• 598 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Kimsenin okumadığı ama herkesin bildiği kitaplar serisine hoş geldiniz...

    Bugün sizler için misyonerlik görevi üstlenmeyeceğim ya da irşad yapmaya kalkışmayacağım. Papini'nin de dediği gibi: "En derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir." (#38937533) Bu yüzden de sizlere gerçeği anlatmak gibi bir amacım yok. Kişi gerçeği, hakikatı ancak kendi gücüyle bulabilir. Bizler ancak kapıyı gösterebiliriz. Kapıdan geçecek olanlar sizlersiniz.... Gerçeği, okuya okuya ve yavaş yavaş kavrayacak olan kişinin kendisidir.

    Papini insanlık için : " sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır." (#38980340) der. Bundan ötürüdür ki bazı dinler de insanları korkutmayı seçiyor zannımca. Bana itaat etmez, benim isteklerimi yerine getirmezsen seni yakarım derler. Ha, bir de sınava tâbi tutuluruz bu şekilde :)
    Tanrı, insanları defalarca yok eder. Bazılarını diğerlerine örnek olması için yapar bunu. Örneğin "ahlaksız" davranışlar sergileyen Sodom ve Gomore bunlardan sadece birisidir. Ya da Vahiy kısmında anlattığı gibi gelecekte insanlar defalarca ama defalarca katledilir, ateşlere atılır. Tüm bunları yapmasının yanında başka bir örnek ise Firavun'dur. Lut kavmi Firavun ve Musa olayı da Kuran'da da geçer. Musa koca bir denizi ikiye ayırır. Arkasından onu takip etmeye çalışan Firavun ise boğulur. Bu noktada ise sorunlu olan 2 nokta vardır.
    1. olarak İncil'de "Demek oluyor ki O dilediğine acır, dilediğinin de yüreğini katılaştırır." (#82581778) denir. Tanrı; Firavun'un yüreğini katılaştırmışsa eğer, Firavun'un buradaki suçu nedir? Ya da Musa'ya Tanrı tarafından acındıysa, Firavun cehennemde yanarken Musa neden cennette kalır? Herkes sınava giriyorsa bazılarına torpil mi yapılıyor? Peki, yapılıyor diyelim bu sefer de Tanrı'nın adil olmasına aykırı değil midir bu? Çünkü Tanrı her şeyiyle iyi ve adil olandır. (Tek Tanrı inançlarına göre...)
    2. olarak Mısır'ı yöneten koskoca bir hükümdarın boğulma olayı hangi tarihi eserde geçmektedir? Yahut Musa'nın kaçışı hangi belgede yazar? Mısır tarihi okuyan birisi bu olayı görebilir mi?

    Sorgulama kısımlarına gelmedik daha bunlar küçük ısınmalar. Ama biz önce İncil neymiş ona bakalım...
    Yeni Ahit ve Eski Ahit isimlerini çokça duymuş olabilirsiniz. Yeni Ahit İncil'dir ve Eski Ahit ise Tevrat ve Zebur dahil İsa'dan önce yaşamış olan birden fazla peygamberin söylediklerini kapsar. Bu noktada İncil yani Yeni Ahit'e kadar gelmiş olanlar hep bir ağızdan İsa'nın geleceğini müjdeler ve İncil ile bu müjde gerçekleşir. Zaten İncil müjde demektir. Hristiyanlar bu olayı mucize olarak nitelendirir. Çünkü, aralarında uzunca yıl farkı olan 2 kitap arasında birbirini tamamlayıcı ögeler vardır. Eski Ahit yazılmış daha sonra 1000 yıl geçmiş ve Yeni Ahit ortaya çıkmış. Ayriyeten ikisi birbirine uyuyor. İşte! Tanrı'nın kanıtı...
    İsa ve İncil tamamlayıcıdır ve "tamamlayıcı" olmak İncil'de geçer. İsa kendinden önceki dinler için ben onları yanlışlamaya değil tamamlamaya geldim der. Eski Ahit ile Yeni Ahit birleşir, tamamlanır ve Kutsal Kitap ortaya çıkar. Bu noktada Hristiyanlar Eski Ahit'i de kabul ederler.

    Peki, İncil değiştirilmiş mi? Olaya bakış açısı şudur: Müslümanların gözünden diyelim bakacak olursak İncil'i kabul etmemek gerekir çünkü İncil değiştirilmiştir.
    Hıristiyanlar ise bunun doğru olmadığını söyler. Hey Gavur Anlatsana kitabında da geçtiği gibi İncil'in İsa'dan Sonra 200 yıllarındaki örnekleri gösterilir örneğin ve "Şimdiki İncil ile tıpatıp aynı denilir."
    Burada kafa karıştıran bir diğer nokta ise 4 tane İncil olduğunu sanmaktır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna... Bu insanın gerçeği fark ettiğinde tebessüm etmesini sağlar. Çünkü bu isimler 4 farklı incil değildir. İncil'in 4 bölümüdür.
    Barnabas İncil'i diye ortaya atılan ise yukarıdaki kitapta anlatılış şekliyle, gerçek olan İncil değil sahtedir. Ayriyeten çelişkilerle doludur denir. Örneğin İsa'nın 12 havarisi vardır ve bu havariler arasında Barnabas diye birisi yoktur. Ama, Barnabas İncil'inde Barnabas kendisini 12 havariden birisi olarak tanıtır.
    Bu noktada başka bir kafa karıştıran konu ise şudur: İncil değiştirilmiş ise Tanrı buna nasıl izin vermiştir. İncil'de "Doğrusu sizlere derim ki, gök ve yer yok oluncaya dek ruhsal yasadan küçücük bir nokta ya da bir çizgi bile kaldırılmayacaktır." (#82132039) denir. Tanrı güçsüz müdür ki İncil'in değiştirilmesine izin versin? Ya da Müslümanlar kendi kitaplarının kıyamete kadar korunacağını bildiği halde neden aynı korumanın İncil için geçerli olmadığını savunur?
    Her neyse...

    İncil; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna dahil 27 bölüm içerir. Konusu ise İsa'nın doğumu, yaşayışı ve çarmıha gerilişi... Daha sonrasında da mucize olarak dirilmesi ve havarilerine görülmesi. Bu konu 4 havari tarafından anlatılır. Matta kendi gözünden ve kendi cümleleri ile bu olayları anlatır. Daha sonra Markos, Luka ve Yuhanna...
    İsa'nın uzun uzun soyağacı verilir. Matta kısmında (Matta 1: 1-17) İbrahim'den İsa'ya kadar 3'erli halde 14 kuşak sayılır. 42 kuşak yani...
    Luka kısmında (Luka 3: 23-38) ise İsa'dan Adem'e kadar 75 kuşak sayılır.
    Şimdi hesaplama kısmına geçelim Luka üzerinden... İsa'nın doğumunu 0 kabul edelim ve İsa'dan ilk insan olan Adem'e kadar 75 kişi var. Her birisi de 100 (yüz) yıl yaşadı diyelim. Bu noktada ulaşacağımız sonuç İ.Ö 7500 olur. Yani Adem M.Ö 7500 yılında ortaya çıkmış. Ben cömert bir insanım bu sayıya 1 tane 0 daha ekliyorum. M.Ö 75000 (75 bin) diyelim. Adem'den önce hiç insan olmaması lazım ama hayır...
    Arkeoloji ve bilim sayesinde bunun saçma olduğunu görebiliyoruz. Homo Sapiens Sapiens, yani insanların fosilleri 350 bin yıl öncesine gidiyor. (https://bilimvegelecek.com.tr/...ri-fasta-kesfedildi/)
    Bu noktada belirtmem gerekir ki insana en çok benzeyenlerin ne kadar geçmişe gidebildiği bu. Sapiens'ten çıkıp Homo Sapiens'i incelersek daha da geriye gidebiliyoruz. Ee, ben cömert bulunmuştum ve 0 eklemiştim yanına... İncil hesabına göre 75 bin yıl önce insan olmamalı. Bir diğer örnek ise taş aletler üzerinden olabilir. Bugün biz diyelim çatal, kaşık kullanıyoruz. Eskiden de taş aletler kullanılıyor diyerek yola çıkıp bulduğumuz taş aletlere bakalım: Hepsi 75 bin sayısının çok küçük kaldığını gösteriyor. (https://www.bbc.com/...erler-dunya-44806930)
    Bu noktada en güzel sözü Schopenhauer söyler: "Aynı kafada inanç ve bilgi birbiriyle uyuşmaz." (#82417065) Dinle ilgilenecek olan arkadaşlara küçük bir tavsiye, bilime bulaşmayın :)
    İsa'nın doğumuyla ilgili bir diğer noktayı ise kısaca alıntılıyor ve hiçbir şey demiyorum: "İsa Mesih'in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem Yusuf'la nişanlıydı. Onlar bir araya gelmeden önce Meryem'in Kutsal Ruh'tan gebe olduğu anlaşıldı." (#82130544)

    Neyse, biz devam edelim. İncil'in ilk 4 bölümünde İsa'nın doğuşundan itibaren yaşananlar anlatılır. İsa bolca tedavi yöntemi kullanır. Tıp bugünlerde bile o kadar ileri gidip ölüleri diriltemedi mesela... Bu noktada kötürümleri ayağa kaldırmak, kör olanların görmesini sağlamak ve ölüleri diriltmek gibi bolca eylemde bulunur. Alıntı yapmıyorum bu kısımda çünkü her sayfada defalarca görebilirsiniz bunu.
    Peki, sorum şu: Bu kadar iyileştirme gücü olan birisi neden kolu olmayan birisinin kertenkelenin kuyruğunda olduğu gibi kolun çıkmasını sağlamaz. Mesela Deadpool bunu yapıyor: https://youtu.be/Cb6T9L1K86M
    İsa Yahudilerin Kralı olarak çarmıha gerilir. Bu noktada yargılanma sürecinde kendisini "Tanrı'nın Oğlu" olarak tanıtır. Bu kısım ayrı bir kısım ve hiç girmek istemiyorum.
    Çarmıha gerilir, bi' mezara kapatılır. Mezarın üzerine koca bir kaya konulur ve başına da 2 Romalı bekçi atanır. Sonra insanlar şok! İsa bütün bu engelleri aşar ve havarilerinin yanına döner. Sonrasında onlarla beraber kalır ve dünyaya geri döneceği günün geleceğini söyleyerek aramızdan ayrılır.
    İlk 4 bölüm bu şekilde biter ve havarilerinin Hristiyanlığı anlattığı kısımları okumaya başlarız. Antakya, Konya, Selanik vd. yerleri dolaşırlar.

    Son bölüm olan Vahiy kısmında ise Mesih'in dönüşü ve yapılacak olan savaşlar falan anlatılır. Burada önemli bir nokta olarak yaratılış, insanların nasıl yaratıldığı, evrenin nasıl yaratıldığı gibi konular anlatılmaz. Başta söylediğim gibi bu konular Eski Ahit'te geçer ve Hristiyanlar bunu kabul eder zaten.
    Şahsi görüşüm şudur: Yahudiler'in dininin Buda benzeri bir insan olan İsa üzerinden güncellenmesidir Hristiyanlık. Eski Ahit'i kabul ederler ve İsa üzerinden ilerler İncil çünkü...

    Buda benzetmesi yaptım çünkü İncil'i bu öğretileri benimsemiş gibi hissettim. Örneğin birisi sizin yanağınıza vurursa diğer yanağınızı çevirin der.
    "Yargılamayın ki yargılanmayasınız." (#82133066)
    "İnsanların size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın." (#82133271) gibi sözler söylenir. Başka bir olay ise bi' kadının taşlanması kısmında yaşanır. "Aranızda kim günahsızsa kadına ilk taşı o atsın" dedi. (#82176505) denir İsa için.
    Bu gibi sözler üzerinden hırsızlık yapmamayı, insanlara iyi davranmayı ve güzellikleri tembihleyen bir din denilebilir Hristiyanlık için...
    Tabii, bazı noktaları da vardır ki burada ne demek istiyor denilir: "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın. Barış değil kılıç getirmeye geldim." (#82134651) der mesela İsa.

    Bu noktada Hristiyanlık ve İslam gibi dinler mecazi, süslü ya da örtülü anlamlar olduğundan bahseder. Biz bir olayı anlayamıyorsak bu bizim cahilliğimizdendir denir. İsa neden barış değil kılıç getirmeye geldi? diye soramayız. Ya da "İyi ürün vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılır." (#82131352) kısmını okuduktan sonra Çamların ne günahı var? diye soramayız. Başka bir örnek ise İncil'in Vahiy kısmındandır. Bu kısmın girişinde "Çağdaş okuyucuyu uğraştıran betimlemeler..." ve "Bugün anlaşılması güç olan..." gibi cümleler sarf edilir.

    En sevdiğim filozof olan Schopenhauer filozofların anlatacaklarını en kısa ve basit yoldan anlatması gerektiğini söyler. Süslü anlatımlar, anlaşılmayı zorlaştıran söz oyunlarını hiç sevmez ve gömer. "... ekseriyetle hakikatin peşinden ayrılmayan basitlik her türlü sanatın, güzel olan her şeyin, her türlü düşünsel temsil veya tasvirin temelinde olan bir yasadır." (#82922141) der. Basit olan güzeldir.
    Peki, sorumu soruyorum: Evinize herhangi bir alet aldığınızı düşünün, örneğin televizyon.
    Kullanma kılavuzunu açıp bakıyorsunuz ve televizyon nasıl kullanılır öğreniyorsunuz. Oldukça basit...

    Ufacık bir kalemin bile bir ahahaha şaka şaka... İnsanları "doğru" yola sevk etmesi ve daha da ötesi tüm hayatlarını etkileyecek ve değiştirecek olan bir kılavuz, kitap neden anlaşılmaz olur? Sorum bu kadar basit...

    İncil'in bir diğer mucizesi ise şudur: "İsa ne düşündüklerini bildiğinden onlara, "Kendi içinde ikiye bölünen her krallık yıkılır" dedi." (#82135441)
    Şok, şok, şok! Roma'nın çöküşünü önceden görmüş İsa.
    Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrıldıktan sonra her ikisi de yıkılmıştı farklı süreçler sonucunda.
    Yine küçük bir soru: İkiye ayrılan Almanya sonra tekrar birleşti ve hala yaşamaya devam ediyor. Yoksa, ileride Almanya yıkılacak mı?
    "Almanya krallık değil ki be!" mi diyeceksiniz yoksa?

    Başka bir örnek daha verelim: İncil'in Habercilerin İşleri kısmında Petros acıkır ve dama çıkar. Dua eder ki gökten yemek yollansın ve karnı doysun. Bu noktadan sonra gök açılır,çarşafa benzer koca bir nesne iner. Ve asıl nokta geliyor, tepsinin içinde "İçinde yeryüzünün tüm dört ayaklı yaratıklarıyla sürüngenleri ve gökyüzünün kuşları bulunuyordu." (#82178330)
    Sormazlar mı adama, "Be mübarek! Tüm kuş çeşitlerini bile sığdıramazsın o tepsiye."
    Bütün hayvanları nasıl sığdırdın :D

    Diğer iki örnek ise şunlardır: "Güneşin görkemi bir tür, ayın görkemi başka tür, yıldızların görkemi başka türdür. Görkem bakımından bir yıldız öteki yıldızdan farklıdır." (#82585248) denir.
    O dönemlerde yaşamış birisi başını gökyüzüne çevirirse göreceği şeyler bunlardır. Parıl parıl parıldayan yıldızlar, gündüzleri ortaya çıkan Güneş ve geceleri ortaya çıkan Ay.
    O dönemlerde yaşamış birisi nasıl bilebilir ki koskoca gökyüzünün 3 türden daha fazlası olduğunu. Gezegenler, Kuyruklu Yıldızlar ve daha nicesi... Kara delikler bile yeni yeni keşfediliyor :D https://www.nasa.gov/...-image-makes-history
    Tanrı her şeyi bilen ve gören ise, neden gözlerini gökyüzüne çevirmiş ve çıplak gözle gördüklerinden ötesini bilemeyen bir insan gibi davranıyor?

    2. örnek ise İncil'in Vahiy kısmındandır: "Bundan sonra baktım ve güneşte duran bir melek gördüm. Gür bir sesle göğün ortasında uçan tüm kuşları çağırdı." (#82993956) Güneş ile dünya arasındaki mesafe 149 milyon kilometredir. Melek bu kadar uzaktan sesini iyi duyurabilmiş. Güneşten gelen ışın bile dünyaya 8 dakikada varıyor. Kuşlar biraz bekledi galiba sesin gelmesini...
    Ha bir de ses uzayda yayılıyor muymuş?

    Her şey tamam ve bir diğer konuya girmek istiyorum. Müslümanlar neden kabul etmiyor Hristiyanlığı? İsa'nın peygamber olduğunu kabul ediyorlar mesela...
    Bu noktada İncil'in değiştirildiğini savunduklarını söylemiştim ve İncil'de şunlar geçer: "Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Çünkü göğün altında, insanlar arasında verilmiş başka hiçbir ad yoktur ki, biz onunla kurtulabilelim." (#82177294)
    Başka yerlerde de geçer ve Hristiyanlara göre Mesih İsa'dır. İsa'dan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir ve bunu bilirler. Zaten İsa bile peygamber değildir. En son peygamber Yakup'tur onlar için.

