• MAĞARA VE KOZMOS KİTABINDAN ALINTI
    UZUN BİR YAZI SAYFADA ŞAMANİZME DAİR BAŞKA GÜZEL YAZILARDA VAR. LİNKE TIKLAYARAK OKUMANIZI ÖNERİRİM.

    https://yeryuzusifasi.wordpress.com/...-yarginin-kirilmasi/

    Michael Harner’ın Mağara ve Kozmos Kitabından alınmıştır. Harner kendi kişisel yolculuğunu anlatmakta…

    Öteki alem, rehber ruhlar, tıbbi bitkiler ve ruhsal şifalanma kültürünü merak edenlerin keyifle okuyacağı bir yazı…

    ARAYIŞ – Ön Yargının Kırılması

    Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley şehri) antropoloji öğrencisiyken 1950’lerin başında şamanların heyezanlı, belkide biraz şizofren olması muhtemel kişiler olduklarını tahmin ederdim. Buna kanıtım ise; şamanların ruhları gördükleri, onlarla konuşabildikleri ve hatta insanlara şifa vermek için ruhları kullandıklarını iddia etmeleriydi.

    Şamanlar zaman zaman tedavilerinde başarılı olduklarından araştırılmayı hak ediyorlardı ama ancak psikolojik bir açıdan yapılmak kaydıyla… Walter Cline, şamanların sadece psikolojik açıdan değerlendirildiği bu bakış açısına karşıydı. Şamanların yukarıda belirtilen algılanma şekli Batılı önyargıların bir mirasıdır; bu önyargılar, halen daha kuzey Finlandiya’da söylendiği gibi Avrupa’da “cadı” olarak adlandırıldıklan, Engizisyonun zulmüne uğradıkları yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Engizisyonunun işkence ve infaz yöntemleri, kademeli olarak yerini, onsekizinci yüzyılda yaşanan “Aydınlanma” döneminde bilimin yükselişine eşlik eden laikliğin üstü kapalı baskısına bıraktı.

    O yüzyılda, Avrupa şamanizminin son kalıntıları ve “ruhun yolculukları” olarak bilinen bazı imgeleme yöntemleri, halk şifacılığında bir dereceye kadar varlığını sürdürdü. Ancak onsekizinci yüzyılda akademisyenler, ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıt olmadığını ilan ettiler. Bu yüzden, ortaya çıkmakta olan tıbbi kurumsal yapı, imgelemeye dayalı tedavi yöntemlerinin terk edilmesi gerektiğine hükmetti.

    Bu “sapkınlık”, yani imgelemeye dayalı yolculuk, Avrupa tıbbına ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Freud bir hastasından, trenle kırsal bölgeden geçtiğini “hayal etmesini” ve neler gördüğünü anlatmasını isteyene kadar da geri dönemedi.

    Özler, ruhlar ve şamanları ciddiye almama konusundaki akademik direnç bugüne kadar sürmüştür.

    Fiilen şamanik yöntemleri denememiş ancak sempatisi olan antropologlar bile şamanizmi, birinci elden bilgilerle incelemek yerine, Batılı peşin hükümler ve paradigmalar çerçevesinden inceleme eğilimindedir.

    Bilim insanlarının çoğu şamanlara, artık etnik merkezli olmasa da, halen daha biliş merkezci mercekler ardından bakmaya meyillidir; yani başka insanların, değişik bilinç hallerinde yaşadıkları deneyimlerin geçerliliğini, bu durumları kendileri deneyimlemeden yargılama eğilimindedirler. Bu bilim insanları, yeterli katılımcı gözlemde bulunmaksızın şamanlar ve şamanizmi, şu anda moda olan teorik sınıflandırmaya tabi tutmaktan sorumluydu. Şamanizm alanında yirminci yüzyılın ikinci yansından önce hiçbir antropolog fiilen katılımcı gözlemde bulunmamıştı. Dolayısıyla “katılıma gözlem”, antropolojide, yerel davranış ve uygulamalann doğru anlaşılmasına yönelik gerekli bir saha yöntemi olarak gerçekten değil, göstermelik bir şekilde desteklenmiştir.

    Diğer yandan, şamanların şifacılıktaki başarıları ve öteki dünyalara yaptıkları inanılmaz seyahatler Batılı bilim insanlarını büyülemiş ve hayrete düşürmüştür. Katılımda bulunmadan, oturduğu yerden teorilerini geliştiren Fransız kurama Lucien Levy-Bruhl yirminci yüzyıl başında çıkan kitabında (Les fonctions zihinseles dans les societes infirieures, ilkel toplumların zihinsel işlevler); yerli insanların olağanüstü deneyimlere dair “yerel” temaslarının, aslında hakiki olmakla beraber yerlilerin, prerasyonel “ilkel” zihnin mahkûmları olduğunu öne sürmüştür. Ne yazık ki bu görüş tamamen kaybolmamıştır, kuramcı Julian Jaynes’in daha yakın tarihli kitabını örnek olarak verebiliriz; gezegenimizde halen daha varlıkları devam eden “tarım öncesi” topluluklardan avcılar ve toplayıcıları yerinde incelemeden, oturduğu yerden, “tarım öncesi” toplulukların bilincine dair detaylı teoriler geliştirmiştir.

    Levy-Bruhl’m kabile insanları ve şamanlar hakkındaki görüşleri, belki de yirminci yüzyılın daha ileri dönemlerinde onlarca yıl boyunca şamanların deneyimlerini “halüsinasyon” ve şamanların kendilerini de fiilen psikozlu veya “kısmi remisyonda psikozlu” olarak tanımlayan psikanalitik kesimin çoğunluk görüşlerinin yanında oldukça masum kalır. Gerçekten de Freudçu psikanalitik teoriden önemli ölçüde etkilenmiş bir antropolog olan VVeston La Barre, şamanizmdekiler de dâhil olmak üzere aslında bütün mistik deneyimlerin, nevroz veya psikoz belirtileri olduğunu savunmuştur. Kendi terimleriyle, Aşağı Dünyaya “yolculuklar” yapan ve Ilyas tarafından orada ruhların gerçekliğine dair eğitilen Cari Jung, bu görüşten ve Freud’tan ayrılmaktadır.

    IIyas ona “Biz sembol değil gerçeğiz. Bize sembol diyebilirsin… Ancak, siz insanlar gibi gerçeğiz. Bize sembol diyerek hiçbir şeyi çürütemez ve çözemezsin. Kesinlikle, sizin gerçek dediğiniz şeyiz.” Ancak, Jung’ın bu ifadeleri kendi Kırmızı Kitabı’na gizlice yazması ve kitabının, ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra basılması dikkat çekicidir.

    Kuşkusuz, hem şamanizmin akademik rehabilitasyonunda hem de tüm insanlık nezdinde ortaya çıktığının herkesçe bilinir olmasında yirminci yüzyılın en önemli figürü Mircea Eliade idi.

    Klasik kitabı ” Şamanizm: Geçmişin Esriklik Teknikleri” ilk kez 1951 senesinde Fransızca yayınlandı. Eliade, yerel uygulamaların kendi aralarında farklar içermesine rağmen, sürekli olan ve kilit özelliğin, şamanın trans “esriklik” halindeyken öteki dünyalara yaptığı yolculuklar olduğunu belirtmiştir.

    Şamanizm hakkında önemli bir referans olma özeliğini halen koruyan kitabında Eliade, şamanizmin kendisinin bir din olmayıp bir yöntembilim olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra şamanizmin, diğer tüm ruhsal sistem ve dinlerin öncüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak Eliade de, şamanların akıl hastası olduğuna dair görüşten kendini arındıramamıştır; Amazonlara dair ilk saha çalışmamdan sadece beş yıl öncesi olan 1951 gibi geç bir tarihte, “şamanların çoğunluğunun psikopat olduğu” şeklinde bir tavır benimsemiştir.”

    Dolayısıyla bilim insanlarının “psikolojik” bakış açısına göre şamanlar “yalancı ve şarlatan” değil, sadece akıl hastasıydılar! Yine de şamanlar, kabul görebilecekleri “çılgın” kültürlerde doğmak gibi bir talihe sahiptiler. Hatta şaman olarak, aralarında yaşadıkları insanların kitlesel heyezanlarını tatmin ederek, bu delilikten fayda sağlayabiliyorlardı. Tabi ki bu “çılgın” kültürler; iki dünya savaşı ve Yahudi soykırımının yanına diğer toplu katliamları, kentsel şiddeti ve gezegenimizin hayat destek sisteminin tahribatım hızlandıran eylemleri da katan ve akıllı olduğu varsayılan kendi “uygar” Batılı kültürümüzün aksine, “ilkel” kabile kültürleriydi.

    Antropoloji bölümünden mezun bir öğrenci olarak öğrendiğim (tabi ki Walter Cline’dan değil) bir diğer şey, saha çalışması yapanların şüpheci bir “nesnelliği” koruması gerektiğiydi. Pederşahi yaklaşım dışında daha pratiğe yönelik amacı doğrultusunda, yani yerel deneklerin kendinden uzaklaşmasını önlemek için antropolog, şüpheciliğini yerlilere doğrudan ifade etmezdi. Akademik çevreye, evine geri döndüğünde ise Batılı psikolojik ve sosyolojik kabuller çerçevesinde, söz konusu yerel kültürlerde “gerçekte” ne olup bittiği açıklardı. Bu riyakâr tutumun çok uygun ve doğru olduğuna dair bir kanaat hâkimdi. Buradaki içkin kabul, yerel işlevlerin, biz Batılılar açısından muhtemel öğreticiler olmaktan ziyade, üzerinde çalışılacak konular olduğu ve modern Batı bilgisinin üstünlüğü idi.

    Aynı şekilde, “dengesiz kişiliklerin” kalkışabileceği bir şey olan “yerlileşme”nin tehlikelerini öğrenmiştim. “Sınırı aşan” etnolog ve kültür antropologlarına verilen örneklerden birisi, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Etnoloji Bürosu’ndan Frank Cushing’di. Yüzyıl kadar önce Cushing, gizli topluluklarına resmen kabul edildikten sonra Zuni dini hakkında rapor vermeyi bırakmış ve bu yüzden Batı dünyasını keşiflerinden mahrum bırakmıştı. Ayrıca Birinci Savaş Şefi unvanını almıştı. Meslekte birçokları açısından, “mesafesini korumada” ve akademik yükümlülüklerini yerine getirmedeki başarısızlığından ötürü, genel anlamda bir skandaldı.

    1956-57 arasında Yukarı Amazonlarda ilk saha çalışmama başlarken sahip olduğum akademik birikim buydu. Amacım, Batılı kolonileşme sınırlarını aşıp halen daha fethedilmemiş olan Yerli Amerikan kabilelerinin hayatlarını deneyimlemekti. Kuzey Amerika’da bu fırsat için bir yüzyıl kadar geç kalmıştım, dolayısıyla ben de Güney Amerika’yı ve özellikle de, sözde fatihlere yüzyıllardır direnmiş olan, Doğu Ekvator’un Jivaro proper veya Untsuri Shuar (Şuarlar) olarak anılan halkını seçtim.

    Antropolojik sorumluluk ve amacım, kültürlerinin tamamının doğru etnografyasını (budun betimini) yapmaktı, çünkü sansasyonel “kafa derisi büzme” uygulaması hayatları ve düşüncelerine dair birçok dehşetli, gerçek dışı ve önyargılı rivayete yol açmıştı.

    1956’da Şuarlarm arasına geldikten kısa bir süre sonra gece gündüz ormanda dolaşıp, gördüğü ruhlarla konuşan bir adam fark ettim.

    Azametli akademinin fildişi kulelerinden henüz yeni gelmiş biri olarak; “İşte, bir tane buldum!” diye düşündüm. Halka, adamın şaman olup olmadığını sordum. Onlar da adamın şaman değil, deli olduğunu söylediler! Adamı deli olarak değerlendirmelerine rağmen, onun halüsinasyonlar gördüğünü düşünmüyorlardı. Sonuç olarak topluluktaki hemen herkes, yerel halüsinojenlerden kullanmıştı ve onlar da görmüş oldukları için, ruhların gerçek olduğunu biliyorlardı.

    Bu kişiyi deli olarak değerlendirmelerinin sebebi, ruhlarla olan temasını kesememesiydi.

    Halkı için faydasız biriydi. Şamanlar ise, aksine, ruhlarla etkileşime geçecekleri zamanı bilinçli bir şekilde kendileri seçer ve bunu, başkalarına yardımcı olmak gibi belirli bir amaç için yaparlardı. Böylece, Şamanizm hakkındaki gerçek eğitimimin başlamış oldu.

    Kısa bir zaman sonra sadece savaşçılardan değil, aynı zamanda, şamanlardan oluşan bir toplulukta bulunduğumu öğrendim. Şamanların sayısı yüzlerceydi; şifacılıkları ve diğer faaliyetleri, günlük hayatın içine iyice nüfuz etmişti. Benim açımdan büyüleyiciydiler; önceden bildiğim her şeyden çok daha heyecan verici olan, gerçeklik kavramlarıyla tanıştım.Çoğu, bilinç durumunu değiştiren bitkilere ve bitki karışımlarına bağlı görünmekteydi. Hem şamanlar hem de şaman olmayanlar, görünmez alternatif bir gerçeklikte, görünmez olan ruhları görmek ve etkileşime girmek için çeşitli halüsinojen (sanrı yaratan) veya psikodelik (zihin açıcı) maddeler kullanıyordu.

    Belki de dünyadaki diğer yerli halkların kullanmadığı kadar geniş bir psikodelik madde çeşidine sahiptiler; saklı gerçeklikteki faydalı ruhlarla temas kurmaları için bebekler için çok hafif bir tanesi, yine kız ve erkek çocuklar için olanlar, ruhlardan yardım almaları için av köpeklerine yönelik bir tane, sadece şamanlara yönelik bir madde ve sadece görü arayışına yönelik bir tane… Eğer genç bir delikanlı, kötü davranışlarda bulunursa ebeveynleri onu hizaya getirmek için bir psikodelik alması için zorlayabiliyordu. Altta yatan fikir, ruhlar ve saklı gerçeklikten bahsettikleri zamanlarda, neden söz ettiklerini gerçekten bildiklerini anladığı takdirde delikanlının, ebeveynlerinin otoritesine saygı duyacağıydı.

    Burs almış olduğum doktora projem, Şamanizm veya psikodelik maddelerle alakalı olmadığı için araştırmalarımı farklı konulara yoğunlaştırdım. 1956-57’de Şuarlar arasındaki saha çalışmam esnasında iki kez şamanlar, bilinç değiştiren iksir ve bitkilerinden kullanma fırsatı verdiler.

    Bu bana çok cazip geldiyse de, az da olsa beyin hasarı yapabileceği endişesiyle, kendimi tuttum. Başarılı bir doktora tezi yazmamda en önemli kaynağım, net düşünebilen açık bir zihindi. Lâkin aylar geçtikçe, ruhsal yönelimimde alttan alta bir şeyler değişti. Ruhların gerçek olduğu da dâhil olmak üzere, Şuarların gerçekliğe dair kabullerinden bazılarını bilinçli olarak benimsedim. Nehri geçerken yaşanan kaza, ruh gücüne sahip olmanın önemini gerçekten kavramamı sağladı.

    Artık kendimi, Kızılderililerin durmaksızın devam eden kan davaları, baskınları, pusuları ve cinayetleri arasında fiziksel tehlike içindeyken, sessizce koruyucu ruhlara yalvarırken buluyordum. Ruhların varlığı, bana halen daha görünmez olmalarına rağmen, somut ve güven verici geliyordu. Doğal olarak dünya görüşümdeki (VVeltanschauung) bu hafif kaymadan, üniversiteye doktora tezim için gönderdiğim mektuplarımda söz etmiyordum.

    Aslında saha çalışmamın ilk senesinde, katılıma olmaktan ziyade gözlemci kalarak, bir etnolog olarak esasen “uygun” mesafeyi korumuştum.

    Bir yıl sonra Amerika Birleşik Devletlerine geri döndüğümde, Doğu Ekvator’da deneyimlemiş olduğum bu kişisel ruhsal duyumsamalar, gitgide bilincimin gerilerine çekildi ve belli belirsiz hatıralara dönüştüler.

    Dört yıl sonra, Amerikan Doğal Tarih Müzesi için Yukarı Amazonlara yaptığım bir keşif gezisinde, bu eşiği tam ve fiili olarak geçtim. 1961 senesinin o kaderimi belirleyen gecesinde, Doğu Peru’nun Conibo Kızılderilileri arasında şamanlarm psikodelik bitki çayı “ayahuska”dan içtim.

    Conibolar, kendi ruhsal deneyimlerini ve dinlerini açıklamak için bu şartı ileri sürdüler. Şuarlar arasında yaptığım hatamı, yani iksirlerini içmemeyi, tekrarlamamaya kararlı olarak Conibolarla işbirliği yaptım.

    Conibolar arasında yaşadığım görü deneyimlerim çok güçlüydüler; ayrıca, daha sonra Coniboların bana açıkladıklarıyla da oldukça örtüşüyordu. Fark etmeye başlamıştım ki; antropoloji öğrencisi olarak bana öğretilen kültürel kuramlar, kültürlerden bağımsız olduğu net olan bu deneyimler arası tutarlılığı açıklamakta yetersiz kalıyordu. Bu keşif, gerçeklikle ilgili batılı görüşlerimi temelinden sarsmış, gerçek ve ciddi bir bilgi arayışına girmeme neden olmuştu. Halen daha Coniboların arasındayken, bu arayış, kutsal dünyalara yolculuk yapmak ve ruhlarla çalışmak için gecelik katalizör etkisi gösteren ayahuska ve şamanik şarkılar yardımıyla şamanik yöntemlere ilişkin bir eğitim halini aldı. Tamamen farklı bir gerçekliği, gizli bir evrenin gerçekliğini, araştırmanın ve keşfetmenin verdiği ve hayatımda daha önce hiç tatmadığım bir heyecan ve tatmin duyuyordum.

    Berkeley’deki akademik pozisyonum için 1961 yılında Amerika Birleşik Devletlerine dönmem ve Conibo dostlarımdan ayrılmam gerekti. Aynı zamanda, şamanlarm günlük ifşalarının, ruhani açıdan İndideki eski hikâyelerden daha etkili olduklarını fark eden ve bağlı oldukları misyonerler heyetine, Kızılderililere artık İncil’i öğretmeyeceklerini, sadece sağlık misyoneri olarak hizmet vermek istediklerini belirten iki Kuzey Amerikalı misyoneri de geride bırakıyordum. Bu kişiler, Şamanın Yolu kitabında “Bob ve Millie” rumuzları ile andığım Dick ve Dorothy Kendig idi. Yolum ormandan geçiyordu ve vedalaşmak için yolumun üzerinde bulunan misyonlarına uğradım. Dick, bir nehir kasabası olan Pucallpa’ya yeni gittiğini, daha yeni ayahuska içmiş New York’lu sakallı bir “hippi” ile karşılaştığını anlattı. Bu, Ailen Ginsberg’di. Bu çaydan içen benim haricimdeki tek “yabana” olduğundan, bu kişiyi kaçırmış olduğuma üzüldüm. Deneyimlerinin benimkilerle kıyasla nasıl olduğunu merak ediyordum. San Francisco’ya döndüğümde onu bulmaya çalıştım ve Hindistan’a gitmiş olduğunu öğrendim; deneyimlerimizi karşılaştırmamızdan önceydi bu olay.

    San Frandsco Körfez Bölgesi’nde kendimi, beklenmedik bir şekilde, büyük heyecan ve tartışmalara yol açan LSD, Meksika mantarı, peyote kaktüsü ve meskalin ile psikodelik deneyimler yaşayan, küçük ama hızla büyüyen, maceracı psikolog, şair, müzisyen, botanikçi, kimyacı ve bohemlerden oluşan bir grubun içinde buldum. Artık Batı kültüründe de, şamanların zaten biliyor olduklarım anlamaya başlayan insanlar vardı. Bunlar, daha sonradan Psikodelik Altmışlar olarak bilinen çağın öncüleriydiler.

    Ailen Ginsberg nihayet Hindistan’dan döndü ve Amerikan karşı kültüründe görülmeye başlanan uzun saçıyla beni şok etti. San Francisco’da Gough sokağındaki evine yaptığım ziyaretlerde, akademi haricinde, kendime ikinci bir ev bulduğum hissini duymaya başladım.

