• “İnsan milletperver olabilmek için evvela kendini milletinin anasır-ı meşgalesini yani tarihini, coğrafyasını, içtimaiyatını, lisanını, edebiyatını bilmelidir.”
    Fuat Köprülü
    Metin Ekici
    Sayfa 27 - Grafiker Yayınları
  • Gençler eski şiirimizi okumuyorlar, çünkü bulamıyorlar.
    Sadeddin Nüzhet yeni yazı ile Baki divanını bastırdı, ikinci, üçüncü derecede şairlerden daha bir ikisinin divanını bastırdı. Allah razı olsun.
    Ama bu iş o kadarla kaldı. Çocuklarımıza verecek bir Fuzuli, bir Nedim divanı bulamazsınız. bunca yıldır o divanların üç dört tanesi olsun bastırılamaz mıydı? şiirlerin yanına bugünkü Türkçe ile birer tercümesi de konulabilirdi.
    İşte Necmeddin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi.
    O kitabın gençlerimize çok büyük iyilikleri olabilir. Ama yazık ki yalnız ders kitabı diye okunuyor, öğretmenlik etmeyen yazarlarımızın çoğu onu görüp okumalıdır bile.
    Öyle bir kitap yalnız okulda kalmamalı, hayatımıza karışmalıdır. Tamamdır demiyorum, iyi bir başlangıçtır. Fuat Köprülü'nün Antolojisi...
    Bu "antoloji" sözünü yazarken tüylerim ürperiyor, ne çirkin, ne yaban kelime!
    Frenkçede iyi olabilir, Türkçeye uymuyor.
    Neyse... Fuat Köprülü'nün antolojisi daha büyüktür ama onda şiirler anlatılmamıştır, beklenen hizmeti göremez. Onu muhakkak bir öğretmen okutup mısraların ne demek olduğunu söyleyecektir. Necmeddin Halil'in kitabını ise bir genç kendi kendine de okuyabilir.
    Ama, yine söylüyorum, bu kadarla kalmamalıdır. Edebiyat bilginlerimiz Mecnun-u Leyli'yi yeni yazı ile bastırmak içi bilmem ne duruyorlar?
    Fuzuli'nin o büyük şiiri, dünyanın en güzel manzum romanlarından biridir.
    Kays'ın Leylâ'yı tanımayıp savması, Leylâ'nın hastalanıp ölmesi, o parçadaki sonbahar tasviri:

    Bir böyle hevada Leyli-i zâr
    Gam def'ine etti meyl-i gülzâr
    Gördü gül-ü lâleden eser yok
    Enva-i çemende berk-ü ber yok
    Sahn-i çemenin sefası gitmiş
    Noksan-i sefa kemale yetmiş
    Ne berk yüzünde tab kalmış
    Ne sebz teninde âb kalmış...

    Leylâ'nın öldüğünü haber alınca Kays'ın feryadı, gidip kabrin üzerinde ölmesi:

    Gül derdi hadika-i emelden
    Mey içti surahi-i ecelden
    Kabrini kucakları nigârın
    Can sadkası etti ol ol mezarın
    Leyli dedi verdi can-ı şirin
    Ol âşık-i bî-karâr-ü müskin...


