• 272 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Frankenstein, İngiliz yazar Marry Shelley'nin 19 yaşında yazıp, 20 yaşında yayımladığı bilimkurgu-korku türündeki ilk eseridir. Shelley eşi ve arkadaşlarıyla birbirlerine korku hikayeleri anlattıkları bir gece bu romanı yazmaya başlar ve o günden sonra Frankenstein üzerine çalışır. Eser yayımlandığı günden bu yana 200 yılı geçmişken ve sayısız film ve tiyatroya uyarlanmışken Marry Shelley'nin başarısı su götürmez bir gerçektir.

    Frankenstein sanılanın aksine romanda yaratığın adı değil, onu yaratan insanın adıdır. Victor Frankenstein, annesinin ölümüyle sarsılır; ölüm ve yaşam üzerine düşünmeye, gece gündüz bunun üzerine çalışmaya başlar. Amacı ölü bir varlığa yeniden can verebilmektir. Okumak için gittiği Almanya'da kendi odasına çekilir ve farklı cesetlerden elde ettiği uzuvlarla 2.5 metre boyunda bir yaratık meydana getirir. Yaratık canlanıp hareket etmeye başladığında Frankenstein korkudan dehşete kapılır; yaratığın o çarpılmış yüzü, şeytani bir gülüşle kıvrılan dudakları ve devasa boyu ona tiksinti verir. Yaratığı oracıkta bırakıp kaçar. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda terkedilir yaratık ve tek başına kendine bir yol arar. İnsanlar onu gördükleri anda hemen kaçmaya ya da ona saldırmaya çalışır. O kadar saftır ki insanların tüm zalimliklerine rağmen yine de onlardan sevgi ve şefkat görme umuduyla didinip durur. Fakat o da sonunda anlar ki her zaman yapılan iyiliğe karşılık iyilik yapılmaz, insanlara yaptığı iyiliğin karşısında sadece nefret ve aşağılanma görür. O günden sonra onun da kalbi nefretle dolar.

    Frankenstein korku ve bilimkurgu romanı olduğu kadar psikolojiyi ve felsefeyi de içinde barındırır. Kitapta sürekli ateşi tanrılardan çalan Prometheus, ilk insan Adem ve şeytan arasında bir ilişki kurulur. Yaratık insanları gözlemledikçe dünyaya dair bilgiler edinir, iyilik ve kötülüğü kavrar. Kendisini dünyaya getiren sonra da terk eden yaratıcısına karşı kin beslemeye başlar.

    Frankenstein'ın anlatımına gelecek olursak Mary Shelley ustaca bir anlatımla harika bir olay örgüsü oluşturmuş. Yaratığın hikayesinin anlatıldığı bölümlerde kurduğu anlam ilişkileri beni hayrete düşürdü. Bilimkurgu romanı olmasının ötesinde üzerine saatlerce düşünülecek konuları da işliyor Mary Shelley. Okurken hem dehşete kapıldığınız, tüylerinizin diken diken olduğu hem de bir cümle üzerinde durup saatlerce düşündüğünüz bir roman Frankenstein.
  • 296 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10 puan
    Kitabımı şuan bitirdim ve hemen bir inceleme yazmalıyım. Dex yayınlarının korku klasiklerini teker teker okuyorum. İlk olarak "Drakula'' yı okumuştum ve çok çok beğenmiştim. İkinci olarak ''Frankeinstein'' ı seçtim. Kitap hakkında tek bildiğim şey, farklı ceset parçalarının bir araya getirilip oluşturulan yaratığın hikayesi oluşuydu. Esere Ahmet Mümtaz Taylan'ın ön sözüyle güzel bir giriş yaptım diyebilirim. Dex ile ön sözleri sever oldum. İlk olarak daha kitabı okumadan beni etkileyen durum kitabın yazarı hakkında edindiğim bilgiler oldu. Elimde tuttuğum kitabı bundan 200 yıl kadar önce 18 yaşında bir kadının yazmış olması durumu bile benim için bir roman niteliğinde oldu. Üzerine uzun uzun düşündüm. Vay be dedim. Şimdiyle kıyasladım, ölçtüm biçtim hayran kaldım.

    Diğer bir durum kitabın kahramanı olan yaratık tamamen hayal ürünü ve yazarın hayal gücünün enginliği beni etkiledi. Cümleleri, düşünceleri, mantığı, bakış açısı kitabın değerini artıran çok önemli özellikleri. Kitaba ilk başladığınızda hemen hop diye içine çekmiyor sizi bir miktar kendiniz çabalayarak okumalısınız.