    Altmışlı yılların başında, kendilerinden bir önceki Beat kuşağını besleyen ve San Francisco bölgesinde yoğunlaşan, bilinç ve gizli gerçekliklerin kâşifleri olan bu kişilerin çoğu iyi eğitimli, akıllı, yaratıcı ve kendilerini rahatlıkla ifade eden bireylerdi. Onlarla birlikte olmak ve Yeni Çağ hareketinin hızlı gelişimini görmek heyecan vericiydi.

    1963 yılında Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nde “Yukarı Amazonlarda Psikotrop Maddeler ve Gerçeklik” konulu halka açık bir konferans verdim. O zamanlar psikodelikler veya halüsinojenler henüz “tehlikeli” akademik konular değildi. Konuşmamda Şuarların (o zamanlar adlandırıldığı gibi Jıvarolar), ağızdan alınan bir halüsinojen olan ayahuska çayının yardımıyla görülenin gerçek gerçeklik olduğuna inandıklarını ve sıradan günlük hayatı ise “yalan” olarak gördüklerini açıkladım. Benden habersiz olarak, konuşmamın içeriği, üniversitenin bütün kampüslerine dağıtılan bir gazetede yer aldı.

    Sonucunda 1963 Kasımında, San Francisco’da düzenlenen yıllık Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında yanıma tıknaz, iyi giyimli ve Latin tipli bir beyefendi yaklaştı ve kendisini Carlos Castaneda olarak tanıtarak, UCLA’da (Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi) öğrenci olduğunu söyledi. Berkeley’deki konferansında konuştuklarım hakkında benimle görüşmek istiyordu. Yakui (Yaqui) Kızılderilileri arasında derlediği saha notlarını düzenlemekte zorlandığını, hakkında konuşma yaptığım, gerçekliğe dair ikilik konusuna ilgi duyduğunu açıkladı.

    Daha sakin bir köşeye çekildik. Carlos’un, içine girmekte olduğum dünyalara karşı heyecan duyan ve bunlara ilişkin yerlilerin bilgisine gösterdiğim ciddi saygıyı paylaşan ilk antropolog olduğunu fark ettim.

    İlerleyen haftalarda düşüncelerini ve deneyimlerini paylaşmak üzere sıklıkla arabasıyla Los Angeles’dan Berkeley’e geldi. Tartışmalarımız, Batılılar açısmdan faydalı iki gerçeklik kavramı geliştirmemizi sağladı. Sonraki yayınlarında Carlos bu ikiliği, “sıradan” ve “sıra dışı” gerçeklik olarak iki basit terimle formüle etti ve ben de bununla ilintili “olağan (sıradan) bilinç hali” ve “şamanik bilinç hali” terimlerini kullandım. En sonunda, şamanizm ve halüsinojenlere ilişkin deneyimlerimi paylaşabileceğim bir antropologun var olduğunu bilmenin verdiği şevkle Şuarları üç kez daha ziyaret ettim.

    Carlos çok nükteli ve içten biriydi. Peyote kaktüsü ve Don Juan isimli bir Yakui brujo’su (büyücü) ile olan temasları hakkında harika hikâyeler anlatıyordu. Sandra Hamer ile bunları yazması için kendisini teşvik ettik. Birkaç hafta içinde ilk yazılı hikâyesini getirdi. Son derece etkileyici ve zannımca etnografya açısından doğru bir anlatımdı; daha da yazması için onu cesaretlendirdik.

    Ziyaretleri sürüp, yeni konular biriktikçe kitap uzunluğunda bir metin oluştu. Carlos’a, taslağını New York’taki Grove Press yayınevine götürmesi için yardıma olduk ve kitabı derhal geri çevrildi; söylendiğine göre yayınevinin sahibi daha sonraları bu kararına çok pişman olmuş. Don Juan’ın Öğretileri adıyla en sonunda Kaliforniya Üniversitesi Yayınevi tarafından, 1968 yılında birçok dram ve zorlukların ardından yayınlandı ki bu, başka bir sefere anlatılacak başlı başına bir hikâye. Ancak açık olan şey şuydu: Batının, yerlilerin sahip olduğu ruhsal ve felsefi bilgiye karşı olan kayıtsızlığı çözülüyordu.

    Bundan öncesinde bile daha 1964 yılında, Eliade’nin 1951 tarihli Şamanizm hakkındaki kitabının İngilizce basımı, başta Kaliforniya olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinde konuya olan ilginin hızla artmasını sağlamıştı. Bu ilgi, 1960’larda LSD gibi psikodelik maddelerin yaygın olarak kullanımından büyük ölçüde güç alıyordu. 1964’ten önce bu Amerikalı psikodelik kâşifleri, şamanlarm binlerce yıldır aşinası oldukları bir alanı yeniden keşfettiklerinin farkında değildi. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yaşadıkları bu deneyimleri, Hinduizm ve Tibet Budizmi başta olmak üzere Doğu medeniyetlerinin iyi bilinen ruhcu gelenekleri içinde bir çerçeveye oturtma arayışına girdiler. “Yolculuk (seyahat)” kelimesinden ziyade “gezi” kelimesini kullanıyorlardı ve şamanlann deneyimledikleri seyahatleri çok azı duymuştu.

    Eliade’nin kitabıyla eş zamanlı olarak, San Francisco’ nun Haight-Ashbury bölgesindeki psikodelik “hippi” kâşiflere tuhaf şeyler olmaya başladı. LSD ve diğer bilinç durumunu değiştiren maddelerle yaptıkları geziler sonucu çoğunluğu, bu dünyadan göçmüş Amerikan Kızılderililerinin reenkamasyonlan oldukları sonucuna vardılar, içlerinden bazıları boncuklar, tüyler takmaya ve geyik derisi giymeye başladılar. Şamanik açıdan yorumlarsak, muhtemelen aslında deneyimledikleri, gezileri sırasında özellikle fark edilmek isteyen ruhlarla kaynaşmaktı.

    Tüm bunlar olurken, Berkeley’e döndüğüm zamanlarda meslektaşım olan antropologlarla ayahuska ve diğer şamanik deneyimlerimi paylaşmaya çalıştım. Sempatik ve ilgili davranmaya çalıştılar ancak fark ettim ki, tıpkı misyoner dini görüşlerle olduğu gibi, benim deneyimlerim de onların laik paradigmaları ile çatışıyordu. Kutsallığından ötürü ağza alınmaması gereken tabuları paylaşma çabalarımdan büyük oranda vaz geçerek, hem düz anlamıyla hem de mecazi olarak, akraba ruhları bulmak üzere Berkeley’ deki büyük üniversite kütüphanesinin rafları arasına dal-dım. İlk olarak, güçlü etkileri için halüsinojenlerin, öncelikle Ayahuska ve sonra tatulanın (boru çiçeği), kabilelerdeki kullanımına ilişkin üzerinde durulmamış kanıtları araştırdım. Bu maddelerle olan deneyimlerim ve Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da kullanılan diğer bitkiler, insanlığın ruhsal deneyimlerinin psikotrop maddelerden kaynaklandığını düşünmeme yol açtı; başka bir deyişle, dinsel deneyimin ve dolayısıyla din ve şamanizmin esas kaynağının, bu bitkiler olduğunu düşünüyordum. Dinlerin kökenine dair öğrenim görenler tarafından bu bitkilerin ‘kullanım ve etkisinin ciddiye alınmadığına ikna olduktan sonra büyük bir merak ve beklenti ile kültürlerarası karşılaştırma yaparak etnografya ve tarih literatürünü araştırmaya başladım. Dünyanın bazı kesimlerinde şamanların, öteki gerçekliği deneyimlemek için gerçekten de psikodelik bitkileri kullandıklarına ilişkin hatırı sayılır derecede kanıt buldum.

    Aynı zamanda uçan “cadılar”, kurt adamlar, vampir ve zombilere dair hikâyelerin ardında da bu bitkiler varmış gibi görünüyordu. Bu keşiflerin bazıları, Geç Ortaçağ ve Rönesans’ta şamanizmin (o zamanlar “cadılık”) hayatta kalmasında bitkilerin kullanımına dair makalemde yer aldı.

    Makale, düzeltilmiş basımı yapılan Halüsinojenler ve Şamanizm kitabımın bir parçasıydı ve esas olarak 1965 yılında Amerikan Antropoloji Derneği’nin yıllık toplantısında sunduğum makalelerin bir toplamıydı. Carlos Castaneda da sempozyumdaydı; ancak onun makalesi, kendi tercihi olarak, hiç yayınlanmadı.

    Gordon Wasson’in Meksika’da Mazatec yerlileri ile “sihirli mantar” deneyimleri, LSD’yi keşfinden sonra Albert Hofmann’ın yaptığı yayınlar, Aldous Huxley’in meskalin ile deneyimlerine ilişkin açıklamaları ve Timothy Leary’in dünyadan uzak Harvard lisans öğrencilerine LSD hakkında yaptığı sunum en başta olmak üzere başkaları da, eş zamanlı olarak, benzeri bilimsel araştırmalar ortaya koydular. Dolayısıyla 1960’ların başı ve ortalarında çoğumuza göre “bunu yapan uyuşturuculardı” ve eski zamanlardaki “dini deneyimleri” psikodelik bitkilerin ağızdan alınmasına bağlayan birçok makale yayınlandı. O yıllarda yaygın bir şekilde LSD ile yaşanan deneyler, ağızdan alman bioaktif maddelerin, şamanlarm başka bir gerçekliğe geçişinin “gizli” anahtarı olduğu görüşünü kuvvetlendirmişti.

    1968’de yayınlanan Castaneda’nın ilk kitabı da, tıpkı VVasson’ın Sibirya şamanlarının görü deneyimlerini psikodelik sinek mantarı (Amanita muscaria) yenmesine bağlayan 1957 tarihli Mantar, Rusya ve Tarih kitabında yaptığı gibi, bu genel görüşe katkıda bulundu.

    Ancak kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım neticesinde, 1960’ların sonunda, hiç de istemeyerek, dünyadaki birçok yerli kültürde şamanların işlerini psikodelik maddeler kullanmadan yaptıkları sonucuna varmaya başladım. Dünya genelinde, en başta davul olmak üzere, vurmalı çalgı (perküsyon aletleri) sesinin yerli şamanlar tarafından psikodeliklerden daha yaygın bir şekilde kullanıldığı açıktı. Davulun şamanik amaçlı kullanımının, birisinin bilinç halini değiştireceği olasılığını kabullenmek güçtü.

    Temel Şamanizm

    Onlarca yıllık kendi pratik deneyimlerim, kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım ve yaptığım saha çalışmalarım boyunca, kademeli bir şekilde, bilinç halini değiştirmek üzere işitsel uyarımın kullanılması da dâhil, şamanizmin temelinde yatan evrensel, evrensele yakın, ortak ilke ve uygulamaları diğerlerinden ayırdım. Özellikle 1970’lerde, sürekli daha da iyileştirmek suretiyle, bu ilkeleri etkin bir şekilde uygulamak ve öğretmek üzere yöntemler geliştirdim.

    Bu, kısmen kendi adıma şamanik şifa ve kehanete yönelik uygulamaları geliştirme çabamdan, kısmen da şamanik yöntemler konusunda başkalarını eğitirken gelmiş olan talepleri cevaplama gayretlerim neticesinde gerçekleşti.

    Şamanik uygulamanın altında yatan bu kültürler ötesi ilkeler, Temel Şamanizm olarak adlandığım şeyin esasıdır. Giriş bölümünde belirtiğim gibi temel Şamanizm, şamanizmin ayırt edici özelliklerinden birisi olan öteki dünyalara yolculukla birlikte şamanizmin evrensel, -evrensele yakın ve ortak özelliklerinden meydana gelir. Çoğu Batılı için şamanik yolculuk dâhil temel şamanizmin öğrenilmesi ve uygulanması, her kültürün kendine özgü sembolizmi, söylenceleri ve kavramsal ayrınülan bulunduğundan, tek bir kültürdeki şamanik uygulamaları örnek almaktan çok daha verimli bir yaklaşımdır. Eğer bu sizin kendi kültürünüz değilse söz konusu ayrıntılar, özellikler ve anlamlar, söz konusu yerli halk açısından taşıdıkları doğruluğu taşımazlar. Bununla bağlantılı olarak antropolog Joan Townsend, temel şamanizmi dikkatli bir biçimde neo şamanizmden ayırmıştır.

    Daha detaylı bilgi için “Şamanik Şifa” kitabımda, “Temel Şamanizmde Ana Kavramlar”a bakınız.

    Zaman içinde atölye çalışmalarının sıklığı, yoğunluğu ve uzunluğu arttı. Yaklaşık son otuz yıldır talepleri karşılamak için, şamanizm ve şamanik şifanın dünya genelinde korunması, çalışılması ve öğretilmesi amacıyla kar gütmeyen bir kuruluş olarak hayata geçirilen Şaman Çalışmaları Vakfı Uluslararası Fakültesine davet edilen eski öğrencilerim atölye çalışmalarında bana yardımcı oluyorlar.
  • UZUN BİR YAZI SAYFADA ŞAMANİZME DAİR BAŞKA GÜZEL YAZILARDA VAR. LİNKE TIKLAYARAK OKUMANIZI ÖNERİRİM.

    https://yeryuzusifasi.wordpress.com/...-yarginin-kirilmasi/

    Michael Harner’ın Mağara ve Kozmos Kitabından alınmıştır. Harner kendi kişisel yolculuğunu anlatmakta…

    Öteki alem, rehber ruhlar, tıbbi bitkiler ve ruhsal şifalanma kültürünü merak edenlerin keyifle okuyacağı bir yazı…

    ARAYIŞ – Ön Yargının Kırılması

    Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley şehri) antropoloji öğrencisiyken 1950’lerin başında şamanların heyezanlı, belkide biraz şizofren olması muhtemel kişiler olduklarını tahmin ederdim. Buna kanıtım ise; şamanların ruhları gördükleri, onlarla konuşabildikleri ve hatta insanlara şifa vermek için ruhları kullandıklarını iddia etmeleriydi.

    Şamanlar zaman zaman tedavilerinde başarılı olduklarından araştırılmayı hak ediyorlardı ama ancak psikolojik bir açıdan yapılmak kaydıyla… Walter Cline, şamanların sadece psikolojik açıdan değerlendirildiği bu bakış açısına karşıydı. Şamanların yukarıda belirtilen algılanma şekli Batılı önyargıların bir mirasıdır; bu önyargılar, halen daha kuzey Finlandiya’da söylendiği gibi Avrupa’da “cadı” olarak adlandırıldıklan, Engizisyonun zulmüne uğradıkları yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Engizisyonunun işkence ve infaz yöntemleri, kademeli olarak yerini, onsekizinci yüzyılda yaşanan “Aydınlanma” döneminde bilimin yükselişine eşlik eden laikliğin üstü kapalı baskısına bıraktı.

    O yüzyılda, Avrupa şamanizminin son kalıntıları ve “ruhun yolculukları” olarak bilinen bazı imgeleme yöntemleri, halk şifacılığında bir dereceye kadar varlığını sürdürdü. Ancak onsekizinci yüzyılda akademisyenler, ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıt olmadığını ilan ettiler. Bu yüzden, ortaya çıkmakta olan tıbbi kurumsal yapı, imgelemeye dayalı tedavi yöntemlerinin terk edilmesi gerektiğine hükmetti.

    Bu “sapkınlık”, yani imgelemeye dayalı yolculuk, Avrupa tıbbına ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Freud bir hastasından, trenle kırsal bölgeden geçtiğini “hayal etmesini” ve neler gördüğünü anlatmasını isteyene kadar da geri dönemedi.

    Özler, ruhlar ve şamanları ciddiye almama konusundaki akademik direnç bugüne kadar sürmüştür.

    Fiilen şamanik yöntemleri denememiş ancak sempatisi olan antropologlar bile şamanizmi, birinci elden bilgilerle incelemek yerine, Batılı peşin hükümler ve paradigmalar çerçevesinden inceleme eğilimindedir.

    Bilim insanlarının çoğu şamanlara, artık etnik merkezli olmasa da, halen daha biliş merkezci mercekler ardından bakmaya meyillidir; yani başka insanların, değişik bilinç hallerinde yaşadıkları deneyimlerin geçerliliğini, bu durumları kendileri deneyimlemeden yargılama eğilimindedirler. Bu bilim insanları, yeterli katılımcı gözlemde bulunmaksızın şamanlar ve şamanizmi, şu anda moda olan teorik sınıflandırmaya tabi tutmaktan sorumluydu. Şamanizm alanında yirminci yüzyılın ikinci yansından önce hiçbir antropolog fiilen katılımcı gözlemde bulunmamıştı. Dolayısıyla “katılıma gözlem”, antropolojide, yerel davranış ve uygulamalann doğru anlaşılmasına yönelik gerekli bir saha yöntemi olarak gerçekten değil, göstermelik bir şekilde desteklenmiştir.

    Diğer yandan, şamanların şifacılıktaki başarıları ve öteki dünyalara yaptıkları inanılmaz seyahatler Batılı bilim insanlarını büyülemiş ve hayrete düşürmüştür. Katılımda bulunmadan, oturduğu yerden teorilerini geliştiren Fransız kurama Lucien Levy-Bruhl yirminci yüzyıl başında çıkan kitabında (Les fonctions zihinseles dans les societes infirieures, ilkel toplumların zihinsel işlevler); yerli insanların olağanüstü deneyimlere dair “yerel” temaslarının, aslında hakiki olmakla beraber yerlilerin, prerasyonel “ilkel” zihnin mahkûmları olduğunu öne sürmüştür. Ne yazık ki bu görüş tamamen kaybolmamıştır, kuramcı Julian Jaynes’in daha yakın tarihli kitabını örnek olarak verebiliriz; gezegenimizde halen daha varlıkları devam eden “tarım öncesi” topluluklardan avcılar ve toplayıcıları yerinde incelemeden, oturduğu yerden, “tarım öncesi” toplulukların bilincine dair detaylı teoriler geliştirmiştir.

    Levy-Bruhl’m kabile insanları ve şamanlar hakkındaki görüşleri, belki de yirminci yüzyılın daha ileri dönemlerinde onlarca yıl boyunca şamanların deneyimlerini “halüsinasyon” ve şamanların kendilerini de fiilen psikozlu veya “kısmi remisyonda psikozlu” olarak tanımlayan psikanalitik kesimin çoğunluk görüşlerinin yanında oldukça masum kalır. Gerçekten de Freudçu psikanalitik teoriden önemli ölçüde etkilenmiş bir antropolog olan VVeston La Barre, şamanizmdekiler de dâhil olmak üzere aslında bütün mistik deneyimlerin, nevroz veya psikoz belirtileri olduğunu savunmuştur. Kendi terimleriyle, Aşağı Dünyaya “yolculuklar” yapan ve Ilyas tarafından orada ruhların gerçekliğine dair eğitilen Cari Jung, bu görüşten ve Freud’tan ayrılmaktadır.

    IIyas ona “Biz sembol değil gerçeğiz. Bize sembol diyebilirsin… Ancak, siz insanlar gibi gerçeğiz. Bize sembol diyerek hiçbir şeyi çürütemez ve çözemezsin. Kesinlikle, sizin gerçek dediğiniz şeyiz.” Ancak, Jung’ın bu ifadeleri kendi Kırmızı Kitabı’na gizlice yazması ve kitabının, ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra basılması dikkat çekicidir.

    Kuşkusuz, hem şamanizmin akademik rehabilitasyonunda hem de tüm insanlık nezdinde ortaya çıktığının herkesçe bilinir olmasında yirminci yüzyılın en önemli figürü Mircea Eliade idi.

    Klasik kitabı ” Şamanizm: Geçmişin Esriklik Teknikleri” ilk kez 1951 senesinde Fransızca yayınlandı. Eliade, yerel uygulamaların kendi aralarında farklar içermesine rağmen, sürekli olan ve kilit özelliğin, şamanın trans “esriklik” halindeyken öteki dünyalara yaptığı yolculuklar olduğunu belirtmiştir.

    Şamanizm hakkında önemli bir referans olma özeliğini halen koruyan kitabında Eliade, şamanizmin kendisinin bir din olmayıp bir yöntembilim olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra şamanizmin, diğer tüm ruhsal sistem ve dinlerin öncüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak Eliade de, şamanların akıl hastası olduğuna dair görüşten kendini arındıramamıştır; Amazonlara dair ilk saha çalışmamdan sadece beş yıl öncesi olan 1951 gibi geç bir tarihte, “şamanların çoğunluğunun psikopat olduğu” şeklinde bir tavır benimsemiştir.”

