• 186 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    "Çocuk yüreği unutur ama affetmez."
      Jose Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı Şeker Portakalı, “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun” öyküsüdür. Çocukların masum, naif duygularını çocukluk dönemi içinde muhteşem şekilde okura hissettirecek anlatan bu kitabı duymayan yok gibidir. Hatta çoğu okur bu kitabın acılı tarafını bildiği için belki de bu kitabı üzülmemek için köşe bucak kaçmış, kitabı okumayı ertelemek istemiştir. Ben bu kitaptan hareketle günümüz çocuklarına ve ailelerine de seslenerek bazı serzenişler yapacağım.
      Vicdanlı ve merhametli anne baba çocuğu için en iyi sığınaktır. Nice çocuklar vardır ki aynı evde öz anne babasından ruh olarak uzakta ve yalnız yaşamaktadır. Anne baba çocuğunun ruhuna girememekte kendi işlerinden vakit çocuğuna vakit ayıramamakta,aksine eve öfkeli de geldiyse annesini veya babasını bekleyen çocuğuna ters cevap vererek onun ruh dünyasında hasarlar açmaktadır.
     Aynı evde çoğu çocuk anne baba evde olsa bile beraberken ruh dünyası olarak anne babasız yaşıyorlar. Duygu olarak anneye babaya hasret bu çocukların ruh dünyalarını düşünebiliyor musunuz?
      Toplum olarak çocuklar ile ilgili çıkan olumsuz haberlerde sadece uzaktan “Ne vicdansızlar var” demekten öte geçemiyoruz. Onlar için evde onları küçük yaşta dengeli, sağlıklı bir ruh yapısı ile yetiştirmediğimiz müddetçe toplum olarak bu tür haberler hep bizi üzmeye devam edecektir. Çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyorsa söylenecek söz yoktur. Hiç kimse anne babasının suçunu veya suçsuzluğunu çocuğuna ödetmek zorunda değildir. Bunu ancak artık cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda görebilirsiniz.
     Günümüz çocukları ile büyüklerin geçmişte yaşadığı çocukluk arasında artık dağ kadar fark vardır. Anne babanın artık günümüz çocuklarına bir şekilde ulaşması gerekmektedir. Bugünkü uyaranlar artık çok farklı. Anne babasından aynı evde uzakta yaşayan çocuklar anne babalarına ne zaman yakın olabilir… Bir de aile içi kadına veya çocuklara şiddet varsa o evde o sevgi bağı kopmuş sevgisizlik başlamış demektir. Bu gibi aileler bir an önce eski sevgi dolu günlerine dönmelidirler. Bunu yapamadıklarında çocuk, aile, toplum için ahlaki çöküntüye temel oluşturabilir.
    Bugün problem olan yetişkinler dün bizim ihmal ettiğimiz çocuklardı. Yarın problem olacak yetişkinler bugün ihmal edeceğimiz çocuklar olacak. Tek bir çocuğu bile ihmal etmeyin değerli öğretmenler. Ülkemiz için, geleceğimiz için, ahiretiniz için…
      Sahipsiz çocukların bayramda elini öpecek bir anne babaları bile yok. Her gece yatağa yattığında kimbilir hıçkırıklara boğuluyor, gün içinde insanlarla iletişimde dik durmaya çalışıyorlar içlerinde fırtınalar koparken. Hayat belki onlara çocukluğunu bile yaşatmıyor. Afganistan’da çocuk çok ama çocukluk yok. der Khaled Hosseini Uçurtma Avcısı kitabında. Ne kadar acı bir cümle. Ülkelerinde savaş olmayan, barış ortamında ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk var ki… Yürek dayanmaz.
     Öğretmen olduğum için biliyorum. Sınıf etkinliklerinde, veli toplantılarında anne veya babası vefat etmiş çocuklar, herkesin anne babası etkinliklerde kendi çocuğunu izlerken, onların gözü uzaklara dalar… Öğretmen sınıftaki bu çocukları iyi tanımalıdır. Anneler gününde sınıfta annesi ölmüş bir çocuğun yanında “Evladım peki sen Anneler Gününde annene ne hediye aldın?” diye sormamalıdır. Çocuğun ruh dünyasını tekrar tekrar kanatmamalıdır. Öğrencisini tanımamış öğretmen. Bu yüzden çocuğun kaldığı ev ortamını mutlaka ziyaret etmeli, öğrencisini iyi tanımalıdır. Belki çocuğun evinde kendine ait bir odası bile yok, ekonomik şartları iyi olmayan bir ailenin oğlu veya kızı, belki evde hasta veya felçli bir anneannesi, babaannesi ile kalıyor, belki sinirli bir ailenin içinde,belki de çok huzurlu bir ailede. Dedim ya öğretmen öğrencisini iyi tanımalı, anne baba rolüne girmeden öğrencisine kendi evladı gibi sahip çıkmalıdır. Allah’ın emanetidir çocuklar…
    Çocuk size velilerin değil Allah’ın bir emanetidir. Bugün bu emanetlerin her birine ayrı ayrı sahip çıktıkça geleceğimizin aydınlığından söz edilebilir.
     Bugün kaç çocuk kendisini anlamayan büyükleri, arkadaşları yani anne baba şiddeti, akran zorbalığı yüzünden yatağında hıçkırıklarla uyumak zorunda kalıyor, yorganını üstüne çekip sabahlara kadar iç çekiyor biliyor muyuz? Ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk. Çocuk hissetmiyor mu bu hayatı. Etkilenmiyor mu? En çok o etkileniyor hayatın acımasızlığında. Tüm çocukları mutlu mu zannediyoruz?
    Dedim ya çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyor mu?  Cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda bu çocuklar dengeli yetişebilir mi? Ruh dünyaları hasar almaz mı?
     Bir örnek de yaşça büyümüş ama hâlâ çocuk kalmış birinden örnek. Şöyle anlatıyor yalnızlığını…
    “6 yaşındaydım galiba bir gün yine annemi özledim diye ağlarken dedem bana her yağmur yağdığında annemin yer yüzüne indiğini söylemişti. Çocuk aklı tabi inanmıştım. Şimdi 23 yaşındayım ve hala ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkar annemin gelmesini beklerim.”