    Sadece şunu düşünmedim de diyemem. Bazı durumlar zihnimde askıda kaldı, 18 değil de 28 yaşında yazmış olsaydı ortaya nasıl bir eser çıkardı? Yerine oturtamadığım durumlar yerini bulup daha iyi mi olurdu yoksa hayal gücü sönmüş bir eser olarak tarihe gömülürdü bilemedim. Drakula yı bir tarafa koyduğumda ve Frankenstein ı bir tarafa koyduğumda, Drakula daha ağır basıyor. Düşünmeden de edemedim bu durumu.

    Değinmek istediğim bir diğer durum ise yaratığa biz Frankenstein diyoruz ama asıl yaratığı meydana getiren doktorun adı Victor Frankenstein. Yaratığı oluşturan doktor bile ondan nefret ediyor. Çirkinliğinden sebeb bir ismi bile hak etmiyor aslında. Bu durum çok elzem. İlk olarak ne kadar çirkin ve korkunç olsa bile yeni doğmuş bebek gibi saf ve masum yüreği var. Sevgiye aç. Korku klasikleri arasında ama ben çok üzüldüm. Benim için tam bir drama dönüştü. Okumanızı tavsiye ederim.
    Kitaplı günler dilerim.
  • 256 syf.
    ·3 günde·1/10 puan
    Direkt söyleyeceğim. Frankenstein hayatımda okuduğum en kötü kitap. En kötü kitap olmasının yanında en sevmediğim kitap.

    Bu kitabın sevilmesini anlamadım ve hiçbir zaman anlayamayacağım. Kulak misafiri olarak dil öğrenen bir yaratık söz konusu. Kuvvetli yanı üstün zekası herhalde.

    O kadar çok mantık hatası var ki bu kitapta. Hani neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Gerçekten küçük çocuğun kendince karaladıklarından öteye gidebilecek bir kitap değil. Aradaki tek fark bunların 1800'lerin başında yazılmış olması. Bu noktada "dönemine göre değerlendirmek lazım" argümanı geliyor. Ki bunun çok yanlış anlaşılmış bir kavram olduğunu düşünüyorum.

    Dönemine göre değerlendirmek, bir eserin yazıldığı dönemdeki şartları göz önünde bulundurmayı gerektiriyor ama bu onu otomatik olarak "iyi" yapamaz. Örneğin 1950'de yazılmış bir kitapta cep telefonu geçmesi ile bugün yazılan bir kitapta geçmesi elbette aynı şey değil. Fakat bunun tam tersi de mümkün. 1950'de yazılmış ama 2020'de geçen bir kitabı "cep telefonunu tahmin edemediği" için eleştiremeyiz. 2020'de yazılan bir polisiye romanda suçlunun yakalanmasını zorlaştırmak için hiçbir yerde güvenlik kamerası olmaması, insanların cep telefonu kullanmamasını eleştirebiliriz ama.

    Bu noktada, 1950'de yazılmış bir kitap sırf içerisinde cep telefonu olduğu için iyi olamaz. Aferin, cep telefonunu tahmin etmiş diye biraz etkilenip geçeriz. Nasıl ki 1950'de yazılan ama 2020'de geçen bir kitapta cep telefonu olmadığı için ona otomatik kötü demiyor, bu konuya çok takılmıyorsak.

    2020'de yazılmış polisiye romanında, bir mantığa dayandırmadan insanlara cep telefonu kullandırtmayan kitaba direkt kötü diyebiliriz ama. Niye? Cep telefonunu çok sevdiğimizden değil, dönemine göre değerlendirip kitabı saçma bulduğumuz için.

    Frankenstein ise döneminden bağımsız saçma ve kötü bir kitap. Ama daha önce böyle bir hikaye yazılmamış demek, Frankenstein'ı iyi bir kitap yapmaya yetmiyor. Önemli bir kitap yapar, bunu kabul ediyorum ama iyi bir kitap olduğunu kesinlikle reddediyorum. Bir işin önemli olmasıyla iyi olmasının arasında çok büyük bir fark var. "Daha önce yazılmamış." argümanı insanı çok anlamsız yerlere götürür.

    Dönemine göre değerlendirmek en çok da ahlaki açıdan geçerlidir. Örneğin kitabın yazıldığı dönemde insanların 13 yaşında evlenmeleri normal ise ve yazar bunu içeren bir hikaye yazdıysa, biz 2020'deki insanlar olarak yazarı taşlamayız, o dönemin normali buymuş deyip olgunlukla karşılarız, döneme tanıklık ederiz ve hikayeyi anlamaya çalışırız. Ya da 200 yıl önce çalışan bir kadının ahlaksız olarak itham edilmesine takılmayız. Ne fenaymış deyip insanlığın nerelerden nerelere geldiğine dair gözlem yaparız, yine hikayeye odaklanırız. İyiyse iyidir, kötüyse kötüdür.