    Schopenhauer "... hayatın derin anlamı ve yüksek hedefi kitlelere ancak simgesel bir dille gösterilip takdim edilebilir, çünkü onlar hayatı gerçek anlamıyla kavrayamazlar." (#82406912) der.
    Başta söylediğim haliyle; gerçeği kavrayacak olan sadece sizsiniz. Kendi benliğiniz ile bunu yapmayı da seçebilirsiniz ya da dinlerin size söylediklerini kabul eder ve bu şekilde yaşamayı seçersiniz. Her bir din, Tanrı ya da peygamberler insanları "koyun" olarak nitelendirir ve her bir insanın da çobanlar tarafından güdülmesi gerektiğini söyler.
    Hem Tanrı'nın kullarısınızdır hem de başınızda bulunan yöneticilerin kulu... "Herkes başta bulunan yetkililere bağımlı olsun. Çünkü Tanrı'dan olmayan yetki yoktur. Var olanları Tanrı atamıştır. Bu nedenle, yetkiye karşı direnen, Tanrı'nın düzenine karşı direnmiş olur." (#82582734)

    Sözlerimi bitirmeden evvel uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkmaya başlayacağınızı hayal ediyorum. Bu yolculukta çoğunluktan kopup yalnız kalacağınızı hissedebilirsiniz. Çünkü Schopenhauer'in dediği gibi "Din kalabalıkların metafiziğidir." (#82405416) ve sizler de kalabalıklardan uzaklaştıkça koca bir dağın tepesine tek başınıza varmış gibi hissedersiniz. "Asıl büyük kafalar, kartallar gibi yükseklerde, yalnız yaşarlar." (#62614461) O noktaya vardıktan sonra ne yapacağınız ise size kalmış... https://tr.wikipedia.org/...the_sea_of_fog.jpg

    Din, bilim, felsefe ya da her ne olursa olsun; insanlık gelişmekte ve her gün değişmektedir. Sabit olan hiçbir şey varlığını devam ettiremez. Akmakta olan bir nehir, nehir olmasını akması sayesinde sağlar.
    Değişen bu dünyaya kalıcı yasalar ya da davranış biçimleri koymak ise oldukça gülünçtür.

    Geçmişte yaşamış insanların dinleri bize mitoloji olarak aktarılmaktaysa ve biz de onları eğlenerek ve gülerek okuyorsak; bugünün yaşayan dinleri de geleceğin mitolojisi olacaktır.

    Usta yazar Dostoyevski'nin o yıkıcı sözü ile kapatmak istiyorum: "Belki de Tanrı hiç yoktur." (#35635951)