    Dolayısıyla bilim insanlarının “psikolojik” bakış açısına göre şamanlar “yalancı ve şarlatan” değil, sadece akıl hastasıydılar! Yine de şamanlar, kabul görebilecekleri “çılgın” kültürlerde doğmak gibi bir talihe sahiptiler. Hatta şaman olarak, aralarında yaşadıkları insanların kitlesel heyezanlarını tatmin ederek, bu delilikten fayda sağlayabiliyorlardı. Tabi ki bu “çılgın” kültürler; iki dünya savaşı ve Yahudi soykırımının yanına diğer toplu katliamları, kentsel şiddeti ve gezegenimizin hayat destek sisteminin tahribatım hızlandıran eylemleri da katan ve akıllı olduğu varsayılan kendi “uygar” Batılı kültürümüzün aksine, “ilkel” kabile kültürleriydi.

    Antropoloji bölümünden mezun bir öğrenci olarak öğrendiğim (tabi ki Walter Cline’dan değil) bir diğer şey, saha çalışması yapanların şüpheci bir “nesnelliği” koruması gerektiğiydi. Pederşahi yaklaşım dışında daha pratiğe yönelik amacı doğrultusunda, yani yerel deneklerin kendinden uzaklaşmasını önlemek için antropolog, şüpheciliğini yerlilere doğrudan ifade etmezdi. Akademik çevreye, evine geri döndüğünde ise Batılı psikolojik ve sosyolojik kabuller çerçevesinde, söz konusu yerel kültürlerde “gerçekte” ne olup bittiği açıklardı. Bu riyakâr tutumun çok uygun ve doğru olduğuna dair bir kanaat hâkimdi. Buradaki içkin kabul, yerel işlevlerin, biz Batılılar açısından muhtemel öğreticiler olmaktan ziyade, üzerinde çalışılacak konular olduğu ve modern Batı bilgisinin üstünlüğü idi.

    Aynı şekilde, “dengesiz kişiliklerin” kalkışabileceği bir şey olan “yerlileşme”nin tehlikelerini öğrenmiştim. “Sınırı aşan” etnolog ve kültür antropologlarına verilen örneklerden birisi, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Etnoloji Bürosu’ndan Frank Cushing’di. Yüzyıl kadar önce Cushing, gizli topluluklarına resmen kabul edildikten sonra Zuni dini hakkında rapor vermeyi bırakmış ve bu yüzden Batı dünyasını keşiflerinden mahrum bırakmıştı. Ayrıca Birinci Savaş Şefi unvanını almıştı. Meslekte birçokları açısından, “mesafesini korumada” ve akademik yükümlülüklerini yerine getirmedeki başarısızlığından ötürü, genel anlamda bir skandaldı.

    1956-57 arasında Yukarı Amazonlarda ilk saha çalışmama başlarken sahip olduğum akademik birikim buydu. Amacım, Batılı kolonileşme sınırlarını aşıp halen daha fethedilmemiş olan Yerli Amerikan kabilelerinin hayatlarını deneyimlemekti. Kuzey Amerika’da bu fırsat için bir yüzyıl kadar geç kalmıştım, dolayısıyla ben de Güney Amerika’yı ve özellikle de, sözde fatihlere yüzyıllardır direnmiş olan, Doğu Ekvator’un Jivaro proper veya Untsuri Shuar (Şuarlar) olarak anılan halkını seçtim.

    Antropolojik sorumluluk ve amacım, kültürlerinin tamamının doğru etnografyasını (budun betimini) yapmaktı, çünkü sansasyonel “kafa derisi büzme” uygulaması hayatları ve düşüncelerine dair birçok dehşetli, gerçek dışı ve önyargılı rivayete yol açmıştı.

    1956’da Şuarlarm arasına geldikten kısa bir süre sonra gece gündüz ormanda dolaşıp, gördüğü ruhlarla konuşan bir adam fark ettim.

    Azametli akademinin fildişi kulelerinden henüz yeni gelmiş biri olarak; “İşte, bir tane buldum!” diye düşündüm. Halka, adamın şaman olup olmadığını sordum. Onlar da adamın şaman değil, deli olduğunu söylediler! Adamı deli olarak değerlendirmelerine rağmen, onun halüsinasyonlar gördüğünü düşünmüyorlardı. Sonuç olarak topluluktaki hemen herkes, yerel halüsinojenlerden kullanmıştı ve onlar da görmüş oldukları için, ruhların gerçek olduğunu biliyorlardı.

    Bu kişiyi deli olarak değerlendirmelerinin sebebi, ruhlarla olan temasını kesememesiydi.

    Halkı için faydasız biriydi. Şamanlar ise, aksine, ruhlarla etkileşime geçecekleri zamanı bilinçli bir şekilde kendileri seçer ve bunu, başkalarına yardımcı olmak gibi belirli bir amaç için yaparlardı. Böylece, Şamanizm hakkındaki gerçek eğitimimin başlamış oldu.

    Kısa bir zaman sonra sadece savaşçılardan değil, aynı zamanda, şamanlardan oluşan bir toplulukta bulunduğumu öğrendim. Şamanların sayısı yüzlerceydi; şifacılıkları ve diğer faaliyetleri, günlük hayatın içine iyice nüfuz etmişti. Benim açımdan büyüleyiciydiler; önceden bildiğim her şeyden çok daha heyecan verici olan, gerçeklik kavramlarıyla tanıştım.Çoğu, bilinç durumunu değiştiren bitkilere ve bitki karışımlarına bağlı görünmekteydi. Hem şamanlar hem de şaman olmayanlar, görünmez alternatif bir gerçeklikte, görünmez olan ruhları görmek ve etkileşime girmek için çeşitli halüsinojen (sanrı yaratan) veya psikodelik (zihin açıcı) maddeler kullanıyordu.

    Belki de dünyadaki diğer yerli halkların kullanmadığı kadar geniş bir psikodelik madde çeşidine sahiptiler; saklı gerçeklikteki faydalı ruhlarla temas kurmaları için bebekler için çok hafif bir tanesi, yine kız ve erkek çocuklar için olanlar, ruhlardan yardım almaları için av köpeklerine yönelik bir tane, sadece şamanlara yönelik bir madde ve sadece görü arayışına yönelik bir tane… Eğer genç bir delikanlı, kötü davranışlarda bulunursa ebeveynleri onu hizaya getirmek için bir psikodelik alması için zorlayabiliyordu. Altta yatan fikir, ruhlar ve saklı gerçeklikten bahsettikleri zamanlarda, neden söz ettiklerini gerçekten bildiklerini anladığı takdirde delikanlının, ebeveynlerinin otoritesine saygı duyacağıydı.

    Burs almış olduğum doktora projem, Şamanizm veya psikodelik maddelerle alakalı olmadığı için araştırmalarımı farklı konulara yoğunlaştırdım. 1956-57’de Şuarlar arasındaki saha çalışmam esnasında iki kez şamanlar, bilinç değiştiren iksir ve bitkilerinden kullanma fırsatı verdiler.

    Bu bana çok cazip geldiyse de, az da olsa beyin hasarı yapabileceği endişesiyle, kendimi tuttum. Başarılı bir doktora tezi yazmamda en önemli kaynağım, net düşünebilen açık bir zihindi. Lâkin aylar geçtikçe, ruhsal yönelimimde alttan alta bir şeyler değişti. Ruhların gerçek olduğu da dâhil olmak üzere, Şuarların gerçekliğe dair kabullerinden bazılarını bilinçli olarak benimsedim. Nehri geçerken yaşanan kaza, ruh gücüne sahip olmanın önemini gerçekten kavramamı sağladı.

    Artık kendimi, Kızılderililerin durmaksızın devam eden kan davaları, baskınları, pusuları ve cinayetleri arasında fiziksel tehlike içindeyken, sessizce koruyucu ruhlara yalvarırken buluyordum. Ruhların varlığı, bana halen daha görünmez olmalarına rağmen, somut ve güven verici geliyordu. Doğal olarak dünya görüşümdeki (VVeltanschauung) bu hafif kaymadan, üniversiteye doktora tezim için gönderdiğim mektuplarımda söz etmiyordum.

    Aslında saha çalışmamın ilk senesinde, katılıma olmaktan ziyade gözlemci kalarak, bir etnolog olarak esasen “uygun” mesafeyi korumuştum.

    Bir yıl sonra Amerika Birleşik Devletlerine geri döndüğümde, Doğu Ekvator’da deneyimlemiş olduğum bu kişisel ruhsal duyumsamalar, gitgide bilincimin gerilerine çekildi ve belli belirsiz hatıralara dönüştüler.

    Dört yıl sonra, Amerikan Doğal Tarih Müzesi için Yukarı Amazonlara yaptığım bir keşif gezisinde, bu eşiği tam ve fiili olarak geçtim. 1961 senesinin o kaderimi belirleyen gecesinde, Doğu Peru’nun Conibo Kızılderilileri arasında şamanlarm psikodelik bitki çayı “ayahuska”dan içtim.

    Conibolar, kendi ruhsal deneyimlerini ve dinlerini açıklamak için bu şartı ileri sürdüler. Şuarlar arasında yaptığım hatamı, yani iksirlerini içmemeyi, tekrarlamamaya kararlı olarak Conibolarla işbirliği yaptım.

    Conibolar arasında yaşadığım görü deneyimlerim çok güçlüydüler; ayrıca, daha sonra Coniboların bana açıkladıklarıyla da oldukça örtüşüyordu. Fark etmeye başlamıştım ki; antropoloji öğrencisi olarak bana öğretilen kültürel kuramlar, kültürlerden bağımsız olduğu net olan bu deneyimler arası tutarlılığı açıklamakta yetersiz kalıyordu. Bu keşif, gerçeklikle ilgili batılı görüşlerimi temelinden sarsmış, gerçek ve ciddi bir bilgi arayışına girmeme neden olmuştu. Halen daha Coniboların arasındayken, bu arayış, kutsal dünyalara yolculuk yapmak ve ruhlarla çalışmak için gecelik katalizör etkisi gösteren ayahuska ve şamanik şarkılar yardımıyla şamanik yöntemlere ilişkin bir eğitim halini aldı. Tamamen farklı bir gerçekliği, gizli bir evrenin gerçekliğini, araştırmanın ve keşfetmenin verdiği ve hayatımda daha önce hiç tatmadığım bir heyecan ve tatmin duyuyordum.

    Berkeley’deki akademik pozisyonum için 1961 yılında Amerika Birleşik Devletlerine dönmem ve Conibo dostlarımdan ayrılmam gerekti. Aynı zamanda, şamanlarm günlük ifşalarının, ruhani açıdan İndideki eski hikâyelerden daha etkili olduklarını fark eden ve bağlı oldukları misyonerler heyetine, Kızılderililere artık İncil’i öğretmeyeceklerini, sadece sağlık misyoneri olarak hizmet vermek istediklerini belirten iki Kuzey Amerikalı misyoneri de geride bırakıyordum. Bu kişiler, Şamanın Yolu kitabında “Bob ve Millie” rumuzları ile andığım Dick ve Dorothy Kendig idi. Yolum ormandan geçiyordu ve vedalaşmak için yolumun üzerinde bulunan misyonlarına uğradım. Dick, bir nehir kasabası olan Pucallpa’ya yeni gittiğini, daha yeni ayahuska içmiş New York’lu sakallı bir “hippi” ile karşılaştığını anlattı. Bu, Ailen Ginsberg’di. Bu çaydan içen benim haricimdeki tek “yabana” olduğundan, bu kişiyi kaçırmış olduğuma üzüldüm. Deneyimlerinin benimkilerle kıyasla nasıl olduğunu merak ediyordum. San Francisco’ya döndüğümde onu bulmaya çalıştım ve Hindistan’a gitmiş olduğunu öğrendim; deneyimlerimizi karşılaştırmamızdan önceydi bu olay.

    San Frandsco Körfez Bölgesi’nde kendimi, beklenmedik bir şekilde, büyük heyecan ve tartışmalara yol açan LSD, Meksika mantarı, peyote kaktüsü ve meskalin ile psikodelik deneyimler yaşayan, küçük ama hızla büyüyen, maceracı psikolog, şair, müzisyen, botanikçi, kimyacı ve bohemlerden oluşan bir grubun içinde buldum. Artık Batı kültüründe de, şamanların zaten biliyor olduklarım anlamaya başlayan insanlar vardı. Bunlar, daha sonradan Psikodelik Altmışlar olarak bilinen çağın öncüleriydiler.

    Ailen Ginsberg nihayet Hindistan’dan döndü ve Amerikan karşı kültüründe görülmeye başlanan uzun saçıyla beni şok etti. San Francisco’da Gough sokağındaki evine yaptığım ziyaretlerde, akademi haricinde, kendime ikinci bir ev bulduğum hissini duymaya başladım.

    Altmışlı yılların başında, kendilerinden bir önceki Beat kuşağını besleyen ve San Francisco bölgesinde yoğunlaşan, bilinç ve gizli gerçekliklerin kâşifleri olan bu kişilerin çoğu iyi eğitimli, akıllı, yaratıcı ve kendilerini rahatlıkla ifade eden bireylerdi. Onlarla birlikte olmak ve Yeni Çağ hareketinin hızlı gelişimini görmek heyecan vericiydi.

    1963 yılında Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nde “Yukarı Amazonlarda Psikotrop Maddeler ve Gerçeklik” konulu halka açık bir konferans verdim. O zamanlar psikodelikler veya halüsinojenler henüz “tehlikeli” akademik konular değildi. Konuşmamda Şuarların (o zamanlar adlandırıldığı gibi Jıvarolar), ağızdan alınan bir halüsinojen olan ayahuska çayının yardımıyla görülenin gerçek gerçeklik olduğuna inandıklarını ve sıradan günlük hayatı ise “yalan” olarak gördüklerini açıkladım. Benden habersiz olarak, konuşmamın içeriği, üniversitenin bütün kampüslerine dağıtılan bir gazetede yer aldı.

    Sonucunda 1963 Kasımında, San Francisco’da düzenlenen yıllık Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında yanıma tıknaz, iyi giyimli ve Latin tipli bir beyefendi yaklaştı ve kendisini Carlos Castaneda olarak tanıtarak, UCLA’da (Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi) öğrenci olduğunu söyledi. Berkeley’deki konferansında konuştuklarım hakkında benimle görüşmek istiyordu. Yakui (Yaqui) Kızılderilileri arasında derlediği saha notlarını düzenlemekte zorlandığını, hakkında konuşma yaptığım, gerçekliğe dair ikilik konusuna ilgi duyduğunu açıkladı.

    Daha sakin bir köşeye çekildik. Carlos’un, içine girmekte olduğum dünyalara karşı heyecan duyan ve bunlara ilişkin yerlilerin bilgisine gösterdiğim ciddi saygıyı paylaşan ilk antropolog olduğunu fark ettim.

    İlerleyen haftalarda düşüncelerini ve deneyimlerini paylaşmak üzere sıklıkla arabasıyla Los Angeles’dan Berkeley’e geldi. Tartışmalarımız, Batılılar açısmdan faydalı iki gerçeklik kavramı geliştirmemizi sağladı. Sonraki yayınlarında Carlos bu ikiliği, “sıradan” ve “sıra dışı” gerçeklik olarak iki basit terimle formüle etti ve ben de bununla ilintili “olağan (sıradan) bilinç hali” ve “şamanik bilinç hali” terimlerini kullandım. En sonunda, şamanizm ve halüsinojenlere ilişkin deneyimlerimi paylaşabileceğim bir antropologun var olduğunu bilmenin verdiği şevkle Şuarları üç kez daha ziyaret ettim.

    Carlos çok nükteli ve içten biriydi. Peyote kaktüsü ve Don Juan isimli bir Yakui brujo’su (büyücü) ile olan temasları hakkında harika hikâyeler anlatıyordu. Sandra Hamer ile bunları yazması için kendisini teşvik ettik. Birkaç hafta içinde ilk yazılı hikâyesini getirdi. Son derece etkileyici ve zannımca etnografya açısından doğru bir anlatımdı; daha da yazması için onu cesaretlendirdik.

    Ziyaretleri sürüp, yeni konular biriktikçe kitap uzunluğunda bir metin oluştu. Carlos’a, taslağını New York’taki Grove Press yayınevine götürmesi için yardıma olduk ve kitabı derhal geri çevrildi; söylendiğine göre yayınevinin sahibi daha sonraları bu kararına çok pişman olmuş. Don Juan’ın Öğretileri adıyla en sonunda Kaliforniya Üniversitesi Yayınevi tarafından, 1968 yılında birçok dram ve zorlukların ardından yayınlandı ki bu, başka bir sefere anlatılacak başlı başına bir hikâye. Ancak açık olan şey şuydu: Batının, yerlilerin sahip olduğu ruhsal ve felsefi bilgiye karşı olan kayıtsızlığı çözülüyordu.

    Bundan öncesinde bile daha 1964 yılında, Eliade’nin 1951 tarihli Şamanizm hakkındaki kitabının İngilizce basımı, başta Kaliforniya olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinde konuya olan ilginin hızla artmasını sağlamıştı. Bu ilgi, 1960’larda LSD gibi psikodelik maddelerin yaygın olarak kullanımından büyük ölçüde güç alıyordu. 1964’ten önce bu Amerikalı psikodelik kâşifleri, şamanlarm binlerce yıldır aşinası oldukları bir alanı yeniden keşfettiklerinin farkında değildi. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yaşadıkları bu deneyimleri, Hinduizm ve Tibet Budizmi başta olmak üzere Doğu medeniyetlerinin iyi bilinen ruhcu gelenekleri içinde bir çerçeveye oturtma arayışına girdiler. “Yolculuk (seyahat)” kelimesinden ziyade “gezi” kelimesini kullanıyorlardı ve şamanlann deneyimledikleri seyahatleri çok azı duymuştu.

    Eliade’nin kitabıyla eş zamanlı olarak, San Francisco’ nun Haight-Ashbury bölgesindeki psikodelik “hippi” kâşiflere tuhaf şeyler olmaya başladı. LSD ve diğer bilinç durumunu değiştiren maddelerle yaptıkları geziler sonucu çoğunluğu, bu dünyadan göçmüş Amerikan Kızılderililerinin reenkamasyonlan oldukları sonucuna vardılar, içlerinden bazıları boncuklar, tüyler takmaya ve geyik derisi giymeye başladılar. Şamanik açıdan yorumlarsak, muhtemelen aslında deneyimledikleri, gezileri sırasında özellikle fark edilmek isteyen ruhlarla kaynaşmaktı.

    Tüm bunlar olurken, Berkeley’e döndüğüm zamanlarda meslektaşım olan antropologlarla ayahuska ve diğer şamanik deneyimlerimi paylaşmaya çalıştım. Sempatik ve ilgili davranmaya çalıştılar ancak fark ettim ki, tıpkı misyoner dini görüşlerle olduğu gibi, benim deneyimlerim de onların laik paradigmaları ile çatışıyordu. Kutsallığından ötürü ağza alınmaması gereken tabuları paylaşma çabalarımdan büyük oranda vaz geçerek, hem düz anlamıyla hem de mecazi olarak, akraba ruhları bulmak üzere Berkeley’ deki büyük üniversite kütüphanesinin rafları arasına dal-dım. İlk olarak, güçlü etkileri için halüsinojenlerin, öncelikle Ayahuska ve sonra tatulanın (boru çiçeği), kabilelerdeki kullanımına ilişkin üzerinde durulmamış kanıtları araştırdım. Bu maddelerle olan deneyimlerim ve Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da kullanılan diğer bitkiler, insanlığın ruhsal deneyimlerinin psikotrop maddelerden kaynaklandığını düşünmeme yol açtı; başka bir deyişle, dinsel deneyimin ve dolayısıyla din ve şamanizmin esas kaynağının, bu bitkiler olduğunu düşünüyordum. Dinlerin kökenine dair öğrenim görenler tarafından bu bitkilerin ‘kullanım ve etkisinin ciddiye alınmadığına ikna olduktan sonra büyük bir merak ve beklenti ile kültürlerarası karşılaştırma yaparak etnografya ve tarih literatürünü araştırmaya başladım. Dünyanın bazı kesimlerinde şamanların, öteki gerçekliği deneyimlemek için gerçekten de psikodelik bitkileri kullandıklarına ilişkin hatırı sayılır derecede kanıt buldum.

    Aynı zamanda uçan “cadılar”, kurt adamlar, vampir ve zombilere dair hikâyelerin ardında da bu bitkiler varmış gibi görünüyordu. Bu keşiflerin bazıları, Geç Ortaçağ ve Rönesans’ta şamanizmin (o zamanlar “cadılık”) hayatta kalmasında bitkilerin kullanımına dair makalemde yer aldı.

