“Hayal kırıklığı insanı öldürmüyor, yengecim! Yalnızca, yaşama azmimiz bir parça eksiliyor; başka bir şey olmuyor... Bir defa daha ayağa kalkana kadar, eskisi gibi gilmeye başlayana kadar, günlük işlerin hengâmesine tekrar dönene kadar, bir vakit bocalıyoruz. Sonra yara izi gibi bir şey kalıyor... Zamanla kabuk bağlıyor. Elin hep oraya gidiyor; kaşıyorsun... İnsanın, diliyle eksik dişini yoklamasına benziyor.
Sonra kaşımamayı, yoklamamayı öğreniyorsun.”
“Öykümüzün nasıl başladığını hicbirimiz bilmiyoruz; sonradan
anlatıyorlar, bilmiş kadar oluyoruz. Anımsamak için tanıklıklara ihtiyaç duyuyoruz; fotoğraflara, sözlere, küçük bir kåğıt parçasına çiziktirilen birkaç kelimeye... Saklayamadıklarımıza, sandığımızın dışında kalanlara...”
“Bir çocuğun içi, sandığımızdan daha karmaşık; sandığınızı açmadan bunu bilemezsiniz. Çocuklar her şeyi yakından görüyorlar; yıllar sonrasını bile... İnsanın, dünyaya hazırlanırken, noksanlarının ve hazırlıksızlıklarının bulanık suyunda çırpınmaktan başka bir şey yapamadığını sanıyoruz. Oysa insan bu çamurda büyüyor ve büyürken tanık olduğu her şeyi vakumlayıp, konsantre hale getirip saklıyor. Hatta bu çamurun içinde kendini yaratıyor; çamurun kendisi oluyor.”
“Ben, sepya fotoğraflara bakarak büyüdüm. Büyümek böyle bir şey olmalı; bir sepyanın içinde yer almak, sonra da renklenerek alakasız bir şeye dönüşmek…”