      En son anne babalı ailelerden bir örnek vereyim. Bir çocuğun itirafı…
    “Benim babam hep vardı hala var ama hiç olmadı da, bir kere bile oturup dertleşmedim, bana sadece saçma sapan nasihatlar verdi, hayatımda bir kere bile bana ‘Nasılsın?, Seni seviyorum’ demedi. Babamın bana kattığı tek şey annemi onun sayesinde daha çok sevdim.” Çocuklarımızı aynı evin çatısında yalnızlık çektiren, baba sevgisinden mahrum eden bir baba… Babalığını sorgulasın herkes…
      Jose Mauro De Vasconcelos, Brezilya’nın yoksulluğunu iliklerine kadar yaşamış bir yazar. O, yoksulluğu ve hiçbir şeye sahip olamadan geçen çocukluk çağını 12 günde yazdığı ama 20 yıl içinde tuttuğu bu kitabıyla okuyucuya çok başarılı bir şekilde aktarıyor. Kitabı bitirdiğinizde hüzünleniyor, Zeze'nin acısını hissetmiyorsanız kalbinizi kontrol edin.
     Kitabın konusuna gelecek olursak Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Brezilya’nın ücra bir kasabasında çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıkları ona “içindeki şeytanın” yaptırdığına inanır. Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilir ve öğretmeninin gözünde ve sarışın kıvırcık saçlı bir melektir. Zeze, hem babasından hem de abisinden sıklıkla dayak yer öyle ki bir keresinde yediği dayaktan dolayı haftalarca yataktan çıkamaz.
    Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Taşındıkları yeni evin bahçesinde çeşit çeşit ağaç bulunmaktadır ancak Zeze bahçedeki şeker portakalı fidanını sahiplenir ve kendi fidanı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar.
     Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.
      Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. Nefret ile başlayan bu ilişki bir süre sonra çok iyi bir dostluğa dönüşür. Bu dostluk Zeze’nin hayatını çok değiştirir. Artık durulan ve yaramazlık yapmayı bırakan bir Zeze vardır. Tabi bu bağlılık Zeze’nin yaşayacağı acının artmasını sağlar. Portekizli, Zeze’ye ömür boyunca unutamayacağı bir acı yaşatacaktır.
     Kitapta Zeze’nin azıcık sevgi gördüğünde bile yaramazlıkları bırakması ve çalışkan bir öğrenci olarak okulda tanınması, Portuga ile olan ilişkisi derken asıl yoksulluğun sevgisizlik olduğunun adeta hissediyoruz.
      Çocuk kitapları süper kahramanlar gibi bize hep bir amaç güdebilir ama Şeker Portakalı'ndaki Zeze' den bize hüzün kalıyor. Çocukların hüznünü, samimiyetini, saflığını. Gerçek dünya bu. Hayal dünyasında yazılmamış bu kitap. Her zaman çocukların hikayesi mutlu sonla bitmiyor. Çocuklar belki okurken bazı ayrıntıları gözardı eder mi bilmem ama yetişkinken bu kitabı okursanız daha hakim oluyorsunuz kitaba,hayatın acımasızlığına...Geçmiş, gelecek sentezi yaparak...
     "Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum..."
    Hüzünlü okumalar!
  • 344 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Herkese selam. Şu an kendimi neden bilmiyorum ama yüz tane kitap yorumu yazabilirmiş gibi hissediyorum. Bu his kaybolmadan işe koyulsam iyi olacak galiba.

