• ATATÜRK’ÜN İCRAATLARI (Ahmet Kurt)

    1923'te Türkiye'de; nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. 5 bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu. Bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.

    Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu. Kiremit bile ithaldi. Adı; Marsilya kiremidiydi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı. Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken…

    Bugün bazılarının yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım... 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, o sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu. Kadın, insan değildi.

    Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı. Kimisi alaturka saati kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu. Kimisi zevali saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saati esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu! Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağdı.

    Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilimden çok uzaktı. 600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı. “Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı. Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

    -------

    (İbrahim Sarı-Atatürk İlke ve İnkilapları)

    1-Ankara Fişek Fabrikası (1924)
    2-Gölcük Tersanesi (1924)
    3- Şakir Zümre Fabrikası (1925)
    4-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925)
    5-Alpullu Şeker Fabrikası (1926)
    7-Uşak Şeker Fabrikası(1926)
    8-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926)
    9-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)
    10-Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927)
    11-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928)
    12-Ankara Çimento Fabrikası (1928)
    13-Ankara Havagazı Fabrikası (1929)
    14-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)
    15-Kayaş Kapsül Fabrikası (1930)
    16-Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930)
    17-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1931- genişletildi)
    18-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)
    19-Turhal Şeker Fabrikaları (1934)
    20-Konya eEreğli Bez Fabrikası(1934)
    21-Bakırköy Bez Fabrikası (1934)
    22-Bursa Süt Fabrikası (1934)
    23-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934 temel atma)
    24-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934 temel atma)
    25-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)
    26-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934)
    27-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934)
    28-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Siloları (1934)
    29-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935 - tamamlandı)
    30-Kayseri Bez Fabrikası (1934 temel atma)
    31-Nazilli Basma Fabrikası (1935- temel atma)
    32-Bursa Merinos Fabrikası (1935 temel atma)
    33-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 temel atma)
    34-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1935)
    35-Ankara Çubuk barajı (1936)
    36-Zonguldak Taş-Kömür Fabrikası (1935)
    37-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936)
    38-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936- ilk türk uçağı nud-36 üretildi)
    39-Malatya Sigara Fabrikası (1936)
    40-Bitlis Sigara Fabrikası (1936)
    41-Malatya Bez Fabrikası (1937 temel atma- bu fabrika hariç bütün bez ve dokuma fabrikaları atatürk'ün sağlığında açılmıştır.)
    42-İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (1934- temel atma)
    43-Karabük Demir-Çelik Fabrikası (1937- temel atma)
    44-Divriği Demir Ocakları (1938)
    45-İzmir Klor Fabrikası (1938- temel atma)
    46-Sivas Çimento Fabrikası (1938-temel atma)

    Not: Bu fabrikalar sayesinde 1929-1938 yılları arasında ağır sanayi üretimi %152 artarken toplam sanayi üretimi %80 artmıştır. Kömürde %100, kromda %600, diğer madenlerde %200 artış olurken demir üretimi 0'dan 180.000 tona çıkmış, şeker üretimi 200 misli artmıştır. 1926'da başlayan şeker üretimi 1927-1930 arasında 5162 tondan 95.192 tona çıkmıştır. Tekstil sanayi ülkenin tekstil ihtiyacının %80'ini karşılar duruma gelmiştir. Tekstil ürünleri ithalatı 1927'de 51.000.000 türk lirası iken bu rakam 1939'da 11.900.000 türk lirasına düşmüştür. 1924-1929 arasında pamuk ürünleri üretimi 70 tondan 3773 tona, yün 400 tondan 763 tona, ipek 2 tondan 31 tona çıkmıştır.
  • BİLİYOR MUSUNUZ?
    “1923' te Türkiye'de;
    Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu.
    40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
    Traktör sıfırdı, karasaban’dı.
    5 bin köyde sığır vebası vardı.
    Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
    İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu,
    Bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu.
    Memlekette sadece 337 doktor vardı.
    Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü.
    Diş hekimi, sıfırdı.
    Dört hemşire vardı.
    40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
    Ortalama ömür 40’tı.
    Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu.
    Kiremit bile ithaldi. Adı; Marsilya kiremidiydi.
    Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti.
    Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…
    Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı.
    Otomobil sayısı bin 490’dı.
    Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
    Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken…
    Bugün bazılarının yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım... 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu.
    Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, o sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.
    Kadın, insan değildi.
    Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
    Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
    Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu.
    Kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu.
    Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu,
    Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu.
    “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.,
    Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu!
    Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
    Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
    Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu.
    Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.
    Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
    600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
    “Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya…
    İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
    Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı.
    Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
    Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
    Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!.”
    Yılmaz Özdil
  • Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu’nda büyümüş, Beyoğlu’nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden… Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi… İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân… Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final…Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi.”