    Belki de... https://www.youtube.com/watch?v=zE7PKRjrid4
  • HAYATIN ÇIĞLIKLARI
    Doktorun odasından çıktığımda moralim oldukça bozuktu. Kolesterolüm yüksekmiş. Diyet yapmalıymışım. Elimde yememem gerekenlerin listesi ve reçeteyle yürürken hayatımda hiçbir zaman diyet yapmadığımı düşündüm. Dahası, şimdiye kadar bana dayatılan hiçbir yasağa gönül rızasıyla boyun bile eğmemiştim. İçimdeki asi ruh burada da kendisini gösteriyordu. Biliyordum, belki birkaç gün o yiyeceklerden uzak duracak sonra da bildiğimi okuyacaktım.
    Hastane koridorları oldukça kalabalıktı. İnsanlar sürekli bir koşturmaca içerisindeydi. Herkes kendi derdinin çaresinin peşindeydi. Tıpkı dışarıdaki hayat gibi… Yaşam mücadelesi veriyordu. Ben de doktorun söylediklerini düşünüyordum. Yok iyi kolesterol, yok kötü kolesterol… Bir de trigliserit diye bir şeyden bahsetmişti. Doktor sanki karşısındaki kişi bu işten anlıyormuş gibi tıbbi terimler de kullanarak uzun uzun konuştu. Hiçbir dediğini anlamadım. Sadece kanımda biraz fazla yağlanma varmış. O da ilerde damarlarımdaki kanın akmasını yavaşlatabilirmiş. Tek aklımda kalan buydu.
    Hiç de önemsemiyordum. Zaten doktorlar her şeyi fazlasıyla abartırlar. Belki de kanım yağlanmayacak. Bunu kim bilebilir ki. Daha şimdiden doktorun söylediklerini kafamdan silmeye başlamıştım Bu düşüncelerle hastane içinde ağır adımlarla yürürken iki doktorun konuşmasına şahit oldum.
    --30 yaşında akciğer kanseri olan bir kadına hastalığının oldukça ilerlediğini söylemek öyle zordu ki. Hem de Üçüncü Evre… Bazen nefret ediyorum bu meslekten.
    --Haklısın. İdam hükmünü mahkumun yüzüne karşı söylemek gibi bir şey. Üstelik de af yok. Temyiz yok.
    Doktorların arkasından konuştuğu kadın az ileride yürüyordu. Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Yüzünü görmek istiyordum. Neden bilmem ama merak etmiştim. Hızlı adımlarla ona yetiştim. Uzun boylu, zayıf, şık giyimli bir kadındı. Fark ettirmeden yüzüne baktım. Biraz solgundu. Ama daha çok hüzün doluydu. Öylesine çekici ve öylesine güzeldi ki. Yüzündeki hüzün bile güzelliğini engelleyemiyordu. O yorgun adımlarla az ötemde yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Sonra kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım. Beni fark edebilirdi. Rahatsız olabilirdi. Ama o kadar iç dünyasına çekilmişti ki, kimseyi görecek durumda bile değildi.
    Belli etmeden onun her hareketini izliyordum. Hastane çıkışında bir süre durdu. Derin derin nefes almaya başladı. Gözleriyle etrafı taradı. Sonra gökyüzüne baktı. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bu güzellikleri bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Bu düşüncemden rahatsız oldum. Belki de içinden dua ediyordu, kim bilir. Ama yüzündeki hüzün daha da artmıştı sanki. Düşünceliydi. İçinde yaşadıklarını o kadar merak ediyordum ki.
    Beş dakika öncesine kadar beni rahatsız eden kolesterol derdinden sıyrılmıştım. Aklıma bile gelmiyordu. Sadece kadını izliyordum. Aklımda sadece o vardı. Hüznün bile gölgeleyemediği güzellik vardı.
    Hastane bahçesinde ağır adımlarla bir süre dolaştı. Sonra yeşili bol olan sessiz bir yer bulup, oradaki banka oturdu. Elindeki telefona bir şeyler yapıp çantasına koydu. Sonra da çantasından kalın bir dosya çıkarıp dikkatlice okumaya başladı. Uzaktan izliyordum onu. Dosyayı tekrar çantasına koyduğunda derin bir sessizliğe büründü. Endişeli olduğu belli oluyordu. Ne de olsa hayatı o dosyadaki yazılanlara bağlıydı. Orada yazan değerlere, rakamlara… Üçüncü Evrenin ne olduğunu bilmiyordum ama doktor idam mahkumu dediğine sonun başlangıcı olmalıydı. Galiba o biliyordu, bu evrenin sonuçlarını. O yüzden de endişeleniyordu.
    Yanına gitmek, onunla konuşmak istedim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Çekiniyordum. Daha fazla üzülmesini istemiyordum. Belki yalnız kalmak isteyebilirdi. Belki de acısını tek başına yaşamak… Hem böyle bir durumda olan kişiye ne söylenebilir ki. Zaten bir kaç dakika önce bir insana söylenebilecek en ağır cümleleri duymuştu. Nasıl teselli edilebilir ki. Ama gitmeliydim yanına. Bir şekilde onunla tanışmalıydım. Başka türlü rahat edemeyecektim.
    --Merhaba.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı.
    --Merhaba.
    Gerçi bu söz dudaklarından kendiliğinden döküldü. Anlamsızca…
    Gülümsüyordum ama yüzümdeki gülümseme daha öncekilere benzemediğini biliyordum. Çünkü kendimi zorluyordum.
    --Bence en iyisini siz yapıyorsunuz. Hastane gibi böylesine soğuk bir ortamın en güzel yerini bulmuşsunuz kendinize.
    Anlamamıştı. Saf saf yüzüme bakıyordu. O kadar çaresizdim ki ben de. Saçma sapan sözcüklerle kadının ilgisini çekmeye çalışıyordum.
    --Bir arkadaşım yoğun bakımda kalıyor. Kalp krizi geçirmiş. Onu görmeye geldim ama bana göstermiyorlar. Kaç saattir bekledim, göremedim. Durumuyla alakalı bir şey de söylemiyorlar.
    Sonra sesimin tonuna biraz merak unsuru katarak sordum.
    --Siz de mi birini ziyarete geldiniz?
    Aslında onu yönlendirmek istiyordum. İstediğim cevabı vermesini bekliyordum.
    Bir süre şaşkınlığını üzerinden atamadı.
    --Efendim? Şey… Evet… Evet, bir arkadaşımı ziyarete geldim.
    Sahte bir endişe içinde sordum.
    --Umarım durumu iyidir?
    --Evet... Evet, gayet iyi… Yakında tamamen iyileşecekmiş. Hiçbir sorunu kalmayacakmış. Doktorları öyle söyledi.
    Sesi titriyordu. Sanki kabahat işlemiş bir çocuk masumiyeti içinde konuşuyordu.
    Yüzüne sevgiyle baktım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sesimin titremesinden korktum.
    --Umarım arkadaşınız tamamen iyileşir. Umarım tez zamanda ayağa kalkar. Bunu yürekten diliyorum.
    Başını önüne eğdi.
    --inşallah.
    Ama umutsuz olduğu belli oluyordu. Sanki biraz önce yakında tamamen iyileşecek, hiçbir sorunu kalmayacak diyen o değilmiş gibiydi. Gerçi bu sözlerde farklı bir ima gizliydi.
    İkimiz de birbirimize yalan söylüyorduk. Ama ikimiz de yapmacıktan uzaktık. İkimizin yalanları da oldukça masumdu.
    Bir süre sessiz kaldık. Bir şeyler söylemeliydim, en azından sohbeti devam ettirecek bir şey. Aklıma sadece hasta ve hastane ile ilgili sözcükler geliyordu. Oysa ben onu bu ortamdan uzaklaştırmak istiyordum. Yüzündeki bu hüznü silmek istiyordum.
    Bir anda kendisine elimi uzattım.
    --Ben, Kerem…
    Gülümsedi. Belki de ilk kez… Öyle güzeldi ki. Eli o kadar sıcaktı ki. Ya da bana öyle gelmişti.
    --Ben de, Hayat…
    --Çok memnun oldum, Hayat Hanım. Sizi tanıdığıma gerçekten çok mutlu oldum.
    Abartılı bir coşku vardı, sesimde. O da bu coşkuya kayıtsız kalamadı.
    --Ben de çok memnun oldum, Kerem Bey.
    Sürekli sorular soruyordum. Bunu yaparken de neşeli tavırlar sergiliyordum. Aslında zihnindeki karabulutları dağıtmak istiyordum. Annesi, babası ve bir kız kardeşi varmış. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyormuş. Ama son günlerde işine pek sık gitmiyormuş. Zaten yıllık iznini kullanıyormuş. İzni bitince belki de işten ayrılabilirmiş. Bu son sözleri söylerken bakışlarını kaçırıyordu. Ben de pek fazla üzerine gitmedim. Kendimden bahsederken de oldukça neşeli bir profil çiziyordum.
    --35 yaşımdayım. Kendime ait bir ofisim var. Sigorta poliçesi satıyorum. İki kardeşim ve annem var. Kardeşlerimin ikisi de evli. Annemin tek düşüncesi bir an evvel beni eli yüzü düzgün biriyle evlendirmek. Kadının tek kriteri bu. Eli, yüzü düzgün biri… Haftada bana en az iki tane kısmet buluyor.
    Benim bu neşeli tavrıma Hayat da gülümseyerek katılıyordu.
    --Siz de üzmeyin kadını. Bir an önce evlenin.
    --Aslında iki kardeşimi de annem evlendirdi. İkisi de onun bulduklarıyla evli. Yani bir nevi görücü usulü… Ama ikisi de gayet mutlu. Çocukları bile var.
    --Demek ki anneniz bu işi biliyor. Bence siz onun bulduğu biriyle evlenin. Hem siz annenizin baskısından kurtulur, mutlu olursunuz. Hem de onu mutlu etmiş olursunuz.
    --Ben evlensem asıl o zaman sorun başlayacak. Asıl annem o zaman boşlukta kalacak. Çünkü onun tek işi bu. Oğlu için birini bulmak değil, o kişiyi aramak. Böyle avunuyor. Böyle zaman geçiriyor.
    Normal bir ortamda böyle bir konuyu asla açmazdım. Ama farklı bir ortamdaydım. Değer yargılarımı düşünecek zaman değildi. Bir an durdum. Hiç düşünmeden bir soru sordum.
    --Siz evli misiniz, Hayat Hanım? Parmağınızda yüzük göremedim?
    Sol elini düz tutup bir süre anlamsız gözlerle baktı. Sonra da gülümseyerek bana döndü.
    --Hayır. Evli değilim.
    Sesinde farklı bir duygusallık vardı ama kendisini çabuk toparladı.
    --Belki de evlenmem için baskı yapan bir annem olmadığından…
    İkimiz de güldük.
    O an güzelliğine övgüler sıralamak geldi içimden. Sustum. Bir başlayabilsem zaten susmazdım.
    --Hayat Hanım. Haydi, bir yere gidip bir şeyler yiyelim. Tam da yemek vakti…
    Önce kabul etmedi. İşi olduğunu söyledi. Ama o kadar ısrarcıydım ki. Ve o kadar şirinlikler yapıyordum ki. Dayanamadı.
    Ağır adımlarla park yerine doğru yürümeye başladık. Hayat’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaramıyordum. Bir an için bile kendi dünyasına çekilse yüzündeki hüzün belli oluyordu. O yüzden de sürekli konuşuyordum. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar konuşuyordum.
    Arabada da sessizliği devam ediyordu.
    --Hayat Hanım. Nerede yemek yemek istersiniz?
    Yüzüme öyle güzel baktı ki. Sanki bir teslimiyet vardı bu bakışlarda.
    --Bilmem. Siz nerede isterseniz…
    Başka bir şey sormadı. Yol boyunca tek bir laf bile etmedi. Ben de konuşamıyordum. Sanki tüm sözcük stoğumu bitirmiş gibiydim. Yüzüne bakmaya çekiniyordum. Yüzündeki hüznü görmeye dayanamayacağımı biliyordum.
    Sahilde salaş bir lokantaya gittik. İçerisi yeterince kalabalıktı. İki kişilik bir masa bulup oturduk. Garson siparişleri almaya geldiğinde salata dedi.
    --Sadece salata almak istiyorum.
    Gülümseyerek karşı çıktım.
    --Bence çok ideal bir kilonuz var. Eğer düşünceniz diyet yapmaksa inanın bana, buna hiç ihtiyacınız yok.
    Hafifçe gülümsedi.
    --İsterseniz bu işi bana bırakın.
    Sonra da cevabını beklemeden garsona siparişi verdim.
    Gergindi. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Biraz olsun ilgimi üzerinden çektiğimde sisler ülkesinde kayboluyordu. Yemek geldiğinde onu da iştaha getirmek için hemen birkaç lokma aldım. Ama Hayat benim kadar aceleci davranmıyordu. Lokmaları hem küçük hem de hareketleri oldukça yavaştı. Zoraki yediği belli oluyordu. Gerçi benim de ondan farkım yoktu. Benim de lokmalar boğazıma diziliyordu.
    --Keşke sadece salata almama izin verseydiniz. Pek aç değildim. Bunca yiyeceklere yazık olacak.
    --Acele etmemize gerek yok, Hayat Hanım. Nasılsa bizi kovacak değiller ya. Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman kalkarız.
    --Sizi de işinizden ettim.
    --Rica ederim. Merak etmeyin, benim ofiste çalışanlar var. Bugün bütün günümü size ayırabilirim. Hem sayenizde ben de biraz olsun kaytarmış olurum.
    Nezaketen gülümsedi. Ama sıkıntısını atamıyordu üzerinden. Haklıydı. İçinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyordu. Sanırım ne zaman patlayacağını biliyordu.
    Dayanamayıp sordum.
    --Hayat Hanım. Sizin bir sorununuz var sanki. Yoksa hastanede yatan o arkadaşınıza mı üzülüyorsunuz?
    Yine yönlendirici bir soru sormuştum.
    --Şey, evet…
    Bir süre yüzüme baktı. Sonra da tane tane konuştu. Sesindeki hüznü hissedebiliyordum.
    --Arkadaşım akciğer kanseri…
    Normal bir zamanda olsak aşırı bir tepki verirdim. Ama kendimi tuttum.
    --Kanser mi? Allah yardımcısı olsun. Üzüldüm. Umarım şifa bulur. Tıp çok ilerledi. Artık neredeyse tüm hastalıkların çaresi var.
    Söylediklerime kendim de inanmıyordum. Ne de olsa söylenmek için söylenen sıradan sözcüklerdi. Bakışları hala üzerimdeydi. Üstelik de tepkisiz davranıyordu. Ama çektiği duygusal acıyı saklıyordu.
    --Sanırım iyileşme şansı pek yok. Çünkü hastalık çok ilerlemiş. Yani Üçüncü Evrede…
    Üzüntümü saklamak için bir çaba sarf etmenin anlamı yoktu. İçimden geldiği gibi davranıyordum.
    --Üçüncü Evre mi? O ne demek…?
    Metanetini hala koruyordu.
    --Eğer iyi bakılırsa en fazla bir yıllık ömrün var, demek.
    O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Bu kadarını beklemiyordum. Oysa görünüşte gayet sağlıklıydı. Ya da öyle görünüyordu. Bir yıl… En fazla… O da iyi bakılırsa… Bu haksızlıktı. Böylesine genç, böylesine güzel bir kadının ölmesi…
    Aman Tanrım…
    Hayat’ı hasta olarak görmeye alışmıştım. Evet, kötü bir hastalığı vardı. Ama onun adını ölümle aynı cümle içinde kullanmak hiç aklıma gelmemişti. Evet, hastaydı. Ama hep de hasta olarak yaşayacak sanıyordum. Hayat ve ölüm… Hayır, bu olamazdı. Olmamalıydı.
    --Lütfen, Hayat Hanım… Arkadaşınız hakkında bu kadar olumsuz düşünmeyin. Yarının neler getireceğini bilemezsiniz. Kimse de bilemez. Ben umutluyum, arkadaşınız eski sağlığına kavuşacak. Siz de inanın. O kişi yeniden ayağa kalkacak.
    Bu sözleri o kadar yürekten söylemiştim ki; gülümsedi. Gülümsemesi içtendi.
    --Umarım dediğiniz gibi olur, Kerem Bey.
    Bir şey hatırlamış gibi konuşmanın seyrini değiştirdim.
    --Sahi, biz neden hala birbirimize siz diye hitap ediyoruz ki. Lütfen bundan sonra bana sadece Kerem deyin. Ben de sana Hayat diyeceğim. Sakıncası var mı?
    Yeniden gülümsedi. Gülümsediği zaman o kadar güzel oluyordu ki.
    --Hayır, yok. Hiç sakıncası yok, Kerem.
    İkimiz de güldük. Birlikte gülmek o kadar güzeldi ki.
    Başarmıştım. Sonunda Hayat’ın yüzündeki hüznü biraz olsun silmiştim. İçindeki karabulutları dağıtmıştım. En azından şimdilik… Bu da bir şeydi. Yanındaydım. Üstelik de bana güveniyordu. Bunu hissediyordum.
    Hesabı ödeyip kalktığımızda ikimizin de yüzünde bir gülümseme vardı ama yine de o gülümseme içimizde sakladığımız düşünceleri tam olarak engelleyemiyordu. Arabaya bindiğimizde elini direksiyonu tutan elimin üzerine koydu.
    --Kerem. Sana çok teşekkür ederim. Ama eve gitmem gerek.
    --Elbette, Hayat. Kusura bakma. Genelde çenem bu kadar düşük değildir. Bugün nedense bir şey oldu bana.
    Yüzüme bakarak gülümsedi.
    --Bence çok sevimliydin.
    Bir şey diyemedim. Gülümseyemedim bile.
    Arabada yeniden sessizliğe büründük. İkimiz de konuşamıyorduk. Sanki bir şey bizi engelliyordu. İkimiz de belli bir tedirginliği yaşıyorduk. Evine yaklaştıkça Hayat’ın tedirginliği daha da arttı. İçinde sakladığı duygular harekete geçmişti. Çantasını tuttuğu eli istemsizce titriyordu. Yüzü daha da solmuştu.
    --Hayat…?
    Cevap vermedi. Sabit bir noktaya bakıyordu ama bir yeri gördüğünü sanmıyordum. Titremesi artmıştı. Daha fazla dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    --Hayat…!
    Arabayı uygun bir yerde park ettim. Elini tuttum.
    --Hayat, ne oldu? Neden ağlıyorsun?
    Ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Öylesine çaresizdim ki. Biraz önce uzun uğraşlar sonucu gülümsettiğim kadın şimdi hıçkırıklara boğulmuştu.
    --Hayat, ne olur yapma. Kendimi çok kötü hissediyorum.
    Belki de ağlaması lazımdı. İçinde gün boyu biriktirdiği tüm olumsuzlukları belki de bu şekilde dışarı atabilirdi. Ama dayanamıyordum ağlamasına. Onun bu hıçkırıkları benim de içimi dağlıyordu.
    --Hayat. Ne olur konuş benimle. Lütfen.
    Yüzüme baktı. Gözyaşları yanaklarını tamamen ıslatmıştı. İsyan eder gibi haykırdı.
    --Ben kanserim, anlıyor musun! Kanser…! Yakında öleceğim!
    O yeniden hıçkırıklara boğulurken ben susuyordum. Bir şey söyleyemedim. Gerçi bu durumda olan birini hangi söz teselli edebilirdi ki. Ya da hangi söz inandırıcı olabilirdi. Çaresizdim. Bir o kadar da güçsüz…
    Düne kadar benim de kendi hayatıma karşı isyanlarım vardı. Sorunlarım, ilişkilerim, faturalar, yaşamın zorluğu… Hepsi öyle sıradan şeylerdi ki. O an yaşamanın tek bir amacı var diye düşünüyordum. Yaşamanın kendisi…
    Ellerini sımsıkı tutuyordum. İçim kan ağlıyordu bu güzel gözlerden akan yaşlar için. Bir dileğim olsa, tek bir dileğim; Hayat’ı yeniden güldürmek için kullanırdım. Onu yeniden hayata döndürmek için… Bunu yapardım.
    Sonra elimi omzuna attım. Başını omzuma gömdü. Bir şey yapamıyordum ağlamasına. Durduracak gücüm yoktu. Sadece sarıldım. Sadece yanında olduğumu bilsin istedim. Keşke acılarını paylaşabilseydim.
    Uzun süre ağladı. Sonra kesik kesik hıçkırmaya başladı. Sonra da sustu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif saçlarını okşamaya başladım.
    Fısıltı şeklinde konuşuyordu. İçliydi.
    --Çok kötüyüm, Kerem. Kaç aydır tedavi görüyorum. Umudum yoktu ama yine de bir umut işte. Bu sabah sonuçları aldım. Kanserli hücre her yeri sarmış. Düşünebiliyor musun, düşmanlar bedenimde. Sahip olduğum, sığındığım kale düşman işgali altında. Yakında tamamen ele geçirecekler.
    Benim de canım yanıyordu. Duygularım kanıyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu.
    --Seni anlıyorum.
    Başını omzumdan hızla çekerek doğruldu. Kolumu omuzundan almak zorunda kaldım.
    --Beni anlıyor musun. Demek beni anlıyorsun, ha. Siz beni anlayamazsınız, Kerem Bey! Kimse de anlayamaz! Beni anlamak için tüm yaşadıklarımı teker teker yaşamanız lazım! Kemoterapiyi, radyoterapiyi… Yuttuğum tonlarca ilacı…! Beni anlamanız için insanların bana nasıl acıyarak baktıklarını görmeniz lazım! Sabah uyandığınızda bu günde ölmemişim diye sevinmeniz lazım!
    Bir an irkildim. Ben hiç bunları hiç düşünmemiştim. Bir süre sustu. Derin derin nefes alıyordu. Sonra yüzüme baktı. Biraz olsun sakinleşmişti. Öyle mahcup bir ifadesi vardı ki; sanki sesini yükselttiği için özür diliyordu bu bakışıyla. Zaten biliyordum, o an bağırdığı, isyan ettiği kişi ben değildim. Hem bu şekilde rahatlayacaksa eğer, bana istediği kadar bağırabilirdi. Yeniden konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Daha bir duygusallaşmıştı. Öfke yoktu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu koskoca dünyada öylesine yalnız hissediyorum ki kendimi. Sanki tüm dertler benim sırtımda gibi. Sanki bu dünya ancak ben ölünce kurtulacakmış gibi. Kendimi zaten bu dünya için bir fazlalık gibi görmeye başladım son günlerde… Sanki ben ölünce herkes rahat edecek. Çok yalnızım, Kerem. Ben çok yalnızım.
    Sesimin titremesine aldırmıyordum artık.
    --Doktor tam olarak ne söyledi?
    Yüzüme baktı.
    --Üçüncü evre ile ilgili bir şeyler söyledi. Sesi beynimde yankılanıyordu. Kendimi hep güzel şeyler için şartlamıştım. Doktor hastalığımın her yere sıçradığını söyleyince o an düşünme yetimi kaybettiğimi sandım. Sözlerinin anlamını kavrayamıyordum. Panik halindeydim. O an yanından kaçmak istedim. Sanki o sözleri duymazsam hastalığım beni ele geçiremeyeceğini düşünüyordum. Ve odasından kaçarak uzaklaştım. Sonrasını biliyorsun zaten…
    --Ben yanındayım, Hayat. Yalnız değilsin. İnan bana, her zaman yanında olacağım.
    Yüzüme baktı. Güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı.
    --İyi ki varsın. Bugün iyi ki karşıma çıktın. Yoksa ben bu travmayı atlatamazdım.
    --Ama ilk karşılaştığımızda oldukça güçlü görünüyordun. Benden bile güçlü…
    --Sen öyle san. O anlarda ne kadar kötü bir durumda olduğumu tahmin bile edemezdin. Aklımdan öyle aptalca düşünceler geçiyordu ki. Hatta çantamdaki tüm ilaçları yutmak da bunlardan biriydi. Belki de sen beni yeniden hayata döndürdün.
    Hınzırca gülümsedi.
    --Tabi, şimdilik…
    --Saçmalama, Hayat. Böyle kötü fikirleri kafandan at. Seni sevenleri düşün.
    O an yüzünde bir endişe oluştu.
    --Sahi, Kerem… Bizimkilere ne söyleyeceğim? Ya da nasıl söyleyeceğim? Benimle birlikte gelmelerini istemedim. Üstelik de telefonumu bilerek kapattım. Eminim defalarca aramışlardır beni. Onlar da sabahtan beri benden gelecek müjdeli haberi bekliyorlar.
    --İstersen bir şey söyleme. En azından bugün söyleme. Daha sonuçlar belli olmamış, de. Ya da yeni tetkikler yapacaklarmış, de. Geçiştir şimdilik. Halin çok kötü çünkü. Biraz kendine gel. Sen bu düşünceye alış, sonra söylersin. Telefon için de şarjı bitti, dersin.
    --Sanırım en doğrusu bu.
    Bir yerden su aldık. O suyla yüzünü yıkadı. Sonra da kağıt havluyla sildi. Yüzündeki solgunluğu kapatmak için de hafif bir makyaj yaptı. Evine doğru giderken biraz olsun kendine gelmişti. Kartvizitimi uzattım.
    --Hayat, burada telefon numaram yazılı. Yarın öğle vakti beni arıyorsun ve buluşuyoruz, anladın mı?
    Şaşırmıştı.
    --Neden? Zaten sana yeterince zahmet vermedim mi?
    Kararlıydım.
    --Lütfen, Hayat… Yarın buluşuyoruz ve o doktora birlikte gidiyoruz. Anlaştık mı? Her şeyi öğrenmek lazım. Kaçarak bir şey elde edemeyiz.
    Çoğul cümleler kullanıyordum. Tavrım hoşuna gitmişti. Gülümseyerek başını salladı.
    --Peki. Dediğin gibi olsun.
    Evlerinin kapısında arabayı durdurdum. Ben de indim. Ona elimi uzattım. Ama o kollarını açarak bana sarıldı. Öyle sıcacıktı ki.
    --Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim sana, Kerem.
    Sonra da apartmandan içeri girdi. Bir süre arkasından baktım. Gerçekten de yalnızdı. Çok çaresizdi. Üzerinde taşıyamayacağı kadar büyük bir yük vardı.
    xxx
    Hayat telefon ettiğinde saat 12 ye geliyordu. Hastanede buluşalım teklifini kabul etmedim. Kendisini evinden aldım. Arabada gülümseyerek konuşuyordu benimle. Dünkü o kötü durumundan sıyrılmıştı. Ya da öyle görünüyordu. İçindeki fırtına dinmişti. Ya da çok iyi gizliyordu.
    Doktoru aradığımızda hemen gelebileceğimizi söyledi. Kısa bir zaman sonra odasındaydık. Hayat’ın yüz ifadesini gördüğünde sevindi. Bu hastalığın en önemli ilacının moral gücü olduğunu özellikle belirtti. Hayat pek fazla konuşmuyordu. Benim içimde ise sorulması gereken onlarca soru vardı. Daha öncesinde kanserle ilgili bir şeyler biliyordum. Onlar da tamamen ya kulaktan dolma bilgiler ya da tanıdıkların yaşadıklarında edindiğim izlenimlerdi. İlk kez gerçek anlamda bir şeyler öğrenmek istiyordum.
    --Doktor Bey. Hayat Hanım’ın durumunu bize anlatabilir misiniz? Ama ne olur, bizim anlayabileceğimiz şekilde…
    Gülümsedi. İnanıyorum ki daha önce pek çok kez bizim yaşadığımız durumla karşılaşmıştı.
    --Hayat Hanım bize geldiğinde hastalık oldukça ilerlemişti. Kemoterapi, radyoterapi uyguladık. Bunun sonucunu almak istedik. Ama tümörler lenf bezleri de dahil pek çok organı sarmıştı. Dünkü tetkiklerde gördük ki tümörlerin çapı oldukça büyük. Yani hastalık üçüncü evrede...
    --O ne demek? Yani üçüncü evre…?
    Bir süre durdu. Hayat’ın yüzüne baktı. Oysa Hayat oldukça sakindi. Sanki sorun bir başkasına aitmiş gibi dinliyordu. Doktorun bakışlarıyla kendine geldi.
    --Lütfen anlatın, Doktor Bey. Bütün gerçekleri bilmek istiyorum. Nelerle karşılaşacağımı bilmek istiyorum.
    --Bu evre çok tehlikeli bir dönem, Hayat Hanım. Şu an ki durumunuzla ortalama ömrünüz bir yıl diyebilirim. Gerçi çok nadir olarak bunun üzerinde hatta çok üzerinde yaşayanlar olabildi. Onlar tedaviye uyum sağlayabildiler.
    Doktorla konuşurken Hayat oldukça rahattı. Sesi hiç titremiyordu. Onu hayranlıkla izliyordum.
    --Yani tedaviye uyum sağladılar ama yine de öldüler, öyle mi?
    --Evet. Tedavinin amacı da zaten bu. Hastanın ömrünü uzatmak...
    O an Hayat’ın gözlerine baktım. Sarsılmıştı ama belli etmiyordu. Yarası acıyordu ama acısını saklıyordu. İsyanı vardı ama çaresizdi. Haykırışlarını kimsenin duymayacağını biliyordu.
    Doktorla 15 dakika kadar konuştuk. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler anlattı. Zamanla akciğer zarında iltihaplanma olacağından bunun da akciğerde su toplamasına neden olacağından bahsetti. Çok ağrılı bir dönemmiş. Üstelik de solunum güçlüğü çekmeye neden olabilirmiş. Hastanın psikolojisiyle alakalı bir şeyler de söyledi. Ama ben sadece o bir yıllık ömre takılmıştım. Dinliyordum ama kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Zaman zaman Hayat’a bakıyordum. Onun tepkisini ölçmek istiyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Sanki bir başkasıyla alakalı konuşuyorduk. Oysa özne kendisiydi.
    --En kısa zamanda yeni bir tedaviye başlamamız lazım.
    Doktorun busözünden sonra Hayat ayağa kalktı. Ona elini uzattı. Anlamıştım, konuşma bitmişti. Sonra da oradan ayrıldık.
    Hastane koridorunda ikimiz de sessizce yürümeye başladık. Bir süre sonra Hayat koluma girdi. Sanki; iyi ki varsın, diyordu. Sanki varlığımdan destek alıyordu. Bu şekilde dışarı çıktık. Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
    Hayat arabada da sessizliğini korudu. İçinde fırtınalar esiyordu, biliyorum. Düşünüyordu. Yarınını düşünüyordu. Sonra birden elimi tuttu. Gülümsedi.
    --Teşekkür ederim, Kerem. Varlığın benim için o kadar değerli ki.
    Gülümsemesi içtendi. Sesinde en küçük bir korku, endişe yoktu.
    --Senden bir şey isteyebilir miyim?
    --Elbette, Hayat. Ne istersen…
    Gülümsemesi devam ediyordu. Çok masumdu.
    --Çimlerin üzerinde oturmak istiyorum. Yiyecek olarak hafif bir şeyler alıp sere serpe uzanmak istiyorum. Olabilir mi?
    Yüzüne baktım. Gülümserken sadece başımı sallayarak onayladım. Konuşamadım. Sesimin titremesinden korktum.
    Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kadıköy Sahil Yolundan Caddebostan’a geldik. Arabayı büyük bir marketin otoparkına çekip içeri girdik. Alışverişimizi yapıp yürüyerek sahile indik. Sahil her zaman ki gibi insanları ağırlıyordu. Kimi portatif sandalyelerinde kimi de yere serdikleri örtülerin üzerinde oturuyordu. Çimlerde oturanlar da vardı. Uygun bir yer bulup çimlerin üzerine oturduk. Hayat etrafa neşeli gözlerle bakıyordu.
    --Ne iyi ettik de geldik. Biliyor musun, uzun zamandan beri böyle bir yere gelmek istiyordum. Buradaki insanlara öyle çok imreniyordum ki.
    Bir süre dudağındaki gülümsemeyle yüzüme baktı. Sevgi doluydu.
    --Sana çok teşekkür ederim, Kerem.
    Poşetten yiyecekleri çıkartırken ben de gülümsemesine kayıtsız kalamadım.
    --Asıl ben sana teşekkür ederim. Sayende temiz bir hava alıyorum.
    --Çok iyisin, Kerem. Gerçekten… Daha dün tanıdım seni, bak bugün neler paylaşıyoruz.
    Sonra bir şey hatırlamış gibi sordu.
    --Hayatında biri var mı?
    Böyle bir soru sormasını beklemiyordum.
    --Nasıl yani…?
    --Öyle iyi birisin ki. Ben senin içinde yaşadıklarını biliyorum. Sert görünümlüsün ama çok da duygusalsın. Pek çok kadın için ideal birisin. O yüzden soruyorum; hayatında biri var mı, diye.
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.
    --Şey… Evet. Daha doğrusu, Hayır.
    O an öyle bir kahkaha attı ki. Ben bile şaşırdım.
    --Çok tatlısın Kerem. Sanki yaramazlık etmiş bir çocuk gibisin. Evet mi, hayır mı. Korkma, seni onun elinden almam.
    Zoraki gülümsedim.
    --Aslında biri vardı ama ayrıldık. Daha doğrusu anlaşamadık.
    Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
    --Öyle mi. Çok üzüldüm, Kerem… Neyi paylaşamadınız ki? Ya da neden ayrıldınız? Ne kadar sürdü ilişkiniz?
    Soruları peşpeşe sıralıyordu. Ama ben yine de kaçamak cevaplar veriyordum.
    --Bilmem. Galiba ikimizin de kendi doğruları vardı. İkimiz de değişmeyi reddediyorduk. Yine de iki yıldan fazla sürdü. Sonunda ayrıldık.