    Frankenstein'ın dönemine göre değerlendirilecek bir yanı yok. Her yanıyla acayip kötü bir kitap. Onu alıp okumuş olmamız, dönemine göre değerlendirerek ona gösterebileceğimiz en büyük lütuf. Zira aynı saçmalıkları insanlar bugün yazınca kimse yüzüne bakmazken, 200 yıl sonra biz hala dönemine göre değerlendirip merak edip okuyoruz değil mi? Ama bir de üzerine iyi olduğunu söylememiz gerekmiyor.

    Ayrıca ilk bilimkurgu kitabı olma safsatasını da kabul etmiyorum. Bilimkurgu dediğimiz iş gerçek bilime dayanmak zorunda değildir ama, "deney" adı altında canavar üretmenin neresi bilimkurgu onu algılamak güç. Bu tarz canavarların yaratılmasının toplum üzerindeki etkisini mi işlemiş? Daha çok "bilimle filan çok uğraşmayın kafayı yersiniz, çok tehlikeli işler bunlar" gibi bir mesajı var kitabın. Ortada başka da bir şey yok. Frankenstein'a iyi bir kitap demeyi filan geçtim, ilk bilimkurgu romanı demek, hatta bilimkurgu romanı demek türe hakarettir. Kültürel açıdan maalesef önemi olan bir kitap, itiraz etmiyorum ama bu onu hiçbir şekilde iyi yapmıyor. Hakiki şekilde okuyup iyi bulan insanlara da inanmakta güçlük çekiyorum. Ya kendilerini beğenmeye mecbur hissediyorlar ya da benim göremediğim acayip bir şey görüyorlar bu korkunç kitapta.

    Aa, korkunç demişken. Frankenstein "korkunç" olma iddiasında bir kitap. Hatta Mary Shelley, kocası ve Lord Byron'un kendi aralarında "en korkunç hikayeyi kim yazabilir?" iddiası üzerine ortaya çıkmış bir kitap. Kitapta gerçek manada korkuya dair hiçbir şey yok. Canavar var işte, o kadar. Ortada korkutucu tek şey kitabın kendisi, varlığı, onu okuma fikri.

    Frankenstein'a okuduğum en kötü kitap olma konusunda yer yer rakipler çıkıyor gibi olsa da, hiçbiri iddialı değil. Oturup otuz saniye düşününce, yok Frankenstein daha kötüydü diyorum ve konu kapanıyor. Kapıştırmam gerekmiyor bile. O kadar kötü bir kitap. Hakkında olumsuz bile olsa bu kadar çok şey yazmayı bile hak etmiyor aslında. Onu bu kadar çok sevmememi de hak etmiyor hatta. Vazgeçtim, Frankenstein en sevmediğim kitap filan değil. Direkt kitap değil ve zerre umursamıyorum. Oh be, rahatladım.

    Frankenstein mı? O ne ola ki? Sürülebilir peynir mi?
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Günümüzden 200 yıl önce 19 yaşında bir kadın tarafından yazılan ilk bilim kurgu kitabı.Aslında o yıllarda 19 yaşında bir kadın tarafından bir korku kitabı yazılması,cesareti ve kurgusu hayran bıraktı.Kitabı hiç sıkılmadan (önsöz de hikayeyle ilgili bilgiler vermesine rağmen bazen gereksiz uzun buldum) bir solukta okudum.Kitapta Doktor Victor Frankenstain'ın mezarlıklardan topladıklarıyla bir yaratık(!) elde etmesi ve başına gelenleri anlatıyor.Kitapta göndermeler de mevcut örneğin yaratık kelimesiyle tanrı insanları yarattı ve başıboş bıraktı düşüncesine gönderme yapılmış.Ayrıca birçok kitaptan alıntılar da var. Kitapta Türkler ile ilgili kısımlarda bence çok tartışılır örneğin "Türkler kadar sesiz." Ayrıca kitapta bahsedilen/betimlenen canavar ile filmdeki görünüş itibariyle çok farklı.Bence okunması gereken bir kitap ve herkese tavsiye ederim.
  • 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10 puan
    Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

    Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

    Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

    Hazırsanız, incelememize başlayalım…

    Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

    Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

    Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

    Tanrı’m – Allah’ım;
    Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

    Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

    İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

    Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

    Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

    İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

    Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

    Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

    Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895