• Muhteşem bir kitap. Futbolun göründüğü kadar masum olmadığını çok basit bir o kadar da çarpıcı bir dille anlatmış yazar. Kitapta o zamanın olaylarının günümüzdeki olaylarla örtüşmesi futbol sektörünün arka planındaki meselelerinin çözüme kavuşturulmadan güncelliğini koruduğunu, sporun önüne geçtiğini gözler önüne sermektedir.
  • Uruguaylı yazarın futbol üzerine yazmış olduğu cok güzel bir deneme kitabı. 2018 Dünya Kupasının başlamış oldugu bu günlerde bu kitabı okumuş olmam da çok güzel bir tesadüf oldu. Kitabın başlığı bile futbolun sadece bir oyun olmadığı Gölgede (futbolun karanlik yüzü) ve Güneşte (futbolun güzel tarafları ) Futbol açıklar nitelikte akıllıca seçilmiş. Kitabın içeriği 1930 dan 2010 yılına kadar oynanan Dünya Kupaları o dönemlerin içinde yaşanan güncel olay hatirlatmaları ve futbola dair bilinen ve bilinmeyen isimleri ve onlarin hikayelerini barındıran bir kitap. Kitabı okurken 1962 Dünya Kupasından bu yana her kupa döneminin güncel olaylarının satır aralarına sıkıştırdığı "Miami'deki güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Fidel Castro'nun devrilmesi an meselesiydi." Cümlesi yazarın Fidel Castro hayranlığı yanında Abd'ye yapılan sağlam bir göndermeydi. Son olarak futbol u seviyorsanız ve dönemin güncel olaylarını merak ediyorsanız bu kitap tam size göre iyi okumalar...
  • türk futbol tarihinin tartışmasız en büyük isimlerinden, uğradığı vefasızlığı, haksızlığı asla konuşmayacak kadar büyük gönüllerinden biri..futbol sadece futbol değildir. içinde binlerce özne yaşatır. en önemlilerinden biri de, bu sporun büyük "ADAM"larına, hangi takımda olursa olsun saygı göstermektir. bir beşiktaşlı olarak, spor kitapları listemin baş köşesinde gündüz kılıç ve süleyman seba kitaplarımın yanıbaşında tutuyorum bu kitabı..
  • İŞBU İNCELEME 1 MAYIS' TA "ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİMİZE" İTHAF EDİLMİŞTİR...

    GALEANO DİYE YAZILIR... MİTRALYÖZ DİYE OKUNUR !!!

    Selamın kavle Cimcimeler ve hormonlu Cin Aliler.. Hiç uzatmadan hemen bodoz konuya girmem lazım .. Mazot yüklemesi yapıcam zamana karşı yarışıyorum çünkü.. Akşam kaçamak bir "KANGAL ON THE MANGAL "(KOH KOH KOH =) ) tribine koşucaz .. Bünyeyi neş' e ile doldurup yarına moral depolamam gerek falan fıstıKh (anladın o "k" harfini!! ) ..

    Bu incelemeyi niçin yapıyorum .. ÇÜNKÜ BUGÜN 1 MAYIS !! Bugün EMEĞİN günü .. Bugün çalışanların günü .. Haketmesine rağmen hakkını alamayanların günü .. Peygamberin , "alnının teri kurumadan hak sahibine HAKKINI VERİNİZ" demesine rağmen , ceza sahası dışından abanılan topun üst direkte patlayıp outa çıktığı gibi gerçek hayatlarını banka kredilerine ipotek edenlerin , hayata teğet geçenlerin , 1 günlükte olsa hakedilmiş mutluluktan sekenlerin , ateşleri kucaklayıp serden geçenlerin günü bugün .. Bugün kendim memur statüsünde olmama rağmen ben izinliyim fabrikada İŞÇİLER çalışıyor.. Anlamazlar gerçi ama biraz da onlar için , onların davası için kanlı topuzu savuran ellere , DEMİR ÖKÇE' ye dur demiş Eduardo Galeano için yazıyorum..Hugo Chavez ' in , koltuğunun altına sıkıştırdığı bu kitabıyla Barack Obama'yı tavlada 5-4 kaybetmiş (bilenler bu 5-4 mevzusunu bilir.. bilmeyenler de sorarsa söylerim özelden =)) cicoz PEMBO kıvamına sokan bu muhteşem adam için yazıyorum .. Ezildiğinden haberi olmayan karbon kağıdı aromalı bünyeler için yazıyorum .. İnceleme uzun .. Baştan anlaşalım .. Okumayacaksan İşte Hendek İşte Deve .. Sonradan zırlayan birini görmek istemiyorum ..