    Makale, düzeltilmiş basımı yapılan Halüsinojenler ve Şamanizm kitabımın bir parçasıydı ve esas olarak 1965 yılında Amerikan Antropoloji Derneği’nin yıllık toplantısında sunduğum makalelerin bir toplamıydı. Carlos Castaneda da sempozyumdaydı; ancak onun makalesi, kendi tercihi olarak, hiç yayınlanmadı.

    Gordon Wasson’in Meksika’da Mazatec yerlileri ile “sihirli mantar” deneyimleri, LSD’yi keşfinden sonra Albert Hofmann’ın yaptığı yayınlar, Aldous Huxley’in meskalin ile deneyimlerine ilişkin açıklamaları ve Timothy Leary’in dünyadan uzak Harvard lisans öğrencilerine LSD hakkında yaptığı sunum en başta olmak üzere başkaları da, eş zamanlı olarak, benzeri bilimsel araştırmalar ortaya koydular. Dolayısıyla 1960’ların başı ve ortalarında çoğumuza göre “bunu yapan uyuşturuculardı” ve eski zamanlardaki “dini deneyimleri” psikodelik bitkilerin ağızdan alınmasına bağlayan birçok makale yayınlandı. O yıllarda yaygın bir şekilde LSD ile yaşanan deneyler, ağızdan alman bioaktif maddelerin, şamanlarm başka bir gerçekliğe geçişinin “gizli” anahtarı olduğu görüşünü kuvvetlendirmişti.

    1968’de yayınlanan Castaneda’nın ilk kitabı da, tıpkı VVasson’ın Sibirya şamanlarının görü deneyimlerini psikodelik sinek mantarı (Amanita muscaria) yenmesine bağlayan 1957 tarihli Mantar, Rusya ve Tarih kitabında yaptığı gibi, bu genel görüşe katkıda bulundu.

    Ancak kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım neticesinde, 1960’ların sonunda, hiç de istemeyerek, dünyadaki birçok yerli kültürde şamanların işlerini psikodelik maddeler kullanmadan yaptıkları sonucuna varmaya başladım. Dünya genelinde, en başta davul olmak üzere, vurmalı çalgı (perküsyon aletleri) sesinin yerli şamanlar tarafından psikodeliklerden daha yaygın bir şekilde kullanıldığı açıktı. Davulun şamanik amaçlı kullanımının, birisinin bilinç halini değiştireceği olasılığını kabullenmek güçtü.

    Temel Şamanizm

    Onlarca yıllık kendi pratik deneyimlerim, kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım ve yaptığım saha çalışmalarım boyunca, kademeli bir şekilde, bilinç halini değiştirmek üzere işitsel uyarımın kullanılması da dâhil, şamanizmin temelinde yatan evrensel, evrensele yakın, ortak ilke ve uygulamaları diğerlerinden ayırdım. Özellikle 1970’lerde, sürekli daha da iyileştirmek suretiyle, bu ilkeleri etkin bir şekilde uygulamak ve öğretmek üzere yöntemler geliştirdim.

    Bu, kısmen kendi adıma şamanik şifa ve kehanete yönelik uygulamaları geliştirme çabamdan, kısmen da şamanik yöntemler konusunda başkalarını eğitirken gelmiş olan talepleri cevaplama gayretlerim neticesinde gerçekleşti.

    Şamanik uygulamanın altında yatan bu kültürler ötesi ilkeler, Temel Şamanizm olarak adlandığım şeyin esasıdır. Giriş bölümünde belirtiğim gibi temel Şamanizm, şamanizmin ayırt edici özelliklerinden birisi olan öteki dünyalara yolculukla birlikte şamanizmin evrensel, -evrensele yakın ve ortak özelliklerinden meydana gelir. Çoğu Batılı için şamanik yolculuk dâhil temel şamanizmin öğrenilmesi ve uygulanması, her kültürün kendine özgü sembolizmi, söylenceleri ve kavramsal ayrınülan bulunduğundan, tek bir kültürdeki şamanik uygulamaları örnek almaktan çok daha verimli bir yaklaşımdır. Eğer bu sizin kendi kültürünüz değilse söz konusu ayrıntılar, özellikler ve anlamlar, söz konusu yerli halk açısından taşıdıkları doğruluğu taşımazlar. Bununla bağlantılı olarak antropolog Joan Townsend, temel şamanizmi dikkatli bir biçimde neo şamanizmden ayırmıştır.

    Daha detaylı bilgi için “Şamanik Şifa” kitabımda, “Temel Şamanizmde Ana Kavramlar”a bakınız.

    Zaman içinde atölye çalışmalarının sıklığı, yoğunluğu ve uzunluğu arttı. Yaklaşık son otuz yıldır talepleri karşılamak için, şamanizm ve şamanik şifanın dünya genelinde korunması, çalışılması ve öğretilmesi amacıyla kar gütmeyen bir kuruluş olarak hayata geçirilen Şaman Çalışmaları Vakfı Uluslararası Fakültesine davet edilen eski öğrencilerim atölye çalışmalarında bana yardımcı oluyorlar.

    https://yeryuzusifasi.wordpress.com/...-yarginin-kirilmasi/
  • NİKOLAY VAPTSAROV

    (1909-1942)


    Günümüzde Bulgaristan topraklarında yer alan Pirin Makedonyası' nda bulunan Bansko şehrinde 1909 tarihinde dünyaya geldi. Makine teknisyeni olan Vaptsarov çeşitli işlerde çalıştı. Ancak siyasi nedenlerden dolayı bir süre sonra işsiz kalması nedeniyle zor şartlar altında yaşadı. 1940 yılında tek kitabı olan "Motor Türküleri" yayınlandı. II. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan Komünist Partisi saflarında politik faaliyetlerde bulunmasından dolayı 1942 yılında tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan Vaptsarov, 23 Temmuz 1942'de kurşuna dizilerek idam edildi.


    Vaptsarov' un; "Ölümden Önce", "Ayrılık" ve "Bahar" şiirleri 1970 yılında Özdemir İnce ince tarafından Fransızca' dan tercüme edilerek "Dost dergisi"nde yayımlandı. 1971 yılında Özdemir İnce' nin derlediği "Bulgar Şiiri Antolojisi"nde diğer Bulgar şairlerin şiirleriyle birlikte Vaptsarov' un "Ölümden Önce", "Ayrılık (Veda/Karıma)", "Bahar", "Korkmayın Çocuklar" ve "İnanç" şiirleri de yayımlandı. Vaptsarov’un şiirlerinin Türkçe’ye çevrilmesi, Ataol Behramoğlu Yeni Türkü şiir yayınları tarafından 1982 yılında yayımlanan "Kardeş Türküler-32 Ozan 44 Şiir" başlıklı derlemeyle devam etmiştir. "Ölümden Önce" ve "Veda-Karıma" şiirleri bu derlemede yer almıştır. 1983 yılında Adam Yayıncılık tarafından yayımlanan "Çağdaş Bulgar Şiiri Antolojisi"nde "Doğduğum Ülke", "Mektup", "Veda-Karıma" ve "İnanç" şiirleri yayımlandı. 1998 yılında Adam Yayıncılık Erdal Alova' nın çevirisiyle Vaptsarov'un "Mektup", "Türkü" ve "Veda-Karıma" şiirleri "Çağdaş Dünya Şiiri Antoloji"sinde yayımlandı. 2003 yılında Evrensel Basım, şairin şiirlerinden oluşan İnsana Adanmış Şarkılar adlı derlemeyi yayımladı.


    Şairin Türkçede en çok tanınan şiirlerinden biri Veda'dır. Dilimizde şiirin Fransızcasından Ataol Behramoğlu tarafından yapılmış bir çevirisi vardır. Behramoğlu'nun Karıma adıyla yaptığı çeviri Grup Ekin tarafından Geleceğim adıyla, Kavga adlı şiiri Mehmet Celal tarafından bestelendi. (1)


    Bulgar Devrimci işçilerin dili olan şair, Komünist Partisi'nde etkin görevlerde de bulundu.


    "Makine teknisyenliği, buharlı lokomotifte ateşçilik gibi işlerde çalıştı. 1942 martında tutuklandı. 23 temmuz 1942'de sofya yedek subay okulu'nda ( şimdi müzedir ) altı arkadaşı ile kurşuna dizilerek öldürüldü.

    Nikola Yonkov Vaptsarov, 1942 mart ayında tutuklanır. 23 temmuz 1942'de kurşuna dizilecektir. saat 14.00 olur. hücresinde nazi faşistlerin ölüm mangasını beklemektedir. iki sevdiği vardır: mücadelesini verdiği, uğruna ölüme gittiği, halkı; diğeri yaşamının ortağı, sevilerinin coşkusu, düşünün ilk kıvılcımının keyfi, karısı...
    ölüme giderken iki sevdiğine son bir söz söylemek ister. kağıt vardır ama yazacak bir şey yoktur. bileğini keser. akan kan ile iki şiir yazar. birini halkına, diğerini karısına...
    iki kağıt parçasını ölüme gitmeden önce, arkadaşlarından birine gizlice vermeyi başarır. manga gelir ve nikola'yı alır. kurşuna dizilir nikola Yonkov Vaptsarov.
    Nikola değil ama, iki kağıt parçasına yazılı şiir, mahpusluktan özgürlüğe ulaştırılır. sadece kendi halkı değil, bir çok dünya halkının da hep söylediği söz olur bir tanesi ve şöyledir:

    Halkıma

    "kavga zor ve acımasız
    kavga söylenenler gibi destansı
    ben yıkıldım. ötekiler alır yerimi.
    tek bir isim nedir ki?

    sonra idam taburu- kurtlar
    basit bir mantık gidişi bu.
    fakat seninle olacağım fırtınada
    halkım, çünkü sevdik seni."

    diğer kağıda yazılı şiir özeldir. karısına son sözüdür. beyaz, buruşuk kağıtta kırmızı kan ile şöyle yazar:


    Ayrılış

    "bazen geleceğim uykudayken sen
    beklenmedik uzak bir konuk gibi.
    sokakta bir başıma bırakma beni
    sürgüleme üstünden kapıyı.

    sessizce gireceğim yavaşça
    karanlıkta gözlerimi dikip sana.
    yaş dolu gözlerimle bakıp
    öpeceğim seni ve ölüm..." (2)
    Türkçesi : Ataol BEHRAMOĞLU

    19 haziran 1953'te Budapeşte'de bir törenle dünya barış konseyi'nin onur ödülüne "halklar arasında barış ve dostluk amacına yaptığı katkıdan ötürü" layık görüldü.

    Şiirlerinden Örnekler :

    Dogdugum Topraklar


    Doğduğum toprakların üstünde
    bütün gün gülümsedi gökyüzü.
    Gece yandı yıldız avizeler
    tan atıp gün doğuncaya
    İşleri bitip akşamleyin
    dönerken eve yürüyerek,
    düşmanımı gördüm gölgede
    uğrunuğrun elinde tüfek.
    Sev demiştin, anneceğim,
    İnsanları beni sevdiğin kadar.
    Sevebilirdim, anne, ama
    ekmek ve özgürlük de var.


    Çeviren: Erdal Alova

    Kaynak Kitap: Nikola Vaptsarov / Seçme Şiirler


    *
    Haydutun Türküsü

    Rüzgar döküyor sarı yaprakları,
    eve dönmeyeli üç yaz oluyor.
    Taze gelinler dul sayıyor kendini
    Pirin'e bakıp bakıp dövünüyor.

    Karanlıkta gide gide bıkmadık mı,
    çocuklarımız tütmüyor mu burunlarımızda?
    Bıkmadık mı taş yastık aramaktan,
    çalılar üstümüze örtmek için.
    Saçaklarda buzlar erimeye başladı
    her yanı yabani otlar sardı, voyvoda.
    "Kurşun sık havaya, yıldızlara!
    Onurlu ve özgür düşelim savaşta."

    Çeviren: Erdal Alova
    Kaynak Kitap: Nikola Vaptsarov / Seçme Şiirler


    *
    AŞK TÜRKÜSÜ


    Bir barut fıçısı gibi çöker üstümüze
    betondan bir yapı, kocaman.
    Yüreklerimizde savaşın homurtusu,
    İçimizde isyan, ateş ve kan.


    Görürüm bu isyanı şimdi de
    fabrikaların bacalarında,
    gün batısındaki kızıllıkta,
    dingin, mavi gökyüzünde.


    Daralırken buralarda korkunç çember,
    yanaş bana, gel söyleyiver,
    suç mudur bu benim yaptığım:
    Ayırdığım yüreğimde aşka bir yer?


    Suç mudur yoksa, gel söyleyiver,
    gürültülerle çalkalanırken fabrikalar,
    mitralyözle taranıp biçilirken ortalık,
    suç mudur "seni seviyorum" demek?


    Aşkımızın dünyası çok daraldı,
    ne yapalım, sevgilim, bu bir gerçek!
    Bu türkücüğü bunun için yollarım sana
    gözlerimde pırıl pırıl bir gelecek!


    Nikola Vaptsarov( 1909 - 1942 )
    Çeviren : A.Kadir- A.Tanış

    http://www.gulceedebiyat.net/...vaptsarov-31716.html
  • İNCELEME DEĞİL; YORUMLAMA, VURGULAMA VEYA GÜZELLEME

    Üniversite hazırlıktayız. Güzel sarışın hocamız laf arasında bir şarkı mırıldandı Fransızca. Aklım başımdan gitti. Ne dedi acaba? Lisedeyken öğle araları eve gelince şanson müzikleri verirdi TRT 3 radyo. Tıpkı onlar gibiydi şarkı. Akabinde şarkının sahibini söyledi. O kişi Edith Piaf idi. O zaman bu zamandır müzik listemin tartışılmaz kraliçelerinden biridir canım Edith ablam. ( Cesaria Evora teyzem duymasın aman! :)) )

    Gelelim kitaba. Bendeki Edith aşkından mütevellit, sahafımda bu kitabı görür görmez sarıldım bağrıma bastım, yaraya tuz basar gibi.

    Kitabı yazan Edith'in üvey kız kardeşi Simone. Kitap o kadar içten ve sıcacık ki, Edith ve Simone ile sokaklarda şarkı söyledim, sürttüm caddelerde, çapkınlık yaptık hep beraber. Dahasını söylemeyim, sizler keşfedin.

    Kitapta Edith'in, "Kaldırım Serçesi" lakabını nasıl kazandığını göreceksiniz. Sokaklarda şarkılar söyleyip, sefalet içinde oradan oraya savrulurken, nasıl o eşsiz sesi ile kitleleri peşine takıp, ufaktan bir galaksi turu yaptırdığına tanık olacaksınız.

    Edith'in çalkantılı ve hayal kırıklıkları ile dolu aşk hayatı gerçekten yürekler burkuyor. Bunun da kişiliğine etkisi olduğunu düşündüğüm bir kibir havası kazanıyor. Ama onu yadırgıyamam. Çok çektin be Edith ablam. Keşke sana sarılabileydim.

    Kardeşinin cümleleri çok samimi ve yer yer iç yakıcı. Duygularını o kadar güzel anlatmış ki, anıların içinde sürüklenip gittim.

    Velhasıl, Edith i bilmeyenler için aşağıya 2 şarkısını iliştiriyorum. Ayrıca gıyabında ardından konuştuğum biricik Cesaria'm ın da 2 parçasını ekliyorum.

    Kitap anı-biyografi tarzında ama roman havasında ilerliyor. Okuyacak arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar dilerim. İyi dinlemeler okumalar :)

    Edith Piaf
    https://youtu.be/Fgn8gZHJZzA
    https://youtu.be/kFzViYkZAz4

    Cesaria Evora teyzem
    https://youtu.be/dNVrdYGiULM
    https://youtu.be/LLsg_Lk819s
  • o ses türkiye yarışmasında bugüne kadar İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça, İtalyanca, İspanyolca şarkılar söylendi. bilmediğim, hatırlamadığım veya denk gelmediğim başka dillerde de söylenmiştir. ama nedense büyük bir çoğunluğu Kürt olan ülkede, şarkı yarışmasında her dil söyleniyor da neden Kürtçe yok? İzin verilmiyor mu ?
    Bu konuda Acun Ilıcalı'ya 'NEDEN KÜRTÇE SÖYLEYEN YARIŞMACI YOK?"
    sorusu soruldu "Bizim programımız eğlence odaklı ve birçok tartışma konusu olan şeyden uzak kalması gerekiyor" diye konuştu.Ben de soruyorum niye her dilde şarkı söylenebilirken sadece Kürtçe şarkı söylerken tartışma konusu oluyor ?
    ( Bkz: https://youtu.be/pTKhkLpnW_s )
  • Kitabı, başlangıcından itibaren ele almamız gerek. Osmanlı için yazılan kitaplarda direkt olarak Padişah ve hikayelerine girişler yapılıyor ve bunu yapanların çoğunu da okurken insan ister istemez hani güzel bir başlangıç bekliyor. Bu kitap oan sahip. Güzel bir önsöz, hem Bizans, hem Osmanlı, hem Batılı hem de Günümüz tarihçileri kâle alınarak birtakım konuşmalar yapılıyor. Olması gereken bu. Bunun hemen akabinde de güzel bir başlangıç ve sade bir anlatım görmek mümkün.

    Ardından başlangıcı da Osman Gazi yerine Ertuğrul Gazi'den yaparak, onun kimliğini, nasıl biri olup neler yaptığını anlatan, dil olarak da akıcı bir dil kullanan, okuyucuyu sıkmayan ve aynı anda meraklandıran ve kitaba sevk eden bir üslup, gerçekten çok etkileyici olmuştu.

    Osman Gazi kısmı da oldukça ilgi çekiciydi. Kim olduğundan rivayetleri de dahil ederek bahsetmek olsun, Bafeus (Koyunhisarı) Savaşı olsun, şu gördüğü ve herkesçe bilinen meşhur rüya olsun, Amcası Dündar Bey olsun (Dündar Bey'i fetihlerine engel oluyor düşüncesiyle öldürmüştür) ve en son da eşleri ve çocukları olsun, herkes kendine biraz olsun bu kitapta pay buluyor.

    Keza bir Orhan Gazi gerçeği var ki babasından geri kalmayan bu padişah önce yıllarca alınamayan Bursa'yı almış daha sonra İznik'i alarak bu 2 kenti sırayla başkent yapmış, Şile ve Üsküdar hariç ülkenin batıya açılan penceresi olmuş ve buradaki toprakları ele geçirmiş, aynı zamanda adaletiyle kendini, kendi halkı kadar Rumlara da sevdirmiş, onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanımış, döneminin en gözüpek, sert ve aynı zamanda bir o kadar da iyi kalpli hükümdarı olmuş, ismi diğer padişahlar gibi göklere çıkarılmasa da Osmanlının benimsenmesini sağlamış, mükemmel bir insan. Ayrıca Sultanü'l A'zam ünvanının sahibidir. (Bu ünvanı İlhanlılı Ebu Said Bahadır'ın ölümünden sonra kimse almaya cesaret dahi edememiştir, üstelik bu Sultan çok erkenden 30 yaşında vefat etmiştir ve tahta da 7 yaşında geçmiştir. )

    I. Murat, nam-ı değer Dominus Armiratorum Turchie. Edirne Fatihi. Burada padişah adına dikkat çekici 2 unsur var. Birisi kendisi savaşlara giderken ve çarpışırken diğer kardeşlerinin savaşta safların içinde olmaması ve buna rağmen babalarının vefatı sonrası taht kavgasına haksız yere girişmesidir ki Sultan Murat 2 kardeşini de öldürmüştür. Diğeri de Osmanlı tarihçilerinin devletin devamında görülmeye başlanacak olan ve hatta bunun için "Kardeş Katli Vaciptir" fetvasının ileride verileceği olan ilk kavgayı ele almaması ya da önemsiz bulmaları (!) olmuştur diyebiliriz. Ayrıca kendisi büyük zaferlerimizden birisi olan Sırpsındığı zaferinin sultanıdır. Bir de burada değineceğimiz Savcı Bey vardır ki, babasına karşı başkasının aklıyla hareket ederek (hiçbir padişah veya oğluna hakaret edecek değiliz ama işler beklendiğinden de iyi giderken bir padişaha, herşeyin yanında bir babaya baş kaldırmak, devletin durumunu iyi veya kötü olsa da daha da kötü etkileyebileceğinden ben kötü kelimelerimi gene içime saklıyorum) baş kaldırmıştır. Bizanslılardan ve Bizans İmparatoru Yuannis'in oğlu Andronikos'un da bizzat isyanda bulunmuş olması benim 'başkalarının aklıyla hareket etme görüşümü' haklı bulduğumu gösterecektir. Ayrıca isyan bastırılmış ve Savcı Bey'in gözlerine de mil çekilmiştir(Kör ediliyor). Bundan ayrı olarak padişahın en büyük savaşı ve Osmanlı adına kara lekelerinden birisi de Kosova savaşıdır kanımca. Araştırırsak Sırpların en büyük efsanelerinden birisi bu savaştır. Neden büyüttükleri anlaşılmaz. Kitapta biraz bahsedilse de bu yüzeyselliğin yanında bahsetmem gerekir ki Yıldırım Beayezid'in, I. Murat'ın ölümünde payı olduğu saçmalığı yazılır. Kendilerine pay çıkartmayı meziyet zanneden Batı tarihinin kanımca yüzyıllar boyunca düşünemediği ise, Kosova Savaşında madem ki koskaca Yıldırım Bayezid böyleydi, acaba neden savaş sırasında Sol Kanat çöktüğünde (Sağ Kanadı da kendisi idare ediyordu) Sağ Kanadı kullanarak savaşın kazanılmasını ve hem komutan hem işbirlikçilerinin kaçmasını sağladı ? Tarihimizi çekemeyen ve bizden oldukça korkan bazı milletlerin tutumunun ve yazdıklarının kâle alınması gerçekten inanılmaz bir hatadır.

