoz, incir kuşu, ibibik, kerkenez, ardıç kuşu…

    Arka Kapak Yazılar’ı bir dönem yazarın yönetiminde çıkan Dergah Dergisi’nin arka sayfasında siyah beyaz resimlerin altına yazdığı kısa öykülerden oluşuyor. Mustafa Kutlu aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısıdır. Büyük bir ihtimalle kendi çektiği fotoğrafların altına öykülerini yazmıştır. Bu yazılardan bir kısmını henüz kitaplaşmadan da okumuştum.Yazarın öykülerinde zaman zaman ince eleştiriler de görüyoruz. Neyi mi eleştiriyor? Çarpıklaşan kentleşmeyi, kaybedilen vefa duygusunu, dostlukların bitmesini , teknolojinin çevreye verdiği zararları. Yazar sıradan insanların sıra dışı hayat hikayelerini hiç de sıradan olmayan bir şekilde bize sunuyor.

    Alışveriş merkezindeki kasiyerlerle ilişkimiz; ya bir kredi kartı, ya da deri cüzdan, veya nakit para düzeyindedir. Siz hangi kasiyerin ağzından, güler yüzle “afiyet olsunlar, yine bekleriz”ler duydunuz? Hayıflanıyor Mustafa Kutlu. Ve yine bir ikindi üzeri terastaki odasından seyrediyor ki, bir martı geliyor, bir güvercinin karnını deşeliyor. Ve onu yemek istiyor. O anda bütün hıncıyla martıya cephe alsa da “Bu martıyı acaba hangi durumlar bu hale getirmiştir?” diye düşünüyor, düşündürüyor. Martılar denizden avlanamıyor. Hepsinin gözü leşte, çöplükte. Çöplükler ise plastik dolu. İşte bu çöpler mi acaba martıların doğal yapısını bozuyor? İnsanın doğal yapısı da mı acaba böyle böyle bozuluyor?

    Çalıştığım anaokulunun bir bölümüne kümes yapmış, birkaç da tavuk koymuştum. Bir akşamüstü çocuklarımızdan bir tanesi babasının elinden tutmuş çekiştire çekiştire kümese getirmiş, “Bak baba bunları tanıyor musun? Bak bunlar tavukmuş!” demesini unutamam. Kitapta da sanki buna atıf yapan bir cümle gördüm: “Balkonlarda büyüyen çocuklar tavuktan korkarken, ihtisas alanı dışında kalanlar buğdayla arpayı ayırt edemezken, kim bakar Akbank’ın önündeki armut ağacına.” Günlük koşuşturma içerisinde kaç armut ağacı, ya da kaç çiçeğin bize gülümsemesini kaçırıyoruzdur, kim bilir.

    Cevat’ın iki hikayesi var kitapta. Halı tamircisi Cevat. Mahallesindeki mescide gidip geliyor. Oranın yeni tayin edilmiş imamıyla kanka oluyor. Kafa kafaya veriyor, caminin kuyusunu onarıyor. Etrafını çiçeklendiriyor. Mahallenin çocuklarına Kur’an öğretilebilecek bir bölüm yapıyor. Gel zaman git zaman, eli para görmüş kişiler cami vakfı kuruyorlar. Cevat’ın onca emekle onardığı el emeği halılar dışarı atılıyor. Yerine halıfleksler döşeniyor. Bir gün geliyor yer darlığından ıhlamurlar kesiliyor. Bir gün geliyor yine yer darlığından yediveren gülleri kesiliyor. Bir gün geliyor, vakıftakilerin siyasi görüşlerine ters diye, Cağaloğlu kitapçılarından toplanan güzelim kitaplar kaldırılıyor. Gün geliyor Kur’an Kursuna kadrolu hoca alıyorlar Cavat’ı kapı dışarı ediyorlar. Çocuklar “İlle de Cevat, ille de Cevat!” diye tempo tutturunca da, çocukları bize karşı kışkırtıyor diye Cevat’ı artık mescit civarına da yaklaştırmıyorlar.
    Okunası ve bir hikaye.

    Yine benim çok hoşuma giden hikâyelerden birisi de koz helvası satan, “Helva alana bir türkü bedeva!” diyen çocuğun hikâyesi oldu. “Caney, caney, caney/ İşte meydaney./ Delikanlı cim-bom/ Nerdesin haney, nerdesin haney.” Bunu söylersin de vatandaşın yüzü gülmez mi? “Ah benim yufka yürekli halkım. Ah, benim merhametli insanlarım!” Bir çırpıda bütün koz helvalarını tüketen çocuk, satış sonrasında elindeki tepsiyi tef yaparak oradan uzaklaşıyor. -Bu arada yazarımızın hararetli bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu da buradan anlamış olduk.-