    Kimdir bu Eduardo Galeano ?

    Kolomb denen keferenin Amerika' yı keşfinden ve kıtaya adını veren Americo Vespucci ' nin buranın yeni bir kıta olduğunu söylemesinden yıllar yıllar sonra 3 Eylül 1940 günü Uruguay ' ın başkenti Montevideo ' da dünyaya gelen ve rivayetlere göre doğar doğmaz GOL diye bağıran şahsın adı Eduardo Galeano =)) .. Bu gol mevzusu önemli çünkü bu küçük Latin Amerika ülkesinin dünyada pek çok ilklere imza atmışlığı var .. Bunlardan biri de ilk Dünya Kupa' sının yapıldığı ülke ve bu kupayı ilk kaldıran ülke olması .. Dolayısıyla bir futbol aşığı kendisi .. Yalnız hiçbir dönem istediği randımanı alamamış olacak ki meşin yuvarlağın ardından koşmayı bırakıp , kağıtlara yönelmiş .. Babası evi geçindirmek için kendi alın teri ve arada oynadığı futbol bahisleriyle ev geçindiren bir birey.. Bu yüzden bolluk bereket içinde değil yokluğu hücresinin her zerresine dek hissederek büyümüş..Sadece yazar olarak düşünmeyin siz onu ..Dedim ya kağıtlara yönelmiş diye.. Resim yapmayı da çok seviyor .. Bu yüzden ilk siyasi karikatürünü o dönemdeki iktidarın haftalık yayımladığı "EL SOL" dergisine satmış..Tabii o dönemler sosyalizmin gürlemeye başladığı yıllar .. Küba resti çekince bunlar da bir heyecanla basıp gidiyorlar Küba'ya.. Anılarından okuduğuma göre burda bir perküsyoncu ile tanışmış .. Ama adam olayın piri hakikaten..Nasıl böyle çalabiliyorsunuz diye yaklaşıp sorduğunda , "Yalnızca "ELLERİM KAŞINDIĞI ZAMAN ÇALARIM" cevabını almış..Ve kitaplarından anladığım kadarıyla tüm yazılarını cidden "ELLERİ KAŞINDIĞI" zaman yazmış haksızlıkların üzerinde kaşıyabileyim onları diyerek..Sadece yazarlıkta değil , hayata ilk atıldığı dönemlerde banka memurluğu , fabrika işçiliği ve fatura tahsildarlığına kadar yapmadığı iş kalmamış.. dolayısıyla SÖMÜRENİ DE SÖMÜRÜLENİ DE gayet iyi gözlemlemiş.. Yazar olduktan sonra düzenli yazmak zorunda kalınca hiç istemediği alanlarda da yazmak zorunda kalan Galeano' nun şöyle de muhteşem bir sözü var .. Diyor ki ,

    - ZATEN YAZI , İNANMADIĞIN DÜŞÜNCELERİ YAZMANI ASLA AFFETMEZ . İNAN BANA YAZININ İNTİKAMI, İNTİKAMLARIN EN KORKUNCUDUR.

    Meali : Kendi değerlerini maddiyatla bir tutup , "yeşiller" için yazmamış. Kantarın her daim kendince doğruların bulunduğu kefesinde yeralmış.

