• 256 syf.
    ·Puan vermedi
    Annesinin ölümü ile henüz bir çocukken yüzleşen Victor ve onun akıl almaz hırsının sonuçlarıyla tanıştırayım istiyorum sizi...Bundan yaklaşık 200 yıl öncesine kısa bir seyahat edip, kazananı olmayan bir düelloya şahitlik edeceğiz. Ölüm ve yaşamın, yaratıcı ve kulunun, iyinin ve kötünün, doğru ve yanlışın ezeli rekabetinde dilsiz birer tanık olacağız....Victor Frankenstein . Dışarıdan bakıldığında iyi bir ailenin eğitimli oğlu. Hayata atılmayı isteyen , çılgın fikirler ile kuşatılmış bir bilim insanı. Lakin şu an bizimde içinde olduğumuz köhne mezarında (laboratuarında) ona yakından baktığımızda herşey çok farklı. Her gün afyon ile zehirlediği solgun bedeni git gide onu kaçınılmaz sona hazırlıyor. Ruhunu yitirmiş genç bir adam Victor. İçi nefret, kin ve öfkeyle doldurulmuş cansız bir hayvan gibi. Hareketleri ağır , kokusu dayanılmaz ve bakışları ölü. Kokunun terle karışık ucuz parfümden mi yoksa, çürüyen benliğinden mi geldiğini fark edemiyoruz. Etrafta ki küf kokusu bile bastıramıyor genzimizde ki o dayanılmaz yanmayı. Bir zamanlar Tanrıyı oynayan adam bu mu diye burun kıvırıyor onunla aynı kibri taşıyan bir kaçımız. Acırken içimizde ki güzel yürekli olanlar ona , nefretle karışık saygı duyuyor yarattığı canavara benzeyen en özel olanlarımız....Kapıdan çıkışını izliyoruz. Peşinden gitmek için sessizce ilerliyoruz. Sanki bizi görecekmiş gibi çocukça bir heyecan esiyor içimize. O gecenin inanılmaz hiçliğine karışırken , biz de onun gölgesi oluyoruz. Sokak lambalarının sahte gündüzünde bir görünüp, bir kayboluyoruz seri bir biçimde. Karanlık bir sokağa giriyor Frankenstein . Adımları isteksizce sürüyor onu kaderine. Kabus sokağın sonunda hepimizi kucaklıyor. Sımsıkı sarıyor gördüğümüz o sarı gözler , hayallerimizi. Ulaştığı iyiye dair ne varsa yok ediyor. Babası ile karşılaştığı an bu tiksindirici canavar çığlık atıyor bazılarımız. Çirkinliği, farklılığı, ağır geliyor narin bedenlere. Ona bakmaktan iğrenirken yine bir kaçımız, bazılarımız için akıl almaz bir şölen bu. Kendimize benzeyen bu zavallı yaratık aslında hepimizin yaşama bir yansıması. En az onun kadar ölü olanlar sonsuz bir merhametle bağışlıyor onu. Çünkü tek istediğinin onu kemiren yalnızlıktan kurtulmak olduğunu biliyorlar. Yaratıcısı tarafından sevilmek isteyen ve edebi bir nefrete kurban edilen zavallı bir ceset......200 yıldır o sokakta hiç bitmeyen bir savaş var. Mağrur ve kendini düşünen Tanrı ve sevmekten vazgeçip , iğrendiği oğlu arasında.... Hani şu yaratırken sormadığı, elinden huzurlu bir ölümü çaldığı, ondan başka gidecek bir yeri olmayan korkunç canavarı ve kaybettikleri arasında. Victor ruhunu yok eden şeytanını yenmediği sürece Cenevrenin kuytuları onlar için her daim savaş meydanı olmaya devam edecek. Üstüne üstlük gerçek canavarın kim olduğu asla bilinmeyecek.... Shelley 19 yaşında bir genç kızken kaleme aldı bu eşsiz yapıtı. Dönemin eleştirileri ile dolu, doğa üstü olaylara bilimsel yaklaşmaya çalışan, kontrolsuz gücün yıkıma dönüşebileceği gerçeğini yüzünüze vuran bir kitap Frankenstein. Felsefe'den fiziğe , kimyadan şiir'e akıl almaz bir çeşitlilikle karşılaşıyorsunuz. Özellikle canavarın incili olan '' Yitik Cennet '' en kısa sürede yorumlamak istediğim bir eser..........buraya kadar okuduysanız cidden en içten teşekkürlerimi sunuyorum ve size ödül olarak çok özel bir diziden bahsetmek istiyorum. Eğer hala rastlamadıysanız ''Penny Dreadful''... ölmeden yapmanız gerekenler listesine almanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Ve sizi diziden bir şiir ile uğurluyorum. (Frankenstein'in canavarı dizide kendisine John Clare ismini veriyor. Malum bencil Yaratıcısı ona bir isim bile vermeye tenezzül etmiyor. Şiir de bu inanılmaz ama pek tanınmayan şairin.)......Varım ben.
    Lakin o beni, ne umursar ne de bilir kimse.
    Dostlarım, yitip gitmiş bir anı gibi yüz çevirdi benden.
    Kendi kederimin altından kalkan yine benim.
    Kayıtsız bir kalabalıkta yükselip kaybolur giderler.
    Aşkın coşkun, bastırılmış sancılarındaki gölgeler gibi.
    Yine de varım ve yaşıyorum savrulan bir buhar misali.
    Bir yer arzuluyorum, insanoğlunun ayak basmadığı.
    Kadınların ne güldüğü ne de ağladığı bir yer.
    Orada baki kalayım, yaratıcım Tanrı'yla.
    Çocukluğumun tatlı uykuları gibi uykulara dalayım.
    Ne rahatsız edeyim, ne de rahatsız edileyim uzandığım yerden.
    Altımda çimen, üzerimde gök kubbe.............
  • 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

    Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

    Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

    Hazırsanız, incelememize başlayalım…

    Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

    Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

    Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

    Tanrı’m – Allah’ım;
    Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

    Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

    İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

    Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

    Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

    İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

    Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

    Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

    Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895