    Üzgün olduğu yüzünden belli oluyordu.
    --İki yıldan fazla mı? İki insanın birbirini tanıması için yeterli bir süre oysa. Yine de birbirinizden hoşlanmamış olsaydınız bu kadar sürmezdi.
    Bu konunun açılması beni rahatsız etmişti. Hayat’ın derdine karşı benimki… Hiç de adil değil. O hayatıyla mücadele ederken ben nelerden bahsediyordum. Parçalanmış gibiydim. Bir yanım deli dalgalarla boğuşurken diğer yanım Hayat’ın karşısında yaramaz bir çocuk gibi duruyordu. Ayrılmış olsam da bu ilişki sanki bir suçun itirafı gibiydi. Hem de affedilmeyen bir suçun… Öyle hissediyordum. O ise sürekli sorular soruyordu.
    --Söylesene, Kerem… Hala onu seviyorsun, değil mi?
    Yüzüne bakmadan cevapladım.
    --Bilmiyorum. Emin değilim aslında…
    --Adı ne?
    Zorlukla cevaplıyordum. İçimdeki fırtına devam ediyordu.
    --Nil. Yani Nilüfer.
    --Nilüfer. Ne güzel bir isim. Kerem, ben sana çok kötülük yapıyorum.
    --Kötülük mü? Bu da nereden çıktı?
    --Tabi. Belki de şu an ilişkini kurtarmak isterdin. Belki de onun yanında olmak isterdin. Ben sana ayak bağı oluyorum.
    --Hayat. Lütfen, böyle konuşma. Ben şu an senin yanında olduğum için çok mutluyum.
    Hafifçe gülümsedi. Mahcup bir ifade vardı yüzünde.
    --Eğer onu seviyorsan bırakma, Kerem. Sonra çok pişman olursun. Geride çözülmemiş bir problem bırakırsan ileride yaşayacağın olası ilişkini de etkiler.
    Cevap vermedim. Aslında haklıydı. Nilüfer’i hala seviyordum. Ama aşırı inatçıydı. Pire için yorgan yakabilen cinsten... Pek çok kez kavga ettik. Ama yine de ayrılığımız kısa sürdü. Küçük bir bahane yaratarak yeniden aramıza köprüler kurduk.
    Ben sessiz kalınca Hayat da fazla üzerime gelmedi. Yiyeceklerden yemeye başladı. Sonra da bilgiç bir şekilde bana baktı.
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma.
    Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
    --Ne?
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma, dedim. Yani kendi doğrularını ona dayatma. Kendi ayakları üzerinde durmasına izin ver. Her zaman korumaya kalkma.
    --Ne demek istiyorsun, Hayat? Bu sözler de nereden çıktı?
    Güldü.
    --Bazı kadınlar sahiplenilmeye dayanamazlar. Sanki bir kafese kapatılmak gibi gelir onlara. Sana akıl hocalığı yapıyorum. Kadınlar hakkında bilinmeyenleri söylüyorum. Bedava yaşam koçluğu, daha ne istiyorsun.
    Bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa içindeki duygularını mı bastırıyor, anlaşılmıyordu.
    --Ama koçluğum pek uzun sürmeyecek. O yüzden de sen önerilerimi bir an evvel ciddiye al. İlişkini kurtarmaya bak…
    Bir şeyler söylemek istedim. Sözlerindeki imayı anlamıştım. Bana fırsat vermedi.
    --Keşke Nilüfer’le bir kez olsun konuşma şansım olsaydı.
    Hiç cevap vermedim. Belki de bu konunun uzamasını istemiyordum.
    Saatlerce çimlerin üzerinde oturduk. Çok rahat davranıyordu. Kimi zaman neşeli gülücükler saçıyor, kimi zaman da kollarını yastık yapıp yere sırtüstü yatıyordu. Hastalığından hiç bahsetmeden sürekli konuşuyordu. En basit konuları bile büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Öyle tatlıydı ki. Ama konuşmalıydım. Hastalığıyla ilgili planlarını bilmeliydim.
    --Hayat. Doktorun dediği tedavi…
    Bir anda yattığı yerden doğruldu.
    --Kalkalım mı? İstersen biraz da deniz kenarında dolaşalım.
    Çaresizce kabul ettim.
    --Tamam. Sen bilirsin.
    Sahilde yürürken iki koluyla birden koluma girdi. İyice sokuldu bana. Belki de beni bir liman olarak görüyordu. Sığınmıştı. Sanki bu dünyada bir tek ben varmışım gibi davranıyordu.
    Yavaş adımlarla yürüyorduk. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yüzüme baktı.
    --Çok yoruldum. Gidelim mi?
    Öylesine yumuşak bir ses tonuyla söyledi ki.
    Yine yavaş adımlarla arabaya kadar yürüdük. Kapıyı ona açtığımda bana gülümsedi. Acısını saklıyordu. Gözlerindeki hüzünden anlıyordum bunu.
    --Burasını çok sevdim, Kerem. Beni buraya yine getirirsin, değil mi?
    --Elbette geliriz. Yeter ki sen iste.
    --Belki Nilüfer de gelir. Kimbilir. Üçümüz… Sen, ben ve o…
    Yüzümü astım. Gördü.
    --Asma yüzünü hemen. Valla çocuk gibisin. Hemen de bozuluyorsun.
    Hayat’ın evine doğru giderken ikimiz de suskunluğumuzu koruyorduk. İkimiz de kendi fırtınamızda boğuşuyorduk. İçimde hastalığı ile ilgili cevap bekleyen sorular fazlasıyla birikmişti. Soramıyordum. İzin vermiyordu.
    Evine geldiğimde arabanın kapısını açtım. Yavaşça indi. Yine koluma girdi. Apartmana birlikte girip asansöre kadar eşlik ettim. Sonra bana sarıldı. Sımsıkı…
    --Bugün seni fazlasıyla yordum. Ne olur, hakkını helal et.
    --Bu ne biçim laf, Hayat. Lütfen böyle konuşma. Ben de sayende çok güzel bir gün geçirdim.
    Bir şey demedi. Asansör gelince kapıyı açıp kısa bir süre yüzüme baktı. Bakışlarından ürkmüştüm. Öyle çok şey söylüyordu ki.
    Arabaya bindiğimde hemen hareket edemedim. Yalnızdım, çaresizdim. Dahası, ne yapacağımı bile bilmiyordum.
    Sonra oradan uzaklaştım. Ama Hayat’tan uzaklaşamıyordum. Onun sevecen bakışları, sözleri benim içimi doldurmuştu. Gittiğim her yere onu da içimde taşıyordum.
    Hayat ertesi günü aramadı. Sonraki gün de ben aradım ama telefonu açılmadı. Sanırım uygun değildi. İyice merak etmeye başlamıştım.
    Sonraki günlerde ne kadar da arasam telefonlarıma cevap vermedi.
    Hafta sonu evine gittim. Apartman girişinde karşılaştığım kadından Hayat’ın hangi dairede oturduğunu öğrendim. Kapıyı kız kardeşi açtı. Ona Hayat Hanım’ın arkadaşı olduğumu, kendisini görmek istediğimi söyledim. Biraz sonra Hayat kapıda göründü. Beni görünce gülümsedi. Sadece elimi sıkacak sandım ama yine her zaman ki gibi bana sevgiyle sarıldı
    --Hoş geldin, Kerem. Bu ne güzel sürpriz.
    Sesi yorgundu. Kendisi de öyle… Bunları fark etmemiş gibi davranıp tatlı sert bir tepki gösterdim.
    --Defalarca aradım. Telefonuma neden cevap vermedin? Merak ettim seni.
    Mahçuptu. Kendini savunmak için bir şeyler söyleyeceğini sandım.
    --Haydi, içeri gel. Sana kahve ikram edeyim.
    Salona girdiğimde annesi oturduğu koltukta meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalkmak istediğinde rahatsız olmamasını söyledim. Elinden öptüm. Kadın karşı koymadı. Ama merakı artmıştı, bunu görebiliyordum.
    --Anne Bu, Kerem Benim arkadaşım. Annem, Türkan ve kız kardeşim Zuhal.
    --Memnun oldum.
    Havadan sudan konuşabiliyorduk sadece. Oysa Hayat’la yalnız kalmak istiyordum. Sorularıma henüz cevap alamamıştım.
    --Aslında seni dışarı çıkarmak istiyorum. Biraz hava alırdık. İstersen kahveyi dışarda içebiliriz?
    Annesinin yüzüne baktım.
    --Tabi annen izin verirse…?
    Annesinden izin almaya gerek görmedi. Bu dikkatimden kaçmamıştı.
    --Anne. Ben Kerem’le kahve içmeye gidiyorum.
    --Tamam, kızım. Geç kalmayın ama.
    Tekrar annesinin elini öptüm.
    --Merak etmeyin, efendim. Fazla geç kalmayız.
    Arabaya bindiğimizde sitemkar davrandım.
    --Seni merak edeceğimi biliyordun. Neden telefonlarımı açmadın, Hayat?
    Gülümsedi. Bu gülümsemesiyle kendini affettireceğini sanıyordu.
    --Seni yeteri kadar üzdüm, Kerem. Ben nasılsa öleceğim. Ölümüme tanıklık etmeni istemedim.
    Sinirlenmiştim. Farkında olmadan sesimi yükselttim.
    --Sana böyle konuşma, dedim! Kimin ne zaman öleceğini bir tek Tanrı bilir. Yarın belki de her şey çok daha güzel olacak! Neden kendini de beni de üzüyorsun ki!
    O da sertleşmişti. O da sesini yükseltti. İlk kez benimle bu tonda konuşuyordu. İsyan vardı, sesinde.
    --Bak bana, Kerem! Ne kadar zayıfladığıma bak! Kaslarımın eridi! Gücümün ne kadar tükendiğini biliyor musun, ha! Ağrı kesicilerle ayakta duruyorum ben!
    Durdu. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sanırım bir şeyler söylememi bekledi. Ne de olsa bir kadındı. Bir zamanlar diri olan bedeninin bu denli değişime uğramasına vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Ama sustum ben. Sadece hiçbir şeyi yokmuş gibi davranıyordum. Sonra yorgun sesiyle yeniden konuşmaya başladı.
    --Önce umutlar ölür, derler. Bu sözü ilk kez duyduğumda ne anlama geldiğini hiç de önemsememiştim. Oysa o kadar doğru bir söz ki. Hayatım boyunca önemsediğim tüm değerler bir anda geri plana düştü. Düşünebiliyor musun; düne kadar o kadar çok planlarım vardı ki. Hepsi, ama hepsi bir anda önemsizleşti. İnsanı hayatta tutan değerler bunlar. Umutlar, hayaller, beklentiler… Ben hayallerimi yitirdim, Kerem. Umutlarımı, tüm beklentilerimi… Ben yarınlarımı kaybettim. Ve sen bana diyorsun ki; yarın her şey daha güzel olabilir. Bunu iyi niyetinle söylüyorsun, biliyorum. Ama benim bir geleceğim yok. Benim yarınım bile yok. Sadece bugün var, anlıyor musun. Bu an… Benim sahip olduğum başka hiçbir şey yok.
    Cevap veremedim. Yüzünde yenilmişliğin izleri kendisini o kadar belli ediyordu ki. O konuşurken çaresizliğini anlatıyordu. Benim çaresizliğim ise suskunluğumdaydı. O içinde yaşadığı fırtınaları gösterebiliyordu. Benim fırtınalarım sessiz yaşanıyordu ama içimde sağlam bir şey bırakmıyordu.
    Arabayı hareket ettirmeden önce yukarı baktım. Hayat’ın annesi ve kız kardeşi oradaydı. Kendisine baktığımı görünce el salladılar. Onlara karşılık verip yola çıktık.
    Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana seslendi. Sesi o kadar müşfikti ki.
    --Kerem…
    Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
    --Efendim?
    Sesi hala çok yumuşaktı.
    --Yüzüme bakar mısın, lütfen?
    Baktım. O kadar huzur dolu bir gülümsemesi vardı ki. Gözlerine baktım. Canlılığını koruyordu. Üstelik de sevgi doluydu.
    --Ne olur bana kızma.
    --Bu nasıl bir söz, Hayat. Ben sana neden kızayım ki.
    --Biraz önce sana karşı sesimi yükselttim. Uzun zamandan beri birine bu tonda konuşmadım. Aslında hoşuma bile gitti. Evde kimseye bağıramıyorum. İsyanlarımı dile getiremiyorum. Çünkü onların gözünde görüyorum bana acıdıklarını. Seni çok daha yakın görüyorum kendime. Bu yüzden senin de bana acımanı istemiyorum.
    Bir an bu sözüne de karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. Sadece başımı salladım. Hayat’a acımıyordum aslında. Böylesi genç ve güzel bir kadının kaderine isyan ediyordum belki. Onu tanıyordum artık. Tanıdığım birinin hayatımdan uzaklaşmasını istemiyordum. Hayır, acımak değildi bunca üzüntümün nedeni. Bu başka bir şeydi.
    --Ben öleceğim, Kerem. Doktor en fazla bir sene dedi. Ama ben birkaç ay içinde öleceğim. Böyle söylediğime üzülme. Hem ben alıştım bu düşünceye. Ne de olsa herkes bir gün mutlaka ölecek. Çok daha genç insanlar ölüyor. Yeni doğan bebekler bile… Yine de ben şanslıyım. Yani pek çok kişiden… 30 yıl yaşadım. Düşünsene, hiç de az bir süre değil.
    Konuyu değiştirmek istedim. Çünkü sözleri moralimi bozuyordu.
    --Hayat. Ailenle bu konuyu konuştun mu? Onlara söyledin mi doktorla konuştuklarımızı?
    O kadar sakindi ki. Hatta benden bile…
    --Evet Her şeyi anlattım. Hastalığımın üçüncü evresinde olduğunu, tümörün her yeri sardığını, fazla bir ömrümün kalmadığını… Hatta tedavi olmayacağımı bile söyledim.
    O an öyle bir tepki gösterdim ki; ben bile şaşırdım. Arabayı uygun bir yerde durdurdum.
    --Nee! Ne demek tedavi olmayacağım. Hayat, sen ne diyorsun!
    Gülümsedi. Elini elimin üzerine koydu. Kendinden emin bir hali vardı. Bu hali beni korkutuyordu.
    --Biliyor musun. Şu an kendimi tamamen özgür hissediyorum. Hayatım boyunca başkaları benin adıma karar verdi. Ta en başından… Benin bu dünyaya gelmemi başkaları istedi. Onlar istedikleri gibi eğitti, beni. İstedikleri gibi yönlendirdi. Sonra büyüdüm. Onların istediği okula gittim. Onların istediği işi yaptım yıllarca. Sonra…
    Bir süre durdu. Kendi kendine güldü. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Başını iki yana salladı. Sonra da titrek sesiyle devam etti.
    --Sonra birini sevdim. Hem de yürekten… İstediğim gibi… Öyle ki ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Bunca zaman bekledim ve en sonunda istediğim gibi bir mutluluğu elde ettim, demeye başladım. Ama o kişi sevgiyi sahip olmak olarak değerlendiriyordu. Ben ise paylaşmak olarak… Bana sahip çıktığını söylüyordu. Hem de gururla… Oysa ben ondan böyle bir şey istemiyordum Ki. Ben kendi kendime sahip çıkabilirdim. Bu davranışıyla benim kanatlarımı kırdığının farkında bile değildi. Sevgiyi kendi anlayışına göre yaşamak istiyordu. Kabul etmedim tabi. Ayrıldım ondan. Hem de canım yana yana, duygularım kanaya kanaya ayrıldım. Bir daha da yüreğime kimseyi almadım. Ya da hep o vardı aklımda. Onun varlığından kurtulamadım. Zaten başka kimseyi sevemedim.
    Sonra kendisini toparladı. Duygusallığından arınmıştı. Yüzüme baktı. Kararlı bir bakış vardı gözlerinde.
    --Pek çok kez öldüm ben, Kerem. Pek çok kez duygularımı, arzularımı acımasızca öldürdüler. Hayallerimi ezip geçtiler. Ama artık yeter. Artık kendi istediğim gibi ölmek istiyorum. En azından nasıl öleceğim konusunda kendim karar vermek istiyorum. Bunu bilmek beni özgürleştiriyor işte. İlk kez bu duyguyu tadıyorum içimde. İlk kez kendi kanatlarımın varlığına inanıyorum. İlk kez bu kanatların benim bedenimi taşıyacağına inanıyorum. Ben kendi kanatlarımla istediğim gibi o bilinmezliğe uçacağım, anlıyor musun. Bu yüzden kendimi özgür hissediyorum, Kerem. İlk kez bu denli mutluyum.
    Tüm söylediklerine yürekten inanıyordu. Tüm cümleler kararlı bir şekilde çıkıyordu dudaklarının arasından. Duygusal bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
    --İlk kez ölümü uzak tutuyorum kendimden.
    Bu cümleyi söylediğinde boğazıma bir şey tıkanmıştı sanki. Konuşamadım. Bir şeyler söylemek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece onu izliyordum. İçimde bir fırtına başlamıştı. İsyan ediyordum. Susturamıyordum sessiz çığlıklarımı. Konuşamıyordum. Sadece yüzündeki huzuru seyrediyordum. Ama ben huzur bulamıyordum. İçimdeki isyanı dindiremiyordum.
    Sonra arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimi bilmeden bir belirsizlikte yol alıyordum. Önümde uzanan bu yol tam da hayatım gibiydi. Yaşıyordum aslında ama nasıl yaşadığımı bilmeden hayatımı tüketiyordum. Bir ömür içerisinde yol alıyordum ama o yolun beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Hayat, kendi hayatıyla ilgili kesin cümleler kullanıyordu. En azından kalan ömrü hakkında planları vardı. Benim hiçbir planım yoktu. Günübirlik bir hayat sürdüğümü düşünüyordum. Şimdiye kadar hiçbir şeyi elimde tutamadım. Hiçbir şeyi umursamadım. Sevdama bile sahip çıkamadım. Bu hayat hep böyle sürer sanıyordum. Yarını düşünmeden yaşıyordum.
    Sahil yolundan Maltepe’ye kadar gittik. Yol boyunca ikimiz de suskunluğumuzu koruduk. Arabayı uygun bir yerde park edip bir kafeye girdik. Oturmasına yardım ettim. Koltuğa otururken yüzündeki acıyı gördüm. O an gözlerini sımsıkı yumdu. Onu böyle görmek benim de canımı yakıyordu. Yanındaki koltuğa oturdum. Sonra Hayat’ın yüzüne endişeli bir şekilde bakarak sordum.
    --Peki, ailen nasıl karşıladı senin tedaviyi reddettiğini?
    Hafifçe gülümsedi.
    --Ben kahve içmek istiyorum.
    --Peki.
    Masadan kalkıp kahvelerimizi aldım. Tepsi içerisinde getirip yeniden masamıza oturdum. Ama sorduğum sorunun cevabını hala almamıştım. Israrımı sürdürdüm.
    --Seni dinliyorum?
    Neden hala soruyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun; dercesine bana baktı. Bakışlarında bir öfke yoktu. Onun için endişelendiğimin farkındaydı. Sorumu sakince cevapladı yine de…
    --Elbette ki üzüldüler. Önce onlar da senin gibi karşı çıktı ama sonrasında kabul ettiler. Daha şimdiden evimiz bir cenaze evi gibi oldu. Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorlar. Acıyorlar.
    Bu cümleleri söylerken acı acı gülümsüyordu.
    --Hiçbir iş yaptırmıyorlar bana. Mutfaktan su almama bile izin vermiyorlar. Sen yorulma, biz getiririz, diyorlar. Bir makarna bile yapamıyorum. Hemen elimden alıp kendileri yapıyor. Bu ne demek, biliyor musun, Kerem…
    Tabi ki biliyordum ama nasıl cevap verebilirdim ki. Sadece suskun gözlerle ona bakıyordum.
    --Ben artık öldüm, demek. Anlıyor musun, ben öldüm. En basit işleri yapma şansımı bile elimden aldılar. Sanıyorlar ki bana iyilik ediyorlar. Oysa böyle davranarak benim canımı yakıyorlar. Beni bana bırakmıyorlar, Kerem. Şu kalan birkaç aylık ömrümde istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Hala, ama hala nasıl yaşayacağıma onlar karar veriyor. O yüzden elimdeki bu son hakkımı istediğim gibi kullanacağım. Tedavi olmayacağım. Birkaç ay daha fazla yaşamak için bedenimi delik deşik etmelerine izin vermeyeceğim.
    Aslında ben de Hayat’ın ailesinin bir ferdi olsaydım, ona tedavi olması konusunda baskı yapardım. Önemli olan şey; Hayat’ın yaşamasıydı. Ama nefes almak yaşamak demek değil ki. Çok canı yanıyor çünkü. Üstelik de ağrı kesicilerin bile yetmediğini söylüyor. O gün doktor yakın bir zamanda akciğerinin su toplayacağını söylemişti. Bu da onun nefes almasını zorlaştıracaktı.
    Hayat’ın çektiği acıları ben yaşamıyordum. Ailesi yaşamıyordu. Bir yerde okumuştum; “katlanması en kolay acı; başkasının çektiği acıdır”. Ne kadar acımasız bir laf… Ama ne kadar acımasız olsa da, doğru… Zaten hayat oldukça acımasız. Hoyrat, bencil… Bizim gözümüzde Hayat yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın. Doğru olan buydu. Bu bencillik miydi acaba. Ya da bencillik neydi ki.
    Beden onundu. Acılar onun… En doğru kararı da yine o verecekti. Bedeni sürekli eriyordu. Öylesine güçsüzdü ki. Bir insan için en büyük işkence, aklı yerinde olup da bedenine hükmedememek olsa gerek. Bedeni acı çekiyordu. Ama bedenine hükmedememek çok daha fazla acı veriyordu, Hayat’a.
    O an kahvelerimizi yudumlarken ikimiz de oldukça düşünceliydik. Benim yüzümdeki endişe belli oluyordu. Hayat’ın yüzündeki gülümseme ise çok şey anlatıyordu. Sanki hayata meydan okuyor gibiydi. Kolumu omzuna attım. Bu hareketimi bekliyor gibi başını omzuma yasladı. Öyle hafifti ki.
    Sonra o durumdayken sakince konuşmaya başladı. Sesi oldukça yorgundu.
    --Ne garip, değil mi. Herkesin bu hayattaki beklentileri farklı. Herkesin hayata bakışı farklı. Sabah uyandığında herkeste bir işe gitme telaşı başlıyor. Oysa sabah uyanmak bile başlı başına bir ayrıcalık. Ama kimse bu ayrıcalığın farkına varmıyor.
    Başını omzumdan kaldırıp yüzüme baktı.
    --Sabah evden dışarı çıktığında onlarca kişiye günaydın derdim. Şimdi etrafımda kimseyi bulamıyorum. Günaydın diyecek kimseyi bulamıyorum, Kerem. O zaman bu günaydınlar çok fazla değer kazanıyor. Hatta içten gülümsemeler, yürekten sevmeler de öyle. Bunları paylaşacağın insanları arıyorsun. Ama bulamıyorsun. İşte o zaman kaybetmeye başladığını anlıyorsun. Tüm güzellikleri… Teker teker hem de…
    Bir süre durdu. Dudağında hüzün dolu bir gülümseme vardı. Kolumu omzundan çekip yüzümü ona döndüm. Sesinde isyan vardı. Tükenmişlik vardı. Yine de dimdik durabiliyordu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu durumda önce umutlarını kaybediyorsun. Sonra da dostlarını… Hayat o kadar acımasız davranıyor ki sana; aldıkça alıyor, aldıkça alıyor. Hiç doymuyor. Duygularını, heyecanını, arzularını… Sonra dostlarını, arkadaşlarını… Sana bir şey bırakmıyor. Hani demiştim ya bir keresinde; kötü adamlar bedenimi ele geçirdi diye… Bedenim benim kalem… Sığınağım, limanım… Şimdi kalemi düşmanlar ele geçirdi ve acımasızca yağmalıyor. Yakıyor, yıkıyor. Yakında sadece bir enkaz kalacak geriye. Sonra da sessiz çığlıklarım…
    Hayat’la ilk kez karşılaştığım hastane bahçesindeki günlerim aklıma gelmişti. O gün nasıl da konuşuyordum. Nasılda çenem açılmıştı. Ben bile şaşıyordum kendime. Şimdi ise susuyordum. Hayat konuştukça büyüyordu gözümde, ben sustukça küçülüyordum. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi davranıyordum. Sanki Hayat’a haksızlık yapılmıştı. Üstelik de beni kollayarak yapılan bir haksızlık… O karşımda bu denli acı çekerken benim sağlıklı olmam haksızlıktı. Böyle düşünüyordum.
    Sadece dinliyordum. Konuşsun istiyordum. İçinde ne varsa… Söylemek istediği, söyleyemediği… Artık itiraz etmeyecektim. Hiçbir konuda ona kendi düşüncemi dayatmayacaktım. Kendi hayatı üzerinde benim söz söylemeye hakkım yoktu. Her zaman yanında olacaktım ama. Her zaman ona destek olacaktım. Bırakmayacaktım.
    --Kerem. Beni deniz kenarına götürür müsün?
    Yüzüne sert bir şekilde baktım.
    --Bana böyle davranma, Hayat?
    Şaşırmıştı.
    --Nasıl yani…?
    Ciddi bir tavır takınarak konuştum.
    --Rica eder gibi söylüyorsun isteklerini. Kesin bir dille söyle. Mesela; Kerem, haydi sahile gidelim, gibi…
    Gülümsedi.
    --Ben nasıl söylüyorum?
    --O kadar kibarsın ki. Oysa ben senin ağzından çıkan her isteğini zevkle yapmak isterim. Ben senin yanında çok mutluyum, Hayat. Senin biraz olsun gülümsemen için her şeyi yaparım.
    Yüzüme sevgiyle baktı. Yine de sözleri ağırdı.
    --Bir idam mahkumunun son isteklerini yerine getirmek gibi mi?
    Kendimi toparladım. Gülümseyerek cevap verdim.
    --Hayır birtanem. Sadece seni mutlu görmek için. Çünkü sen mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.
    Cevap vermedi. Ama yüzüme öyle bir baktı ki. Bu bakışlarda o kadar çok anlam yüklüydü ki.
    Elinden tutup yavaş adımlarla deniz kenarına doğru yürümeye başladık. Hayat yine koluma girmişti. Deniz kenarındaki kayalıklara vardığımızda gözlerini kapayıp uzu uzun nefes aldı. Denizin o kendine has kokusunu içine doyasıya çekti. Sonra da banklardan birine oturdu. Ben sadece ona eşlik ediyordum.
    Birden ayağa kalktı.
    --Kerem. Ben oraya gitmek istiyorum.
    İşaret ettiği yerde çimlerin üzerine oturmuş bir çift vardı. Erkek gitar çalıyor kız da sesiyle ona eşlik ediyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp onlara yakın bir banka oturduk. Hayat’ın yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Gençlerin şarkısı bittiğinde onların yanına gitti.
    --Çocuklar. Ne kadar güzel çalıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.
    Gençler de onun bu samimi konuşmasından etkilenmişti.
    --İsterseniz katılabilirsiniz bize. Çok seviniriz.
    --Sizin keyfiniz bozmak istemeyiz. Öyle harika bir görüntünüz var ki. Ama sizden bir isteğim olabilir.
    --Elbette.
    Hayat bana baktı. Çocuksu bir hali vardı. Öyle tatlıydı ki. Sonra gençlere dönerek isteğini söyledi.
    --Romantik bir parça çalmanızı istiyorum. Şöyle dans edebileceğimiz duygusal bir şey...
    Şaşırmıştım. Ama o oldukça neşeliydi.
    --Elbette çalarız. Neden olmasın.
    Genç adam gitarın tellerine dokunduğunda ortaya tatlı bir müzik nağmesi yayıldı. Hayat gülümseyerek bana elini uzattı.
    --Kerem. Benimle dans eder misin?
    Ben şaşkın bir şekilde dururken o hafifçe güldü.
    --Yoksa teklifimi geri mi çevireceksin?
    Uzattığı eli tuttum. Yavaşça beline sarılıp dansa başladık. Öyle hafifti ki. Öylesine mutluydu ki. Dudaklarındaki gülümseme öyle yakışıyordu ki kendisine. Öyle güzeldi ki. O an sımsıkı sarılmak istedim. Sadece sarılmak… O an canına can olmak istedim. O ise gözlerini yummuş kendi dünyasında salınıyordu. Huzur doluydu. Sanki her şey çok güzeldi. Sanki acılar, kederler bizden çok uzaktı. Tüm güzellikler bizimle birlikteydi.
    Kollarımla sardım onu. Başını omzumdaydı. Yoldan geçenler bize bakıyordu. Onlar da gülümsüyordu. Herkes mutluydu. Kötülük yoktu o an. Hastalık yoktu. Acı yoktu.
    Ama çok sürmedi.
    Hayat bir anda acı içinde kıvrandı. Her ne kadar acısını saklasa da yüzünden belli oluyordu ızdırabı. Müzik hala devam ediyordu. Kulağına fısıldadım.
    --İstersen oturalım.
    Bana sımsıkı sarıldı. Başı hala omzumdaydı.
    --Hayır. Dansımızı bitirmek istiyorum.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Müzik susmuyordu. Acılar dinmiyordu. Bir süre sonra gence müziği bitirmesi için işaret ettim. Onlar da durumu anlamıştı.
    Yüzünde zoraki bir tebessümle gençlere teşekkür etti. Sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Acısı hala devam ediyordu. Buna rağmen belli etmek istemiyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Bacaklarından tutarak kucağıma aldım. Hiç sesini çıkarmadı. Bana sımsıkı sarılıp başını boynuma iyice gömdü. Bir kuş kadar hafifti. Yüreği yüreğimde atıyordu.
    Yavaşça arabaya bindirdim.
    --Hayat. Bir tanem. İster misin seni hastaneye götüreyim.
    --Hayır, Kerem. Sanırım çok yoruldum. Sen beni eve götür. Biraz dinlenirsem kendime gelirim.
    --Peki.
    Çaresizdim. Üzgündüm. Dahası yalnızdım. Oysa daha fazla mutlu etmek istiyordum Hayat’ı. Daha fazla gülümsetmek istiyordum. Güçsüzdüm.
    Koltuğa iyice gömüldü. Sanki uyumak istiyordu. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı.
    Evine vardığımızda Hayat biraz kendine gelmiş gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Gülümsüyordu. Zoraki olduğu belli oluyordu.
    --Kerem. Bugün benim asla unutamayacağım bir gün. İnan bana, çok mutluydum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
    --Ne demek, Hayat… Bugün benim için de güzeldi. Özeldi. Sayende harika bir gün geçirdim.
    Bir şey söyleyecekti vazgeçti. Ne demek istediğini anlamıştım. Günümü berbat ettiğini söyleyecekti galiba. Oysa ben ciddiydim.
  • Bir Aşk kaç defa bir duvara çarpabilir? Taş bile olsa kendi içinde yansır. Bir duvar gibi durdum karşında üzgünüm...Yüzüme vurdukça sen aşkını ben sustum bir duvar gibi. Büyük bir sessizlikle (taş bile olsa tınılardı oysa) büyük bir ağırlıkla durdum karşında, geçit vermedim sana büyük bir kütleyle...
    Taş kalpli derler di mi oysa? Belki bu yüzden sen o duvarın önünde kaç kez eğildin, kaç kez gururunu ezdin, kaç kez haykırdın, ellerini vurdun kanatarcasına, gözyaşı döktün çatlaysıya...
    O kadar uzakta değildim oysa, hemen duvarın arkasında...bir ışık kadar yakın belki, bir ses kadar, bir dokunuş kadar uzakta ellerim oysa arada yıllar kadar mesafe olmasa...Bir taş duvar gibi durdu hayat aramızda, sımsıkı, örülmüş kenetlenmiş, yol yok, çıkış yok, etrafında geçit yok, ses yok. Sadece aynı gökyüzüne bakabilirsin, aynı güneşte ısınabilir, aynı mavilikte içini doldurabilirsin, aynı yağmurlar yağar sanada banada ötesi yok...
    Öyle uzun ki bu duvar sen de kaç yıl ben deyim bir hayat kadar, evet bir umut var her duvar yıkılır zamanı gelince...hayat beni biraz yalnız bırakabilir misin? Çocukluğumu özledim...
  • 184 syf.
    Kavramlara yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda insanlığımızı inşa veya imha ediyoruz. Kavramların içini nasıl doldurduğumuza muadil olarak ortaya bir insanlık hâli koyuyoruz. Kavramlarla düşünüyor, kavramlarla konuşuyor, kavramlarla yaşıyoruz. Bu nokta-i nazardan baktığımız zaman Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri dostluk, muhabbet, gurbet, vefa, aklıselim gibi sosyal veya kişisel hayatımızın niteliğini ve netliğini belirlemesi açısından hayati öneme haiz kavramların kendi dünyamızdaki karşılıkları ile yüzleşme imkânı verirken yazar Necdet Subaşı’nın dünyasındaki karşılıklarına da vakıf olma fırsatı sunuyor.

