• 464 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sapkın bir katilin lanetlenmiş soyu... Jean Christophe Grange'nin bu seferki katili tam da böyle biri. Sado Mazoşizm, nekrofili, cinayetler ve ihanetler... Grange, her zaman olduğu gibi bu sefer de bizi kan gölünde boğulmaya davet ediyor. Hikayenin kurgulandığı temalardan bazıları bunlardı. Bizim toplumumuzda çok fazla ön plana çıkmasa da hiç de azımsanmayacak sayıda insanın hayatında bir yer ediniyor SM -Sado Mazoşizm.- Az çok bilgimiz olmasına rağmen, detaylı anlamda bilgisine sahip olmadığımız bu SM kültürü nedir tam olarak? Kısaca Sadizm, karşısındaki kişiye acı vermek veya eziyet etmekten seksüel bir haz duymanın adıdır. Bu isim ise Fransız filozof ve sadistik öykü yazarı Marquis de Sade'dan gelmektedir. Mazoşist acı çekmekten zevk alan kimsedir. Mazoşizm ise 19.yüzyılda yaşamış Avusturyalı bir romancı olan Leopold vo Sacher Masoch'un bir romanında anlattığı cinsel uygulamalara dayanarak yazarın adıyla anılan cinsel tutuma verilen isimdir. Sadomazoşizm de bu iki kavramın birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu kişiler hem sadizm hem de mazoşizm etkisiyle cinsel bir hazza ulaşmanın peşindedirler. Cinsel ilişki esnasında bağlanmaktan, dövülmekten, işkenceye uğramaktan, köle rolüne bürünmekten, tasmalanmaktan haz alırlar. Bir insan cinsel ilişki esnasında bu tarz şeylerden nasıl haz alabilir ki diye sorabilirsiniz? Bu düşünce size oldukça şaşırtıcı ve tiksindirici gelebilir. Ancak tüm bunlardan hoşlanan insanlar var ve kendileri dışında kimseye bir zararları olmadığı müddetçe bizim de buna saygı göstermemiz gerekir. Elbette bizim ülkemizde uygun görülen bir durum değil. Her ne kadar oldukça hızlı bir şekilde Deizm patlaması yaşanan bir ülke haline gelsek de yine de mutlak iyi bir Tanrı inancı olan ülkeyiz. Bu yüzden bizim toplumumuzda hoş karşılanmıyor ve genellikle gizli ilişki çerçevesinde yaşanıyor. Bu bir sapkınlık mı yoksa cinsel bir tercih mi? Türk hukuk sistemi SM karşısında nasıl tavır takınıyor? Cinsel birleşmede belli bir sayıyı ve tecrübeyi aştıktan sonra bazen seks, zevk vermez hale gelebilir. Sürekli olarak aynı kişilerde cinsel deneyimde bulunmak sıkabilir. Bu gayet normal bir durumdur. Tabi ki böyle oluyor diye partnerimizi aldatma haklılığını elde etmiyoruz. Ama partnerimizle seks hayatımızı canlandırmak için farklı bir yol arayışına da başlamak ihtiyacı hissedebiliriz. SM bu noktada ne kadar tercih edilesi duruyor bilemem. Ama, SM'nin de çok aşırı olmayan başlangıç aşamaları denenebilir. Kaldı ki dediğim şekliyle sekste belli bir deneyimi yaşamış insanların bu tarz arayışlar içerisinde olması ve SM'yi deneyimleme düşünceleri her zaman olmuştur. Sert vuruşlar, inlemeli çıkışlar, şaplaklar, ısırmalar, sıkıştırmalar, çığlık atmalar başlangıç olarak kullanılabilir. Açıkcası ben bu örneklemelerin artık normal cinsel birleşme deneyimlerinde çok sıradan şeyler olduğunu görmeye başladım. Ben bekar bir erkeğim ve bu konunun deneyimleyicisi değilim ama internette basit bir araştırmayla insanların neler yaptıklarını, arzuladıklarını görünce bana hak vereceksiniz. Acı, bir insana zevk verebilir mi bilmiyorum, hiç denemedim açıkcası. Ama