    ***

    Birinci bölüm

    Yazgıya inanmam, ama olaylar bu düşüncemin yanlışlığını kanıtlamak istercesine ardı ardına sıralanmaya başladığında, bunları kurgulayan biri mi var, diye endişelenmekten de kendimi alamam.

    Geçtiğimiz güz de böyle olmuştu. Asla bir araya gelemeyecek kişiler buluşmuş, hiç ilgisi olmayan olaylar birbirine bağlanmış, konular iç içe geçmiş; böylece biz üç eski kafadar, Beyoğlu’nun o kederli sonbahar günlerinde tuhaf bir serüvenin sert rüzgârıyla savrulurken bulmuştuk kendimizi.

    Üç kafadar derken, bendeniz Selim, arkadaşlarım Kenan ve Nihat’ı kastediyorum. Yan yana dizilmiş üç erkek ismini görüp, arkadaş olduğumuzu da öğrenince, üstelik serüven lafını da okuyunca sakın aklınıza genç insanlar gelmesin. Gençliğin deli rüzgârları terk etmişti bizi. Hayır, ihtiyar da sayılmazdık, uzunca bir süredir orta yaşın çoktan kanıksadığımız sıradan günlerinin devranını sürmekteydik. Ta ki Kenan’ın ölümsüzlük merakı yüzünden bu sakin yaşamımız, fırtınalı günlerle örülü bir karabasana dönüşene kadar.

    Sakin yaşamımızın nasıl sona erdiğini uzun uzun anlatacağım, ama önce arkadaşlarımı tanıtayım sizlere.

    Orta yaşlarımızı sürüyorduk dedim ya, aslında arkadaşlığımız çok eskilere, kısa pantolonla dolaştığımız çocukluk günlerine kadar uzanır. Kenan ile Nihat’ı, Galatasaray Lisesi’nin Ortaköy’deki tarihî binasının geniş bahçesinde ilk gördüğümde üçümüz de henüz delikanlılığın sınırlarına bile gelmemiştik. Neden arkadaş

    olduğumuzu bilmiyorum. Aynı sınıfta olmanın doğal bir sonucu desem, onlarca çocuğun arasından neden üçünüz bir araya geldiniz, diyerek kolayca çürütülebilir bu tezim. Belki izcilik… Evet, üçümüz de okulun ünlü izci oymağına girmiştik, ama orada bizim gibi onlarca çocuk vardı. Cılız bedenlerimize geçirdiğimiz o güzelim üniformalar, el birliğiyle kurulan çadırlar, yakılan kamp ateşleri, bayram törenlerinde okuldan çıkarken cakalı başlayıp, akşam dönüşünde saatlerce ayakta kaldığımız için bozguna dönüşen yürüyüşler… Kuşkusuz bunlar bizi yakınlaştırmıştı, ama sanırım daha önemli bir olgu vardı. Hayır, hayır üçümüzün de ailelerimizin tek çocuğu olmamızdan söz etmiyorum, kişiliklerimizden bahsediyorum. Yanlış anlamayın, kişiliklerimiz de tıpkı dış görünüşümüz gibi birbirine hiç benzemezdi. Kıvırcık sayılabilecek dalgalı siyah saçları, hep neşeyle parıldayan ela gözleri, dur durak bilmeyen haliyle Kenan, içimizdeki en delişmen çocuktu.

    Nihat ise, iri bir yumurtayı andıran kafası, geniş alnının hemen altında insana kederle bakan kara gözleri, kısa boyu, çelimsiz bedeniyle ikimizden de çok farklıydı. Yine de tuhaf bir şekilde ikimize de benzerdi. Belki benzemezdi de, kimi davranışlarımızı taklit ederek bizim gibi olmaya çalışırdı.