    Kitap, yazarın ulusal bir kanaldaki programda yapmış olduğu konuşmalarının çözümlenerek metne dönüştürülmesiyle vücut bulmuş. Masa başında oturarak ve önceden kurgulanmış olarak belli bir plan dâhilinde yazılmış metinlere asla haksızlık etmek istemem. Ama -sureta tek kişilik de olsa- kıvamını bulmuş bir muhabbet ortamında yürekten sökün ettiği çok aşikâr cümlelerin kanatlanıp konacağı mahal, hilafsız yine yürekler oluyor; bu ister o cümleleri dinlerken olsun isterse metne dönüştürülmüş hâliyle satırlardan okurken, fark etmiyor.

    “Önce söz vardı!” hakikatinden mülhem olsa gerek, ilkin “konuşmak” mevzuu ile selamlıyor bizleri Mahir Zaman. Bir konuşmanın muhatabın kalbinin kulağına intikalini sağlayan; fikir, zihin ve ruh dünyasında inikâsını görmeyi mümkün kılan ve o konuşmayı benzeri binlercesinin arasından çekip çıkararak sıradan olmaktan kurtaran bir sırrı afişe ederek ilk takdimini gerçekleştiriyor. “Size bir şeyler söyleyeceğim; ama bütün bunları benim de duymam gerekir.” diyerek alışkın olduğumuz tutum ve davranışların dışında başka bir şey telkin ediyor. Zira biz daha çok hatiplerin kendilerini muaf tutarak söz alışlarına, muhatapların da kendilerini devre dışı bırakarak zihinlerinde çağrışımla gezinip duran kişiler üzerinden dinleyişlerine aşinayız. İğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmezken çuvaldızı her önümüze gelene saplama konusunda pek heveskârız. Ama belki ‘ağzımızdan çıkanı kulağımız duysa’ öğretmeye çalışırken öğrenmeyi de başaracağız.
    Konuşmak, artı ve eksileriyle çok boyutlu olarak ele alınıp irdeleniyor. Konuşmanın önemli olduğuna vurgu yapılırken bir o kadar değerli olan “susmak” da unutulmuyor. Gerçi konuşmaktır bazen bizi bin pişman eden, bazen de susmaktır. Konuşarak kırıp döktüğümüz zamanlar olduğu gibi susarak zehir kattığımız hakikatler de olur ve unutmamak gerekir ki konuşuşlarımız ve susuşlarımız için bu dünyada olmasa bile öte dünyada bir hesap soran mutlaka bulunur.
    Kişi kendini ele verir konuşmaya başladığı zaman, bundan imtina edemez; çünkü heybesindeki ne ise odur açıldığında ortaya dökülüp saçılan. Ondandır ki kimilerinin konuşmaları “kitabın ortasındandır”, onlar hakkı ve adaleti tutup hâkim kılmaya çalışanlardır. Kimilerinin konuşmaları ise “bedenlerinin dahi onaylamayacağı” şekilde ortalıkta savrulan kuru laf kalabalıklarıdır. Hâlbuki konuşmaların içine akıl, duygu, vicdan ve kalp mutlaka dâhil edilmelidir; bunların hesaba katılmadığı sözler, ruhsuz birer ceset mesabesindedir.