    Bütün bunlar eşi az bulunur sayfalardır. Gençlerimiz, çocuklarımız biraz anlatılınca bunları pekâlâ sevip okuyabilirler.
    Okullarda çocuklara divan şiiri şimdi gösteriliyor, edebiyat tarihi yanında Necmeddin Halil'in kitabı da okutuluyor. İyi ama ezberletilmiyor! Edebiyat öğretmenleri arasında çocuklardan şiir ezberlemelerini isteyen beş on kişi var, yok... Ötekiler sadece yüzünden okutuyor, mâna verdiriyor, bırakıyor. ezberlenmeyen şiir, iyice öğrenilmiş demek değildir, insanın dışında kalır, hayatına karışmaz. Gençlere şiir ezberlemek hevesi verilmiyor. Kimi görseniz: "Benim hafızam kuvvetli değildir, şiiri severim, okurum ama belleyemem" diyor; bununla övündüğü de belli...
    Çünkü malûm ya! ezberlemek pek akıllı adam kârı değildir, hafızlar öyle zeki olmaz...
    İşte bu düşünce ezberciliğin, şu kötü mânada ezberciliğin ta kendisidir.
    Ezberciliğin iyi olmadığını duymuş, bu sözün ne demek olduğunu iyice anlamamış, ezbercilik neye derler? onu öğrenememiş, şiir ezberlemeği de kötü bir şey sanıyor. Bu düşünceyi çocuklara da aşılıyorlar.
    Ben ezberlerim, iki bin beyit kadar bilirim, çok bir şey değil, Avrupa'da kendilerini edebiyata vermiş insanlar arasında yirmi beş, otuz bin beyit bilen vardır, bunların hiçbiride, bizim "hafızası kuvvetsiz", ezberciliği beğenmeyen dostlarımızdan sersem değildir. Bir kimsenin istese de ezberleyemeyeceğini, yaşla, tütünle, bilmem ne ile hafızasının körleştiğine inanmayın; hafızalarının kuvvetsizliği işletmedikleri içindir.
    Her insana hafıza vardır, konuşuyor, demek ki bir çok kelimeleri ezberlemiş. Herkes bir iki tane olsun türkü bilir, doğru yanlış mırıldanır, demek ki hafızası vardır.
    Eskiden şiiri çabuk ezberleyemezdim, on beş, yirmi kere okurdum; şimdi üç beş okuyuşta öğreniyorum. Ezberlemeği bir zaman bırakırsam hafıza yine tembelleşiyor, yine almıyor. Öyleyse hep bir alışma işi. Kendinizi alıştırın, siz de çabucak ezberlersiniz...
    İşin doğrusu şiiri gerçekten sevmiyoruz, bizde güzel söz şekilleri aşkı yok; bizde olmadığı için bu duyguyu çocuklarımıza da veremiyoruz, sonra da divan şiiri artık unutulacak, gençler anlamıyor diye dövünüyoruz.Bu işte yeni yazının, dil değişmesinin, Arapça/Farsça öğrenmemenin bir suçu yok, hiç olmazsa büyük bir suçu yok.
    Asıl büyük suç bizim kendimizin de eski şiiri gerçekten sevmeyişimizde, onu evlerimizden kaldırmış olmamızda.

    Gençler gazelleri anlayıp sevemezlermiş... Yahya Kemal'in şiirlerini, gazellerini yalnız biz yaşta olanlar mı okuyor, beğeniyor sanıyorsunuz? Biz mektepte iken Yahya Kemal daha yeni yazmağa başlamıştı, hocamız gelip de ondan bir iki beyit okuyunca pek sevinirdik.
    Bugünün liselerine giden çocuklarda tıpkı bizim gibi, öğretmenlerinden Yahya Kemal'in şiirlerini okutmasını istiyorlar, yeni bir gazelini okursanız çok seviniyorlar, mânasını öğrenip defterlerine yazmak istiyorlar.
    Yahya Kemal'in gazellerini okuyup seven gençler; Fuzuli'nin, Bâki'nin, Naili'ninkileri niçin anlayıp sevmesin?..


    Cumhuriyet, 10.10.1942 (Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU)
    Nurullah Ataç
    Sayfa 32 - Yapı Kredi Yayınları
  • Türk edebiyatı tarihinin büyük alimi Prof.Dr. Fuat Köprülü’ nün derslerinde söylediği bir söz vardır. ”Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’ u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”
  • Kovma dinle - İlber Ortaylı
    Hürriyet Gazetesi - 15 Aralık 2019

    Celal Şengör’ün aslında fazilet olan iki kusuru var, birisi ülkesini vazgeçemeyecek kadar çok sevmesi, ikincisi Teknik Üniversite’ye gençliğinden beri gönlünü kaptırması. Adamı buradan kovalamayı düşünüyorsanız çok ayıp edersiniz. Söylediklerini iyi dinleyin, kıyamet koparmanın hiçbir anlamı yok.

    GEÇTİĞİMİZ hafta internette önü arkası kesilmiş bir video yayınlandı. Celal Şengör’ün Azerbaycan’daki bir sohbetinin kısa bir kesiti alınmış. Celal’in konuşmalarını daha evvelden hazırladığını sanmıyorum. Daha çok doğaçlama konuşur. Böyle konuşmalarda her zaman yanlış deyim kullanılabilir veya ifade etmek istediğini abartabilirsin. Konuşmanın kaderi biraz da dinleyenin niyetine bağlıdır. Genellikle Türk basınında telefonla verilen demeçler eksik yazılır ve kıyamet kopar. O yüzden telefonla demeç verilmiyor. Konuşmanın dinlenen kısmıyla dinlenmeyen kısmına bakalım.