    Bana gelince, uzun boyum, iri bedenim, yeşil mi, gri mi çoğu zaman benim bile ayırt edemediğim, ilgi çekmeyen açık renk gözlerim, şimdi iyice seyrekleşen, ince telli, kumral saçlarım, her zaman temiz, kırışıksız olmasına özen gösterdiğim giysilerim, kurallara harfiyen uyan davranışlarımla sıradan öğrencilerden biriydim. Tıpkı özenli giysilerim gibi, ağırbaşlılığım da o yıllardan bu yana taşıdığım bir özelliktir. Bu yüzden hep olduğumdan daha yaşlı görünürüm…

    Kişiliklerimiz diyordum; evet, okulun hazırlık sınıfında başlayıp yıllarca süren sağlam dostluğumuzun altında yatan asıl neden buydu galiba. Oldukça farklı olan kişiliklerimiz, yan yana geldiğimizde tamamlanıyor, bizi birbirimize çeken tuhaf bir ruhsal üçgen ortaya çıkıyordu… Ruhsal üçgen mi dedim?

    Kenan duysa, önce şaşırır, sonra bu üçgene esrarengiz anlamlar yüklemeye kalkışırdı.

    Şaka bir yana Kenan başından beri metafizik konulara ikimizden daha çok ilgi gösterirdi. Benim merakım polisiye romanlardı; Sherlock Holmes’un maceralarına, Arsene Lupin’in hırsızlıklarına, Hercule Poirot’nun karmaşık cinayetleri kolayca çözmesine bayılırdım; hâlâ da bayılırım. Evimdeki kütüphane polisiye romanlarla doludur. Oysa Kenan okulumuzun yaşlı kütüphanesinden hep korku romanlarını, hayalet, cadı, büyücülük konularını anlatan hikâyeleri seçerdi. Okumakla kalsa iyi, bu romanların tahrik ettiği hayal gücünü çalıştırarak, kahramanları üçümüzden oluşan ve Beyoğlu’nun yüzlerce yıllık binalarında yaşanan korku öyküleri anlatırdı. Beş yüz küsur yıldır bu yerde bulunan okulun bahçesine, ıssızlığın kesif bir sis gibi çöktüğü uzun kış gecelerinde, yatakhanenin ışıklan sönüp el ayak çekilince tarihî lise binamızın alt katlarında, loş koridorlarında vampirlerin, cadıların, cinlerin dolaştığını, geceyarıları duyduğumuz gürültülerin denizden esen rüzgârların öfkesi olmayıp, gece yaratıklarının kavga ederken çıkardıkları sesler olduğunu söylerdi. Zamanla tuhaf meraklarından kurtuldu Kenan, ama bu kez de başka takıntılar edindi kendine.

    Bana sorarsanız, Kenan’ın bu konulara kafayı takmasının altında yatan neden, gerçek sorunlarının olmayışıydı. Evet, onun parasızlık, hastalık, mutsuzluk, başarısızlık gibi gerçek sorunları olmamıştı hiçbir zaman. Kalın kaşları daima çatıkmış gibi duran, bu yüzden adı aksi adama çıkan, ama altın gibi yüreği olan bir babası vardı. Nur içinde yatsın, Müjdat Amca sadece Kenan’a değil, bize karşı da sevecendi. Ne zaman yan yana gelsek, sanki yetişkin insanlarmışız gibi halimizi hatırımızı sorar, oğluna olduğu gibi bize de arkadaşça davranırdı.

    Hiç kuşkusuz Kenan’ın en büyük şansı annesi Neyire Hanım’dı. Kenan’a her sarıldığında, ki arkadaşımız annesinin bunu bizim yanımızda yapmasından nefret ederdi onun yerinde olmak için neler vermezdim.

    Dalgalı kızıl saçlarının bukle bukle çevrelediği oval yüzüne tuhaf bir yumuşaklık veren, iri, ela gözleri, tombul, beyaz parmakları vardı. O parmakların dokunduğu her nesneye; Kenan’ın kıvırcık saçlarına, kahve fincanının kulpuna, masadaki dantel örtüye, özellikle de benim daha o yaşlarda bile bir ayı pençesi gibi iri ellerime neşe kattığını, dokunduklarını mutlu kıldığını düşünürdüm.