    Konuşmak mevzuunda bizi bekleyen bir sıra dışı davet de kendimizle konuşmak hususunda geliyor. En büyük kusurlarımızdan biridir, kendimizi kulak ardı etmek. Başkalarına ses veririz, onların sesine de kulak; ama söz konusu kendi iç dünyamız olunca, nedense orada olup bitenlere kayıtsız kalmayı, ne ses vermeyi ne de oradan gelen seslere kulak kabartmayı tercih ederiz. Yazar Necdet Subaşı’nın en bariz özelliklerindendir ve hemen hemen her kitabında da rastlamak ihtimal dâhilindedir; ara ara denkleri çözmek, naftalin kokuları arasındaki bohçaları karıştırmak, kapanmış defterleri açmak… Bu, onun hayatında enfüsi âlemine yaptığı/yapacağı seyahatlere denk düşer. Reel dünyada gezmeyi, görmeyi, farklı coğrafyalara, farklı yaşam tarzlarına tanıklık etmeyi ve buralardan beslenmeyi çok önemseyen yazar, bunu kendi iç dünyasında da, asla yalan konuşmayan ve kandırılması da mümkün olmayan vicdanının çıkarımlarına rastlamak, onun hükümlerine ram olmak adına ertelemeksizin mütemadiyen yapar.
    Reel dünyadaki seyahat, aslında farkında olalım ya da olmayalım hepimizin kendimizi içinde bulduğumuz bir süreç. Nihayetinde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, hatta biraz daha geriye gidecek olursak anne rahminde varlığımız teşekkül etmeye başladığı andan itibaren hepimiz yolda olmaya hüküm giymiş yolcular mesabesindeyiz. “Yol” konusu üzerine yaptığı yolculukta yazar, yolun bir amaç değil hedeflerimize vasıl olabilmek için kullandığımız bir araç olduğuna özellikle dikkat çekiyor. Hedefimizi de ima yollu da olsa Sezai Karakoç’ta olduğu gibi ilk yolculuğumuzun başlangıç noktası olan Cennet olarak gösteriyor. Bunun için yolda olmak ve hedefe kilitlenmek önemli. Farklı yollara sapmamak, yoldan çıkmamak ve her daim bize mukayyet olması için “önce refik sonra tarik” mottosunu hatırlatarak iyi arkadaşlar edinmemizi, salihlerle beraber olmamızı tavsiye etmekten geri durmuyor. Çünkü yollar var çeşit çeşit. Yine yollar var, menzilleri farklı farklı. Hedefine ulaşanlardan olabilmemiz için vakti idareli ve itinalı kullanmamız gerektiğine de dikkat çeken yazar yolda olmanın, yolcu olmanın değişimi ve farklılıkları da beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İnsanın bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte hiç aşina olmadığı yüzlerle, hiç alışkın olmadığı meşgalelerle, hiç görmediği güzelliklerle karşı karşıya kalması ve rutinin dışına çıkması bir yerde insanın dikey bir büyümeyi gerçekleştirmesini de sağlayabiliyor. Bu durum, “seyahat edin, sıhhat bulun” sözünün de tahakkukuna imkân veriyor.

    Yol/yolcu üzerine hâlâ yanık türküler yakılmakta mıdır ya da önceden yakılanlar dillerde hâlâ aynı yakıcılıkta terennüm edilmekte midir; bilmiyorum. Artık ne gidenin kalanlara bir “Allahaısmarladık!” demeye gerek duyduğu ne de geride kalanların gidenleri uğurlamak için herhangi bir teşebbüste bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz? Bilinmezliklere kulaç atmak demeye de gelen yolculuklarımız boyunca dua, en çok ihtiyaç duyacağımız manevi bir erzak iken gidenin dua talep etmemesi, kalanın da gidenin ardından dua göndermemesi daha korunaklı bir dünyada yaşadığımız için midir; yoksa yolculuklarımızın kutsal olanla irtibatının zayıflamasından mıdır? Galiba en güzeli, yazarın da hitâmuhû misk kabilinden sözüne kendisiyle nokta koyduğu ayeti dillerimize yerleştirmek olacaktır: “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrattıklarının yoluna değil!”

    Yolculuğu gerek ilk aklımıza gelen yalın anlamıyla gerekse bir metafor olarak kullanmış olalım; fark etmeyecek bir şekilde yolculuklarımızın her türlüsünde birilerinin rehberliğine ve danışacağımız akıllara ihtiyaç duyarız. İstişare etmek, başkalarının akıllarından istifade etmek suretiyle daha güzel, daha doğru, daha isabetli olanı tercih edebilmek adına yapılması her zaman tavsiye edilen bir davranıştır. Öyle ya, danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmıştır. Tamam, akıl akıldan da üstündür. Ama sürekli başkalarının aklına ihtiyaç duymak, hatta bunu kimi akılların tasallutu altında kalmayı göze alacak kadar abartmak ve kendi aklımızı yokmuş hükmü verecek şekilde devre dışı bırakmak ne kadar doğru olur?
    Aklıselim üzerine söz alan yazar, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeylerden birinin “kendi aklımız” olduğunu ifade ediyor. Başka akıllara gösterdiğimiz rağbeti kendi aklımızdan esirgediğimizi, hâlbuki özen gösterirsek, üzerinde yeterince durursak, aklımızı gözden geçirir, dinlendirir, yeniler, tazeler ve ihya edersek bize hiç ihanet etmeyeceğini, asla kalleşlik yapmayacağını, kalbimize asla pusu kurmayacağını, bizi yok yere yormayacağını, yok yere üzmeyeceğini neredeyse garanti derecesinde vadediyor. Son darbe girişimine tanık olmuş bir millet olarak bugün 15 Temmuz’u hâlâ bütün sıcaklığıyla hissederken ve meydana getirdiği tahribatlar hâlâ tam olarak giderilememişken, yazarın aklımızı kullanmak üzerine nadir rastlanacak türden tavsiyelerinin ne kadar elzem ve hayata geçirilmesine ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır.

    Hayatının her ânında, müntesibi olduğu dinin kendinden istediği üzere mutedil olmaya gayret eden yazar, akla değer yükleme konusunda da bu hassasiyeti gözetiyor ve aklı devre dışı bırakmayı reddettiği gibi onu ilah konumuna çıkaracak şekilde orantısız değer yüklemeyi de reddediyor: “Ne onunla tartışmasız her şey ne onsuz bir şey.” Ancak ifrat ve tefritten muhafaza olunmuş bir aklın aklıselim olabileceğini, bunun için de her türlü aşırılıklardan, abartılardan olabildiğince uzak tutulması gerektiğini dile getiriyor.
    Bugün aklıselim kavramı yerine kullanılmaya çalışılan “sağduyu” kavramına de değinen yazar; bu kavramın yerli yerinde kullanılmasının önemine işaret ederek iki kavram arasındaki ince farklılıklara temas ediyor. Sağduyu kavramının bugünkü kullanımında sanki örtük bir “yutkun”, “yut”, “bağlan” anlamlarının mündemiç olduğunu, sağduyuyu telkin edenlerin ise gizli birer zalim, uyanık birer numaracı, tekin olmayan birer oyuncu olduklarını düşünüyor ve tam da bu noktada aklıselimimizin işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini ihtar ediyor.

    Her aklın aklıselim olmayı beceremediği gibi biz de etrafımızdaki her kişiyle dost olmayı, dost kalmayı beceremiyoruz. Kimdir dost? Dost; kendine güvenilendir, koşulsuz pazarlıksız sevilendir, menfaatler doğrultusunda beklenti içine girilmeyendir. Gerektiğinde acı söyleyendir, gerçeği gizlemeyendir, yalan nedir bilmeyendir. Arkandan iş çevirmeyendir. Gizli bir ajandası olmayandır. Hesaplı kitaplı davranmayandır. Ayna olmayı bilendir. Eksiklikleri ifşa eden değil giderendir, kusurları dile dolayan değil örtendir. İyi/kötü gün ayırt etmeden her daim yanında olduğunu hissettirendir. Terk etmeyendir, terk edilmeyendir. Dostluk, tarifi cümlelere sığmayan, ifadeye kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yüce hâldir. Dost sahibi olmak emsalsiz bir zenginliktir, kendine dost bildiklerine senin de dost görünmen tarifsiz bir sevinçtir. Bunun beyanı ise dostluğun kavileşmesi, muhabbetin ziyadeleşmesi için Efendimiz (sav) tarafından yapılmış bir tavsiyedir.

    Cengiz Aytmatov, Al Yazmalım Selvi Boylum adlı unutulmaz eserinde sevgiyi, “Sevgi emektir.” diyerek iki kelimelik kısacık bir cümleyle tarif eder ve noktayı koyar. Mahir Zaman da emeği dostluk için önceler. Dostların sık sık ziyaret edilmesi gerekir; çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır. Dostlukları hatırlamak, akılda tutmak ve gönülde de korumak gerekir. “Ağlanacak, üzerine yas tutulacak bir şey varsa bunların başında insanın bir dostunu ‘sağken’ kaybetmesi gelir.” der yazar ve insanın yüreğini deler geçer. Nice dostluklar vardır; yıllarca yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, dost/dostluk denince “tam da sizinki gibi” denilerek parmakla gösterilmiş, ama gün gelmiş her şeyin bir yalandan ibaret olduğu zehabına sürükleyecek şekilde nihayetlenmiş. Dostluklardan yana emin olabilmemiz için “insanın önce kendini dost tutabilmesi” gerektiğini söyleyen yazar bir kez daha duymaya alışkın olduğumuz klişelerin dışına çıkar. Yazara göre bir insan kendiyle barışıksa, aynaya bakabilecek bir yüze sahipse, kendiyle konuşmaya da cesareti varsa ancak o zaman onun dostluğundan yana da emin olunabilir.

    Teknolojinin alıp başını gittiği, iletişimin son derece hızlanıp çeşitlendiği günümüz çağında görünür olmak ve gündemde kalmak arzusu neredeyse yedisinden yetmişine herkesi kuşatmış durumda. Bunun için insanlar her türlü yolu meşru görüyor, her türlü davranışı mubah sayıyor. Sıradan olmaya kimsenin tahammül edesi yok, sıra dışı olmak içinse yapamayacağı şey yok. “Sıradan” ve “sıra dışı” kavramlarıyla ilgili düşüncelerini paylaşan Mahir Zaman, her iki kavramla da ilgili uç noktaları göstererek ruhumuzu gerer ve bu gerginlikten sağlam ve sağlıklı bir çıkarım yapmamızı ister. Sıradan hayatlar ve insanlar çoğu zaman dayanılması ve katlanılması zor yükler olarak tasavvur edilir. Onun içindir ki sıra dışı olmanın ve sıra dışı yaşamın özlemi çekilir. Hâlbuki kimi zaman sıradanlığın içinde insan, kendini kendisi olarak hisseder. Çünkü sıra dışı olma çabası, beraberinde marjinalliği, artistliği, züppeliği ortaya çıkarma; takıntı bilgileri, emanet düşünceleri, uygunsuz davranışları, özensiz söylemleri hayata aktarma riski taşır. Üstelik bu tür ucube manzaralar yüzünden gerçekten bir arayışın, samimi bir çabanın içinde olanlar da kaynayıp gider. Yazar burada can alıcı soruyu sorar ve der ki: “Farklılığımı ben mi kanıtlamak durumundayım, yoksa başkaları mı bilmeli bendeki farklılığı?” İlerleyen bölümlerde de bu sorunun cevabını yine kendisi verir: “Farlılığını ben anlayayım, sendeki kaliteyi, değeri, beni uçuracak, beni koruyacak, beni besleyecek, beni kollayacak şeylerin sende olduğunu ben fark edeyim.”

    İnsanların nazarında konuşulanları dinlemenin ya da bir kitabı okumanın türlü türlü saikleri vardır. Kimileri için konforu bozmayan, ezberleri yerle yeksan etmeyen, bütün bilinenleri çöpe atmayan hiçbir sözün değeri yoktur. Söz adamı sarsmalıdır, söz adamın beynini yakmalıdır. Kısmen haklı ve doğru tarafları olabilir bu önerinin. Ama zannımca dinleyicinin veya okuyucunun sözden tek beklentisi bu değildir. İnsanlar dile getiremedikleri, sese ve söze dönüştüremedikleri iç seslerinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle rastlaşmak için de söze yönelirler. Çünkü herkesin duygu ve düşüncesini bütün berraklığıyla ortaya koyma kabiliyeti yoktur; hatta kimi zaman içinde bulunduğu durumun dahi adını koyamazlar. İşte bu insanlar tam da gönüllerinden, yüreklerinden, zihinlerinden geçen şeylerle karşılaştıkları zaman artık ne konuşanın sözü boşlukta kaybolur ne satırlardaki yazı havada uçuşur, gelir hepsi ayrı ayrı, muhatabının gönül tahtındaki makamına kurulur. Mahir Zaman’ın önyargı hakkında söyledikleri de bu türden.