    Yıldırım Bayezid. Savaşlarla başlayan savaşlarla biten, tehdit oluşturmasa bile kendi kardeşini öldürmek zorunda (!) kalan, Karamanoğulları ve Kadı Burhaneddin ile ciddi sınavlarını veren, cesaret ve atılganlığıyla (Karamanoğlu Alaaddin'e gerçekleştirilen savaşta kazandığı Yıldırım ünvanı da var) Yıldırım ünvanını alan padişah. İstanbul'u biraz güç gösterisi biraz da peygamber övgüsüne mazhar olmak için ilk defa ciddi ciddi kuşatan padişahtır. Tam tamına 7 yıl kuşatmıştır. Bunun yanında en büyük olaylarından birisi de ileride Osmanlıya bela olacak ve Macarların halen efsanesi olan Vlad'ı tahta geçirmiştir. Macarların baskısıyla dönemin en büyük Haçlı ordusu toplanmış (100000 kişilik bir kuvvet oldukları ve 60000 Macarın aralarında bulunduğu söylenir) ancak disiplinsizlikleri ve ön cephedeki Fransızların basit hataları yüzünden -iyi ki- savaşı kaybetmişler ve Yıldırım Bayezid hem üstünlük kazanmış hem de Türk Dünyasında ünü artmıştır. Bu ayrıca son ve en büyük Haçlı birliği olarak da kayıtlara geçmiştir. Ankara Savaşı ise hepimizin bildiği Timur tarafından 2 Müslüman devlet arasında yapılan en büyük savaş olma özelliğine sahiptir. Bu savaşta 2 tarafta da büyük sayıda şehitler verilmiştir ve tabiri caizse kardeş kardeşi vurmuştur. Burada dikkatimi çeken konu Batı tarafında İran ve doğu tarafında Çin padişahının ölmesiyle birlikte Çin ile uğraşan Timur'un neden bu seferlerde Bayezid ile anlaşmak varken ona düşman olması, topraklarına (Erzincan ve Sivas) saldırması ve böyle döneminin en büyük bağımsız 2 gücünün birbirinin kanını döktüğüdür. Bu savaşları beraber yapsalar 2 tarafında daha çok kazanacağı doğudan batıya hem Türklüğü hem İslamiyeti yayacağı oldukça aşikardır. Esaret altında üzüntüsünden vefat eden kimileri tarafından da şehit kabul edilen Bayezid Ata'nın da ruhu şad olsun.

    Kitapta değinilen önemli noktalardan birisi de bu padişahların akabinde hemen Fetret Devri'nin de verilmesi. Bu devirde Doğu tarafının en büyük imparatorluklarından birisininin çeyrek asırlık döneme denk gelecek başsızlığı, yarım yüzyıl sürecek hadiselerinin başlangıcı olması ve sonradan tekrar düzenin oluşturulması. Bu devir gerçekten de tabiri caizse nasıl bir maçın kritik anı varsa bu koca çınarın da filizlenip gelişme döneminde böyle bir kritik anı olmuştur. 4 kardeşin birbiriyle amansız taht mücadelesi. Musa Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin son ana kadar birbiriyle savaşmaları. Ayrıca dikkatimi çekti burası neredeyse kitaplarımızın çoğunda işlenmiyordu. Musa Çelebi, Mehmet Çelebi'yi kimden yardım alırsa alsın yeniyordu ta ki son savaşa kadar. O kadar başarılı adam olmasına karşın etrafına oldukça sert davrandığından yanındaki adamları ona yüz çevirmeye başlamış ve o da yalnız kalmıştı. Mehmet'in de vazgeçmeyen yapısı ve inatçılığı sayesinde Musa Çelebi son savaşını kaybedip boğduruldu. Osmanlı da başsızlıktan kurtulmuş oldu.
    I. Mehmet, kuruluş döneminin en az fetih yapan padişahıdır kanımca. Ancak onun savaştan daha önemli yaptığı işler bu 600 yıllık koca çınarın 400 yılını daha kurtarmış, kendisine Osmanlının 2. Kurucusu olma şerefi kazandırmıştır. Ankara Savaşı sonrası kardeşleriyle olan mücadelesi ve bunu kazanıp tahta çıkması, ardından Batı devletlerinin tamamına güvence vererek anlaşmalar yapması, onlara saldırmak yerine içeriyi emniyete alması, baş kaldıran diğer beylerin başını kesmesiyle bilinir. Ruhu şad olsun.

    II. Murat, daha gelir gelmez amcası Mustafa ile uğraşmaya başlamış, büyük zorluklarla hakkı olan saltanatı elinde tutmaya çalışmış, amcasının, Bizans'ın ve babasına sadık olan diğer beyliklerin bir anda ayaklanmalarına rağmen dimdik durmayı başarmıştır. Yani bu zorluklara bakıldığı zaman kendisine karşı amcasının yaptığı Gelibolu çıkarması, Bizans Kralının itaatsizliği, yeniden arkasından iş çevirmesi. Burada Bizans'a karşı Haziran-Eylül arası bir kuşatma da yapıldı. Bizans Kralı Manuel gene rahat durmadı bu sefer de Murat'ın 13 yaşındaki kardeşi Şehzade Mustafa'yı ayaklandırdı. Oldukça zor bir dönemden geçen Padişah, bir de Anadolu halkının çoğunun Amcası Mustafa'yı desteklemesiyle yalnız kalmıştı. Ancak Mustafa savaştan tekrar kaçınca Anadolu halkı bu gözüpek padişahı kabullenmişti. Gene aynı devirde bu sefer de Timur'un oğlu Şahruh'un Anadolu yürüyüşü düşmanları sevindiriyordu. Ancak Şahruh babası gibi olmamış, yeniden kardeş kanı dökmeyerek Azerbaycan dolaylarından geriye dönmüştür. En önemlisi bir türlü rahat durmayan bir an kendileriyle savaşan diğer zaman bize karşı hainliklerinden geri kalmayan Sırplar'a ait tüm topraklar ele geçirildi ve Sırplar haritadan silindi. Sadece Macarların elinde olan Belgrad kalmıştı. Bu olayların akabinde bir de Varna Savaşı vardır ki bu savaş o dönemin tüm yapısını tabiri caizse yerinden oynatmıştır. Varna Savaşı, Osmanlı'nın savaş taktikleri konusunda uzmanlaştığı özellikle savaşlarda Savaş Arabaları kullanımı görmeleri sonrası gelecek savaşlarda hem temkinli hem de daha tecrübeli ve kabiliyetli bir ordu yetiştirmelerine imkan sağlamıştır. Türkleri, Avrupa dışına çıkarma düşüncesi akıllardan kalkmış, iç siyasette II. Murat ve Oğlu Mehmet'e büyük bir güç kazandırmıştır. Bir de II. Kosova Savaşı var ki geçen Sırp efsanelerinden bahsederken bir de şimdi Macar efsanesinden bahsedeceğiz. Macar efsanelerine yerleşmiş Kral Hunyadibüyük bir birlikle ve savaş arabalarıyla Osmanlı'nın karşısına çıkmış ancak direnemediği gibi bir de kaçmış ve Osmanlı'nın Batı hakimiyeti güçlendiği gibi Macarların da Balkan hakimiyeti tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu kadar büyük bir padişahtan ne kadar bahsetsek de azdır.

    II. Mehmet, Fatih Sultan, Çağı Değiştiren Padişah, Grande Maestro.. Ne derseniz deyin, Dünya Tarihinde gerek zekası, gerek askeri bilgisi, gerek iletişimi, gerekse kültürü ve konuştuğu yabancı dillerin zenginliği ile birçok insana ve savaş kumandanlarına ilham olan, hele ki Peygamber Hadisi şerefine nail olmuş büyük kumandan. İlim ve Bilim Adamı. Çağının neredeyse tüm tanımlarına uyan nadir insanlardan. Burada herkesin tahmin edeceği üzere büyük fetih konusu var. İstanbul Fethi. Hatta bu durum öyle hal alıyor ki Bizans katoliklerle birleşme fikrini düşünüyor kurtulmak için. Tabi Latinlerle Rumların eskiden beri aralarındaki sorunları az çok bileniniz vardır. Ortodoks ve Katolikler bu sebeplerle birlikte olmaya dayanamazken bir de Osmanlı'nın adalet anlayışı ve rahat yaşatma fikri birçok Rum'un, Osmanlı hakimiyeti istemesiyle sonuçlanmış hatta İmparator'dan sonra Bizans'ın en yüksek kademesindeki Grandük Notaras tarihin en iyi sözlerinden birisini "Konstantinapolis'te kardinal şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim" diyerek aslında çoktan tarafını seçmiş, zindana atılmış ve fetih sonrası da Rum Patrikliğine bizzat Fatih tarafından getirilmiştir. Savaş ise bambaşka. İnsanda böyle çok beğendiği bir rüyanın gerçeğe dönmesi gibi his bırakıyor. Hani keyifle okuyorsun bazı şeyleri hissediyor, heyecanlanıyor, seviniyor, hatta tabiri caizse gaza geliyorsun derken biraz sonra başka bir olay ve heyecan sönüyor. Tabi o zamanın ateşini yüzyıllar sonra bile söndürmemek çok önemli. Ölümü bile yaşamı kadar büyük olan padişahın eceliyle veya hastalıktan öldüğü kesinlikle büyük tarihçiler tarafından kabul görmez. Onlara göre esas mantık 3 temelden oluşur. Bunlar hastalıktan ölmesi, verilen içeceğin ağırlığını kaldıramaması ve verilen şurubun ilaç değil de zehir olmasıdır. Mantıklı düşününce ayakta duramayacak hale gelen koskaca padişah neden 300000 kişilik ordu toplayıp sefer için yola çıksın, Üsküdar'dan yola çıkışı hastalığının bu kadar şiddetli olmadığını gösterirken atla birlikte Üsküdar - Maltepe arası gitmesi de ve bu sürede hastalığının ölümcül hale gelmesini de mantık çerçevesine oturtamadıkları için son 2 seçeneğe ve zehirlenme üzerine görüş belirtmişlerdir. Ruhu şad olsun.

    II. Bayezid, Osmanlı tarihinde "Veli" sıfatıyla anılan tek padişahtır. Üstelik gençliğinde babası Fatih'in hışmına uğrayan, eğlence alemlerinden çıkmayan ve afyon kullanan biri olmasına karşın. Tahta çıkınca birçok iyilikler yapan ve askerinin maaşını arttıran bu padişaha kardeşi Cem ayaklandı ve bunun sonucu oldukça kanlı iç savaşlar ve devletlerarası çatışmalara yol açtı. Bayezid adına en önemli olayların başında İspanyol ve Venedik mücadeleleri gelir. İspanya'dan eziyet çeken Endülüs müslümanları kurtarılmış, Rusya ile dostluk kurulmuş ve bu Rusya ile ilk tanışmamız olmuştur. Tabi Bayezid gerek halkını gerek askerlerini mutlu edemediğinden her ne kadar 30 yıl tahtta kalsa da kıtlık, veba ve yangın hadiseleri sonrası bir de Şahkulu isyanı eklenince ortalık kızışmış, kardeşlerinden sıyrılarak Selim hak ettiği gibi de tahta geçmiştir. Bunu küçümsememek gerek çünkü tarihi verilere göre Bayezid'in çocuklarının ve torunlarının sayısının 300ü aştığı söylenir. Böyle bir devirde sarayın içinde bulunduğu durumu ve sıkıntıları tahmin etmek güç olmayacaktır.

    I. Selim (Yavuz), daha kendi döneminde sert mizacı, cesareti ve atılganlığı sebebiyle "Yavuz" lakabıyla tanınmıştır. 25 yıl boyunca Trabzon'da kalmış daha o zamandan tehlikeleri babasına haber vermiş, güçlü donanmalar yapılmasını istemiş, bileğinin hakkı olan padişahlığı zorla (!) da olsa almıştır. Şehzadeler ve ölümlerine bakacak olursak da burada beni en çok etkileyen -aynı zamanda Yavuz da en çok bundan etkilenmiştir- Şehzade Korkut'un ölümü olmuştur. Kardeşine tam destek veren Korkut o zamana kadar kimseye güvenemeyen, çekingen ve abisine sadık bir kişidir. Selim ise gene de onu denemek için devlet adamlarıyla plan yaparak ona gizlice gelmiş gibi birtakım mektuplar göndererek devletin başına geçmesini istemişler, bu mektuplar çok fazla gelince o da buna sevinmiş daha kabul dahi edemeden sevindi diye Selim onu öldürtmek zorunda kalmış, cenazesinde oldukça ağlamış, tabutunu da taşımıştır. Diğer kardeşler ise bu 2 kardeşin gölgesi dahi olmayı başaramadan ölmüş veya öldürülmüşlerdir. Bir de halen daha Yavuz'un arkasından kötü konuşanların sığındığı gerçek (!!!) denilen 'Bahane' vardır ki o da Selim'in 40.000 aleviyi öldürmesi olayıdır. Tüm büyük tarihçiler bu konuda görüş birliğine varmış ve bunun uydurma olduğunu hele sayının da oldukça abartı olduğunu belirtmiştir. (Mustafa Akdağ, Robert Mantran, Erhan Afyoncu da bu tarihçilerden bazılarıdır) Yavuz'un büyük savaşları,mücadele ve askerinin kahramanlığı devam ediyordu. Özellikle küçük isyan ve baş kaldırı hareketlerini dışarıda tutarsak Mercidabık ve Ridaniye savaşları onu bambaşka bir insan yapmıştı. Mercidabık da 24 Ağustos 1516'da ortalama 100000 kişilik bir orduyla Memlük ordusuyla karşı karşıya geldiler. Hızını alamayan Yavuz ve birlikleri kazanmışlar ancak Memlükler halen boş durmamış ve yeniden orduyu yıpratma girişiminde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yavuz da Kahire'ye sefere gidileceğini belirtmiş, çölün geçilemeyeceğini savunan, şiddetle divanda ayrılık çıkartan Hüsam Paşayı da çadırını başına yıkarak idam ettirmişti. Daha sonra bölgeye gidilecek ve Ridaniye Savaşı yapılacaktı. Yavuz'un Tomanbay'ı savaş meydanında ve sonra şehir içinde 2 kere yenmesiyle tam tarih olarak 13 Nisan 1517'de Mısır alınmış oldu. Hayarı seferle geçen bu yüce padişahımız Batı seferine çıakcakken hazırlıkların yapıldığı Edirne tarafında bir gece yakın adamı Hasan Can ile beraberken 21 Eylül 1520 gecesi vefat etti. Ruhu şad olsun.

    I. Süleyman (Kanuni), Yabancıların Büyük, bizim tarihçilerin Haşmetli ve Kanuni dedikleri zaten isminden çok Kanuni lakabıyla tanınan Süleyman, II. Bayezid'in oğullarının baskısı sonucu sancağa 10 yaşında çıkması gerekirken gecikmeli olarak 15 yaşında çıksa da 7 yıl Manisa Sancakbeyliği yaptı. İleri de kendini Kanuni olarak tanıtacak sıfatı alacak adımları attı. Babasının eziyet ettiği birçok insanın durumunu olması gerektiği şekilde düzeltti, zorla alınan malları sahiplerine verdiği gibi, zorla tutulan sanarkarları gitmek veya kalmakta özgür bıraktı ve en önemlisi de halka zulmedenle çok ağır cezalar vererek kendini Kanun adamı, varlığını da Kanun yaptı. Halk tarafından sevgiyle karşılandı. Rodos fethi gerçekleştirilerek 213 yıllık son Haçlı Devleti de tarihe karışmış oldu. Macaristan'a seferler düzenlendi. Hele bir de Mohaç zaferi var ki dillere destan. 2 saat kadar süren bu savaşta tarihin en kısa ve en kanlı savaşlarından birisi yaşanmış ve 2 saatte 20000 piyade 4000 süvari cesedi sayılmış. 10000 de esir alınmıştır. Bu savaşlardan sonra Doğu tarafına yönelecek olan padişah adını dünyaya duyuran ve denizcilik tarihimizin tartışmasız en iyisi olan 'Barbaros' lakaplı Hayrettin Reis'i donanmanın başına geçirecekti. Doğu seferlerinde ise Safevi tehlikesi halen kalkmadığı için buralara yönelmek daha uygun bulunmuştu. Daha sonradan Preveze Deniz Savaşı gerçekleşecek ve kendinden 1.5 kat fazla gemiye sahip Andrea Doria komutasındaki düşmanlara karşı Barbaros, Osmanlı'ya büyük bir zafer kazandıracaktı. Tabi bir de saray içi olayları vardı ki bir dönem dizilere konu olan 'Hürrem' denilen bir kadın, layık olmadığı halde Osmanlı padişahının eşi olan ve geleneği bozdurarak cariyeyle nikahlanmasına neden olduğu Kanuni ile birlikte birtakım bozulmalara da yol açacaktı. Özellikle halkın çok sevdiği, hiçbir yanlışı olmayan, babası ve kardeşlerine saygılı ve hem halk hem de saray ahalisi ve Yeniçeri tarafından oldukça sevilen Şehzade Mustafa'nın 'Hürrem' tarafından sırf kendi oğlu başa gelsin diye öldürülmesi felaketlerin başlangıcı olmuş, toplumsal bozulmaya, rüşvete, sarayın devleti zor duruma soktuğuna dair halk söz birliğine varmış, insanlar artık Kanuni'yi açıkça istemez olmuşlardı. Bunda 'Hürremin' devlet işlerine Kanuni'nin eşi olduğu gerekçesiyle fazlaca karışması da etkili olmuştur ve bundan sonra ki 140 yıllık dönem yavaş yavaş gelen duraklama döneminin de habercisi olmuştur. Çünkü artık sarayda entrikalar başlayacak, rüşvetler artacak, herkes kendi tanıdığını getirmeye çalışacak, işini bilen ve yapanlar görevden azledilmeye ve idam edilmeye başlanacaktı. Daha sonra Cerbe Savaşı, Malta Kuşatması ve Son Sefer dediğimiz Zigetvar ve Eğri Kalelerine düzenlenen seferler olacak ve Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 yıllık hükümdarlığı savaş zamanı otağındayken sona erecekti. En uzun süre padişahlık yapan kişi olup Duraklama, Gerileme ve Yıkılış dönemlerinde kendi devrinden sıkça Altın Çağ olarak bahsedilecektir.

    II. Selim de bazı özellikleriyle diğer padişahlardan ayrılır. Mesela kendisi hem İstanbul'da doğan hem de Saltanata geçen ilk padişah olma unvanına sahiptir. Diğerlerinden ayrı olma sebeplerinden bazıları da, nazik olmaması, zevk ve sefaya düşkün olması, tembel olması, kimseye güleryüz göstermemesi gibi bir padişaha yakışmayacak hareketlerinin olmasıdır. 8 yıl süren saltanatı döneminde hiç sefere çıkmaması da sözün bittiği yer olarak adlandırılabilir. Sarayda sürekli eğlenceler düzenlettirmiş, işlerini de Sokullu Mehmet Paşa'ya gördürmüş birisidir. Osmanlı Hanedanının bozulmaya yüz tuttuğu devirde tahta geçmesi de tam isabet (!) olmuştur. Bu dönemde en önemli başarı Kıbrıs adasının fethi olmuştur. İnebahtı kaybedilmiş, ordumuz yok edilmiş hepsinden daha mühimi 20000 vatan evladı şehit olmuştur. Kendisi de sefa ve eğlencelerde yedikleriyle hasta olmuş bir daha da toparlanamamış ve -koyun sucuğu ve aşırı su içerek kalp krizi geçirdiği belirtilir- ölmüştür.