acı, bazı insanlar için gerçekten bir tutku haline gelmiş durumda. Acı çekmeyi ciddi bir biçimde arzuluyorlar. Kurallarla örülü bir toplumda, sınırsız özgür bir dünyanın kurulabildiği yerdir yatak odaları. Sekste aldığınız zevk sizi bambaşka biri haline getirir, hayata karşı oldukça cüretkar bir isyan duygusu sarar benliğinizi. Bir de SM deneyimini yaşadığınızı düşünürseniz, özgürlüğün doruklarında uçuyor olursunuz. Burada tabi ki 'beyaz kıçım' dedirtmekten bahsetmiyoruz. Yine de forumlarda yaptığım araştırmada görmüştüm, ahlaksız kelimeler de insanları hazza ulaştırıp, daha da sertleştirebiliyormuş. Açıkcası ben bu SM ilişkilerin, kendileri dışında kimseye zarar vermediği müddetçe ve tabi kendi sağlıkları da buna dahil olarak, herkesin kendi yatak odasındaki cinsel tercihine kalmış bir konu olduğunu düşünüyorum. Her zaman özgürlük taraftarı biriyimdir ve açıkcası kişiler bunları yaşamak istiyorlarsa banane arkadaş diyebilmeliyim. Yani şöyle düşünün, kişi cinsel hazza sadece bu yolla ulaşabiliyorsa ve partneri de aynı durumdaysa bize ne demek düşer ki! Artık kendi hayatımıza bakmayı, kendilerinden başkasına zararı olmayan insanlarun
    hayatına karışmamayı öğrenmeliyiz. Karşılıklı kararlaştırılmış sınırlar dahilinde yaşanan cinsel birleşmenin, hakemi olacak değiliz sonuçta. Tabi burada şunu da belirtmek gerekir ki bir kişi sadece ama sadece bu SM uygulamalar neticesinde cinsel hazza ulaşabiliyorsa bu durum kaçınılmaz biçimde cinsel bir sağlık sorunudur ve işin uzmanları tarafından çözülmesi gereken bir problem vardır ortada. JCGrange da bu konuyu ustalıkla işlemiş kitabında ve konu üzerine ciddi bir araştırma içerisnde olduğu da ortada. Zaten gerilimin efendisi sıfatını da boşuna almadığı görülüyor. Ve dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bir önceki kitabında ruh hali dengesiz, sorunlu kız kardeşin de takık olduğu bir konuydu SM. Demek ki Grange, bu konuyu kurgulama konusunda karar vermis bir kere ve vazgeçecek gibi görünmüyor. Aynı zamanda araştırmacı kişiliğiyle ön plana çıkan bir yazar. Nitekim karakter analizi yaparsak, araştırmalarını nesnel bir temele oturtmadan harekete geçmiyor. Sonra da onları ince ve küçük dilimlere bölüyor. Böylece her bir konu başlığı üzerinde araştırma yapabiliyor. En sonunda ise bunları bir araya getirerek harika bir senaryo ortaya çıkarıyor. Bir polisiye gerilime yakışır bir netice. Romanlarının inandırıcılığı ve okuru büyüleyiciliği de buradan kaynaklanıyor işte. Bir katilin ruh halini iyi bir şekilde yansıtsa da genellikle polis gözünden okuyoruz karakterlerini. Bu açıdan da bakıldığı zaman cinayetlerin çözümüne ortak oluyor, katilleri anlamaya çabalıyoruz. Aynı zamanda maktül/maktülelerde de ilişki halinde oluyoruz. Böylece bir yandan katilin gözünden olaya bakmaya çabalarken diğer yandan da cinayet kurbanlarının acısını paylaşıyoruz. Yani o meşhur formül tez+antitez=sentez. Evet, JCGrange bu formülü çok iyi kullanıyor. Polis