    Şeker hastalığının erittiği ince bedeni, tıpkı benim gözlerim gibi açık renkli gözlerinde giderek kaybolan yaşama isteği, en mutlu anlarında bile dudaklarının solgunluğunu yenip bir türlü ortaya çıkamayan gülümsemesiyle, kendi annemi Neyire Hanımla kıyasladığımda içime hep hüzün çökerdi.

    Kenan’dan bahsediyordum; arkadaşım son derece zeki bir çocuktu, derslere fazla zaman ayırmasa da sınıfını hep başarıyla geçerdi. Hukuk Fakültesi’ne girmesi hiç de zor olmamıştı. Ama stajını yaptıktan, avukat olmaya hak kazandıktan sonra benim gibi o da mesleğim yapmadı. Babası Müjdat Amca, yıllarca didinip, bin bir emekle geliştirdiği sigorta acenteliğini bir anda onun üzerine geçirince bizimki hiç zorlanmadan iş sahibi oluverdi. Bunları söylediğime bakarak sakın Kenan’ı elindekileri har vurup harman savuran bir mirasyedi olarak görmeyin. Girişimciliği doğasında bulunan benim sevimli arkadaşım, babasından devraldığı acenteyi kısa sürede çok daha iyi bir duruma getirdi. Bunun için fazla zaman harcadığını da sanmıyorum, dediğim gibi o içimizdeki en becerikli, en girişken çocuktu. Bir konuyla uzun süre uğraştığı görülmüş değildi. Kafası bir soruna takıldığında, genellikle kısa sürede olayı çözer, sonra da ilgisini yitirirdi. Kadınları severdi, ancak pek çok erkeğin tersine onları karmaşık değil, anlaşılır ve basit bulurdu. Laf açılınca henüz kendisinin çözemeyeceği kadar karmaşık bir kadına rastlamamış olduğunu söylerdi. Ama bu doğru değildi. Kenan’ı böyle konuşturan bir tür savunma psikolojisiydi. Okulun son sınıfındayken tanıştığı, Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nden Behiye’nin onu terk edip, okulumuzun basketbol takımının kaptanı Behçet’le çıkmasını hâlâ hazmedemiyordu. Behiye’nin onu bırakması Kenan’ın yaşamında aldığı ilk büyük yenilgiydi.

    Behiye’ye âşık olduğunu sanmıyorum, ama kız onu terk edince Kenan için önemli olmaya başlamıştı. Belki Kenan’ın yerinde biz de olsak aynı duygulara kapılırdık. Şaşmaz kural: Gönül kaçanı kovalar. Bu olayın etkisinden uzun süre kurtulamamıştı Kenan. O neşeli çocuk dalgınlaşmış, içe kapalı melankolik bir tip olup çıkmıştı. En az Kenan kadar Nihat ile bana da koymuştu bu olay. Her durumda soğukkanlı olmayı beceren, kavgadan gürültüden uzak durmaya özen gösteren ben bile yoldan çıkmıştım, Nihat’ın önerisiyle basketbol takımının kaptanı Behçet’i bir köşeye sıkıştırıp tehdit etmiştik. Behçet, en az kendininki kadar iri olan cüsseme bakıp sesini çıkaramamıştı, ama ertesi gün tüm takım arkadaşlarını toplayıp, Nihat ile bana sağlam bir meydan dayağı çekmişlerdi. Olaydan haberi olmayan Kenan kavgaya karışınca sopadan o da nasibini almıştı tabiî. Hiçbir haklı yanımız olmadığı için idareye de şikâyet edememiştik. Patlamış dudaklarımızı, morarmış gözlerimizi soran öğretmenlerimize de okul dışından tanımadığımız çocukların saldırısına uğradığımızı söylemiştik. Ama yediğimiz sopa işe yaramış, Behiye’nin araya girmesiyle gevşemeye başlayan dostluğumuz yeniden pekişmiş, daha da önemlisi bizimkinin melankolik hali birdenbire sona erivermişti.

    Gerçekten de kısa sürede eski uçarı havasına geri dönmüştü. Yine de ne zaman Behiye’den söz açılsa bakışları dalgınlaşır, hareketleri yavaşlardı. Bana sorarsanız Kenan’ın evlenmemesinin gerçek nedeni buydu. Hayır, Behiye’ye duyduğu aşk değil, bağlandığı kadının onu terk etmesine dayanamayacağını anlamış olmasıydı. Kuşkusuz bu benim yorumum. Gerçi bu yorumuma Nihat da katılır ama Kenan’a sorsak, eminim bambaşka hikâyeler anlatacaktır.