    Her Şey benim çoooooooook uzun zamandır okumayı çoooook istediğim bir kitaptı. Bu kadar istememe rağmen her kitap alışverişimde listeden çıkartıyordum ama yine de çok istediğim bir kitaptı. En sonunda dayanamayıp ne yazık ki pdf okudum. Şimdi de okuduğun bir kitabı almanın mantığı yok ama yine de almak istiyorum ikilemi ile boğuşup almak zorunda kalacağım ama HER NEYSE.

    Nerede gördüm hatırlamıyorum ama bu kitabın arkasını okur okumaz dedim ki, "bu kitabın kötü olma imkanı yok". Çünkü yani bilmiyorum ama John Green betimlemesi gibiydi. Gözünüzün önünde olan çok güzel bir şeyi ilk başkasının fark etmesi ve onu size anlatması ve sizin "evet, evet bunu nasıl daha önce fark etmem" deme hissiniz çok güzel. Kitabın arkasında yazan şey ise:

    Bazen en sevdiğim kitapları sondan başa tekrar okurum. Son bölümden başlar ve başa kadar tersten okurum. Bu şekilde okuduğunuzda, kitabın bölümleri de umuttan çaresizliğe, kendini tanımaktan şüpheye doğru gider. Aşk hikayelerinde çiftler sevgili olarak başlar, sonunda yabancı olurlar. Yetişkinliğe ulaşma kitapları yolunu kaybetme hikayelerine dönüşür. En sevdiğiniz karakterler yeniden doğar.

    İşte bu kısmı okur okumaz vuruldum kitaba. Tabii Düzenbaz'a karşı da böyle hissetmeme rağmen işler hiç umduğum gibi gitmemişti. Bu yüzden Her Şey'de de bunu yaşamaktan korkuyordum ama neyse ki her şey çok güzel gitti.

    Kitapta Madeline adında bir kızımız var. 18 yaşına girmek üzere ve tüm hayatı boyunca, bir kez bile dışarı çıkmamış. Çünkü kendisinde AKİY denen bir hastalık var ve bu hastalık, her şeyden tetiklenip sizi öldürebileceği ve sizin de dışarıda olan her şeyle savaşmanıza imkan olmadığı için evde kalmanızı gerektiriyor. Madeline de aynen bunu yapıyor. Beyaz duvarlı beyaz odasındaki beyaz kanepesinde kitap okuyor, ödevlerini yapıyor ve akşamları annesi ile birlikte vakit geçirip, birlikte kutu oyunları oynuyorlar.