    gözünden katil ve kurbanları birleştirerek mükemmel bir soruşturma çıkartıyor ortaya. Eğer dikkatli gözlerle okursanız Grange'nin kitaplarından öğreneceğiniz çok sayıda bilgi de vardır. Günlük hayatta işinize yarar mı ya da ne kadar yarar bilmiyorum tabi ama farklı bir alanda sizi kültürlendirebilecek bilgilerin sahibi olabilirsiniz. Grange’nin değindiği ve fakat muhtemeldir ki okurun gözünden kacaçak olan polisler konusu. Bir polisin yaşadığı hayatı ve toplum karşısında düşebileceği konumu çok iyi yansıtmış. Polislerin de yaşadıkları toplumun içerisinden çıkan insanlar olduklarını, yaptıkları görevde her ne kadar tarafsız kalmaları gerekse de içinde şekillendikleri toplumdan aldıklarıyla hareket ettiklerini birinci perdeden anlatmış. Şu satırlar, bir polis olarka benim de takdirimi kazanmayı başarmıştır; “Polisler toplumun kanalizasyonunu boşaltmak ve namuslu, sıradan vatandaşların huzurunu sağlamak için vardı. Onların herkesçe küçümsenen, aşağılanan kişilere dönüşmesine yol açan asil bir görev. Herkesin nazarında, polisler ile suçlular arasında gizli bir yakınlık söz konusuydu, bir aile havası.” Ben de buna şöyle bir ekleme yapmak istiyorum; “Suç, bir çamur; polis ise en yetenekli heykeltıraştır.” Ve tabi JCGrange’nin yeni bir kitabı çıkarmasını beklemek zorunda kalacağımız için yavaş yavaş okudum. Bir anda bitirmektense olayları sindirerek, çözümlemeye çalışarak okumanın daha zevkli olduğunu farkettim. Gerilimin efendisini okurken, bazen önceden tahmin etsem de çoğu zaman hadi canım, gerçekten mi demek zorunda kaldım. Adam, yılların ustası ve ona, boşuna gerilimin efendisi denmiyor nihayetinde. Cinayetlerin arasına bir de sanatı sıkıştırınca tabi büyük bir merak da uyandırmayı başarıyor. Bu merak aynı zamanda gizemsellikten de kaynaklanıyor. Romanın bütününe gizem katabilmek için sanatın kullanılması ve bunun daustalıkla kurgulanması Grange farkı desek az olmaz herhalde. Grange’nin katilleri, her zaman gizem dolu ve ince ayrıntılarla örülü oluyor. Bu sanat kah şibari denilen japon ip bağlama sanatı oluyor kah içerisinde ölüm temasını barındıran muhteşem tablolar. Grange muhtemelen kendisini katilin yerine koymuş ve cinayetleri bizzat işlemiş. Tabi kitap içerisinde... Çünkü cinayetlerin işleniş şeklini, kurbanların durumunu ciddi bir biçimde özgün olarak anlatmış. Ben genellikle okuduklarımı kafamda canladnırma eğilimi içerisindeyimdir. Okurken bir yandan da onu okunanları gözümün önünde canlandırmaya çalışırım. Ciddi baş ağrısı yapan bir süreçtir bu
    ancak bir kere tadını aldınız mı vazgeçemezsiniz. Yalnız uyarıyorum, bu yöntem sayfalar bittikten sonra kitaba ara verdiğinizde bir süre boyunca size melankolinin etksine mağruz bırakır. Evet, ne yazık ki her güzel şey gibi bunun da bir sonu vardı ve o son geldi. Corso’nun maceraları devam eder mi bilemiyoruz ama bizde özlenesi bir tat bıraktığı ortada. Bekleyip göreceğiz Grange severler...
  • ... On dokuzuncu yüzyılda Fransız sanatı, en geniş hatlarıyla, renkle çizgi arasında verilen bir mücadeleydi...
    Julian Barnes
    Sayfa 59 - Ayrıntı Yayınları
  • Sevgi ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır; eski bir Fransız şarkısında da söylendiği gibi' "l’amour est l’enfant de la libedé" (sevgi özgürlüğün çocuğudur); hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.
    Erich Fromm
    Sayfa 34 - Payel Yayınları:57 Bilim Kitapları: 17
  • .
    Orhan Veli Kanık'ın biyografisi