    Az da bu kitap üzerinden devam edeyim anlatmaya .. Ama ondan öncesinde safları belli etmek adına dostu düşmanı da tanıtmam gerek ..Evo Morales' in şöyle bir lafı var ki üstüne zerre ekleme yapamazsın ..

    "Darbe olmayacak tek ülke ABD, çünkü orada ABD Büyükelçiliği yok."

    İşbu kitap, bu aforizmanın kitaplaştırılmış MANİFESTOSUDUR!!! Şili ' de katledilen Salvador Allende ' nin yeğeni olan yazar İsabel Allende ' nin ülkeden kaçarken valizine , Latin Amerika ' da tutuklanan tüm sol görüşlü yazarların zulasına kattığı bir başucu kitabı bu.. 90 günde yazıp tamamladığı bu efsane kitapta, "LATİN" Amerika' nın keşfinden başlayıp, nasıl Avrupa' nın ve Amerika Birleşik Devletleri' nin SÖMÜRGESİ haline geldiğini , uçsuz bucaksız doğal zenginliklerine karşın nasıl fakirleştiğini anlatır size Galeano.. Ezilenleri ,daha doğrusu taşeron sistemle köle haline getirilen işçileri , işçilerin hakkını peşkeş çeken kodamanları , yapılan haksızlıkları , hukuksuzlukları anlatır bu kitap.. Hani tabiri caizse gözü yaşlı mazlumların serzenişidir.. İşte bu yüzdendir ki bu kitap , KENDİ MEMLEKETİ URGUAY DA BUNA DAHİL OLMAK ÜZERE İSTİSNASIZ DARBE OLAN TÜM LATİN AMERİKA ÜLKELERİNDE YASAKLANMIŞTIR .. Doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulmuş Urguay' daki darbeci komita tarafından pasaportu elinden alınarak sürgün edilmiştir .. İsmi ölüm listelerine dahil olmuştur .. Lakin susturulamamıştır..

    Diyorum ya bugün 1 Mayıs .. Sizler için bunları yazan ,cesur yürekli , doğru düzgün , dürüst ahlaklı "İNSAN" gibi insanlar da var .. Sadece bilin istedim .. Ne mi yazdı ? Al sana bir kaç alıntı ..

    *"Brezilyalı bir işçi , Fransız bir işçinin bir saatte kazandığı parayı kazanmak için iki buçuk gün çalışmak zorundadır.Kuzey Amerikalı bir işçi, Rio de Janeiro 'da çalışan bir işçinin bir aylık ücretini , on saatten biraz fazla bir sürede kazanır.YineRio de Janeirolu bir işçi , sekiz saatlik bir iş gününde , bir İngiliz ya da Alman işçisinin yarım saatte kazandığından daha az ücret alır."

    *"Bundan yüzyılı aşkın bir zaman önce Guatemalalı bir dışişleri bakanı şu kahince sözü söylemişti:
    - 'DEVANIN , DERDİN KAYNAĞI OLAN ABD' DEN GELMESİ, BENİ PEK ŞAŞIRTIR DOĞRUSU.' "

    *"Bolivya yerlileri 1952 ' de yapılan devrimle haklarına kavuşuncaya kadar "pongolar" köpeklerle bir arada uyur, köpeklerin yemek artıklarıyla beslenir, beyazlarla konuşabilmek için yere diz çökerlerdi.Binek hayvanı yokluğunda yerliler yük hayvanı gibi kullanılmıştı uzun süre.Bugün de Ant Dağları'nın yüksek yaylalarında bir parça kuru ekmek karşılığında dişleriyle bile yük taşıyan yerli hamallara rastlanır."

    * "Kuzeydoğuda ilerleme bile ilerici değildir, çünkü bir avuç toprak sahibinin denetimindedir.MUTLU AZINLIĞIN DOYMASI İÇİN YIĞINLARIN AÇLIKTAN ÖLMESİ GEREKİR."