    Zaten bunun önemi de yoktu. Kenan böyle yaşamaktan mutluydu. Öylesine mutluydu ki, karım Gülriz’i hâlâ sevmeme rağmen ben bile zaman zaman onun yaşamına imrenirdim. Parası vardı, yaşamayı biliyordu, hesap vereceği kimse yoktu. Daha fazlasını istemek nankörlük olurdu. Kenan da istemedi zaten.

    Dudaklarında kendini en az beş yaş daha genç gösteren gülümseyişiyle yazgısına teşekkür ederek, gamsızca, günlerin tadını çıkarmayı sürdürdü. Ta ki o uçak kazasına kadar…

    Ama durun, kaza konusunu açmadan önce, size kendimi ve Nihat’ı da anlatayım. Çünkü ikimizi tanıtmadan bu öyküyü anlatmam imkânsız.

    Kenan’ın uçan, serüvenci havasının aksine, ben oldukça mantıklı bir çocuktum, yaşamım boyunca da öyle kaldım zaten. Yine de Kenan’la ortak noktalarımız, Nihat’tan daha çoktu, ikimiz de varsıl bir aileden geliyorduk. Fakülteyi bitirdikten sonra ben de onun gibi eğitimini aldığım mesleği değil, babamın işini devralmıştım. Tek farkla, Kenan İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okumuştu, ben ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık. Aslına bakarsanız mimarlığı seviyordum, bu bölümü isteyerek seçmiştim, ama ben de Kenan gibi babamın ricasını kıramamıştım. Babamın yanında tekstil işine atıldım. Yaşamım boyunca bir mimar olarak tasarladığım tek bina da, Beyoğlu’ndaki mağazamız oldu. 1870 yılındaki yangınla tarihî ahşap binalarının neredeyse tümü yanan Beyoğlu’nda, neoklasik tarzda yeniden yapılan o muhteşem binaların yanında benim tasarımım, bir mimarlık öğrencisinin okul projesi gibi kalmıştı. Fakat babam girişim gücüm kırılmasın istedi, deneyimli bir mimara çizimlerimin eksiklerini tamamlatarak, binayı benim hayal gücüme göre inşa ettirdi.

    Mesleğimi yapamadığım için çok üzüldüm desem yalan olur. Tıkır tıkır yürüyen bir işletmenin başına oturmak hoşuma gitmişti. Kendime haksızlık etmeyeyim; ben de, Kenan gibi aldığım işletmeyi geliştirmiş, sadece kumaş üreten mütevazı şirketimizi, “AZYA” adında ünlü bir moda markası haline getirmeyi başarmıştım. İtiraf etmeliyim ki bunları yapmak için Kenan’ın harcadığı zamanın en az yüz katını harcamıştım. Okul sıralarındayken de durum farklı değildi. Kenan gibi ben de başarılı bir çocuktum, ne var ki, bunu geceler boyunca ders çalışmama borçluydum. Aptal biri olduğum söylenemez, yine de Kenan’ın bir okuyuşta çözdüğü problemleri anlamam için dakikalarca uğraşmam gerekirdi.

    Kenan’ınkiyle kıyasladığımda, zekâmın ne kadar yavaş işlediğini anlardım. Gerçi olaylar hakkında uzun uzun düşündükten sonra karar vermenin kimi yararlarını da görmüyor değildim. Üstelik Kenan kendine duyduğu aşırı güven yüzünden alelacele attığı adımlar nedeniyle sık sık yanlışlara da düşerdi. O zaman da benim mantıklı davranışlarım öne çıkar, aralarındaki en akıllı kişi olduğum dile getirilirdi. Göğsümü kabartan bu sözleri bizzat Kenan’ın ağzından da duymuştum. Bunları duymaktan hoşlanırdım, ama içten içe bu saptamanın doğru olmadığını da bilirdim. Hiç abartmadan söylüyorum; Kenan en iyimizdi. Doğal olarak küçük grubumuzun liderliğini de o yürütüyordu. Her ne kadar bu durumu kabullenmemiş gibi görünsem de sonunda hep Kenan’ın dediği olurdu.