    Orhan Veli Kanık, İstanbul‘un Beykoz semtine bağlı Yalıköyü'nde 13 Nisan 1914 tarihinde doğdu. Babası Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefi, klarnet ustası Mehmet Veli Kanık, annesi Fatma Nigar Hanım'dır.

    Orhan Veli ailenin ilk çocuğudur. Mizah yazarı Adnan Veli Kanık‘ın ağabeyidir ve Füruzan (Yolyapan) adında bir kız kardeşi vardır. Anafartalar İlkokulu'nun ana sınıfında temel eğitimine başladı. 1921 yılında ilköğrenimi için Galatasaray Lisesi‘ne gönderildi. Dördüncü sınıfa kadar bu okula devam etti.

    Babası 1925 senesinde Cumhurbaşkanlığı Bando Şefliği'ne tayin olunca Ankara‘ya taşındı. Burada Gazi İlkokulu'nu bitiren Kanık, orta öğrenimi için yatılı olarak Ankara Erkek Lisesi'ne gitti.

    Orhan Veli Kanık'ın edebiyata ilgisini ilk fark eden kişi, ilkokul öğretmeni Sedat Bey oldu ve bu konuda yetenekli gördüğü öğrencisini yazmaya teşvik etti. Kanık'ın çocukluk yıllarında kaleme aldığı ilk öyküsü, ''Çocuk Dünyası'' eski yazıyla basılan bir dergide yayımlandı.

    Ankara'da geçen lise yıllarında Kanık, Oktay Rıfat Horozcu'yla tanıştı ve Melih Cevdet Anday'laarkadaş oldu. Ortak duygu ve düşüncelerle bağlı oldukları edebiyat zevki, üç arkadaşı birbirine yakınlaştırdı.

    Bu üç arkadaş kendi görüşlerini ifade edebilmek ve kaleme aldıkları yazıları, şiirleri yayımlayabilmek için Ankara Lisesi okul kooperatifinin finansörlüğünde, “Sesimiz” adını verdikleri bir dergi çıkarmaya başladı. Kanık, okul arkadaşı Hıfzı Oğuz Bekata‘nın etkisinde kalarak, düz yazıdan manzumeye geçti ve ilk şiirleri bu dergide basıldı.

    Üç genç şair, çıktıkları bu edebiyat yolculuğunda, öğretmenleri arasında yer alan ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar başta olmak üzere, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu‘nun büyük desteğini gördü.

    Orhan Veli yüksek öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin felsefe bölümünde devam etti. Yazmaya olan düşkünlüğünden vazgeçmeyen Kanık, üniversite döneminde de oldukça aktifti.

    Kendi fakültesinin öğrenci grubu başkanı seçilmesinin yanı sıra, eski okulu olan Galatasaray Lisesi'nde, yardımcı öğretmen olarak görev yaptı. 1936 senesinde, lisans eğitimini bırakmaya karar veren Kanık, ertesi sene Ankara'ya geri döndü.

    Ankara'da bir süre, PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Nizamlar Bürosu'nda memur olarak çalıştı.

    Aynı sene, şairin yazınsal kimliğini tam olarak ifade eden, biçim ve üslup bakımından tarzını bulmuş olan ilk şiirleri Nahit Sırrı Örik‘in desteğiyle, “Varlık” dergisinde yayımlandı. Genellikle aşk, özlem, çocukluk anıları gibi temaları yoğun bir duygusallıkla işlediği bu şiirlerin büyük bir kısmında, “Mehmet Ali Sel” takma adını kullandı. Adını edebiyat çevrelerine duyurmayı başaran Kanık, 1936-1942 seneleri arasında, dönemin popüler kültür-sanat dergilerinden İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, Inkilapçı Gençlik, Demet, İşte ve Aile'demanzume ve düz yazılarıyla yer aldı.