    * "...kendi kalayını işlemekten aciz olan Bolivya,buna karşılık,sekiz hukuk fakültesine sahiptir.Bu fakülteler seri halde,yerlilerin KANINI EMEN VAMPİRLER ÜRETİRLER."

    *"Sömürge soygununda kılıç ve haç yan yana ve omuz omuza yürümüştür hep."

    *"Yerliler çalışmaları karşılığında aldıkları birkaç kuruşu, yiyecek yerine koka yapraklarına harcıyorlardı.Bu yaprakları çiğneyerek, yani KENDİ HAYATLARINI KISALTARAK madenlerdeki cehennem hayatına katlanmaya çalışıyorlardı.Yerliler alkol de kullanıyordu; efendileri 'kötü alışkanlıklar'ın yaygınlaşmasından şikayetçiydiler.Günümüzde de Potosi yerlileri AÇLIKLARINI BASTIRMAK VE KENDİLERİNİ ÖLDÜRMEK İÇİN koka yaprağı çiğnerler.Ayrıca , saf alkolle iç organlarını kavurmaya da devam ederler.MAHKUM EDİLMİŞLERİN, ZARARI YİNE KENDİLERİNE DÖNÜK BİR İSYANIDIR BU."


    Eveeeet !! İşte bir barut kokulu incelememizin de böylece sonuna geldik..

    "HAK" TAN BAHSEDİP , "HAK YİYENLER" ..O çok "korktuğunuz" cehennem için SLAYER bir dönem şöyle muhteşem bir parça yapmıştı .. Oraya gittiğiniz de sizi ızgarada maşayla çevirecek , daha doğrusu pişim sürenizi belirleyecek olanlar hiç ummadığınız "İNSAN"lar olabilir =))

    Bu sizler için : "HELL AWAITS"(CEHENNEM BEKLİYOR) !!! 0:43 'ten sonra zebaniler geliyor CİCİŞLER =))

    https://www.youtube.com/watch?v=Uxzd6ANDTj8

    Bu da benim için .. Ben "ATEŞİ" alayım.. "Mangalda" lazım olacak !!! =))

    The "FIRE" to Conquer the WORLD !!!!

    https://www.youtube.com/watch?v=QeGQ5RJw2Cg

    BAYRAMINIZ KUTLU OLAAAAAA KİKİRİKLER!!!! Selam , sevgi ve BİTMEK TÜKENMEK BİLMEZ bir "İŞSİZLİKLE"...
  • Başlamadan bir iki soru sormak istiyorum. Mustafa İnan’ın öldükten 4 yıl sonra hizmet ödülü almasıyla, Oğuz Atay’ın değerinin öldükten sonra anlaşılmasının ironik tesadüfiliği hakkında neler düşünüyorsunuz? Sayfa 14’te(İletişim, 52.baskı) ödül mevzusunu öğrenince aklıma direk bu soru takıldı. İnsan neden ölünce değerlenir? Sonra syf 251’de: “Demek insanları gerçek ve doğru biçimde yorumlamak için onların ölmelerini beklemek gerekiyordu,” cümlesini okuyunca Oğuz Atay’ın da meseleye bu şekilde baktığını gördüm. Yaşamı boyunca ‘yaşarken anlaşılmaya mecburum’ diyen bir Oğuz Atay’ın böyle bir biyografiyi yazarken aklından bunlar geçiyor muydu yine? Belki de sonunun böyle olacağını hissetmişti. Yaşarken hayat bireye, kalabalığa geldiğinden çok sesli gelir. O zaman ölüm bu kalabalığa müdahalesel bir çığlık mıdır?