    III. Murat, 12 yıl boyunca Saruhan Sancakbeyliği yapmış, tahta çıkınca ilk iş olarak Kabe duvarlarının tamirini emretmiştir. Atalarının mezarlarını ziyareti aksatmayan padişahın tek hatası o dönemin en büyük devlet adamı Sokullu Paşa'yı yanındaki dalkavukların sözlerine bakarak amaçsızca zayıflatmasıdır. Yanındakiler kendileri güçlenecek, sözleri geçecek diye devletin zayıflamasına göz yumarken koskaca ve 12 yıl Sancakbeyi olmuş bir padişahın bunu göremeyecek kadar yanındaki dalkavuklar tarafından kandırılması da sorunların önünü açmıştır. Ardından Sokullu Mehmet Paşa'nın (ruhu şad olsun) suikast ile ölüm haberini almıştır. Artık saray içinde sadrazam ve vezirler dahi yaşlarına bakmaksızın birbirleriyle saltanat yarışlarına girer olmuş, padişah iyice köşeye çekilmiştir. Burada olumlu diyebileceğimiz Sinan Paşa vardır. Padişahın orduyla sefere çıkması gerektiğini belirtince çok alakalı (!!) olarak 'kadınlar partisinin de desteği ile' görevinden azledilmiştir. Saltanatı adına olumlu bakılacak tek nokta ise Osmanlı Devletinin en geniş sınırlarına ulaşmasıdır diyebiliriz.

    III. Mehmet, Osmanlı'da veliaht gözüyle bakılan şehzadelerin -artık adet olduğu üzere- 17 yaşında Saruhan Sancakbeyliğine atandı. Biraz yumuşak mizaçlı biri olması karşın daha padişah olmazdan evvel bile halkın içine karışması, sultanlığı zamanında bile baskılara rağmen halkın içine girip onları dinlemesi gibi özellikleriyle halka kendisini sevdirmeyi başarmıştır. Özellikle babasının yapısı göz önüne alındığında halk onu daha çok bağrına basmıştır. Tahta geçtiğinde 4ü yetişkin 19 şehzade adet üzere boğularak aynı gecede öldürülmüştür. İyi tarafları ise sarayda başı boş ve entrikalar çeviren kadınlarla beraber babasının eğlence için getirdiğği ve devlet hazinesini oldukça kötü etkileyen cambazlar, hokkabazlar, cüceler vs saraydan def edilmiştir. Askerlerine de oldukça önem veren padişahın cülus bahşişi dudak uçuklatacak cinstendir. Ne kadar mı ? Tamı tamına 660000 altın. Evet. Hayal gibi bir rakam. Babasının yaptıklarının tam tersini yapması, cuma selamlıklarına yeniden gitmesi, hazine düzenlemeleriyle halkın gözünde uzun yıllardan beri aranılan padişah özlemine son vermiş gibi görünüyordu. Üstelik Kanuni sonrası ilk kez bir padişah başta 'Anne' sıfatını taşıyan kişinin baskılarına rağmen boyun eğmemiş ve dedelerinin izinden giderek savaşa askerinin başında gitmeyi kafasına koymuştur. Haçova Savaşı bu konuda özel bir önem taşır. Savaş, padişahın geri dönme fikrine karşı çıkıp bizzat ordusuyla kalması sonucu lehimize sonuçlanmış, üstelik meydandan kaçan veya savaşa katılmayan 'Sözde Asker Sıfatlılar' yakalanarak gereken cezaları kesilmişti. Bu askerleden kaçanlar da Celali gruplarına katılmış, büyük bir isyanı perçinlemişlerdir. Osmanlı hazinesinin iflas durumuna geldiği bir dönüm noktası olmuştur bu savaşlar. En son bir de Kanije Müdafaası yaşanmış ve bu da padişahın son verdiği ve kazanılan sefer olmuştur. Doğu cephesindeki kayıplara oldukça içerleyen ve melankolik bir mizacı olan padişahın üzüntüleri sonucu hastalığı artmış ve fazla kilolarının da etkisiyle bazı kaynaklarda da belirtildiği üzere kalp krizi sonucu öldüğü belirtilir. Ruhu şad olsun.

    I. Ahmet, Celali isyanları dolayısıyla sancağa çıkamamıştır. Ancak tahta çıktığında da küçük kardeşi Mustafa'yı öldürtmedi. İlk işi de Safiye Sultan'ı saraydan göndererek, yeniden devlet işlerine karışmasını engelledi. Bunları yaparken 14 yaşında olduğunu da belirtmek gerek. Askeriyede de Sinan Paşa ile uğraşmak zorunda kaldı. Şah Abbas'ın üzerine gitmeyen paşa, savaş mevsiminin boşa geçmesine neden olmuş, bir de üstüne üstlük Şah Abbas'a kaybetmiş, bunun yanında Halep Bey'i gene de yardımına tüm ordusuyla koştuğu halde suçlu oymuş gibi onu idam ettirmiştir. Bunlar öğrenilince tepki çeken Paşa da Diyarbakır'da ölmüştür. Bunun yanında Avusturya ile Zitvatorok imzalanmış, Balkanlardaki Türk hakimiyeti yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Bu imzada içerdeki Celali isyanlarının etkisi çok fazladır. Kuyucu Murat Paşa zekasıyla bu isyanların önüne geçse de onun vefatından sonra (ruhu şad olsun) isyanlar gene çoğalmıştır. I. Ahmet'in en iyi yönlerinden birisi de donanmaya verdiği önemdir. Öyle ki gerek paşaları, gerek askerleri ve gemileri oldukça kalitelidir. Donanmanın bu zor dönemler ve sonrasında en başarılı olduğu zaman onun zamanıdır desek yeridir. 51 gün süren mide rahatsızlığı sonrası vefat etmiştir. (ruhu şad olsun) Zevk ve sefaya kapılmayan, dindar, fakirleri gözeten hayır sahibi bir padişah olması onu halk nezdinde yüceltmiştir.

    I. Mustafa, Osmanlı içerisinde akibetine en çok üzüldüğüm padişahtır. Akıl sağlığı yerinde olmadan tahta çıkarılan padişah aslında oldukça iyi kalplidir. Sadece 3 ay tahtta kalmıştır. Kimseyi öldürmediği gibi kimse de onu öldürmemiştir ama davranışlarıyla onu yaşatarak cezalandırmışlardır. Yaptığı tek şey silah ustalarına verdiği bahşişler olmuştur. Ulema, şeyh ve fakirlere yardımda bulunulmasını buyurmuş devlete de zararı olmamıştır. Ancak I. Ahmet'in oğlu II. Osman'ı tahta geçirmek isteyen asiler ona üstünü giymesine bile fırsat vermeden yaka paça odasından çıkartmışlar türlü eziyet etmişler, insanın okurken bile gözlerinin yaşamasına sebep olacak alçaklık etmişlerdir, bir de bunu yaşayan o savunmasız insanı düşünün. Ruhu şad mekanı cennet olsun.

    II. Osman ya da bilindik adıyla Genç Osman'ı biz daha çok seferlerle değil de ordu ve onun durumu, askerin düzensizlikleri, yeni ordu kurma girişimi gibi olaylarla tanırız. Bir de böyle tanıyalım. Sıklıkla kılık değiştirerek sokağa çıkması ve başı bozuk askerleri meyhane gibi yerlerde yakalayıp cezalandırması ile ünlüdür. Sefere gidilirken ve 'Ocak devlet içindir' anlayışı yerine 'Devlet ocak içindir' diyebilecek kadar yozlaşan Yeniçerilere karşı gösterdiği tutum ve sertlik, askerlerin -haksız olduklarını bildikleri halde- işlerine gelmemiş, askerden kaçmaya, savaşa gitmemeye hatta şehirde evlenip (Yeniçeri için evlilik yasaktır) dükkan açmalarına kadar varmıştır. Bu yolsuzluğun önüne geçmek isteyen padişah her zaman asker sayımları yaptırmış ve yeniçerinin parasını kısmıştır. Ordu Lehistan seferinde de başarısız olunca Osman aklındakileri uygulamaya karar verdi. Ancak kendi sarayında ihanete uğraması ve yeni ordu ve ıslahatların saraydaki insanlar (!) tarafından öğrenilerek Yeniçerilere 'yetiştirilmesi' Osmanlı'nın yeniden toparlanmasının önünü kesmiş oldu. Genç Osman'da, Sultan Mustafa gibi ağır eziyet, hakaret ve küfürlere maruz kalarak, Yedikule'de boğularak şehid edilmiştir. Ruhu şad olsun.

    IV. Murat, 11 yaşında tahta geçmiştir. 20 yaşına kadar 9 yıl boyunca devlet işleriyle annesi Kösem Sultan ilgilenmiş, 20 yaşında devlet idaresini ele almıştır. Öncelikli sorun otorite idi. Özellikle taşra bölgesi isyanları, Genç Osman'ın katledilmesini halen sindiremeyen Abaza Paşa başta olmak üzere birçok Paşa isyan etti. Murat, Abaza Paşa ile görüşerek onu Bosna'ya atadı. Böyle sadık bir paşaya her zaman ihtiyacı olacaktı. Aynı dönemde Avrupa'da 30 Yıl Savaşları buhranı sürüyor, Katolik ve Protestanlar birbirleriyle içerde ve dışarda hem askeri hem siyasi mücadelelerine devam ediyordu. Yeniçerileri de bastırmayı başarmış, saraydaki çoğu hileciyi idam ettirmişti. Tütün ve Afyon yasağı getirdi ancak içkiye düşkünlüğü ile tanındı. Revan seferinde yaptıklarıyla da dosta güven düşmana korku verdi desek yeridir. Gene uzun aradan sonra bir padişah ordunun başına geçmiş, top atışlarında bile bulunmuştu. Ordu da haliyle koca padişah savaşırken oturup izleyecek kadar da bozulmamıştır diye düşünüyorum. Bundan sonra büyük gayretlerle Bağdat alınmış, Murat'ın Osmanlı'yı yeniden ayağa kaldıracağı düşünülmeye başlanmıştı. Zaten kendisine de bu fetih sonrası Bağdat Fatihi denilmeye başlanmıştır. Daha sonra imzalanan Kasrı Şirin (17 Mayıs 1639) Antlaşması ile bugünün sınırlarına yakın İran sınırı da çizilmiş oldu. En son Venedik ile savaşa çıkacağı sırada da Gut Hastalığı neticesinde hayatını kaybetmiştir. Mekanı cennet olsun.

    İbrahim dönemi çok değişik bir dönemdir. Padişaha (haşa) 'Deli' lakabı takmaya çalışanlar olmuştur. Ancak burada belirtmekte fayda var. Dördüncü Murat'ın, kardeşlerini boğdurtması, dedikodulara kanıp Kasım'ı öldürmesi zaten abisi Osman'ın katlini aklından çıkaramamış padişaha büyük eziyet olmuş ve kendi öleceği korkusuyla çocuk psikolojisi de eklenince akıl sağlığı ve ruh sağlığı etkilenmişti. Ancak tahta geçince cömertliği ve fakir ile kimsesizlere yaptığı yardımlarla çok sevilen birisi oldu. Kara Mustafa Paşa (Allah rahmet eylesin) sayesinde devleti çok iyi yönettiler. İranlılarla Kasrı Şirin'i imzalayan Paşa, ülkeye dönünce maliyeyi düzeltti. Ocaklı sayısını indirerek maaşların düzenli yatırılmasını sağladı. Donanmayla ilgilendi. Adete padişahın kendi gölgesi gibi yardımcı oldu. Girit, Osmanlı toprağı yapılmış ancak bu büyük Kara Musa Paşanın vefatından sonra bir daha devlet işleri düzene girememiş bu da İbrahim'in sonunu getirmiştir. Ruhu şad olsun.

    IV. Mehmet, nam-ı değer 'Avcı'. Ava olan tutkusuyla bilinir, lakabını da buradan almıştır. Tahta 7 yaşında çıkarılmıştır. Bu tablo sık değişimlerin, entrikaların ve şehzadelerin sık eğitim alamamalarından kaynakları tecrübesizlikleriyle yavaş yavaş başarısız bir Osmanlı ailesinin gelmekte olduğunu haber vermektedir aslında. Dönemin bence en önemli olaylarının başında Kösem Sultan'ın ölümü gelir. Bir insanın kendi insanına, devletine nasıl ihanet ettiğinin canlı simgesidir o. Onun ölümü sonrası devlet biraz huzur bulmuş, sonra Vaka-i Vakvakiye (Çınar Vakası) meydana gelmiş, birçok saray mensubu Yeniçerilerin isteği üzerine öldürülmüştür. Bu dönemde Köprülü Mehmet Paşa büyük işler başarmış, önce Rum patriğini sonra Venediklileri ortadan kaldırarak Çanakkale Boğazını açmış ve Adalar geri alınmıştır. Mehmet Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa, babasının isteği üzerine Sadrazamlığa geçince öyle başarılar elde edilmiş ki Osmanlı'nın yükseliş devri adeta yeniden yaşanmıştır. Venedik, Fransa, Orta Avrupa, Lehistan, Avusturya gibi dev ülkeler Osmanlının gücünü yeniden tanımıştır. Ancak her iki Köprülü Paşanın vefatı sonrası işler eskisi gibi gitmemiş, gene de bunların içinde yetişen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadarete getirilmiştir. Bu Paşa biraz cahilliğinden biraz da ün hevesiyle aradaki kaleleri işgalle uğraşmadan Viyana seferi isteyince ordumuz yenilmiş kendisi de idam edilerek ölmüştür. Bu savaşlar ve sonrası 1699 Karlofça Antlaşmasına kadar olan dönem ise Osmanlı'nın yenilgisiyle sona erdi. Köprülü Paşaların vefatı sonrası toparlanamayan devlette, padişahın büyük kayıplara karşı ilgisizliği ve dalkavuklarıyla beraber ava devam etmesi sonucu çıkan ayaklanma, tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştır.


    II. Süleyman ; şanssızlık, baskı ve korkunun simgesidir. "İzalemiz emrolunduysa söyle, iki rekat namaz kılayım. Kırk yıldır her gün ölmektense bir gün ölmek yeğdir" diyerek 40 yıldır esir tutulduğu Şimşirlik'te baskı ve korku ile yaşamıştır. Tahta geldiğinde Osmanlı özellikle Batı cephesinde aşırı derecede toprak kaybı yaşıyordu. İçeride de Cebeci isyanları patlak vermiş bu isyanlara Avusturya'da son başarılı seferleri yapan Yeğen Osman Paşa da katılmıştı. Burada Köprülüzade Mustafa Paşa, köprülü geleneklerinde olduğu gibi biraz toparlanmaya yardımcı olmuş, halkı rahatlatmış, haksız ve yüksek vergiyi halktan kaldırmıştır. Ordu önceki döneme göre biraz rahatlamış, kazanmaya başlamış hatta 8 gün gibi kısa sürede Belgrad ve birkaç günde Vidin ve Niş alınınca Osmanlı'nın toparlandığı haberleri yayılmıştı. Seferler devam ediyor ve önceden kaybedilen kaleler Süleyman ile birlikte geri alınıyordu. Ancak onun da hastalığı nüksetti. İstiska hastalığına yakalanmış, hastalığı artmış ve tadavisinden ümit kesilmişti. 3 yıl 8 ay tahtta kalan padişah, bu kısa sürede önemli zaferlerin kazanılmasında rol oynamış ancak 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    II. Ahmet, bir çok Osmanlı Haneden kardeşlerinin aksine abisine veya amcalarına kan kusmamış, hatta ve hatta kardeşi Süleyman'ı da bizzat kendi ikna ederek tahta kendinden önce çıkmasını sağlamıştır. Bu da ne kadar edep sahibi biri olduğunu göstermiştir. Tahta geldiğinde Macar seferleri devam ediyor başarılar ve başarısızlıklar birbirine karışıyordu. Ordunun zor durumu ve savaş mevsiminin dışında olmaları nedeniyle asker huzursuz olunca başarı da gelmiyordu. Böyle bir anda Sakız adası düşman eline geçmiş ; Ahmet "Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Engürüs (Macaristan) fethetsen makbülüm değildir" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Duygusal yapısıyla öne çıkan padişah bütün komutanlarına Sakız Adası alınmazsa hepsinin boynunu vurduracağını haber vermiş ancak fetih haberi kendisine ulaşmadan vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

    II. Mustafa dönemi de değişik bir dönemdir. Padişah barış görüşmelerine ve İngilizlere asla yanaşmamış, barışa karşı olmuş. Kaybedilen toprakları almak için savaşmak gerektiği ve bizzat ordunun başında olması gerektiğini emredip bunun hakkında fetva verdirmiş, zevk ve eğlencenin padişaha haram olduğu fatvasıyla da kendisini halka iyice sevdirmiş, böylelikle Avusturya seferine çıkmıştır. Zaferleri sonrasında şuan da Milli Kahramanımızın da aldığı ve çok değerli ünvan olan "Gazi" ünvanını da almıştır. Gene ilklerimizin padişahı 1500 kadar Edirne ve İstanbul bostancısına sefer emri verdi. Ayrıca kendisine Kanuni'yi örnek aldığı ve Hırkai Şerif sandığını açtırarak önünde Allah için yalvarıp ağladığı görülmüştür. Zaferler kazanılsa da çok akıllı (!) kumandanlarımızdan bazılarının kararları iyi giden Avusturya seferlerinin önünü tıkamış, ardından Lehistan, Rusya ve Venedik cephelerinde de savaşın kötü gitmesiyle en son Karlofça imzalanmak zorunda kalmıştı. Aslında bu Antlaşma sonrası 5 yıllık dönemde ekonomik olarak düzelmeler başlamış ama Yeniçeriler saray içinden aldıkları destekle ayaklanma çıkarmış, buna içerleyen Mustafa, kardeşi Ahmet'in yanına giderek "Birader, kul seni padişah istemişler" diyerek kendi rizasıyla tahtı kardeşine bırakmıştır. II. Mustafa, ordularının başında sefere çıkan son Osmanlı padişahı olarak hafızalarda yer eder. Üzüntü ve hastalıkları (Ödem ve Mesane) ile birlikte 5 ay sonra da vefat etmiştir. Ruhu şad olsun.

    III. Ahmet, isyanlar sonucu kendisini başa getirenlere zorla verdiği rütbeleri tek tek geriye alarak etrafa dağılmış ve sindirilmiş gerçekten o mevkiyi hakeden alimleri ve eski vezirleri tekrar yanına toplamıştır. İşe yönetimden başlaması oldukça etkilidir. Her ne kadar tarafsızlığını korusa ve savaşlara katılmasa da Sadrazam Çorlulu Ali Paşa'nın İsveç kralına yardım etmesi -bundan padişahın haberi asla olmamıştı- Rusya'nın Osmanlıya savaş açmasına neden olmuştur ve bu savaşlar ileride Prut seferi olarak karşımıza çıkacaktır. İstanbul Antlaşması hükümlerini çiğneyen Ruslar, kaybettikleri savaş sonrası Prut Antlaşamasını da imzalamış sonra onu da çiğnemişlerdir. Avusturya ile imzalanan Pasarofça (1718) bir süre de olsa batı ve kuzeyde sükunet sağlanmış oldu. Ancak doğu tarafından özellikle İran konusunda Rusya ile mücadele ve kanlı savaşlar, padişahın savaşlara isteksizliği ve bu zor durumlarda bile yeniden eğlence alemlerine dalması, halkı canından bezdirdi. Bunun sonucu olarak Patrona Halil İsyanı doğdu. (1730) Bunun sonucu olarak da tahttan indirildi. Kendisi 27 yıl padişahlık yapmıştır ancak olumlu olarak sunabileceğimiz örnekler savaşlar değil, Batılılaşma hareketleridir. Paristen planlar getirtilmiş, Haliç ve Boğaziçi sahili ile Üsküdar civarına modern binalar yapılmaya başlanmıştır. Yenilik hareketlerini başlatması dışında da önemli bir icraati yoktur.