    Daha sonra Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte çıkardıkları “Garip” adlı şiir kitabıyla, Türk edebiyat tarihinde, ''Garipçilik'' (Birinci Yeni) ismi verilen yeni bir şiir akımı başlattı.

    Halk dilinde, yalın bir ifade tarzıyla manzumeler kaleme alan Garipçiler, hicivsel unsurlar ve mizah öğeleri kullanmak suretiyle, gündelik olayların da söz konusu yapılabileceğini gözler önüne serdi.

    Orhan Veli Kanık, Garip'in kendisi tarafından kaleme alınan önsözünde, hece ölçüsü ve uyağın şiiri yozlaştırdığını söylüyor ve onlara göre şiirin, insanın beş duyusuna değil, beynine seslenen bir söz sanatı olduğunu söylüyordu. Şiire, egemen sınıfların beğenilerinin sonucu yerleşen kalıplaşmış öğeler kaldırılmalı, şairaneliğe son verilmeli ve şiir toplumun çoğunluğuna seslenmeliydi. Bu amaç da yalnızca yeni yollar ve yeni araçlarla gerçekleştirilebilirdi.

    II.Dünya Savaşı‘nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1945 senesinde, yedek subay rütbesiyle tamamlayan Kanık sonrasında Ankara'ya dönerek, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda tercümanlık yapmaya başladı.

    Burada, Azra Erhat, Oktay Rıfat ve Erol Güney ile birlikte ortak çeviri çalışmaları yürütürken, 1947 senesinde, Reşat Şemsettin Sirer‘in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte, yeni bakanlık yönetimini “antidemokratik ve tutucu” davranmakla suçlayarak, görevinden istifa etti.

    Ardından, Mehmet Ali Aybar tarafından yayımlanan, “Hür” ve “Zincirli Hürriyet” isimli gazetelerde, siyasal, sosyal, kültürel ve edebi konular üzerine eleştirel yazılar kaleme almaya başladı. 1948 senesinde ise, bir süre, Ulus gazetesinde, “Yolcu Notları” başlığı altında makaleler yazdı.

    1 Ocak 1949'da, iki sayfalık “Yaprak” adlı kültür-sanat dergisini çıkarmaya başladı. 15 günde bir yayımlanan derginin ömrü, finansman sorunu yüzünden kısa sürdü ve 28 sayıyla sınırlı kaldı. Yaprak'ın yayım hayatı, 15 Haziran 1950 tarihinde sona erince, Kanık, İstanbul'a taşınmaya karar verdi. Aynı sene, Nazım Hikmet‘in yazılarından dolayı mahkum edilmesini protesto etti ve düşünce özgürlüğüne imkan verilmediğini öne sürerek, yakın dostları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte, şairin serbest bırakılması için 3 gün boyunca açlık grevi yaptı. Bu eylemiyle, siyaset ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

    Aynı yılın Kasım ayında, bir haftalığına Ankara'ya gelen Kanık, 10 Kasım 1950 gecesinde, onarım için kazılmış, üzeri kapatılmamış bir çukura düşerek ayağını incitti. Daha sonra İstanbul'a dönen Kanık, bir arkadaş ziyareti sırasında aniden fenalaşması üzerine Cerrahpaşa Hastanesi'ne kaldırıldı. Orhan Veli Kanık, 14 Kasım 1950 tarihinde, beyin kanaması sonucu girdiği komada yaşamını yitirdi.

    Cenazesi, Rumelihisarı‘nda bulunan Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Yakın arkadaşları tarafından 1 Şubat 1951 tarihinde anısına ''Son Yaprak'' adlı tek baskılık bir dergi yayımlandı.