    Kovma dinle

    DAHA ACI BİR TECRÜBE

    Bütün genellemeler gibi bu konuşmadaki genellemede de açıklar ve hatalar olabilir. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu Fatih Sultan Mehmed’den sonra Rönesans’ı yakalayamadı değil. Bence bir duraklamadan sonra daha acı bir tecrübe yaşadı, geç yakaladı. Bu gecikme bütün Tanzimat Devri’nin girişimleri gibi Cumhuriyet’te de hissedildi. En acısı da Kemalist dönemin arkasından gelen devrin tam anlamıyla vurdumduymaz, meseleleri hasır altı edici, tembellik ve adam kayırmaya ön planda yer veren bir devir olmasıdır. Bu sürece sadece CHP devri değil, 10 yıllık DP devri de fazlasıyla dahildir.

    EĞİTİM SEVİYESİ DÜŞTÜ

    Bazı girişimler için iyi niyet yetmez. Fil de zücaciye dükkânına içerideki bazı şeyleri beğenerek, gözüne bazı şeyler hoş görünerek paldır küldür girerse böyle olur. Atatürk dönemi politikalarının arkası gelmedi, eğitimin seviyesi düştü. Öğretmen yetiştirme işini baltalayan parti sırf DP değil aynı zamanda CHP’dir.

    Celal Şengör’ün konuşmasında Amerikan tipi eğitimin Türk insanını yükseltemeyeceğinin açık ifadesini gördüm, doğrudur. Liberal eğitim sözü ve mali bütçe yüzünden zengin eğitim kurumları yeterli değil. Amerika el’an Avrupa kültürünü ve düşüncesini aşabilmiş bir toplum değil. Eğer içinde bir kıpırdama varsa Avrupa’yı celbettiği ölçüde oluyor. Dolayısıyla herkese Avrupa’ya da bakın demek istiyor.

    BÖYLELERİ ŞENGÖR’E KIZAR

    Din ve ilim arasında muhtelif bağlantılar kuranlar dünyanın her yerinde var. Bu bağlantıyı müspet veya menfi yorumlayanlar var. “İslamiyet’e geç girdik, gelişmeyi kaçırdık” diyor. Tahkik edilecek bir konu. Tarihimizde Emir Timur ve Fatih devirleri var ama sonra bir durgunluk. 18. ve 19. asırda tekrar dirilme var. Bu dirilmede, teknik ve bilime ilgide ordunun payı yüksek çünkü ülkeyi savunma meselesi var. Ordu, Türk tarihinin itici unsuru. Sağdaki ve soldaki antimilitaristleri anlamak mümkün değil. Celal Şengör’e böyleleri de çok kızar.

    JEOLOJİNİN NOBEL’İNİ ALDI

    Celal Şengör, Fuad Köprülü ’den sonra Rusya Bilimler Akademisi’ne seçilen ilk Türk’tür. Bu jeoloji dalındadır. Avusturya Bilim Akademisi için de aynı şey geçerlidir. Zaten jeoloji dalında Avrupa’da büyük ödül aldı (bu ödül jeoloji dalının Nobel’i demektir). Amerika Bilimler Akademisi, Avrupa Bilimler Akademisi ve Sırbistan Bilimler Akademisi üyesidir. Fransızcayı College de France’da ders verecek kadar iyi bilir. Rusça da bilir. Dünya onu tanır, hiçbir zaman da Teknik Üniversite’yi bırakıp gitmeyi düşünmez.

    DİNLEMEYİ TERCİH EDİYORUM

    Celal Şengör’ün aslında fazilet olan iki kusuru var, birisi ülkesini vazgeçemeyecek kadar çok sevmesi. İkincisi Teknik Üniversite’ye gençliğinden beri gönlünü kaptırması. Bu sevdası olmasa kendisini avlamaya çalışan çok yabancı üniversite var. Hem de şu sıralar âdet olduğu gibi “Ben siyaseten tehlikedeyim” diye yurtdışında iş arayanların girmeye çalıştığı üniversiteler değil. Adamı buradan kovalamayı düşünüyorsanız çok ayıp edersiniz. Söylediklerini iyi dinleyin, kıyamet koparmanın hiçbir anlamı yok. Bu memlekette benim de tasvip etmediğim birtakım görüşler var. Türkiye aleyhinde söylenen haksız laflar, üstelik bunlara katılanlar var, kıyameti koparmıyorum, dinlemeyi tercih ediyorum.