    Önyargı gözümüzün önünde bir perde, hakikatin önünde aşılması zor bir kocaman set. İkili ilişkilerimizden uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir tesir alanı var. O yüzden yol verildiği takdirde sadece kendi sınırlı dünyamızı değil koskoca bir gezegeni bile cehenneme çevirmeye muktedir. İnsanların din, mezhep, meşrep gibi bir tercih sonrasında veya ırk, renk, millet gibi herhangi bir tercih söz konusu olmadan dâhil oldukları bir mensubiyetten dolayı hakaretlere uğraması, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur bırakılmalarıyla hayatın kendilerine zehir edilmesi, hatta hayatlarına dahi kastedilmesi önyargının marifeti değil de nedir? Dinimizin öğretilerinden hareketle Müslümanlar olarak takva ölçüsü dışında bir üstünlük düsturumuz yoktur, elhamdülillah. Ama yazarın da dikkat çektiği üzere “Buralardan beslenen, etnik aidiyetlerden yola çıkarak insanları birbirine kırdıran, gerçekte birbirine eşit olarak yaratılmış insanların bilumum farklılıklarını kullanarak o farklılıklara yatırım yaparak daha ileri gidip onları birbirine düşürerek iş tutanlar var.” Önyargılardan beslenen, önyargılarla idare eden ve bunlarla yaşayan bir mekanizma var. Doğru, bir düşünürün dediği gibi “Önyargıları yok etmek, atomun çekirdeğini parçalamaktan daha zor.” Ama bir Müslüman olarak bizim birbirimize karşı nasıl önyargılarımız olabilir? “Bir Müslüman bir başka Müslümana nasıl kıyabilir? Bir Müslüman başka bir Müslümanın gururla taşıdığı aidiyetine nasıl saldırabilir?” Bu soruların izahı yoktur yazarın nazarında. O yüzden dışarıda olup bitenleri bir tarafa bırakarak “Sen nasıl bakıyorsun kendine? Sana nasıl bakıyorlar? Bir bak bakalım!” der.
    İnsanın en çok kör ve sağır kaldığı, hemen dizinin dibindekiler olur bazen. En çok ihmâl ettiği de en yakınındakiler. Buna insanın “kendisi” de dâhildir. Dünyayı yakalamaya, bütün sorunlara el atmaya, türlü türlü dertlere deva bulmaya çabalayan insanoğlu bir yol durup kendine bakmayı, ruhunun derinliklerine dalmayı, kalbinin mahzenlerindeki yüzleşmelerle, gerilimlerle, çatışmalarla, itiraflarla, günahlarla, sevaplarla karşılaşmayı ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmayı, “bir ben vardır benden içeru” diyen Yunus’un işaret ettiği gibi kuytu köşelerde kalmış kendisiyle tanışmayı pek aklına getirmez. Çünkü insanın en zor yolculuğu “kendini bilmek” adına yaptıklarıdır. Zira o bilişler, beraberinde bütün akışları sekteye uğratacak şekilde yeniden inşayı, köklü bir tamirat ve tadilatı gerektirebilir.

    Kişinin kendini bilmesi önemlidir; çünkü kendini bilen haddini de bilir. Kişinin kendini bulması önemlidir; çünkü kendini unutanı Allah da unutur. Kimi insanlar manevi hastalıklarla muallel ve günah kirleriyle kapkara kesilmiş kalpleriyle karşılaştıkları zaman onu tedavi etmeyi ve her türlü urdan, kirden arındırmayı göze alamadıklarında başkalarının ayaklarının tökezlemesi, dillerinin sürçmesi ve kalplerinin kayması üzerinden kendilerini aklamaya ve sanki sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına kendilerini arı duru göstermeye çalışırlar. Hâlbuki insanın, büyük küçük demeden her şeyin kayıt altına alınarak “Kendi kitabını oku!” denecek vakit gelip çatmadan kendine dönmesi ve özüne kavuşması elzemdir. Yazarın da ifade ettiği gibi bunun için tefekkür, murakabe ve muhasebe gereklidir ve “İnsanlık hâlimiz ancak kendi müdahalelerimizle değişebilir.”
    İnsanların hakkında sıkça aldandıkları bir emanet vardır, uhdelerine tevdi edilmiş olan. Kimilerinin, hakkını teslim edebilmek için son derece titizlendiği kimilerininse bir an önce harcayıp tüketebilmek için türlü yollara tevessül ettiği. Zamandan bahsediyorum. Her ne kadar sınırsız gibi görünse de her bir insan -hatta her bir varlık- için belirlenmiş bir miktarı olan ve zayi edildiği takdirde de telafisi mümkün olmayan. Mahir Zaman da zamanın ruhundan bahsediyor. Negatif veya pozitif olmasından ziyade nötr bir kavram olduğuna dikkat çekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor, denilerek bize dayatılan şeyler karşısında gerektiği takdirde direnç göstermemizi tavsiye ediyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız dünyanın akışından haberdar olmamız gerektiğine de işaret ediyor. Ne nostaljiye kendini kaptırarak geçmişte kalmak ne de ikna olunmuş bir ütopya içinde geleceği hayal ederek öylece durmak, aslolan ânın içinde yaşamak, bugünün dünyasında bir yer bulmak, kendini bugünün dünyası içinde açıklamak. Yazar; ne “Eski araçlarla, eskimiş tecrübelerle, eskide kalmış âlet edevatla, bitmiş tükenmiş, enerjisi kalmamış düşünce biçimleriyle biz şu önümüzdeki köprüyü geçebilir miyiz?” sorusuna olumlu cevap verir ne de “Peki, biz onları şu ya da bu şekilde ihmal ederek, şu ya da bu şekilde arkamızda bırakarak bir yere gidebilir miyiz? Hangi köklere yaslanarak, hangi dallara tutunarak, hangi sütunlara bel bağlayarak bütün bu meşakkatli yolculuğun hakkından geleceğiz?” sorusuna. Bu yüzden ona göre zamanın ruhunu kavramak, içinde yaşadığımız dünyanın şekilleniş biçimini, koordinatlarını, belli başlı parametrelerini, egemen paradigmalarını, söylemlerini, ideolojilerini anlamak çok önemlidir.

    Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı? Canlılar ruhlarını teslim edince ölürler de kelimeler ölmez mi? Sözlüklerimizde yer almasına, dillerimizde de telaffuz ediliyor olmasına rağmen ruhunu kaybettiği için bir ceset mesabesinde olduğunu düşündüğüm kelimelerdendir muhabbet. Kalıplaşmış bir söz vardır ya, “anlatılmaz, yaşanır” diye. Muhabbet de onun gibi bir şey. Onu daha önce bir kez tatmış ve yaşamış olanlar onu hâlâ yaşatmaya çalışıyorlardır sınırlı imkânlarıyla da olsa, zor şartlar altında. Ama ya ondan hiç haberdar olmayanlar… Kendi ıssız köşelerine çekilerek, sanal âlemdeki sahte dostların sahte ilişkilerinden, sahte sevgi gösterilerinden başka bir şey görmemiş, bilmemiş, tatmamış olanlar… Neyi, niçin isteyecek! Neyin peşine niçin düşecek! Hâlbuki bizi olgunlaştıran, bizi onaran, bizi besleyen, bizi kendimize getiren muhabbet ortamlarıydı. Dinlemeyi unuttuk biz ilkin, ardından da muhabbeti yitirdik. Her zaman fiyakalı konuların olmasına gerek yoktu aslında muhabbetin bize iyi gelmesi için. Sevdiğimiz insanlarla, kendimizi rahat hissettiğimiz bir ortamda olması yeterliydi. Çünkü biz birbirimizi Allah için severdik, sevdikçe de imanımızı ziyadeleştirirdik.

    “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!” der Karacaoğlan. Gurbet; kendi bağlamından, kendi evreninden kopup giderek âdeta kolsuz kanatsız kalan için olduğu kadar orada olanın yolunu gözleyen için de en az onun hissettiği kadar zordur. O yüzdendir ki türkülerimizin ağırlıklı konularından birini de gurbet oluşturur. Fakat yazarın da ifade ettiği gibi gurbet sadece coğrafi boyutta gerçekleşmez. Kültürde, düşünce dünyasında olan gurbetlerden de bahsedilebilir. Yalnız insanın kendi içinde yaşadığı gurbet onu en çok zorlayan boyutudur. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına mesafe koyması… Böylesi durumlarda birilerinin elimizden tutup bizi içinde kaybolduğumuz dehlizlerden tutup çıkarmasını ve bizi alıp kendimize getirmesini bekleriz. İnsanın uzaklara gitmesine gerek kalmadan kendini gurbette hissetmesine sebebiyet veren bir diğer husus da kendini anlayan insanların arasında bulunamaması, ortak duygu ve düşüncelere sahip olan insanlardan uzak düşmesidir. “Sıkı bir derttir gurbet!” der yazar ve ilave eder. “Gurbetin ağırlığını onunla hesaplaşarak, geldiğimiz yerleri unutmayarak ve oralara dönmeyi planlayarak ancak aşabiliriz.”

    Peygamber Efendimizin “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi en kısa şekilde nasıl izah edilebilir, denseydi bunun muhtemel en güzel cevabı herhalde Mahir Zaman’ın dillendirdiği gibi “Hayat biraz da niyettir.” şeklinde olurdu. Çünkü biz attığımız her adımda, aldığımız her nefeste dile getirelim veya getirmeyelim ya da farkında olalım ya da olmayalım, mutlaka iyi veya kötü bir niyeti içimizde barındırıyoruz aslında. İnsanların içinde olanlara vakıf olamamamız bizim açımızdan bir lütuf olabilir; “İyi ki içimizde olanı bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Karşımızdakinin hayallerini, niyetlerini, tasavvurlarını bilseydik hayat ne kadar zor olurdu.” Ama bizim içimizde olanların ne olduğunu bilmeye başkalarının muktedir olamaması bizim açımızdan sıkıntı oluşturan bir sonuç da doğurabilir. Çünkü böylelikle ben seni kandırabilirim, çoluk çocuğu peşime takabilirim. Yaldızlı cümleler kurup herkesi ardımdan sürükleyebilirim. Alnımı secdeden kaldırmayarak çok büyük bir temsil sunabilirim. Kim nereden bilecek içimde hangi niyetleri beslediğimi! Ama ameller niyetlere göredir, niyetimi ben bilmesem bile Allah mutlaka bilir!

    Bizim dünyadaki hedefimiz mutluluk ve huzur değildir, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak da kulların arasına girmekten, onların derdiyle dertlenmekten ve dertlerine çare aramaktan geçer. Gerçek Müslüman sadece kendiyle ilgilenen ve sadece kendi derdine düşen değildir. Öyle olsaydı vahye muhatap olan Peygamberin ilk işi niye soluğu Mekke sokaklarında almak olsundu? Hazır mağaradayken iyice inine çekilir, gece gündüz orada kendini kurtaracak ibadet ve taat ile meşgul olur dururdu. Hâlbuki insan derdi nispetinde değer kazanır, o yüzden yüce dertler edinmeye çabalamalıdır. Âşık Mahzunî’nin dediği gibi, “Sermayem derdimdir, servetim âhım.”

    Ama hıza ve hazza odakladığımız için yaşamımızı, dertten öcüden kaçar gibi kaçıyoruz. Derdi dinlersen şahit olursun, şahit olursan dâhil olursun, dâhil olursan müdahil olursun dendiği için olsa gerek, herkes tanıklıktan kaçıyor ve dertleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dert insanı olgunlaştırır, insanı erdem sahibi kılar. O hâlde Mahir Zaman’ın duasına iştirak edelim ve âmin diyelim. “Dertlerimiz daim olsun. Allah bizi dertlerimizden dolayı isyan eden kullarından eylemesin.”

    Mahir Zaman, son olarak “vefa” konusunu ele alıyor. Vefa tabii ki sadece İstanbul’da bir semt adı veya bir boza markası değil. Sahip çıkmamız ve üzerimizde taşımamız gereken en büyük erdemlerden. Vefa nedir, kime gösterilir? Biz vefanın neresindeyiz? Her birimizin kendi nefsinde cevabını araması gereken sorulardan… Tartışmasız vefayı en çok hak eden Allah! Peygamberimiz var sonrasında, tebliği ve rehberliği sayesinde yolumuzu bulduğumuz. Ailemiz, geçmişlerimiz, şehitlerimiz, milletimiz, devletimiz, ahitlerimiz… Vefa, sorumluluk yüklenmekle de eşdeğer bir yerde. Göstermemiz gereken her yerde vefalı olmayı nasip etsin Rabbim her birimize.

    Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri sanki bir radyo programındaki konuşmaların metne dönüştürülmüş hâli değil de konuşma ortamının insana verdiği sıcaklığı muhafazayla birlikte oturulup yazılmış bir kitap gibi. Zira cümleler o kadar sağlam, konunun akışı o kadar sağlıklı. Mahir Zaman konuşurken insanların muhtemel iç seslerini sık sık dile getirdiği için bunları satırlardan okurken çoğu zaman farklı boyuta taşınıp yazarla/program sunucusuyla karşılıklı diyaloga girmiş havasını yaşamak işten bile değil. İyi ki Mahir Zaman böyle bir program yapmış, iyi ki Mahya istifademiz için böyle bir eseri yayımlamış.
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu videodan Nermin Yıldırım'ın Misafir kitabı hakkında bilgi alabilirsiniz:
    https://youtu.be/YOPYrsZhLD0

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

    Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

    Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

    Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

    Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

    Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

    Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

    Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

    Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

    Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

    Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

    Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

    (Gülüşmeler)

    Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

    Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

    İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

    Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

    Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

    Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

    Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

    Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

    Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

    Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
    "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

    Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

    Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

    Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

    Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

    Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

    Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

    Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

    Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

    Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

    Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

    Söyleşimizden fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
    https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
    https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

    Katılımcılar:
    Yazar Nermin Yıldırım
    Yeni Sanat mekanının sahipleri
    Esas Adam
    Oğuz Aktürk
    Bengü
    Yaz ve arkadaşı Kevser
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Seeker
    Kartal (Okuma Maratonum)
    Cevizkabuğu
    Mehmet Duman

    Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

    Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
  • Şair arkadaşımız Edip Cansever, 25 Şubat Çarşamba günü Türk-Alman Kültür Derneği salonunda kendi şiir anlayışı ve sanatı üzerine bir konuşma yapmış, daha sonra da bazı şiirlerini okumuştur. Bu konuşmanın ilgi çekici bir kısmını okuyucularımıza sunuyoruz(Yeditepe).

    Buraya şiir üzerine, daha doğrusu kendi şiirlerim üzerine konuşmaya geldim. Yalnız, söze başlamadan önce bir noktayı açıklamak istiyorum: Benim hiç bilmediğim, ya da bilmek istemediğim şeylerden biri de, kalabalık önünde düzenli sözler etmektir. Çünkü her zaman için, karşımda iki engel vardır: Kendim ve dinleyiciler. Dinleyicileri de birkaç bölüme ayırmak gerekir. Bazıları ortaya konan bir düşünüyü, bir duygu bildirisini hemen önemsemeye, konuşana da bir bilgelik yakıştırmaya savaşırlar. Bazıları da vardır ki, onların doğruları dışında bir söz ettiniz mi, dudaklarının ucuna hafiften bir gülümseme yerleştirip, sizi, en azından küçümsemeye çalışırlar.

    Oysa ben kimsenin bildiğine, kimsenin öğrendiğine yeni bir şey katmak için gelmedim buraya. İstediğim, bütün şu ortak düşüncelere bir kendilik verebilmektir. Çünkü her sanatçının bir kendine özgü olmak isteyişi vardır. Buysa onun en doğal hakkıdır. O halde, beni konuşurken yanılmış görürseniz kınamayınız. Ya da kınasanız bile, kendi doğrularınızı sağlamlaştırmış olursunuz ki, bunun da faydası dokunur size; kişiliğinize, değer yargılarınıza güveniniz artar.

    Söze başlarken konuşmamı tıkayan iki engelden bahsetmiş, bunlardan birinin de kendim olduğunu söylemiştim. Demek oluyor ki biraz da kendime yüklenmeliyim. Öyle ya, ben susmanın, içe kapanıklığın ayrı bir değeri olduğuna inanmıyorum ki. Şiir yazan kişi, şiir üzerine düşünür. Bu düşündüklerini de her fırsatta açıklamak ister. Sanatçı bir bakıma tedirgin adamdır.
    Bundan kurtulmak için de konuşmaya, yani düşündüklerine bazı kelimeler giydirmeye mecburdur.

    Öyleyse neden mi korkuyorum düzenli sözler etmekten? Doğrusunu isterseniz, ben, şu en beylik deyimle, şiirden anladığımı sanmıyorum. Hatta kendi şiirlerimi bile anlamıyorum ben. Onlar hiçbir şey anlatamadıkları için değil, benliğimi ortaya koydukları için; şu her mısrada biraz daha yadırgadığım benliğimi... Beni şaşırtan, “ben bu muyum” dedirten şiirleri gördükçe, daha bir çıkmaza girdiğimi anlıyorum. Valéry’nin bir sözü var: “Kendimizden ne kadar habersiz olduğumuzu, yazdıklarımızı tekrar okurken anlarız”. Galiba şiirin serüveni de bu. Ya da benim en gerçek hayatım şiir de onun için. İşte konuşurken bir yığın korkuyu bu yüzden duyuyorum. Yani öz varlığım yerine, üvey varlığımla görünmekten çekiniyorum. Elbette öz varlığım çok önemli. Gelgelelim onunla o kadar az barışığız, o kadar az karşılaşıyoruz ki, sizi bu öz varlığımla tanıştırmam hemen hemen imkânsızdır.