    I. Mahmut dönemi ise tam bir gariplik timsalidir. Devletin önceliği savaşlardan çok Patrona Halil olmuştur. Kendi keyfine göre istediğini öldüren, padişaha ferman verdiren, istediği yapıyı yıktıran, değişik bir insan olan Halil'e karşı padişah her şeyden önce ondan kurtulmak gerektiğini düşünüyordu. Daha sonra halk içi bozulmalara karşı kadınların kıyafetleri, fuhuş, esnaf denetlenmesi ve narh meseleleri gibi toplumsal olaylara karşı önlemler alındı. Savaşlara bakılacak olursa İran, Rusya ve Avusturya bu dönemler ve sonrasında Osmanlı'yı en çok uğraştıran devletler olacaktı. Avusturya 3 koldan birden Osmanlı topraklarını işgale çoktan başlamıştı bile. Ruslar da Özi'yi işgal etmişlerdi. Ancak Osmanlı buraları geri almasını bildiği gibi yapılan anlaşmalara neredeyse tüm büyük dünya devletleri hatta Fransa ve İspanya bile katılmış, toplamda 28 yıl sürecek barış antlaşması imzalanmıştı. I. Mahmut'un en büyük tarafı ise Osmanlı Devletine son parlak dönemini yaşatan padişah olmasıdır. Ruhu şad olsun.

    III. Osman, Osmanlı tarihinde en uzun süreyle Şimşirlik Dairesinde kalan şehzadedir. Biliyorsunuz ki bu daire de padişah olması muhtemel şehzadeler, padişahın emriyle göz altında tutuluyordu. Elli sekiz yaşında tahta çıkan padişah, icraat olarak Rumeli ve Anadolu'dan İstanbul'a oluşan sürekli göç hareketini yasaklamasıyla ünlüdür. Başka da bir icraati görülmeyen padişah, padişahlar arasındaki en sönüklerinden birisidir.

    III. Mustafa'ya gelecek olursak artık padişahlık oyuncak (!) olma yoluna girmiştir. Yanındaki tecrübeli vezirleri ve komutanları dinlememek, saltanatın başındaki barış döneminde ekonomik düzelme sürerken hiçbir faaliyet yapmamak gibi nedenlerin yanında tecrübesiz olması ve kendine böyle bir durumda aşırı güvenmesi, savaş şartlarında hazinesinin yeterli olacağı inancı gibi sebeplerle oldukça rahat yaşayan padişah, savaşın patlak vermesiyle daha savaşın başında hazinesini, sonradan yaptıklarıyla vezir ve kumandanları ile birlikte bu yarışı kaybetmiş, kendi kardeşinden borç para alacak kadar hazine tüketimine sebep olmuş, oldukça başarısız bir padişahtır.

    I. Abdülhamit daha tahta gelir gelmez Osmanlı-Rus savaşının kaybedilmesi üzerine 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzaladı. Bu metin ile Kırım bağımsız olmuş, Fransa ve İngiltere'ye verilen ticari imtiyazlar Rusya'ya da verilmek durumunda kalınmıştır. Padişahın ilk girişimi tabi ki iç isyanlar olacaktır. Zahir Ömer, Kölemenler ve Mora dize getirildi. Gazi Hasan Paşa ve Cezzar Ahmet Paşa, Sultan'a en çok yardımı dokunan insanlar oldu. Yaş ve Hötin kalelerinin kaybı ve ardından Özi Kalesinin düştüğü haberi de kendisine okunurken üzüntüsünden felç geçiren padişah 7 Nisan 1789'da vefat etmiştir.

    III. Selim'in değişik yanı da hanedanda 40 yıl aradan sonra doğan ilk çocuktur. I. Mahmut ve III. Osman'ın çocukları olmadığından onun doğumu şenliklerle kutlanmıştır. III. Mustafa tarafından resmi işlere ve merasimlere alınması, elçilerle görüşmelerde bulundurulması ve devlet muamelesi öğrenmesi onun adına -son dönemde özellikle şehzedelerin yetiştirilmemesi ve zindana kapatılmalarıyla karşılaştırınca- oldukça iyi olmuştur. Halk tarafından da oldukça sevilen birisidir. Ordunun 'Padişah' emirlerini hiçe sayması ve kumandanların kendi aralarında sözleşme imzalayarak Selim'e gelmeleri de askeri bozulmanın artık had safhada olduğunu ve Selim'e aklındakileri yapma konusunda baskıcı olmuştur. Rus savaşının bitmesiyle Selim'i simgeleyen Nizam-ı Cedit yenilenmesi başlayacaktı. Ardından Kara Harp Okulu'nun açılmasıyla bu düzen devam edecekti. Ancak bizzat Sadrazam Hafız İsmail Paşa ihaneti nedeniyle ordu fikri, gelişimini tamamlayamamış ve Selim'in otoritesine kaybetmesine neden olmuştu. Burada bağnaz ve oldukça zeka sahibi (!!!) vezir ve yardımcılarının ihanetlerinden söz etmek gerekir. Bunun sonucu Kabakçı Mustafa isyanı patlak vermiş, devlete yine ihanet edilmiş, ihanet edenler cezasını bulmamış Selim tahttan indirilmişti. Oldukça feci şekilde katledilen Selim'i bir kez daha anıyor, yapanlara lanet, Selim'e Allah'tan rahmet diliyor mekanı cennet ruhu şad olsun diyorum.

    IV. Mustafa, tahtı tabiri caizse oyuncağa çevirmiş, o çıksın ben ineyim ben çıkayım onlar insin düşüncesinden ve isyancıların baskılarından kurtulamamıştır. III. Selim ve II. Mahmut'un katlini emretmiş, Mahmut'u da bizzat öldürmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. İyi ki olamamıştır çünkü başarılı olsaydı Osmanlı soyundan hiçkimse kalmayacaktı.

    II. Mahmut, oldukça zor bir zamanda tahta geçmişti. Kendisi öncelikle devletarası sorunlara oldukça güzel çözümlerle yaklaşıyor, Fransa tarafını tutuyor, Ruslarla savaşıyor, kaybetse bile Mısır ile savaşırken daha Ruslar kendilerinden yardım dahi istemeden Osman'a yardıma geliyorlardı. Böyle bir zamanda Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması imzalanmış ve ittifak kurulmuştur. Ancak Mahmut bunlarla yetinemeyip, ıslahatlar fikrini aklına koymuştur. Öncelikle Eşkinci Ocağı kurulacağı bilerek duyurmuş, Yeniçeri isyanı beklemiş, böylece onları tamamen kaldıracağı planını yapmıştır ve bu plan akılsız Yeniçeri Ocağı yönetimi ve Osman'ın yanında olup ona ihanet edenler tarafından anlaşılmadığından çok güzel uygulanmış ve Yeniçeriler tuzağa çekilmiştir. Ocağın kaldırılmasının yanı sıra aklıyla dönemin tüm şahlarına taş çıkaran II. Mahmut, tarikat ve şeyhleri de yanına çekmiş, halkı da kendi yanında bulundurmuş yetmemiş bir de halkına bile siyaset uygulayarak ayrıca ilk gazetemiz olan Takvim-i Vekayi gazetesini de çıkararak reformlar hakkında da halkı bilgilendirmiştir. Böylece her koldan kendisini destekletmiş ve bunu da yaptığı reformlarla elde etmiştir. Halk da zaten Selim olayından sonra gelecek reformlara karşı padişahı destekleme kararı aldığından başarılar çok çabuk gelmiştir. Ayrıca Avrupa'da ne varsa devlete getirtmiş, matbuat, takvimhane, posta gibi nazırlıklar kurulmuştur. Eğitimde de büyük başarılar aimza atmış, ilk defa yurt dışına öğrenci göderilmiş, tıp okulu açılmış ve öyle zannediyorum ilk defa Osmanlı Devleti, gayri müslim bir devletin dilini öğrenmeyi (Fransızca) zorunlu kılmıştır. Kendisi hakkında her ne kadar 'deli' ve 'gavur padişah' yorumları yapan ilerizekalı (!!) insanlar olsa da o bunları yaparak Osmanlının şan ve şerefini had safhaya çıkarmıştır. Devletin bekası için ömrünü feda edecek olan Sultanımız, son yıllarda artan aşırı içki kullanımına bağlı olarak vefat etmiştir, ruhu şad olsun.

    Abdülmecit döneminde tartışmasız herkesin bildiği tek nokta vardır. Gülhane Hattı Hümayunu ya da bilindik adıyla "Tanzimat Fermanı". Bu ferman sayesinde Avrupa devletleri ile birlikte Mısır'a karşı Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840) imzalandı ve işgal edilen topraklarla Osmanlı Donanması geri alındı. Ayrıca bir de Islahat Fermanı çıkarılarak Abdülmecit Efendi'ye ferman padişahı denildi. Düşüncesi çok güzel ve uygulamasına da sadık kalan padişah, gene de Avrupa'da çıkan Milliyetçilik akımlarına karşı Türkçüğü değil de Osmanlıcılığı benimseyince zarar kaçınılmaz olmuştu. Ayrıca padişahın kadın hakları savunucusu olması da Batı'da oldukça örnek alınmıştır. Bu bağlamda zaten kendisi de 1858'de İstanbul'da kız rüştiyesi açarak bunu göstermiştir. Eğitim alanında o kadar çok uygulama yapıldı ki, savaşlardan daha karmaşık bir eğitim sisteminde sadeleştirmeler ve herkese göre eğitim çok ön plana çıkmıştır. Ancak dış güçlere hizmet eden vezir ve kumandanların çokluğu da padişahı zorda bırakmıştır. Abdülmecit Efendi de babası gibi Tüberkiloz'a yakalanarak 25 Haziran 1861'de 39 yaşında vefat etmiştir.

    Abdülaziz denilince benim için akan suyun durduğu noktadır, benim için ilk sosyal medyayı bulan adam gibidir, Osmanlı duraklama ve gerileme döneminde kendisine kadar ki hükümdarlar arasında ondan daha sosyal olanı yoktur kanımca. Önceliği saraya vermiş, haremi kapatmış, kadınların bir 'mal' edasıyla kullanılamayacağını belirtmiş ve tek eşle olacağını açıklamıştır. Şu sosyalliği neden biraz da şaka yollu belirttiğime gelecek olursak, rahmetli ilk defa Osmanlı İmparator'u sıfatıyla yurt dışına 'dost ve davetli' olarak gitmiş (Napolyon daveti üzerine), Belçika, Prusya ve Avusturya'ya da uğramıştır. Ayrıca biraz daha işi ciddiye alırsak, eğer Bulgar halkı şuan varlığı için birine teşekkür edecekse Abdülaziz onlar için yeterli olacaktır. Kendi dinlerini tanıdığını belirtmiş ve 1870'te onlara kendilerince yaşama hakları tanınmıştır. Bugün benim de okuduğum İstanbul Üniversitesi, o zamanların Harbiye Nezareti olarak yaptırılmıştı. Bahriye konusuna da o kadar öncelik verilmişti ki Dünyanın en iyi 3. filosu Osmanlı Devletinde idi. Ancak dışarıda bu kadar başarı, savaşlarla yıkılamayan devleti içeriden yıkma düşüncesi göstermiş, bu kadar başarılı, nazik, kibar, ayrıca kadın haklarının da baş savunucularından bir padişah (bu örneği verme sebebim ileride batıda kadın hakları ile ilgili hareketlerde kendisinin örnek gösterilecek olduğudur) oldukça hain bir darbe girişimiyle ve bildiğiniz üzere bilekleri kesilerek öldürülmüş, Hain ve Şerefsiz olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim 'Paşa' sıfatlı Hüseyin Avni tarafından öldürüldüğü gerekçesiyle de onu sorumlu kabul etmişlerdir. Ayrıca bu konunun intihar mı yoksa cinayet mi olduğu günümüzde tartışma konusudur ve bu Paşa sıfatlı hainin, bizzat doktorlara emir vererek onun vücudunu incelettirmemesi de gerçeğin anlaşılacağı endişesiyle birlikte bir cinayet olduğunun göstergesidir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

    V. Murat, amcası Abdülaziz'in vahşice öldürülmesi sonucu psikolojisi bozulmuş biçimde tahta çıkmıştır. O kadar korkutulup sindirilmiştir ki, Biat tarihinin erkene alındığı söylenmediği için kapısına gelen askerler onu öldürecek sandığı için korkmuş, Hüseyin Avni'nin arabadan inmeyerek protokol rezaleti yaşattığı gün de padişaha bir de aniden silah uzatmasıyla padişah iyice korkmuş, berbat bir fırtınalı deniz gecesinde Beyazıt'a götürülmek istenmesiyle beraber tüm bunların kendini öldürmek isteyenlerin işi olduğuna inanmış, bazı olayların ardından Amcasının ölüm haberi ve amcasının ölümüne dayanamayıp 'paşa' sıfatlı Hüseyin Avni'nin de aralarında bulunduğu 5 kişiyi geberten Çerkez Hasan adlı kahraman subayın da öldürüldüğünü duyunca iyice akıl sağlığını kaybetmiş ve 93 gün kaldığı tahttan indirilmiştir. Mekanı cennet olsun.

    II. Abdülhamit. Osmanlı tarihinde Fatih, Kanuni ve Yavuz'dan bile çok bahsedilen, Batı kaynaklarında oldukça övülmekle birlikte düşmanca tavırların takınıldığı ; Doğulu kaynaklarında övgüden yerlere göklere sığdıramadığı, Osmanlı'nın ömrünü uzatan padişahtır. Ayrıca bu padişahımızın hakkında artık nefret etme derecesine vardığım nokta, cahil ve bilgisiz, okumayan, internette gördükleriyle hareket edip araştırma zahmetine bile girmeyen birçok insanın ettiği hakaretler var ki bunlara değinip de can sıkmak istemiyorum. Kendisi hakkında yerli ve yabancı -güvenilir- kaynaklardan yapacağınız araştırmalarla kendi kararınızı kendiniz verirseniz daha akıllıca olacaktır.
    Abdülhamit, hainliğiyle meşhur saray halkınca sevilmeyen birisidir ancak babasının fikriyle söylersek oldukça zeki olan bu çocuğu Mısır ve Avrupa seyahatlerine götürerek zekası ve politik kabiliyetine daha o yaşta güvendiği ve bunun gelişmesine yardımcı olduğu bellidir. Askere ve halka kendini sevdiren ve bütün hükümet üyelerini Yıldız Sarayında yemeğe davet eden padişah kısa sürede ülkeyi toparlanmı, ekonomik düzelmeyi başlatmış ve "İlk Anayasamız Kanuni Esasi" 23 Aralık 1876'da ilan edilmiştir. 93 Harbi yani alışılan Osmanlı-Rus Savaşı yapılmıştır. Bu savaşı kazansak da yapılan konferansta sanki kaybeden biziz gibi gelen metin net bir dille reddedilmiştir. Kafkasya Cephesi'nde savaş patlak vermiş kazansak da komutanların tecrübesiz kararları nedeniyle savaşın sonlarına doğru kaybetmişizdir. Tuna Cephesi açılmış, Şıpka Geçidi savaşı verilmiş burası kaybedilmiş ancak bir Plevne Savunması yaşanmıştır ki, Burada adına şarkılar türküler yazılan benim de çok sevdiğim, hatta Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de ileri de örnek aldığım kumandan dediği Gazi Osman Paşa vardır ki, bu paşamız 100000'den fazla Rus'a 30000 askeriyle karşı koymuş, savaşta esir edilmiş ancak Rus general ve Çar emriyle kılıcına dahi dokunulmamış, düşman askerlerinin kimseye hatta komutanların birbirlerine bile göstermedikleri saygıyı Gazi Osman Paşamıza gösterdikleri belirtilir. Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya, Rus üstünlüğünü gördüklerinde savaşa karşı çıkmışlar ve 1878'de Berlin Antlaşması imzalanarak savaş kesin olarak sona erdirilmiştir. Daha sonra başta Rusların desteklediği Bulgar isyanları çıkacak ve Bulgaristan, Balkanlardaki en büyük toprağa sahip devlet olarak Dünya Savaşına kadar gidecekti. Tabi burada özellikle Balkan Savaşları ile Abdülhamit kendi devletini korumayı başarmıştır. Akabinde yıllardır Türkler ile yaşayan, yediği içtiği ayrı gitmeyen ve çok sevilen Ermeniler isyan başlatmışlar, Osmanlı'nın kendisinden bekleyip onlardan bekleyemeceği kadar dostluk kurduğu bu insanlar devleti arkadan vurmuşlar ve günümüze kadar gelen sorunların ve günümüzde bile devam eden düşmanlığın tohumlarını ekmişlerdir. Ancak Abdülhamid'in başarısını hazmedemeyen Batı; Erzurum Olayı, Sason İsyanı, Zeytun İsyanı, Van İsyanı, Makedonya İsyanı, Kresna Ayaklanması, İlinden Ayaklanması gibi ayaklanmalar çıkartmış, yedirememiş Yıldız Suikasti tertiplemiş ancak çok şükür ki Başarısız olmuşlar ve Türkler başsız ve devletsiz kalmamıştır. Burada Yıldız Suikasti, çok çok önemlidir. Papazyan'ın da söylediği üzere bir gerçek ancak bu kadar net açıklanabilirdi. Aynen aktarıyorum. "Başarısı Ermeni davasına bir fayda getirmezdi, başarısızlığı herhalde halkımızı büyük bir felaketten kurtarmıştı" diyerek gerçeği gözler önüne sermiştir. II. defa Meşrutiyet ilan edilmiş Jön Türk isimli yurt dışında Türk düşmanlarıyla çalışan bu grup birçok vatanseveri de kandırarak içine almıştır. Bu vatanseverler başta Enver Paşa olmak üzere bu harekete katılmışlar, 31 Mart Vakasını çıkarmışlar hatta bu olaydan sonra Enver bizzat Abdülhamit'in yanına gelerek özür dilemiş ve sonuçların böyle olamayacağını dile getirmiştir. Bu da artık Osmanlı'nın yıkılışı ve geriye kalan dönemlerin sadece göstermelik olduğunun işaretidir. Dünya Savaşı döneminde bu çok daha net olarak anlaşılmış ve Abdülhamid'e karşı duran birçok yazar bile onun varlığının önemini daha iyi kavramış ancak iş işten geçmiştir. 10 Şubat 1918 günü hayata gözlerini yummuştur. Mekanı cennet, ruhu şad olsun, uçmağa varsın inşallah.

    V. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Reşat. Birçok başarısızlığa imza atan bir padişahtır (!) Kendisine 'kukla' demek istememekle birlikte açıkçası yaptığı işler, yabancılara verdiği önemi Türk halkına verememesi gibi nedenlerle ondan açıkça söylemek gerekirse nefret ettirmiştir. Örneğin hain Ermeni meseleleri vardır ki bu meselelerde Ermenilere milyonlarca para harcamış, kendi ordusunu giydirememiştir. Üstelik bu Ermeniler, Türk ve Kürt köylerini basmış, Van'da büyük katliamlar yapmış gene de o yaşamalarına izin vermiştir. Hatta belgelerle de bunu destekleyecek olursak, hem Osmanlı hem de Yabancı kaynaklar dönemin Ermeni nüfusunu bizim topraklarımızda 1.250.000 civarı belirlemiş, soykırım olduğunu iddaa eden akıl yumakları (!) da 1.5 milyon ermeni öldü demiştir. Para konusunda da 1915 yılında 25 milyon, 1916 yıl sonuna kadar da 230 milyon kuruş harcandığı belgelerle sabitlenmiştir. Mehmet ise bunlara yardım etmekten çekinmemiş, askerimiz silahsız, yiyeceksiz ve hatta kıyafetsiz savaşmağa mecbur bırakılmıştır. Bu Padişah adına tek olumlu bakışım açıkçası Mustafa Kemal'in orduya ve Türk Milletine kazandırılmış olmasıdır. Ülkede başka hiçbir faydası olmamıştır. Eski usüller bırakılmış, savaşa çıkan padişah zaten kalmamış, diplomatik tecrübesizlikler eklenmiş, 65 yaşında tahta çıkan padişah 9 yıl padişahlık yapmış ve 3 Temmuz 1918'de kalp yetmezliğinden 74 yaşında vefat etmiştir.