    Etkilendiğim bir diğer öykü de Cuma’dır. Öykü de daracık kot pantoluyla cumaya gelen, alışık olmadığı oturma düzeninde bir sağa bir sola kaykılan bir genç var. Ve belli ki ilk defa namaza geliyor. Gencin her hareketi yazarın objektifinde. Çocuk tedirgin. Ama mahviyetten başını bir eğişi var. Değme tevekkülcüler eğemez. Kıyamda ellerini önce göğsüne bağlıyor, sonra yan yan yazarımıza bakarak elini yavaş yavaş göbek hizasına iniyor. Takliden namazı kılan çocuğun ellerinin duaya kaldırılışının tasviri çok hoştu. “Derken incecik kolları ve kalem gibi parmakları, kırılgan bir bükülüşle duaya kalkıyor. Arada bir gözlerini kapatıyor. Hangi emel, hangi hayal, hangi arzu ile yaradana yalvarıyor?” “Onun duası dertlilere derman, hastalara şifa oluyor. Uçuk pembe bir mağfiret bulutu camiyi dolduran kalabalığın üzerine eğiliyor. Cemaatin her ferdi affın derin sularında yıkanıp, evlerine, işlerine dönüyorlar.”
  • Latinler 'Birini tanımak, hepsini tanımaktır,' dememişler mi. Önce kişiler, sonra mefhumlar, sonra fotoğrafların asılları... Yaşadığımız bir dramın hikâyesi.
    Cemil Meriç
    Sayfa 58 - 20.12.1978
  • "Mağaradakiler'de, mağaradakilerden pek azı var. Latinler 'Birini tanımak, hepsini tanımaktır,' dememişler mi. Önce kişiler, sonra mefhumlar, sonra fotoğrafların asılları... Yaşadığımız bir dramın hikayesi."
    Cemil Meriç
    Sayfa 58 - İletişim Yayınları
  • Nar Ağacı
    Nar ağacı kitabında insanın kalbine dokunan farklı kişilere ait aşk hikayesi var zannediyorsunuz ilk başta.Ancak yazar bu iki kişinin yaşamını öyle bir birleştirmiş,kaderi öyle bir ele almış ki insanın yüreğine dokunuyor.Aynı zamanda aşkın içine savaşı harmanlamış.Olayların içine öyle güzel cümleler kullanmış ki insan defalarca okumak istiyor.Basit bir dille yazılan sıradan bir roman değil, yazarın çok emek harcadığı tarihi yerlerden,olaylardan,hikayelerden çok çok belli.İnsan okurken bir yandan da internette acaba İran' daki bu yer nasıl,acaba bu inanış nasıl vb.diye araştırma yapma ihtiyacı da duyuyor.Kesinlikle bitirmek istemediğim,bitecek diye çok korktuğum,kurgusuyla uzun soluklu ve merak uyandıran bir roman.Yazarın baktığı fotoğrafların içine girip olayı görüyormuş gibi aktarması da diğer romanlara göre farklı bir hava katmış.Kısacası tadı damağımda kalan romanların içinde yerini aldı bu kitap.Okuyacak olanlara ısrarla tavsiyemdir.😊
  • 108 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Okuduğum ilk Barış Bıçakçı eseri olduğu için çok detaylı bir değerlendirme yapamayacağım. Fakat kalemini ve kısa ama vurgulayıcı, dokunaklı cümlelerini oldukça sevdim. Yanından geçip gittiğimiz hayatların, kısa anların, fotoğrafların, eski bir dostun hikayesi anlatılanlar. Yorucu hayatlarımızda bir dinlenme olabilecek naif bir kitap. Şehri ve insanları tanımak için mütevazı bir rehber. Bir de Ankara’nın bilindik ama benim bilmediğim mekanlarından bahsetti sıkça, okurken keşke bildiğim yerler olsalardı dedim.
    Yazarın diğer kitaplarını okuyup onu tanımak istiyorum.
  • 208 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle bu kitapta ne kadar çok SİGARA içildi, gerçekten anlamadım. Bu gereksiz haykırıştan sonra devam ediyorum.

    Bu kitabı hikayenin gerçekliğini bilmeden okursanız anlamsız veya sıradan gelebilir fakat hikayenin aslını öğrenip küçük detaylarla süslediğinizde gerçekten yorumlardaki kadar yoğun, iç ısıtacak bir aşk hikayesi haline geldiğini gözlemlersiniz.

    Astrid Kirchherr’ın çektiği fotoğrafların çizimlerini gerçekleriyle karşılaştırarak okumak bana tarifsiz bir zevk verdi. Arkada Elvis’in sesinden “Love Me Tender” dinleyerek bazı sayfalar çevirmek de tarifi olmaz bir güzellikti şahsen.
  • Önce kişiler, sonra mefhumlar, sonra fotoğrafların asılları... Yaşadığımız bir dramın hikâyesi.