    Nihat ise Kenan’ın liderliğini daha tanıştığımız ilk günden kabul etmişti. Ömrü boyunca da onun yörüngesinden ayrılmadı zaten. Bazen, özellikle de Kenan’ın uçuk kaçık davranışları nedeniyle zarar gördüğü anlarda, onu bana çekiştirmekten kaçınmazdı. Okul yıllarında, henüz Nihat’ı kazanma umudumun olduğu günlerde, bu yoksul arkadaşıma Kenan’a uymamasını, yatakhaneden kaçıp sinemaya, kahveye, bilardo oynamaya gitmemesini, oturup derslerine çalışmasını öğütlerdim. Nihat, haklı olduğumu kabul eder, artık Kenan’ın yaramazlıklarına katılmayacağına dair yeminler ederdi. Ne var ki, Kenan’la karşılaşır karşılaşmaz konuştuklarımızı, verdiği sözleri unutur, yeni bir haylazlık için çapkın arkadaşımızın peşine takılıverirdi. Nihat’ı suçlayamazdım, çünkü çoğu zaman ben de onlarla birlikte sürüklenirken bulurdum kendimi. Yine de grubun en sağduyulu üyesi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. En azından Kenan’ın kimi çılgınlıklarına karşı çıkar, yapılan haylazlıkların üçümüzün de okuldan atılmasıyla noktalanacak bir serüvene dönüşmesine engel olurdum.

    Nihat’a gelince, Kenan’ın abuk sabuk işlerine teşne olmayı hep sürdürdü. Sürdürmeyip de ne yapacaktı?

    Bu türden cazip serüvenlere tek başına kalkışacak ne cesareti ne de özgüveni vardı. Nasıl olsun ki, Nihat şanssız doğmuş, şanssız büyümüş, böyle giderse şanssız ölecek bir adamdı. Ne zaman okuldan kaçsak bizim şişko müdür muavinine ilk yakalanan, matematik öğretmeni baskın bir sözlü yapacak olsa tahtaya ilk kaldırılan, öğrenciler arasında grip salgını başlasa ilk hastalanan hep Nihat olurdu. 11. sınıfa geçip, Abanoz Sokak’taki randevu evlerini ziyaret etmeye başladığımızda ilk belsoğukluğuna yakalanan da tabiî ki oydu.

    Dedim ya sahiden bahtsız çocuktu.

    Annesini çok küçük yaşta kaybetmişti. Babası Necip Amca, Kalyoncu Kulluk Caddesi’nin başında bir matbaada ustabaşı olarak çalışıyordu. Nihat’ı, Galatasaray Lisesi’ne göndermesinin nedeni de oğlunun iyi bir eğitim almasını sağlamaktan çok, Galatasaray futbol takımına duyduğu derin bağlılıktı. Necip Amca, oğluna çok az harçlık verebiliyordu. Eğer Kenan ve ben, ona yardım etmesek, okulda ezilip horlanması kaçınılmazdı. Yeri gelmişken ailelerimizin de bu konuda sorun çıkarmadıklarını belirtmeliyim. Harcamalar konusunda son derece dikkatli olan rahmetli babam bile aldığım harçlığın kısa sürede suyunu çekmesinden kuşkulanarak, beni sıkı bir sorguya çekip, paraları Nihat’la paylaştığımı öğrendiğinde bırakın öfkelenmeyi, harçlığıma zam yaparak bu davranışımı ödüllendirme yolunu seçmişti.

    Bizden destek görmesi başlarda Nihat’ı utandırıyordu, ancak bu ilişki o kadar doğaldı ki, giderek bu durumu kanıksamaya başladı. Yanlış anlaşılmasın, Nihat hiçbir zaman çıkarcı bir insan, arkadaşlarının sırtından geçinen bir asalak olmadı. Aldıklarının karşılığını belki para olarak ödemedi, ama ne zaman bir dosta ihtiyacımız olsa hep yanımızdaydı. Hastalandığımızda hastaneye geldi, babalanınız, annelerimiz vefat ettiğinde, kendi aile büyükleri ölmüş gibi üzüldü. Eşim Gülriz’i kız kardeşi, oğlum Burç’u kendi çocuğu bildi.

    Burç özürlü bir çocuk olmasına rağmen, belki de sırf bu yüzden onunla çok iyi dost oldu. Kenan, Burç konusunda Nihat kadar rahat davranamadı. Down sendromu olan oğlumun gözlerinin içine doğrudan bakamadı. Doğal davranmaya çalıştı, kendini zorladı ama beceremedi. Hep Burç’tan uzak durmaya çalıştı.