    ONUN GİBİSİNİ TANIMIYORUM

    Celal Şengör mesleğinde derin tahlilleri olan bir bilgin. Gerçi bilginler her şeyi biliyor demek değil. Her genellemede bir açık olabilir. Bunun cevabı kahvehane çığlığı olmamalı. Her şeye rağmen Türk bilim tarihini, Türkiye kütüphanelerinde, yazma eserler arasında onun kadar takip eden bir Türk doğabilimcisi tanımıyorum. Fuat Sezgin gibi aynı şekilde zamanında dışarı kovalanan bir hocayla en çok o mesai halindeydi. Kâzım Çeçen Hoca’yla en çok teşrikimesai eden profesörlerden biri. Fuat Köprülü ve Halil İnalcık Hoca’ya kasideler döşenecek kadar hayran. Hangi hak ve salahiyetle istemediğimizin sesini kısmak niyetindeyiz, anlayamıyorum. Ya dinlemezsiniz ya da cevap verirsiniz.

    BÜYÜCÜ ÇIRAĞI YAKLAŞIMI

    ALMAN medyası, bilhassa basın ve yayın organları bir müddettir Türkiye’ye karşı tarih üzerinden taarruzda bulunuyor. Bu tezlerin bazıları bizdeki hükümet partisinin saflarındaki tek parti CHP’si suçlamalarından farklı değil. Neyin ne kadar doğru olduğunu açıkça araştırmak gerekir. Yurtdışında kurulan ve amatörlerin etkin olduğu sözlü tarih fonu gibi kaynaklardan beslenen bilgilerden yola çıkarak bir dönemin tarihini anlamak her zaman mümkün olmuyor. Nihayet tarih malzemesini ve geçmişi günün aktif siyaseti ve yeni çatışmalar için kullanmak doğru bir yaklaşım değildir. Bu yöntem çok tehlikeli bir büyücü çırağı yaklaşımıdır.

    Hele ki Nazi devrinin sadece Almanya’da değil 1945’e kadar bütün işgal edilen ülkelerde tatbik edilen Holokost operasyonlarını bütün insanlığa, bütün ülkelere ve tarihe yaymak çok çirkin bir ideolojik stratejidir. Herkesin bu kaynaktan gelen telkin ve gayriciddi tavra dikkat etmesi gerekiyor. İleride bu konuya tekrar döneceğiz.

    Kovma dinle

    ÖNEMLİ BİR SINAV

    ŞEMSİPAŞA Camii, büyük mimarımız Mimar Sinan tarafından tamamen sahilde, rüzgâra açık bir mevkide kuruldu. Ünlü vezirlerin çift minareli camilerinin aksine bir küçük pandantiftir ve o sıcak yapının içerisinde bir medrese ve vezirin türbesi bile bulunur. Rüzgârın bu çıkıntı burunda sert olması yüzünden kuşların gerçekten de pek sevdiği bir mekân değildir. Asırlar bu mücevherin denizle bağlaşımını ve arkadaki Üsküdar’dan ayrılmış köşedeki halini değiştirememişken geçtiğimiz yıllarda caminin önünü kazık çakarak doldurmaya, çayhane vs yapmaya kalktılar. Eleştiriler üzerine durmuş gibiydiler. Söylentilere göre tekrar bir hareketlilik varmış. Bakalım, yeni İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız ne yapacak, bu edepsizliği tasdik mi edecek yoksa mâni mi olacak? Bunun önemli bir sınav olduğunu düşünüyorum.
    İlber Ortaylı
  • Atatürk 1925 yılında bu kanunu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır.
    İşin acıklı yönü ise, Fuat Köprülü, tekkeleri kapattıran Atatürk’e “tekke edebiyatı”nı bizim kültürümüz diye yutturmuş ve geçmişle olan bu bağın kopmasına müsaade ettirmemiştir. “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz.” sözünün sahibi olan Atatürk, gidip bu dervişlerin edebi eserlerini Fuat Köprülü’nün gazıyla milli edebiyatımız olarak kabul etmiştir.
    Atatürk için “geçmişle bağımızı kopardı” diyorlar ya, Atatürk milliyetçi duyguları yüzünden belki de en koparması gereken bağı tamamen koparamamıştır.