    ESERLERİ

    Şiir

    Garip (1941 – Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte)

    Vazgeçemediğim (1945)

    Destan Gibi (1946)

    Yenisi (1947)

    Karşı (1949)

    Düzyazı

    La Fontaine Masalları (1948)

    Nasrettin Hoca Hikayeleri (1949 – manzum hikaye)

    Nesir Yazıları (1953)

    Edebiyat Dünyamız (1975)

    Fransız Şiiri Antolojisi (1947 – derleme)

    Çeviri

    Bir Kapı ya Açık Durmalı ya Kapalı (A.de Musset'den – O. Rifat ile, 1943)

    Barberine (1944)

    Scapin'in Dolapları (Molière'den – 1944)

    Sicilyalı yahut Resimli Muhabbet (1944)

    Tartuffe (1944)

    Versailles Tulûatı (1944)

    Üç Hikâye (Gogol'dan – Erol Güney ile, 1945)

    Turcaret (A. R. Lesage‘dan – 1946)

    Hamlet ve Venedikli Tüccar (Shakespeare‘den – Ş. Erdeniz ile, 1949)

    Batıdan Şiirler (O. Rifat ve M. Cevdet ile, 1953)

    Antigone (J. Anouilh‘den – 1955)

    Saygılı Yosma (J. P. Sartre'dan – 1961)

    Bütün Çeviri Şiirleri (1982)

    El Kapısında (Turgenyev‘den – 1994)
  • Boccaccio’dan Marcel Prévost’ya dek, roman ya da şiir kimin yapıtını açsanız, karşınıza çıkan tek şey, değişik görünümleriyle cinsel aşk. Zina, yalnız en sevilen değil, nerdeyse biricik konusu oldu bütün romanların. İçine bir bahaneyle çıplak kadın sokulmamış temsil, temsilden sayılmıyor artık. Romanslar, şarkılar bile şu ya da bu ölçüde şiirselleştirilmiş cinsellikten başka bir şey dile getirmiyor.
    Fransız ressamlarının çoğunun yapıtlarına egemen olan konu yine çıplak kadındır. Yeni Fransız yazınından ister bir şiiri alın, ister bir romanı, çıplaklığın betimlenmediği ve yerli yersiz birkaç kez –en az iki kez– pek sevilen “nü” kavramının ve bu sözcüğün geçmediği tek bir sayfa bulamazsınız. Yakalandıkları hastalıktan dolayı yaşamları cinsel bayağılıklara odaklanmış bu insanlar, dünyada herkesin kendileri gibi olduğu kanısındaydılar sanki. İşte Avrupa ve Amerika’da bütün sanat dünyası erotomaniadan mustarip bu zavallılara öykünüyor. İnançsız ve ayrıcalıklı bir yaşam sürmelerinden dolayı varlıklı sınıfların sanatı içerik olarak yoksullaştıkça yoksullaştı ve gitgide kibir, şöhret, yaşamdan duyulan iç sıkıntısı ve en önemlisi, cinsel tutkuya indirgendi.
    (Lev Nikolayeviç Tolstoy-Sanat nedir?)
  • Fransız seyyah: "Bir sanatkar..." dedi "Ümidi kırılmış bir sanatkar... Hakiki sanatın taktir edilmediğini görerek insanlardan kaçan bir talihsiz."
    Rus: "Hayır, bu belki cemiyetin haksızlıklarından kurtulmak için buraya gelen birisi ki, sanatı kendisine teselli vasıtası yapmış..." diye mütalaasını yürüttü.
    Alman: "Bana kalırsa " diye fikirini söyledi " bu geniş arazide rahat ve dertsiz yaşamayı, bu basit refahı, medeniyet dünyasının didişmelerine tercih eden bir akıllı."
    "Zannediyorum ki" dedi İngiliz "vahşilerin hükümdarlığını eline geçirmek için kendisine göre bir plan yapan onu sabırla tatbik eden bir açıkgözlüdür bu ve belki de tehlikelidir."




    ...




    "Bir vapur kazasından sonra buraya düştüm, karım da bu adada öldü... Ve ben başka yere gitmek istemem" dedi.
  • Saygı ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır; eski bir Fransız şarkısında da söylendiği gibi “l’amour est l’enfant de la liberte” (sevgi özgürlüğün çocuğudur); hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.