    Şunu kabul etmeliyiz ki kültür olarak süreç yerine sonuca ve ortaya çıkacak ürüne odaklanan bir yapımız var. Bu çoğu şeyde öyle maalesef. Biraz uzun olacak ama birkaç tane alandan örnek vermeye çalışacağım. Bir çocuğa yazı yazmayı öğretirken harflerin nasıl yazıldığına ve imlaya uygun olup olmadığına bakılır. Sitede bir sürü öğretmen var hepsi söylesin, bu hep böyledir. Yazma amacı öğretilmez. Neden sorusu sordurulmaz çocuklara. Ya da matematikte bir konu için ilerde ne işe yarayacak dememiz ürün temelli yaklaşımın en büyük göstergesidir. Bir futbol takımı yıl boyunca ilk sıradadır, son bir iki maç puan kaybedip yerini başkasına bırakır. Kimse o takımın sezon boyunca sergilediği iyi performansa bakmaz, sadece şampiyonluğuyla ilgilenir. Ya da bir yazar yeni bir kitap yayınlar diğer kitaplarından farklıdır, kimse yazarın üslubuyla ilgilenmez. Ya da bir kitap okurken çoğu okur sadece kitabın sonuyla ilgilenir. Ve bilim. Bilime ülkemizde yıllarca sadece yeni bir şey üretmek, icat olarak bakılmadı mı? Halen de öyle, yeni bir icat çıkar çıkmaz hemen bilimin çok geliştiğinden bahsedilmez mi? Ama bazı kişiler bu gibi şeylerle yol alınamayacağının farkındaydı. İnsanlara düşünmeyi öğretmek, bir şeylerin farkına vardırmak gerekiyordu. Mustafa İnan hayatı boyunca bunun için çalışmıştı.

    Bu kitabın üzerine Mustafa İnan tekrar nasıl anlatılabilir gerçekten bilmiyorum. İlgi, bilim ve başarı üçgeninde bir hayat hikayesi onun ki. Okumadan benim anlatmamla anlayamazsınız. Benim çabam okumaya bir miktar teşvik etmek olabilir.

    Başarmak bir taht olsaydı, Mustafa İnan daima o tahtın sahibi olurdu.

    Mustafa İnan 1911’de Adana’da doğduğunda kimse iyi yerlere geleceğini tahmin etmemişti. Babası da öyle düşünmüş olacak ki senden adam olmaz demişti. Oysa bir çocuk için anne babasının gözüne girmek ne kadar önemlidir. Küçük Mustafa ömrü boyunca babasının sözünü içinde bir yerlerde taşımıştı da belki bir türlü babasına ben adam oldum diyememişti yaşarken. Ama o başarmıştı. Taşradan çıkıp şehirde şivesinden utanmayarak başarmıştı. O artık gerçek bir bilim adamıydı. Ömrü boyunca hep hizmet için yaşayacaktı. Bilgisini paraya asla değişmeyecekti.

    İlgi duymak bir şehir olsaydı, Mustafa İnan daima o şehrin yöneticisi olurdu.

    Mustafa İnan şiire ilgi duyuyordu. Lisede divan şairlerinin şiirlerini okuyordu. Derslere giderken Fuzuli’nin divanını ezberliyordu. Kelimelerin köklerine inmekten zevk alıyordu. Ölüm döşeğindeyken bile eşi Jale Hanım’dan bir sözlük istemişti. İyi yemeğe, iyi içkiye ilgi duyuyordu. Her şeye ilgisi vardı. Zamanını boş geçirmiyor, sürekli bir şeylerle uğraş içinde oluyordu. O ilgi olmadan bilgi olmayacağının farkına varmıştı. Hayatını, yaşamını buna adamıştı.

    Bilim bir kale olsaydı, Mustafa İnan daima o kaleyi savunurdu.

    Lise yıllarından beri sınıf arkadaşlarına ders anlatıyor, kimseyi takıldığı konu yüzünden eli boş göndermiyordu. İthal malı bilime kesinlikle karşı olduğundan doktorasını yaptıktan sonra yurtdışında kalmasını isteyenlere cevabı netti: Ülkeme döneceğim. Mukavemet konusunda uzmanlaşmıştı. Üniversitede kendine kürsü kurdu. Bilgilerini sıkça seminerler düzenleyerek asistanlara öğrencilere hocalara anlatıyordu. Düşünmeye çok önem veriyordu. O artık kendi ekolünü yaratmış, ömrü boyunca hep öğretmek, gerçek bilimi yaymak, başarmak için yaşamıştı.