    Kötü niyetinden değil, bana duyduğu yakınlıktan, benim çocuğumun özürlü doğabileceğim kabul edememesinden. Oysa Nihat, daha başından itibaren Burçla yakından ilgilendi. Bana en büyük desteği o verdi. Ne yazık ki, Nihat’ın işleri hiçbir zaman yolunda gitmedi. Okul bitince üniversiteye giremedi.

    Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş olmanın dışında işe yarar tek niteliği iyi bir fotoğrafçı olmasıydı. Fotoğrafçı dediysem bu işe öyle tutkuyla filan bağlı değildi. Fotoğrafçılığı Cumhuriyet gazetesinde foto muhabiri olarak çalışan dayısından öğrenmişti. Fotoğraf onun için bir sanat olmaktan çok, para getiren bir uğraştı. Okulda düzenlenen etkinliklerde, bayramlarda öğrencilerin fotoğraflarını çeker, böylece harçlığını çıkartırdı. Eline sık para geçmediği için de fotoğrafların ücretlerini toplar toplamaz, bizi sinemaya davet ederdi. Sinemada filmi izledikten sonra, henüz McDonald’s ve benzeri yabancı fast food kuruluşları memleketi zapt etmediği için, gençler arasında pek popüler olan Taksim Meydanı’ndaki Kristal Büfe’den, o günlerde oldukça popüler bir yiyecek sayılan hamburger ısmarlardı bize. Orada da parası çıkışmaz, ayran paralarını Kenan ya da ben ödemek zorunda kalırdık.

    Fotoğrafı sanat olarak gören kişi ise Kenan’dı. Nihat’la birlikte fotoğrafların basıldığı karanlık odaya girdiği gün, “Bana da fotoğraf çekmeyi öğreteceksin” diye tutturmuştu. Fotoğraf çekmeyi öğrenmekle kalmayıp, işin bütün ayrıntılarını kapmış, kısa sürede Nihat’tan daha güzel fotoğraflar çekmeye başlamıştı. Ama hiçbir zaman para için fotoğraf çekmedi, onunki gerçek bir tutkuydu. Bir düzineye yakın fotoğraf makinesi vardı.

    Hiç abartısız söylüyorum, binlerce fotoğraf çekti, sergiler açtı. Yaşamında vazgeçmediği, sıkılmadığı, bıkmadığı tek tutku fotoğrafçılıktı. Zaten başımıza ne geldiyse onun fotoğraf tutkusu yüzünden geldi ya.

    Biz yine Nihat’a dönelim. Yoksul arkadaşımız dayısının önayak olmasıyla Cumhuriyet gazetesinde foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. Birkaç yıl adliye koridorlarında koşturup, cinayet mahallerinin fotoğrafım çektikten sonra bu işin ona göre olmadığını söyleyerek askere gitti. Askerlik dönüşü üçümüzün bir arada olduğu bir gece dükkân açmayı düşündüğünü söyledi. Kenan ve ben, bir fotoğraf stüdyosundan bahsettiğini sandık ama Nihat, “Sahaf dükkânı açmak istiyorum” diyerek ikimizi de şaşırttı. “Biliyorsunuz fotoğraf işini sevmiyorum, ama eski kitaplar hep ilgimi çekmiştir. Aslında bu merakımın sebebi sizsiniz. Okulun kütüphanesinden sizin etkinizle korku ve polisiye romanları alıp okuduğum günleri hatırlıyor musunuz? O

    kitapların kendilerine özgü kokulan olurdu, sayfalarına dokunduğumda içimde güzel bir duygu uyanırdı.”

    “İyi de” diye araya girdim, “polisiye romanlara meraklıyım diye ben de bir kitapçı dükkânı açmıyorum.”

    Boynunu bükerek mırıldandı:

    “Senin sevdiğin bir mesleğin var, benim yok.”