    VI. Mehmet ya da bilinen adıyla Mehmet Vahdettin. Son Osmanlı padişahıdır. Onun döneminde ona kalan hiçbir iş yoktur. Sembolik olarak kalmış ve Saltanatın kaldırılmasıyla da son hükümdar unvanını almıştır. Savaş sırasında Veliaht sıfatıyla Almanya'da gezi yapmış ve bu gezide yanında Mustafa Kemal'de bulunmuştur. Onun için vatana ihanet etti, Mustafa Kemal'in öldürülmesini söyledi ithamları tamamen yalandır. Kendisi silik olduğu için el altından Mustafa Kemal'e destek vermiş, asla yılmaması gerektiğini söylemiş hatta bazı kaynaklarda ona Sancak veya Tuğra verdiğinden de bahsedilmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin'in fahri yaveridir. Hatta bizzat kendisi padişaha telgraf gönderip, hükümeti Ahmet İzzet Paşanın kurmasını istemiş ve Vahdettin'de yaverinin istediği gibi yapmış, Harbiye Nazırlığını Ahmet İzzet Paşa almıştır. Mustafa Kemal'e de 9. Ordu Müfettişliği verilmiş ancak Vahdettin ona verdiği belgeyle yetkilerini bütün Anadolu'yu kapsayacak şekilde genişletmişti. Her ne kadar Mustafa Kemal'e karşı olduğu yazılsa da İngiliz kaynaklarında da verildiği üzere Padişah, İngilizlerden olan can korkusu nedeniyle meclis açılışına sağlığını bahane ederek gelmemiş ancak Mustafa Kemal Paşa'nın temsilcisi Kara Vasıf ile görüştükten sonra da meclisin açılmasını net bir dille emretmiştir.
    Son olarak kitabı genel hatlarıyla değerlendirecek olursak, bence yazar oldukça net ve akıcı bir dil kullanmıştı. Okurken herhangi bir zorluk çekmedim. Kendisi de benim gibi bazı padişahların öldürülmelerinden oldukça kötü etkilenmiş olacak ki fazla da detaya girememiş. Varsın olsun, tarihimizi bu kadar net anlatacak, bu kadar güzel toparlayacak şekilde dili kullanabilen insanlar pek kalmadı. Yazarımıza, bize böyle eserler kazandırdığı için teşekkür, Osmanlı gibi büyük bir çınarı ayakta tutarak Fatihler, Kanuniler, Mehmetler, Selimler, Osmanlar ve nice Mustafa Kemal'ler için Allah'a şükrediyorum. Umarım ki sizler de böyle faydalı eserleri okur ve şöyle bir çağda, insanların birbirinden iğrendiği bir zamanda, tarihimizi ve kimin ne olduğunu görme ve bilme ayrıcalığına sahip insanlardan olursunuz. Hepinize, hepimize mutlu günler dilerim..
  • "12. ve 13.yy.da fransa’da yaşamış lirik şairler ve şair müzisyenlerin genel isimleri. bu şair ve müzisyenler almanyada minnesanger ve meistersanger, fransa’da jongleur ve menestrel gibi adlar da alırlar. troubadourlar fransa’nın güneyinde yaşamış ve provencal dilinde (langue d’oc) eserler yaratmışlardır. trovereler ise fransa’nın kuzeyinde yaşayıp fransızca eserler yazmışlardır. kullandıkları dil de fransızcadır. (longue d’oil).

    trobadour şarkılarının ilk merkezi poitierz’dir. ama en sıklıkla görüldükleri alan atlantik sahilinden bordeaux’nün kuzeyi ve batıda alplere ve italya’nın doğusuna kadar olan bölgedir. ayrıca italya’nın güneyinde ispanya’nın güney doğusunda ve katagonya’da troubadour okulları vardır. bununla birlikte troubadour şiir ve müziğinin etkisi çok daha geniş bir alanda gözlenmektedir.
    meşhur müzikologlardan pilled ve carstens (1933) günümüze kadar 460 tane troubadour, 2206 civarında da şiir ulaştığını bulmuşlardır.

    belli başlı troubadourlar şunlardır

    aimeric de peguilhan (1175-1230), arnaut daniel (1150-1200), arnauth de mareuil(1170-1200)
    bernarth de ventadorn (1130-90), bertran de born (1145-1210), folquet de marseille (1150-1231), gaucelm faidit (1150-1220), guillaume ıx duke of aquitaine(1071-1127), girauth de bornelh (1140-1200), guiraut riquier (1230-1300), jaufre rudel (1250), marcabru (1110-1150), peire cardenal (1180-1278), peire vidal(1175-1210), peirol (1160-1221), raimbaut de vaqeiras (1150-1207) raimon de mıraval(1180-1215) ve sordel (1225-69).

    bütün bu bilinen troubadourlar ve şarkıları alfabetik olarak pilled ve carstens’in 1933 tarihli bibliographie adlı çalışmasında listelenmiştir.
    troubadourların şarkıları üzerine yapılan en iyi ve genel çalışmalardan bir tanesi 1961 yılında davenson tarafından yapılmıştır. bununla birilikte daha eski olan troveres et troubadours(1909-aubry) adlı çalışma çok daha geniş bir içeriğe ve bilgiye sahiptir.1973 yılında boldin tarafından yapılan çalışma ile bir araya getirilen antoloji ise bir diğer önemli kaynaktır.

    troubadourlara ilk kez fransa’da rastlıyoruz. şovalye ve prens troubadourlar olduğu gibi şatodan şatoya dolaşarak müziğini dinleten gezgin şarkıcılar da vardır. bu gelenek giderek bütün avrupa’ya yayılır. orta fransa’dakilere troubadour, kuzey fransa’dakilere trouvère, almanya’dakilere minnesinger, italya’dakilere travatore adı verilmiştir. ingiltere’de harper, ispanya’da trovador olarak bilinirler. troubadour sanatında dönüm noktası 12. ve 13. yüzyıldır.bu dönem boyunca şiir, teknik ve stilde büyük ilerlemeler görülür.kilise müziğine karşı alternatif olarak büyük bir güç kazanan troubadour geleneği, haçlı seferlerinin ardından gücünü yitiren kilise karşısında söz sahibi haline gelen halkın müziği olarak büyük bir kitleyi etkisi altına almıştır. bu büyük etki halkı arkasına alan bir şiir ve müzik dili oluşmasını doğurur. şiir ve müzik sanatı latin kilise şarkılarında bulunmayan özellikler kazanır. temalar tanrıdan insana doğru evrilir. limoges ve toulouse en önemli müzik merkezleri haline gelir.

    troubadour geleneği müzisyen ve şairler arasında yayıldıkça müzik üzerinde kalıcı formüller aranması gerektiği ortaya çıkar. o dönem için oldukça ileri sayılabilecek notasyon yöntemleri geliştirilir. 9. yüzyılda tek çizgili olan porte, 12. yüzyılda dört çizgiye çıkar (beş çizgili porte ancak 16. yüzyılda kullanılmaya başlanır).perde sorununu büyük ölçüde çözen porteden sonra süre sorununu da çözmeye yarayan kuyruk ve saplar eklenir. 11.yüzyıl başında iki zamanlı birimlere ayrılarak yazılan süreler 12. yüzyılın başlarına gelindiğinde üç zamana kadar ulaşır.trovere ve troubadour’lar ritimli müziğin meydana gelmesine de yardım etmişlerdir;bundan başka bu şairler,eski gregorius makamlarını da yavaş yavaş bırakmışlar, kullandıkları modlara arıza işaretlerini ve bilhassa fa diyez ve do diyezi sokmak suretiyle bu günkü tonalitenin hazırlanmasına yardım etmişlerdir.

    troubadourların en sonuncusu adam de la halle’dir ve 1287 yılında ölmüştür. en ünlü eseri olan “leu de robin et marion” oparanın habercisi olarak kabul edilir. bu eser ard arda gelen birçok madrigalden oluşmaktadır. opera’nın gerçekten hayata geçmesi için gereken 300 yıl zarfında bu tür eserler daha da sıklaşmış, dramatik aksiyon artmış, heyecan ve anlatımın yanı sıra işlenen konularda büyük bir genişleme görülmüştür.

    daha önceki genel kanı, troubadourların yalnızca hayatlarını sürdürmeye çalışan zavallı şair ve müzisyenler olduğu yönündedir. oysa 19. yüzyılda yerleşen bu romantik bakış açısı troubadourların gerçek niteliklerine tamamen ters düşmektedir. aubry ve ezra pound’un çalışmalarında tamamen orijinal metin ve bilgilere dayanılarak ortaya çıkartılmış genel karakteristik özelliklerine göre troubadourlar son derece iyi yetişmiş, eğitimli, ciddi, ağırbaşlı ve soylu kişilerden oluşmaktadır.

    örneğin bir troubadour olan jeufre rudel ( ? – 1250), blaye prensidir ve sosyal yaşam içerisinde oldukça önemli bir mevkidedir. buna karşın diğer troubadourlar arasında daha da önemli kişilere rastlanmıştır. genellikle “troubadorların ilki” olarak anılan aquitaine’lı ıx. guillaume, bir düktür ve büyük kız kardeşi aquitaine’lı eleanor ilk önce fransa kralı vıı. louis ardından da ingiltere kralı ıı. henry ile evlenmiştir. raimbaut d’aurenga ise bir diğer önemli troubadour olarak birçok kaleye sahip olan bir soyludur. sosyal yelpazenin diğer tarafında ise cercamon (1135-45) yer alır. cercamon hayatını jonglörlük ve şarkıcılıkla kazanan profesyonel bir müzisyendir.

    troubadourlar hakkındaki en kesin bilgi, bu insanların müzik ve şiir sanatını fin’ amors (saf aşk) hizmetinde icra etmiş olduklarıdır.

    stil ve teknik

    troubadourlarda olduğu gibi bilinçle ve kendinden emin olarak oluşturulmuş repertuvarların sayısı oldukça azdır. teknik tartışması şiirlerde önemli bir yer tutar ve troubadour şairler tarafından yaratılan şiirlerin tamamı dante hariç olmak üzere ortaçağ şiirinin en yetkin örneklerini oluşturur. “toulouse’lu yedi troubadour” tarafından oluşturulan bir konsül bütün birliği sistematik hale getirerek “gai-savoir” yani öğrenme/öğrenim derecelerini bachelor ve doctor ünvanları ile derecelendirmiştir.

    troubadour şarkılarının büyük çoğunluğu descort hariç olmak üzere strophic yani dönüşlü veya tekrarlıdır. bu formda belirli bir kalıp parça boyunca tekrar ederek sürer. melodi sabit kalmakla beraber sözlerde değişiklikler olur. son kıta veya eserin son melodisinde tekrarlı kalıbın değişmesi karakteristiktir. bu formu: a – a – b , c – c – b şeklinde formüle etmek mümkündür.

    ilk kez dante tarafından dile getirilen ve tüm troubadourların desteği ile etraflıca ele alınan sözlerin müzikle ilişkisi konusu ortaçağ’dan itibaren tüm şiir anlayışını temelinden değiştirecek bir ilerlemenin kaynağı olmuştur. sözlerin müzikle ilişkilendirilmesinden önce şiirin kendi içerisinde ritmik açıdan tutarlı olması gerekliliği görülmüş ve bu sayede müzikle sözlerin çok daha kolay uyumlu hale getirilebileceği fark edilmiştir

    soylu aşk ve troubadour şarkılarının kökeni

    geçtiğimiz 100 yıl içerisinde troubadour şarkılarının içeriği ve bu içeriğe dayanarak troubadour deneyimlerine dikkat çeken birçok çalışma yapıldığını görüyoruz. yaşantı ve duyguların yapısı açısından teknik ve yapısal olarak birçok hipotez bulunmaktadır ancak bu teorilerden hiçbirisi genel bir kabul görmemiştir. yanıtlanması gereken sorular çok fazladır ve doğru yanıtları bulmak oldukça güçtür. örneğin troubadour şarkılarının kökenine ilişkin bir araştırmada “köken” ile “etkilenim” arasında bir ayrım yapmak neredeyse mümkün değildir. buna karşın bugün her biri kendi içerisinde tutarlılık gösteren sekiz teoriden söz etmek mümkün.

    1- arap kökenli
    2- kelt kökenli
    3- katar kökenli
    4- din kökenli
    5- feodal-sosyal kökenli
    6- klasik latin kökenli
    7- goliard (ortaçağ latin) kökenli
    8- folklorik kökenli

    dönem, tema ve motifler

    troubadour şarkılarını dönemlere göre sınıflandırmak oldukça gereklidir. dönemin şairleri form ve stil üzerinde büyük bir hakimiyete sahiptir ve yapacakları şey üzerinde son derece tutarlı ve emin tavırları vardır. ayrıca retorik sanatı üzerine aldıkları eğitim onların şiiri diğer yazın türlerinden temelde çok da farklı olmadığını; normal prosedürün bilinen bir konuyu alıp bu konuyu uygun bir dekoratif form ve stil üzerinde uygun bir dille iletişimi mümkün olan en etkili hale getirmek olduğu şeklinde ele almalarını getirmiştir. bu bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir ancak, büyük şairlerin sıradışı orijinalliği yalnızca “kişisel” ve “tek” deneyimlerinin duygusal dışavurumunda gizli değildir bu post romantik lirik şairlere özgü bir durumdur, troubadour, trouvere veya herhangi bir ortaçağ şairinin ilk amacı veya konusu kendisi değildir ve hatta aşk duyguları beslediği belirli bir kimse de değildir. konu aşkın kendisidir.

    troubadour aşk şiirlerinde belirlenen motifler arasında; aşk ve soyluluk, aşk ve düşmanlar (karşıt güçler, kişiler vb.), bir idol kadın peşinde aşka hizmet, tutkular ve duygusal güçlüklere direnç, aşk uğrunda hastalanma ve ölüm, aşkın verdiği mutluluk-sevinç (özellikle ilham kaynağı olarak), kadının gücü, aşkın kişileştirilerek hasım, tanrı ve benzeri kılıklarda işlenmesi gibi konular yer alır. bu ve benzeri motiflerin ifade şekilleri troubadour şiirinde dönemleri meydana getiren unsurlardır. ancak, şiire seçilen temanın uygunluğuna bağlı olarak bu motifler zaman zaman ait olmadıkları dönemlerde de işlenir.

    troubadour şiirini dönemin terminolojisi ile dönemlere ayıracak olursak:

    1- canso: soylu aşk şarkısı.özellikle provençal tipi sözlerin ana stili. canso, daha önce görülmemiş ciddiyet ve yüksek stilde eserler verilmesine olanak sağlayan bir dönemdir.

    2- dansa: dans formuna dayanan popüler şarkı. en önemli örneği: “a l’entradadel tens clar”.

    3- descort: uyumsuz şarkı. kişisel, uyumsuz, ritmik ve melodik olarak çeşitlilikler içeren ayrıca birçok farklı dilin bir arada kullanıldığı bir türdür. birçok sequence barındırmasına karşın düzensizliği en karakteristik özelliğidir. rimbaut de vaqeiras beş dil içeren bir descort yazmıştır.

    4- escondig: aşık olan kişinin aşık olduğu kadına karşı sergilediği davranışlar karşısında özür ve mazeretlerini içeren bir tür canso. en önemli örneği: “ıeu m’escondisc, domna, que mal no mier”.

    5- gap: kahramanlık ve cesaret duygularını içeren bir şiir.

    6- pastorela: çoğunlukla şovalye ve çobanları konu edinen popüler stilde şarkılardan oluşur. en tanınmış örneği macabru’ya ait “l’autrier jost’ una sebissa”dır.

    7- partimen: tenso ile aynı özelliklere sahiptir.

    8- planh: kral veya önemli kişilerin ölümü üzerine yazılan ağıt. cercamon’un kont 8. guillaume’ın ölümünden sonra yazdığı “lo plaing comenz iradamen” adlı eseri en önemli örneklerden biridir.

    9- sirventes: politik, ahlaki veya edebi konularda hicivli şiirlerden oluşan ve alıntı melodiler üzerine kurulan bir tür. bertran de born’un “un sirventes on motz no falh” adlı eseri tanınmış örneklerden biridir ve giraut de bornelh’in bir melodisi kullanılmıştır.

    10- tenso, partimen, joc-partit: çeşitli formlardan oluşan şarkılar. iki kişi tarafından yaratılan örneklere de rastlanır ancak parçalar birbirinin devamı olmak durumunda değildir.

    11- vers: çoğunlukla ilk troubadourlar (1100-1150) tarafından canso ve benzeri şarkılarını tanımlamak amacıyla büyük ihtimalle edebiyattaki karşılığından esinlenilerek kullanılmış bir terimdir.

    trouvere şiiri

    trouvère şiirinde kullanılan dil fransızca olmakla birlikte merkez paris’te konuşulan ve standartlaşmış fransızcadan oldukça farklıdır. trouvère şiirinde kullanılan dil daha çok çeşitli diyalektlerin bir arada kullanılmasından meydana gelen bir fransızcadır. bu diyalektler arasında champagne, picardy, normandiya ve ingiltere edebi açıdan en üretkenler olduğu için trouvère şiirinde sıklıkla kullanılırlar. ilk trouvèrelerden olan chrétien de troyes, champagne’de yetişmiş ve diğer trouvèrelerden farklı olarak oldukça iyi bir anlatımcı şair olduğu için trouvère şiirinin merkezi diyalektini champagne bölgesinde kullanılan fransızca olduğunu söylemek mümkündür.

    diğer önemli trouvèreler

    blondel de nesle (1180-1200), chastelain de couci (ö. 1203), colin muset (ö.1230), conon de béthune, (1160-1220), gace brulé (1160, 1213), gautier de coincy (1177-1236), raoil de soissons (1215-1270), richard de fournival (ö.1260), roi de navarre (1201-1253).

    raynoud tarafından 1955 yılında yapılan standart bibliyografik çalışmada 2130 civarında şaire yer verilmiştir.

    sosyal durum ve içerik

    troubadour ve joglar arasındaki ayrım, trouvèreler ile jonglörler arasında da bulunur. trouvère şair-müzisyendir ve bazen yüksek sosyal bir tabakadan olduklarına rastlanır, örneğin ıv. thibaut de champagne, navarre kralı’dır. jonglör ise genellikle yaşamını gezgin olarak sürdürür ve profesyonel çalgıcılık, şarkıcılık ve aktörlük yapar. burada da ikisi arasındaki ayrım net değildir. örneğin bir jonglör olan colin muset yeteneği sayesinde tanınmış bir şair ve besteci olmuştur. trouvèreleri troubadourlardan ayıran en temel özellik formlarından ziyade sosyal çevrelerinde görülür. troubadourlar daha soylu bir çevreden insanlardan oluşan ve soyluluk çerçevesi üzerinde şekillenen bir yapıya sahipken trouvèreler için biraz daha halka yakın oldukları söylenebilir. her iki grup da aşk temasını eksen olarak kullanır. trouvère geleneğinde karşımıza çıkan fine amors troubadourlarda görülen fin’ amors’un kuzenidir ve kuşkusuz bu anlayış doğrudan troubadourlardan geçmiştir. trouvère şiirinin sosyal içeriğinin daha yoğun olduğu belirgin özelliklerden biridir. trouvèreler için aşk, sosyal olmanın önemli bir sonucudur ve bu açıdan bakıldığında sosyal veya halk temaları üzerine kurulu bir anlayış aşkın varlık olarak doğrulanması anlamına gelecektir ki ancak bu şekilde kökleri var olabilmektedir. trouvère geleneğinin dönemleri de troubadour geleneğinin bir uzantısı şeklinde ele alınmalıdır.

    stil ve teknik

    trouvèreler de troubadourlar gibi dil üzerinde oldukça yetkin ve hakimdir. trouvère stilinde en göze çarpan yapısal özellik şiirin veya müziğin veya her ikisinin birden varyasyon formunu kullanmasıdır. trouvère stil ve tekniği troubadour stil ve tekniği ile büyük benzerlikler gösterir.troubadourlar için söylenenler trouvereler için de geçerlidir

    fin’ amors amacı

    truobadourların arayış ve tutkuları tam olarak “saf aşk” etrafında toplanmıştır. her ne kadar saf aşk konusu 12. yüzyılda yeni bir eğilim değil ve sadece batı avrupa ile sınırlı değilse de yüksek tabaka ve aristoktatik çevrelerde yeniden önem kazanması bu dönemde olur. 19. yüzyıl akademisyenlerinin daha sonra “soylu aşk” olarak isimlendirdiği bu akımın özünde bulunan “saf”lık teması gerçek aşk peşinde herşeyini feda etmeyi göze alan bir takımın ruhunu yansıtmaktadır.

    troubadour ve trouvere şarkılarındaki tema, vurgu ve motifler orta çağ boyunca farklılıklar gösterir. bu akımın karakteristik özelliklerini belirleyen çerçeve ancak 12. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tam anlamıyla belirginleşir. bu özelliklerin belirlenmesi büyük ölçüde troubadour şairlerin eserleri ile mümkün olur.

    kaynak:
    the new grove dictionary"

    https://eksisozluk.com/entry/18815758