    Ancak bir gün, Madeline'lerin yanındaki eve bir aile taşınıyor. Bu ailenin Olly adında, Madeline'in aşık olacağı, Olly'nin tabiriyle 'aşırı seksi' bir çocuk var. Ve Madeline bu çocuğa aşık olduktan sonra da, işler haliyle biraz yolundan çıkıyor. Çünkü 'aşk öldürür' ve 'sevgi insanları birazcık delirtebilir'.

    Konusu genel olarak böyle olmasına ve sıradan gözükmesine rağmen ben gerçekten okurken aşırı eğlendim. Madeline ve Olly'nin yakınlaşma aşamaları gerçekten çok komik ve eğlenceliydi. Olly'nin birkaç gün süren, özür niyetindeki Bundt Kek şovunu yüzümde sinsi bir sırıtışla okudum. Yazarın dili çok sade ve akıcı olduğundan -bu kadar sade olması bana biraz çıplak hissettirdi- her şey çok hızlı oluyormuş gibi geldi ama yine de epey eğlendim.

    Madeline ve Olly biraz daha yakınlaştıktan sonra yapılan yazışmalar da gerçekten çok tatlıydı. Olly'nin sürekli 'i'm sexy and i know it' cümleleri, Madeline'in arkadaş kalalımlarını 'tamam' demesine rağmen çaktırmadan hiçe sayması ve Madeline'in hiç tatmadığı duyguları tatmaya, aşkı ilk defa deneyimlediğinden dolayı yaşadığı o heyecan çok sevimliydi.

    Ve hikaye böyle devam ederken, aklıma asla gelmeyen HİÇ BEKLENMEDİK bir şeyi okumak da beni gerçekten şaşırttı. Bu olay olmadan da kitaba düşük bir puan vermezdim ama o kısımları okurken gerçekten 'nE' oldum biraz. O an okurken epey beğenmeme rağmen şimdi bir daha düşününce ama, olmasa da olurmuş diyorum. Böyle kitaplarda beklenmedik, değişik, sürpriz şeyler okumayı pek sevmiyorum nedense.

    Bunlar dışında kitap gerçekten güzeldi. Yazarın dili bu kadar sade olmasa bilmiyorum ama, daha çok sevebilirmişim gibi geliyor. İçerisinde gerçekten çok güzel alıntılar vardı ama kitabın sadeliğinden dolayı biraz harcanmışlar gibi hissettim. Ama onları daha üzücü fotoğraflarla daha sonra paylaşacağım. Üzüntü alıntıları toplu paylaşmayı bildiğiniz gibi hiç sevmem, saygısızlık gibi geliyor biraz djdkf (i have problems, i know)

    Tam unutacakken aklıma yeniden geldi. SON bir şey daha söylemek istiyorum. Aslında iki. (yorum bittikten sonra üç oldu) Biri, Olly gerçekten güzel bir karakterdi. Sokak parkuru yapması, buna ilgi duyması beni gerçekten aşırı sevindirdi. Çok özgün ve güzel geldi bana. Yazar keşke Olly'nin bu özelliği üstünde biraz daha fazla dursaydı ve Olly'i benim için daha kalıcı yapsaydı. Çok güzel olurdu.

    Şimdi aklıma gelen şeyle, ikinci şey, kitabı daha da kısa yapan bazı resimler, Madeline'in spoilerlı inceleme yazıları ve kendince hazırladığı sözlük aşırı hoştu. Özellikle sözlük için seçtiği kelimeler ve bunlar için yazdığı açıklamalar aşırı hoşuma gitti.