    Yüzümüze bakıp, anlamadığımızı fark edince daha fazla açıklamaktan vazgeçti, ama bu konuda ne kadar istekli olduğunu şu sözlerle belirtti:

    “Bakın abi, ben eski kitapları seviyorum. Hem sahaflık temiz iş. Fotoğraf gibi ne ışıkla uğraşırsın ne suyla ne de kötü kötü kokan o kimyasal maddelerle…”

    Nihat kararını vermişti, bu kadar açıklamaya girmesinin nedeni ise her zamanki gibi bizim yardımımıza gereksinim duymasıydı. O aralar Kenan’ın biraz nakit sorunu vardı, gereken parayı ben buldum. Sıra dükkânın yerini kararlaştırmaya gelmişti. Nihat, Beyazıt’taki büyük Sahaflar Çarşısı’nı düşünüyordu. Hatta bir dükkânı devren kiralamak üzere görüşmelere başlamıştı bile. Oysa Kenan’ın sigorta acentesi Beyoğlu’nda İmam Adnan Sokak’taydı. Ben de artık Yenibosna’daki fabrikada değil, İstiklal Caddesi’nin üzerindeki mağazanın en üst katındaki ofisimde bulunuyordum. Nihat’ın sahaf dükkânını Beyoğlu’nda açması için ısrar ettik. Üstelik dükkân için yer de hazırdı. Kenan’ın İngiliz Konsolosluğu’nun karşısında, Balık Pazarı’nın girişine bakan babadan kalma dükkânı aylardır boştu. Dükkân arama zahmetine katlanmaktan kurtulan Nihat fazla nazlanmadı. Kenan’ın dükkânını kiralayarak, Aslıhan’daki şimdiki dükkâna geçinceye kadar hiç kira ödemedi hayalindeki mesleğe ilk adımını attı. Böylece üçümüz de çocukluktan gençliğe geçiş çağını yaşadığımız Beyoğlu’nda yeniden bir araya gelmiş olduk, iyi de oldu, böylece eski arkadaşlar daha sık görüşme fırsatı bulduk.

    Bu arada mutlu mu, yoksa mutsuz mu, nasıl tanımlayacağımı bilemediğim bir olay gerçekleşti; Nihat sonradan eşi olacak edebiyat öğretmeni Melek’le sahaf dükkânında tanıştı. Melek bizimkinden yaşlıydı, pek güzel sayılmazdı, ne var ki şairdi. Bir de insanı delercesine bakan, zeytin karası gözleri vardı. Sanırım bizim Nihat’ı çeken de kadının bu iki özelliği oldu; etkileyici siyah gözler ve şair olmanın ona verdiği tuhaf cazibe.

    Bana sorarsanız kadın sıradan biriydi, Kenan da bu düşüncemi paylaşıyordu, ama bunu Nihat’a anlatmak dünyanın en güç işiydi. Kenan ile benim, “Biraz daha bekle, kadım yakından tanı” dememize rağmen daha tanıştıklarının üçüncü ayında kadına evlenme teklif etti. Her ağzını açtığında yaşamdaki en önemli iki kavramın özgürlük ve bağımsızlık olduğunu, bu nitelikleri kazanmamış kadının asla birey olamayacağını savunan Melek, daha duyar duymaz evlenme teklifini kabul etti. Kenan ile bana da arkadaşımızın evlenmesine yardım etmek düştü. Kuaförden binecekleri araca kadar aklınıza ne kadar ıvır zıvır masraf geliyorsa hepsini Kenan karşılarken, ben de Pera Palas’ta yapılan düğünün faturalarını…
  • BİLİYOR MUSUNUZ?
    “1923TE TÜRKİYE’DE;
    Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu.
    40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
    Traktör sıfırdı, karas...aban’dı.
    5 bin köyde sığır vebası vardı.
    Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
    İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu,
    Bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu.
    Memlekette sadece 337 doktor vardı.
    Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü.
    Diş hekimi, sıfırdı.
    Dört hemşire vardı.
    40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
    Ortalama ömür 40’tı.
    Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu.
    Kiremit bile ithaldi. Adı Marsilya kiremidiydi.
    Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti.
    Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…
    Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı.
    Otomobil sayısı bin 490’dı.
    Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
    Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken…
    Bugün bazılarının yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur Hanım... 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu.
    Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, o sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.
    Kadın, insan değildi.
    Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
    Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
    Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu.
    Kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu.
    Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu,
    Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu.
    “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.,
    Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu!
    Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
    Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
    Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu.
    Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.
    Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
    600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
    “Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya…
    İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
    Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı.
    Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
    Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
    Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!.”