    Benim olmayan, ya da sindiremediğim fikirler yok mu? Onlardan edindiğim izlenimlerle konuşmaksa yılgınlık veriyor bana. Demek oluyor ki, şiirin genel sorunları üzerinde durmak en iyisi... Ama, bu arada inandığımı sanıp da, inanmadığım bazı yargılara saplanırsam beni de küçümsemeyin sakın. Dedim ya, şiirlerimle konuşmam arasında daima bir mesafe kalacak. Belki de, bilmeden gösteri yöntemlerimi kullanacağım. Bilgisizliğim somutlaşmayacak. Kendimi örtmeye, yüce göstermeye çalışacağım. Zaten şu da var: “Biz kendimizden hiçbir zaman hoşnut olmuyoruz ki, kendimizi gizlemeyelim”. Bakıyorum da, sözü nereye bağlarsam bağlayayım, buraya kendimi anlatmak için gelmişim. Hiç değilse kendim hakkında ne düşündüğümü, büsbütün doğru olmasa da, aydınlatmaya özenmişim.

    İlkin şunu belirtmek isterim: Amaçlarımdan söz açmak istemiyorum. Bunun da sebepleri var, önce kendimi sınırlamak niyetinde değilim. Amaçlarımın ne olduğunu saptasaydım bile, onları sayıp dökmeye çekinirdim gene de. Hayatımın ne olacağını kestirmek, sonra da o hayatı sürdürmek kolay mı sanki? Şiir için de aynı şeyleri düşünüyorum: Ben deneylerime önem veriyorum daha çok. Benim için değerli olan hareket noktasıdır. Bilimde bile öyle değil mi? Nesnenin en ufak parçasının ne olduğunu kendine soran ilk bilgin, bir gün olup da atomun parçalanacağını düşünüyor muydu acaba? Dahası var: Ben her gün bir başka türlü yaşadığımın farkındayım. İsteklerim bir yana, bir yerde kendimi fark etmek bile zorlaşıyor. Hani Kafka’nın bir öyküsü vardır: “Kilisede Dua Eden Biriyle Konuşma”. İşte o garip dünya yabancısı gibi, kafamı döşeme taşlarına vurmak bile geliyor aklıma. Hem düşünüyorum da, çizgilerin belirlenmesi, kişiliğin anlatılır olması biraz tuhaf değil mi? İşi bitmemiş bir resim karşısında duyulan aşırı heyecana benziyor bu. Kendim için gene kendim düşüneceğim! Kafamın zenginliğini de yoksulluğunu da ben açığa çıkaracağım! Eğer bunda bir doğruluk payı varsa, olağanüstü bir iş yapıyorum demektir.

    Buraya gelirken, ya da, daha doğrusu şu notları yazarken, bir yığın kuşkuya tutsak olduğumu biliyordum. Oysa gördüğünüz gibi yolları karıştırıyor, kendimi anlatmak yerine, kendimi anlatmayı anlatıyorum. Belki de bir alışkanlık bu. Yani kendim hakkında bir yoruma mı varacağım, gelsin alışkanlık. Ne olduğumu, nice olduğumu saklayan tek kavram bu. Belki de şiiri aynı engele karşı kullanıyorum. Ya da kendiliğinden böyle oluyor. Tıpkı o kilisedeki adam gibi...

    Bakın ne diyor: “İnsanları kendime baktırmanın, hayatımın gayesi olduğunu söylersem, sakın kızmayın bana!” İşte o garip kilise mahlûku nasıl döşeme taşlarını kullanıyorsa, ben de aynı şekilde şiiri kullanıyorum. Yani şiir beni iyiye iten, bana mut kazandıran bir düşman sanki. Belki de düşmanlarımın en iyisi. Çünkü ben gizleri kurcalamak, insanlar hakkında bir yoruma, ama kendimden başlayan bir yoruma varmak istiyorum. Şiirse bu denklemin ilk meçhulünü çözüyor: Ne olduğumu, nice olduğumu bir o gösterebiliyor ancak. Bu böyle olunca işler de kolaylaşıyor; başka “ben”lerle ilgiler kurmak hakkını kazanıyorum.

    Rilke, bir kitabında şöyle diyor: “İnsanda kendi ölümüyle ölmek arzusu azaldıkça azalmaktadır. Bir süre daha geçsin, kendi hayatını yaşamak kadar seyrekleşecek böyle ölümler”.

    Gerçekten de öyle oluyor; kendi hayatımızı yaşamak gün günden zorlaşıyor. Şiirse benliğimizi ayıklamaktan, ona bir ad koymaktan öteye geçemiyor. Yani bir bakıma durduruyor bizi. Her şey gibi o da durduruyor. Bir süre geçsin, ne denli eskidiğimizi anlayıveriyoruz hemen.

    Öyleyse nedir bu kendi hayatını yaşamak? Soruyu yanıtlamak yerine, sıkıntılarımızı, bunaltılarımızı, tedirginliklerimizi, hatta yalnızlığımızı biçimlesek daha yerinde olmaz mı? Çünkü görüldüğü gibi insan hayatı gün geçtikçe soyutlaşmaktadır. O, etiyle kanıyla, iç dünyasıyla varolamamaktadır. Ne yazık ki, çoğu zaman sanatın çizdiği, sanatın belirdiği insan da budur. Alabildiğine bir soyutlamanın karşısındadır. Hatta acılar, kıyımlar, ölümler bile soyutlaşmıştır artık.

    Bize gelince, salt bu etkiler yüzündendir ki büyük kişiliklere varamıyoruz. Edebiyata egemen olacağımız yerde, onun boyunduruğunda küçülüyoruz. Bir düşünce özgürlüğü, dolayısıyla bir düşünce bütünlüğü yaratamıyoruz.

    Ne var ki günümüz yazarlarının çoğu, bakışlarını bu sorunlara çevirdiler. Dikkatlerini geleneklerin, alışkanlıkların, zorunlu bağlılıkların gizlediği insana yönelttiler. Bireyi, önce bu toplum yükünden kurtarıp, kişisel özgürlüğüne ulaştırma yolunu seçtiler. Toplumsal mutluluğun bu yolla sağlanacağına inandılar. Kimileri de bir hiçlik, bir yabancılaşma duygusunun tutsağı oldular. Oldukça anlamsız bir “anlamsızlık” politikasını benimsediler.

    Şimdi şu var: Biz insanız. Bir yığın ilgilerin kölesiyiz. Doğmakla, o bir yığın bağlılık ipini de birlikte getiriyoruz. Ama kişiliğimize uymayan, bizi kendimizden eden fazlalıkları atmak da, her zaman olmasa bile, elimizdedir. Hiç değilse böyle düşünmek, bizi bir aşamaya getirir; insanın kendini seçmesini kolaylaştırır.

    Öyleyse bir soru daha beliriyor şimdi: Biz o kopardığımız ilgileri, bir başka yanda biriktirmek zorunda değil miyiz? Geleneklerden, alışkanlıklardan, zorunlu bağlılıklardan kopmakla, sürekli bir boşluğa katlanabilecek miyiz? Ne kadar “hayır” desek, gene de bir hareket noktası ele geçirmiş oluyoruz ki, bu da tek cümleyle “insanın yeniden keşfedilmesidir”.

    Görüldüğü gibi, bağlanmaktan ne denli korkarsak korkalım, ister istemez bir seçime gidiyoruz gene de. Olaylara dıştan bakmıyoruz; içindeyiz çünkü. Gene bakıyoruz da, bu günün gençliği hiçlikten, mutsuzluktan, bunaltıdan bir öfke alanına kaymaya başladı. Sebebi meydanda işte; gene Rilke’nin bir sözü: “Korkuyorum diyoruz, korkusu oldu mu, insan buna bir çare düşünmelidir”.

    Yeditepe 1 (1-15 Nisan 1959)

    Şiiri Şiirle Ölçmek
    Edip Cansever
  • 152 syf.
    ·10 günde·4/10
    Bu kitabı #33124369 incelemesini ve incelemeye yapılan yorumları okuduktan sonra okuma kararı almıştım. Kalınlığı fazla olmamasına rağmen okuma süresi uzun oldu benim için. Dürüst olmak gerekirse kitaptan beklentim daha farklıydı ve bir miktar hayal kırıklığına uğradım.

    (süpriz kaçıran ayrıntılar içermektedir.)

    Kitabın arkasındaki tanıtım yazısını okuduğunuzda ya da incelemelerine şöyle bir göz attığınızda anlayacağınız üzere inancı sebebiyle tedavisini reddeden bir gencin durumunun doktorları tarafından mahkemeye taşınması ve hakimin karar vermeden önce çocukla bizzat görüşmek istemesi idi kitabın konusu. Bu konuyu gördüğümde bayağı heyecanlanmıştım. İnancının gerektirdiklerine tamamıyla hakim, kendine güvenen bir çocukla; onun hayatını kurtarmaya çalışan, belki bilme ve onun üstünlüğüne inanan ama aynı zamanda karşı tarafın inancına herhangi bir saygısızlık yapmaktan imtina eden bir hakimin arasında geçen hararetli, dinamik, münazara havasında, birbirlerinin aklında soru işaretleri bıraktıkları, ikisini de (yani biz okuyucuları da) kendileriyle, hayatlarıyla, inançlarıyla ilgili bazı sorgulamalara yöneltecek, kibar ama kesin cümlelerle dolu bir tartışmaya sayfalarca hatta tüm kitap boyunca şahitlik edeceğimi düşünmüştüm. Lâkin hiç de böyle olmadı.

    Hastanedeki ilk karşılaşmalarında Adam beklediğim gibiydi ama Fiona yani Sayın Hakim'in rolünün yetersiz kaldığına inanıyorum. Avukat, savcı, hakim. Bu meslek gruplarına mensup olan insanlar bana daha coşkulu daha dinamik olayların adamları/kadınları gibi gelir hep. Tenis maçı izlercesine başınızı sağdan sola sürekli hareket ettirmenizi gerektirecek bir heyecanla birlikte canlandırırım kafamda mahkeme salonlarını, hatta aralarında geçen gündelik sohbetlerde bile böyle bir hava vardır gibi gelir hep bana.
    Sayın Hakim ise yaşının verdiği olgunluk ve sanıyorum ki onca yılın tecrübesiyle oldukça sakin ve olgun bir şekilde olayla başa çıktı ve kararını verdi (ve bu da benim canımı biraz sıktı...)
    (çok film izlemişim galiba :))

    Hakimin romanda pasif kaldığını düşündüğüm tek yer burası değildi. Çok şükür ki baştaki beklentilerimin yarısı karşılandı ve Adam hayatında bazı şeyleri değiştirme kararı aldı, hakim onun hayatına dokunmuştu ve o artık bir sorgulama içindeydi. Cevaplar arıyordu. Böyle bir durumda, size diğer yolu gösteren kişiye gitmenizden daha doğal ne olabilir ki? Adam da öyle yaptı ve iyileştikten sonra, inançlarından vazgeçtiği için sıklıkla kavga ettiği ailesinden ayrılıp Hakim Hanımın yanına gitti. İşte tam bu noktada, Sayın Hakimimiz kendisini yine geri çekti ve bana göre gole gidecek pası kaçırmış oldu...
    Daha önceden Adam'ın ona yazmış olduğu, sorularının içinde kıvrandığını bariz bir şekilde ortaya koyan mektuplarına bile cevap vermeye tenezzül etmemiş Fiona Hanım tabi ki Adam'a akıl hocalığı yapmayı da reddetti. Bu noktada yazarın kendisiyle çeliştiğine de inanıyorum çünkü daha öncesinde Fiona ve eşinin belli sebeplerden çocuk sahibi olmayı ertelediklerinden bahsediliyor, daha sonra yaş faktörü devreye giriyor ve öylece yaşayıp gidiyorlar. Ama Fiona'nın dilinden okuduğumda bundan dolayı derin pişmanlık duyduğunu hissettim. Bu çocuğa sahip çıkma fırsatı onun da hayatında birçok boşluğu doldurabilme ve pişmanlığını hafifletebilme imkanı sağlayabilirdi.
    Demek istediğim o ki, bu noktada durumun çok daha farklı ilerlemesini arzu etmiştim. Fiona'nın ona yol göstermesini, çocuğu yetiştirmesini ve sadece Adam'ın değil Fiona'nın da hayatındaki zincirlerinden kurtuluşunu okumak isterdim.

    Fakat Ian McEwan farklı bir yol izlemeyi tercih etmiş.

    Zaten diğer türlüsünü taşıyabilecek bir karakter de ortaya çıkmamış yazarın kaleminden. Fiona'nın inançlarına dair bir ipucu göremiyoruz kitapta. Hatta Fiona hakkında bildiklerimiz işinde başarılı bir işkolik, evliliği çalkantıda olan altmışlı yaşlarda bir hanım olduğuyla sınırlı. Derinliği olan birini göremedim kitapta, aynı sebepten de benimseyemedim kendisini. Hikayenin içine dalmamı zorlaştıran bir mesafe oldu hep. Bu da kitabın akıcılığını düşürdü benim için.

    Kitapta bir solukta okudum diyebileceğim iki bölüm vardı: Birincisi hastanedeki ilk karşılaşmaları ve ikincisi de Hakim Hanım'ın suskunluğuna daha fazla tahammül edemeyen Adam'ın aynı hastalık tekrar nüksettiğinde tedaviyi yeniden reddetmesi ve bir nev-i intihar ettiği kısım. Fiona'nın bu haberi aldıktan sonra hayatına nasıl devam ettiğini merak etmiyorum dersem yalan olur.
    (ama Fiona, ne olacağını bekliyordun ki yani?!)

    Sonuç olarak konusu merak uyandırıcı ancak karakterlerden ne beklediğinize bağlı olarak kişiden kişiye bırakacağı etki de farklı.
    Yazarla kurgusal olarak kafa uyuşmazlığı yaşasak da karakterleri öyle canlı yazmış ki Fiona'ya yakın arkadışıma akıl veriyormuş ama o beni dinlemiyormuşcasına kızmaktan kendimi alıkoyamadım. Bu da yazarın bir başarısı ve kitabın artısıdır.

    Selamatle...
  • Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi? ...
    O sahâbîyi dinleyin şimdi: «Bir karanlık geceydi pek de ayaz...»
    İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
    Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
    Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
    Aradan geçmemişti çok da zaman,
    Az ilerden yavaşça oldu iyan,
    Zulmetin sînesinde ukde gibi,
    Ansızın bir müheykel a’râbî!
    Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
    Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
    Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
    Durmadan karşıdan selâmlaştık.
    Düşünürken selâm alan sesini,
    O heyûlâ uzandı tuttu beni:
    Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!
    — Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
    — Şu mahallâtı devre çıkmıştım.
    Gel beraber, benimle, üç beş adım.
    * * *
    Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
    Duruyor her evin önünde Ömer,
    Dinliyor, bî-haber içerdekiler.
    Geçmedik en harâb bir yapıyı.
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine;
    Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
    * * *
    Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
    «Açız! Açız! » diye feryâd eden çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
    — Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
    Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
    Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.
    — Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
    — Bugün ikinci gün, aç kaldılar...
    — O halde, neden
    Biraz yemek komuyorsun?
    — Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;
    Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
    Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
    — Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
    Tek erkeğin de mi yok?
    — Hepsi öldü... Kimsem yok.
    — Senin midir bu küçükler?
    — Torunlarım.
    — Ne de çok!
    Adam Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?
    — Ah!
    Emîr’e öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
    Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
    — Ne yaptı, teyze, Ömer böyle inkisâr edecek?
    — Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz, ona bizler vedîatu’llâhız;
    Gelip de bir aramak yok mu?
    — Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
    — Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş! ... Nedir, muhârebe mi?
    İşitme sen de civârında inleyen elemi,
    Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş...
    Gazâ! Gazâ! diye git soy cihânı, gel paylaş! Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
    Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:
    — Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;
    Ömer! Savâik-ı tel’în olur, iner tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme!
    O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!
    «Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...»
    «Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer! »
    Gidip de söyleyeyim hâ? ... Dilencilik yapamam!
    Ömer de kim! Benim ondan kerîm adamdı babam.
    Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize! ...
    Ömer vuruldu bu son sözle...
    — Haklısın teyze!
    Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim. * * *
    Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il, nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
    Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri bir mum yakıp ale’l-acele.
    — Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    — Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
    — Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
    Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.
    Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
    Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in
    Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
    Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!
    Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!
    Yetîmi girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!
    Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
    O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!
    Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
    Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ûl?
    Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
    Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den...
    Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
    — Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
    İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
    Evet, adâleti «mutlak» hayâl edersen eğer,
    Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
    Beşer adâleti «mutlak» tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.
    Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
    Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
    Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
    Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
    — Uzak mı yol? Daha çok var mı?
    — Ancak üç beş adım. Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
    — Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten indirip attı;
    Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,
    Hemen sönüp gidecek...
    — Teyze, yok mu hiç yakacak? Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle,
    Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!
    Ocak tutuştu, yemek pişti;
    — Var mı teyze kabın?
    Getir de indirelim...
    — Var büyükçe bir kap alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
    Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek.
    Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
    Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
    Dedim:
    — Sabâh oluyor kalkalım...
    — Evet, haydi!
    Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul;
    Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl.
    * * *
    Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
    Biz de çıktık vedâ edip artık.
    Hiç görünmeksizin gelip geçene,
    Doğru indik Halîfe’nin evine.
    «Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver»
    Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
    Etti az sonra subh-i velveledâr
    Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.
    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    — Gâlibâ teyze uykusuz kaldın!
    İşte bağlanmak üzredir nafakan,
    Alacaksın her ay gelip buradan.
    Şimdi afveyledin, değil mi beni?
    — Böyle göster fakat adâletini.