    Son şey ise, kitabın sonunu gerçekten çok sevdim. Kitabın başlarında, ortalarında değinilen şeylerle sonların bağlanmasını çok seviyorum, çok hoşuma gidiyor ve BU KADAR GÜZEL BAĞLANDIĞINDA daha da hoşuma gidiyor, hayran oluyorum. Yazar çok güzel bir son yazmış, biraz imrendim. Yüzümde bir gülümseme ile bitirdim kitabı.

    Yani, eğer rs'deyseniz, canınız sıkkınsa ve hafif, tatlı, eğlenceli ve güzel bir şey okumak istiyorsanız KESİNLİKLE bu kitabı okuyun. Okurken gerçekten hem güldüm, hem duygulandım hem de sımsıcak hissettim. Bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Ben yazarın diğer kitabını da okuyacağım, ama dili zaten aşırı sade ve kola olduğundan onu ingilizce okumaya karar verdim. Bu kadar.

    Dipnot: sevgi bazı açılardan gerçekten çok korkunç.
  • yahut “Bir ölü fazla oldu yalnız, Generalim.”...

    Kitap büyük ihtimalle ilk çıktığı zamanlarda ya da çıkacağı zamanlarda dikkatimi çekmişti sanırım, geçen yılın ilk zamanlarında. Dikkatimi çekti dediysem daha yazar hakkında filan önceki duyduklarımdan yahut bu türe özel bir ilgi duyduğumdan filan değil. Sadece kapağını çok sevdim kitabın, daha doğrusu kapak resmini. Yarı gölgede yan görünüşü itibariyle görünen bir adam, Teksas şapkası ve trençkotlu, silahı sol elinde omuz hizasına kaldırmış ve sağ eli de sol elini destekler vaziyette.

    Kitabı unutmayıp almak için ara ara yayınevinin sayfasına girip baktım, sebebini bilmiyorum ama yirmi iki ay olmuş almadım. O kadar sık kitaba bakmama ve tanıtım yazısına göz gezdirmeme rağmen geçen süre zarfında aklımda kalan şeylerle gidip kitabevine gidip şu cümleyi kuramazdım: “Teksas şapkalı ve trençkotlu bir adamın elinde silah tuttuğu kırmızı bir kitabı arıyorum”. Belki bilirlerdi, hatta bence bilirlerdi lâkin denemedim bunu. Aklımdan çıkmamış bir kitabı arıyorum lâkin ne yazarının adını biliyorum ne de kitabın adını, içinden Meksika devriminin de geçtiğini biliyorum ama. Yazar hakkında bilgi edinmeye çalışmak aklıma gelmedi bile bu sürede, zaten adına da dikkat etmedim dedim ya…

    Bu türün hastalık derecesinde takipçisi yahut uzmanı değilim, profesyonel bir arşivci de sayılmam baştan söyleyeyim. Bundan sonra kendimce ahkâm keseceğim belki lâkin bu sadece kendi biriktirdiklerimle ve kendi saplantılı saptamalarımla ilgili olacak. Kendimce epey bir saplantı biriktirdim işte çizgi romanlardan, avantür filmlerden, westernlerden (film ve roman babında), kara filmlerden, devrimcilikten vs. vs. Hem saydığım türlerde bir şeyler bulmanız ne içerik, ne biçim, ne yapılabilecek çıkarımlar, ne de dünya görüşünüze katkısı gibi sebeplere dayanır. Bu türlerden heyecan duymak da yeterli açıklama olmayabilir hatta. Eğer kendinize has saplantılarınız yoksa uğraşmayın geçin gitsin; sanatsal yahut felsefi bir yücelik arz etmiyor buralarda geçenler, bulan olursa da yine kendi hüsnü kuruntusudur, arada benim de yaptığım gibi lâkin esas takıldığım şey bunlar değil yine de. Bunlar için yapılacak bambaşka şeyler var.