    Mustafa İnan hayatın doğdu-öldü arasındaki süresini kendinden verebildiğince bilime, öğretmeye, öğrenmeye, şiire, dile ayırmıştı. Ama gün geliyor ki koca bir devir iki cümleyle hayat sahnesinden siliniyor: “Tarih 5 Ağustos 1967; vakit gece yarısını geçiyordu. Mustafa İnan bir daha uyanmadı: Sabaha karşı dört buçukta ölmüştü.” Hayat Mustafa İnan gibi saygıya değer bir kişiliği ölümle ödüllendiriyorsa basit ya da şaka değildir arkadaşlar. Açalım artık şu gözlerimizi. Mustafa İnan bunun savaşını vermişti. Başarmıştı da. Ama arkasından gelenler hocanın savaşını devam ettirmek için ne kadar çaba sarf etmişti? Şuan durup düşünün o ekol kaldığı yerden devam etseydi kaç tane Mustafa İnan yetişirdi. İşin üzücü tarafı burada işte. Kimse kendinden bir şey koymaya yanaşmıyor artık.

    Önsözde Cahit Arf kitabın tam hayal ettikleri gibi olmadığından yakınmış. Oğuz Atay’ın okurları da bu kitabı okuyunca diğer kitaplarındaki tadı bulamamışlar. Dostu olan Oğuz Atay’a küçük bir kıskançlık ürünü mektup yazıp eleştiren ama sonrasında çokça pişman olan Selim İleri, Bir Bilim Adamının Roman’ı hakkında yaklaşık şunları söylüyordu bir kitabında(Kar Yağıyor Hayatıma): “Bir Bilim Adamının Romanı Oğuz Atay’ın klasik yapıya yaklaşmaya çalıştığı bir kitaptır.” Klasik yapıya yakınlaşmaya çalışmasının nedeni daha fazla kişiye ulaşmaktı çünkü ekol yaratmış birisinin hayatını örnek olsun diye anlatacaktı. Ama bunu yaparken de tamamen Oğuz Atay’lığından sıyrılamazdı. Eğer biyografik bir eser yazıyorsanız kronolojik zamanınızı anlatı zamanı ve anlatılan zaman arasında düz bir çizgide götürmeniz gerekir, en yazıdan klasik yapıda bu böyledir(Anlatı zamanı, bir metnin başından sonuna kadar geçen zaman, anlatılan zaman ise anlatı zamanına sığdırılan zamandır. Yani bu kitap özelinde orta yaşlı profesörün esmer gence Mustafa İnan’ın hayatını anlatmaya başlaması ile bitirmesi arasındaki zaman anlatı zamanı, Mustafa İnan’ın doğumundan ölümüne kadar olan zaman ise anlatılan zamandır). Ama kitapta tam bir kronoloji çizgisi yoktur. Atay bu çizgiyi prolepsis(sonradan olan şeylere anlatının şimdisinde değinme), analepsis(olayın şimdisini anlatırken eskiye değinme), metalepsis(dönüp eskiyi anlatırken sonradan olanları ekleme) gibi zaman kaymalarıyla bozmuştur. İşte bu kitabın Oğuz Atay’lığı buradadır. Ama bu okumayı da illa ki etkiliyor. İnsanları istediğiniz şekle sokamadığınız gibi bir yazarı da istediğiniz şekle sokamazsınız, zaten bu doğru olmaz. Bu yüzden bir bilim adamı olarak Cahit Arf’ın olaya bakış açısı çok objektif değilmiş bence.

