Kitapta saat, zaman, insan ilişkisinin, felsefesenin ve enstitütünün kendisinin arka planda kaldığını, anlatıcının karakter gelişimlerine ve iç çözümlemelerine bir mekân görevi gördüğünü düşünüyorum.
Başlangıçta Hayri İrdal'ın, kendi deyimiyle Halit Ayarcı'yla tanışmasına zemin hazırlayan, hayat serüveni anlatılıyor ve anlatıcının nasıl bir insan olduğu hakkında fikir sahibi ediniyoruz. Bu tanışmadan sonra Hayri İrdal'ın, etrafındaki insanlarla şekillenen doğası dolayısıyla, Halit Ayarcı'nın tesiri altındaki yaşantısını okumaya başlıyoruz.
Halit Ayarcı, onun tam tersi, hayat felsefesini oturtmuş, dış etkilerle yoğrulmayan biri.
Hayri bu adama her şeyden öte hayran oluyor ama aynı zamanda kin duyuyor, onunla çatışıyor. Özellikle ikisinin gerçekçilik anlayışının birbiriyle çatıştığını söyleyebilirim. Halit'e göre Hayri, klasik mantık anlayışının içinde sıkışıp kalmış ve hayata atılamazken kendisi gerçekçiliğini hayatın absürdlüğüne uydurmuş, bu sayede tam anlamıyla yaşayabiliyordur.
Kitabın sonlarına doğru, Hayri İrdal'ın, dönüştüğü adam karşısında aşırı bir hoşnutsuzluk içinde olduğunu, buna rağmen eskisine göre kayıtsızlığa yöneldiğini düşünüyorum. Halit Ayarcı ise ilk defa sarsılıyor ve birtakım öz sorgulamalara itiliyor.
Sonun eksik kaldığı görüşüne ben de katılıyorum, Hayri İrdal'ın yaşamını nasıl bir insan olarak devam ettireceğini okumak isterdim.