    Kitaba girelim şimdi, ne var elimizde: Meksika devriminden çıkmış bir tetikçi polis, Maocular, ABD ve SSCB ajanları, Küba’da Maocu devrim, Meksika’da dünya barışına suikast, kendi Meksika devrimini yapmaya devam edenler (ki daima sürmeli)… Geri kalanına açıklamalı biçimde girişeceği için yazmıyorum buraya şimdilik… Meksika Devrimi ve Maoculuk bile hangi düzeyde ele alınırsa alınsın, bir kara romanın da konusu oluyorsa gözüm kapalı atlarım zaten. Bitiş aşamasında ise şunları söyleyebilirim; kara filmlerin, spagetti westernlerin ve avantürün ne olduğunu gerçek manasıyla bilen de atlasın benim yaptığım gibi.

    ***

    İtalo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanında geçiyordu, kitabın elektronik dökümünü yapıyorlardı. Sözcüklerin yinelenme sayıları üzerinde saptamalar ve türlere, yazarlara dair formüller geliştirilebilir mi? Her ne kadar mümkün olacağına pek inanmıyorsam da (açıkçası bunu umursamıyorum pek) aşikâr olan şey şu ki; az önce bahsettiğim türlerdeki eserler için önemli olan şeylerden bir tanesi de yinelenen kelimeler ya da cümlelerdir. Bu kitapta en sık kullanılan kelime kesinlikle “sıçtığımın…” kelimesi. Muhtemelen de en az sayfa başına üç-dört kez geçiyordur, muazzam bir sıklık derecesi. Burada daima sıfat babında kullanılmış. Ardından gelen kelimeler Çekikleri (çekik gözlüleri), Çinlileri, gringosu, Rus’u, Dış Moğolistan’ı, albayı, sadakati vs. vs. Yazarın argo kullanmaya çalıştığını ya da sinirli bir adam etkisi oluşturmak için bunu yaptığını söyleyemem sadece. Kullandığı argo sözcüklerin neredeyse yüzde sekseni bu kelimeden ibaret ve bu yüzden muazzam bir saplantı bu ve öyle ki gına getirebildi neredeyse.

    Bundan başka yinelenen cümleler ve düşünceler de var yine elbette, elektronik döküm fikrini tek başına yukarıdaki sebeple söylemedim. Asıl üzerinde duracağımız yineleme bu: “Hem hiçbir Çinli hatunla yapmadım”.

    Bu cümlenin gerek kendi bağlamıyla alâkalı olarak içsel biçimde kurulması, gerekse de kendi bağlamıyla alâkasız biçimde bambaşka bir konunun ortasında aniden ortaya çıkıvermesi saplantıların en muazzamlarından, üstelik sadece bu kitap için değil bu. Hepimiz yaşamışızdır, birileriyle konuşurken konunun orta yerinde ya da kendi kendimize düşünürken düşüncenin orta yerinde, konu ya da düşünce ile hiç ilgisi olmayan bir fikir, ışık hızında çakıp kaybolur; o artık cümle ile özdeşleşen ya da normal zamanda düşünürken yaptığımız gibi inşa edilen bir fikir değildir, o bir katı cisim gibi bütünlük hâlini almıştır ve onun bileşimini oluşturan parçalara hiç kafamızı yormadan onu saf bir bütünlük, imge olarak algılarız, onu sadece tanır ve biliriz, ansızın gelir ve yerleşir, çekip gider. Kendini oluşturan harflerden, seslerden ve kelimelerden ayrı hissettiğimiz konuk bir fikir, düşüncelerimizin ortasında gelip bizi bulan… Kitapta yazar bunu defaten yineliyor, başkaları ne bulur bilmem ama ben bunu seviyorum ve muazzam buluyorum.

    Yineleme cümlelerinden (ya da fikir diyelim artık bunlara esas olarak, çünkü dediğim gibi bunlar düşüncede bile kelimeye dökülmeyen katılaşmış imgeler) bir diğeri ise kahramanın hayatında sıklıkla geçtiğini düşünebileceğimiz lâkin kitapta sadece iki kere yinelenen :” Hem böyle durumlarda ölen kişi olmayı hiç istemem.”