    Bir insan bundan daha güzel nasıl yaşayabilirdi ki? Mustafa İnan’ın azmiyle, ilgisiyle kalın.
  • Futbol gerçekten sadece 2 takımdan 11'er kişinin rakip kaleye gol atmasını amaçlayan bir spor olarak tanımlanabilir mi? Sahi nedir futbol? Salt spor dalı mı, kitlelerin afyonu mu, artık iyice endüstrileşmiş bir alan mı? İster kabul edersiniz, isterseniz etmezsiniz ancak futbol tutkunun, heyecanın son raddesine kadar yaşandığı son derece güçlü bir olgudur. Futbol savaş halindeki iki ülkenin bir günlüğüne ateşkes ilan etmesini sağlayacak kadar güçlüdür. Bir ülkede darbenin meydana gelmesine neden olacak kadar güçlüdür, milletler arasında bağları koparacak veya sağlamlaştıracak kadar güçlüdür.

    Futbol Asla Sadece Futbol Değildir Britanyalı yazar Simon Kuper'in spor dünyasına kazandırdığı ilk eser. Kitap için birçok seyahat gerçekleştiren ve birçok futbol adamı ile bir araya gelen Simon Kuper Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'de futbola farklı bir perspektiften yaklaşıyor. Bazı futbol kitapları vardır bir futbolcu, teknik adam hakkında bilgi içeren biyografik ya da otobiyografik kitaplardır bunlar. Bazıları ise futbolun tekniğini açıklar, istatistiki durumlardan bahseder. Bu kitapta ise futbolun sadece futbol olmadığını milliyet, din, ekonomi diplomasi, eksenli olarak görüyoruz.

    Simon Kuper'in Futbol Adamları kitabını daha çok sevsem de bunun nedeni, kitapta geçmiş ve günümüzdeki futbolcular, teknik adamlar,  futbol adamlarının kısa kısa hikayelerinin yer almasıydı. Futbol Asla Sadece Futbol Değildir ise sosyolojik bir çalışma, hattâ bir anlamda da akademik. 9 ay boyunca gezilen 22 ülkede edinilen izlenimlerin futbol-siyaset, futbol-mafya, futbol-para eksenli işlendiği bu kitap futbola bakış açınızı değiştirebilir.

    Futbolu sadece galibiyet, mağlubiyet, beraberlik olarak değerlendiren kişilere durumun aslında bu kadar basit olmadığını gösteriyor Simon Kuper. Futbolla ilgilenmenin basit bir şeymiş gibi gösterilmesi durumunu kabul etmemekle birlikte, kitabı okuyan kişilerin bu gerçeği görebileceklerini de düşünüyorum. Nijerya'da yaşanan iç savaşta, Brezilya'nın Siyah İncisi Pele'yi izleyebilmek için taraflar arasında iki günlük ateşkes ilan edilmesini sağlayan bir oyun basit olabilir mi? Kesinlikle olamayacağı kanaatindeyim. İsviçre'nin zengin caddelerinde futbol oynayan bir çocukla,  Nijerya'nın kumlu sokaklarında futbol oynayan çocuğun bu oyundan aynı hazzı alması bile gösteriyor futbolun ne kadar değerli olduğunu.

    Simon Kuper bir dönem Almanya-Hollanda arasında yaşanan gerilimden tutun, mezhep çatışması nedeniyle sadece derbi olmaktan çıkıp daha önemli bir olay haline gelmiş Celtic-Glasgow Rangers maçlarına, oradan Berlin Duvarı nedeniyle Hertha Berlin'e hasret kalan taraftarların hikayelerine kadar daha birçok ilginç olay anlatıyor. Futbol severlere gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir kitap Futbol Asla Sadece Futbol Değildir. Ben de tez için Futbol ve Kültür konusunu seçmiş biri olarak bu kitaptan bolca yararlanacağım.

    İncelememi Fatih Terim'in sözleriyle noktalamak istiyorum: "Futbol matematiktir. Futbol istatistiktir. Futbol ekonomidir. Futbol mühendisliktir. Futbol tıptır. Futbol işletmedir. Futbol sanattır. Futbol daimi öğrenciliktir. Futbol kiminin emeği,  kiminin ekmeği, kiminin eğlencesidir."