    Yinelemeye dair saplantılara örneklerin en güzellerinden birini Onları Yükseğe As filminde Clint Eastwood sunuyor galiba, çiğnenmiş tütüne dair tükürükle, aslında birçok filminde var bu. Dikkatli gözlerle izleyenler bilirler avantür ve spagetti western filmlerinde yinelenen davranışların, mimiklerin defalarca kameranın odağında yer almasının nasıl bir güzellik katabildiğini.
    ***

    Kitabın anlatım biçimi hayli tuhaf: roman üçüncü tekilin anlatımıyla sunulurken, sunum birden kahramanın anlatımına geçiyor ve birbirinden ayrılmadan bu geçiş. İç konuşmalar, çarpan düşünceler ve eylemler, üçüncü tekilin anlatımıyla aynı paragraf içinde sürükleniyor ve bu güzel de oluyor hani…
    ***

    Bu tarz kitapları da filmleri de güzel yapan şeylerden bir tanesi de içlerine fazla girmeden karakterleri belirgin kılacak biçimde yaratmak. Bu her yerde aynı diyecek olabilirsiniz lâkin hiçbir yerde öyle değil. Bu türlerin karakterlerini çok iyi tanırsınız çünkü karakterler sınırlı özellikleriyle yüzeye çıkarlar; salt kendilerine has olabilecek davranışlarıyla, mimikleriyle, dış görünüşleriyle, meslekleriyle, konuşmalarıyla vs. vs. Hatta topluluklar bile homojenlik sergiler bazen. Karakterleri iyice bilirsiniz çünkü onları niteleyen şeyler çok fazla değil, hatta kitabın merkezinde yer alan kahramanın bile öyle. Hiçbir zaman derin psikolojik tahlillere girilmez, karakterin iç dünyasındaki çalkantılar, karakterler arasında özdeşlik yaratacak uzun olaylara girilmez. Girilmez dediysem hiç girilmez değil; girilir lâkin bilindik manasıyla değil aynı yüzeysellikle. Buradaki yüzeysel sözcüğü olumsuz anlam ihtiva etmesi için kullanılmıyor bilesiniz, sadece karakterlerde katı bir belirlenim oluşturulduğunu belirtmek için ve karakterlerin bilinecek ya da bilinmesi gereken tüm özelliklerinin onların dış çeperlerinde, yüzeylerinde mevcut olduğunu aktarmak istedim. Düşünceler de savrulur, psikolojik saptamalar da, politik çıkarımlar da yapılır, aşklar da yaşanır lâkin yüzeyde. Yüzeyde olması ve katı bir çeper çizmesi ise özdeşlik kurmamıza izin vermez, izleyici/okur konumunu terk edemeyiz, eserin bizden istediği de bu dahası bizim yapmamız gereken de bu. Düşüncelerin katı hâli ağdalı aforizmaları çağrıştırmasın bu arada, ilgisi bile yok. Bu konuda derdimi anlatabildim umarım.

    Bu yüzden sıklıkla süt içen Rus ajan, içki otlanan avukat, az konuşan Çinliler, sigara ikram etmen albay, saplantılı fikirleri kafasına çarpıp duran polisimiz gibi her karakter için sayabileceğimiz belirgin ayrım noktaları önemlidir. Çinlilerin konuşmalarını da onların aksanına uygun biçimde yazmak önemlidir. Çizgi romanlarda sık rastlanırdı bu Çinli aksanı meselesine, önemli olan konuşmasının içeriğinden ziyade bu aksanın yer almasıdır hatta. Zenciler için de yapılırdı bu…

    Ani ilginç çıkarımlar yapmak ve içinden düşünceler geçirmek, filmsel sahneleri yazmak da önemlidir bu yüzden, yüzeyi içte ve dışta belirgin çizmek zorundasınız. Bunların sıklığı bu türlerin roman hâlinin güzelliği işte… Bunu okuyarak deneyimleyin derim sadece…


    Neyse yahu lafı çok uzattım yine ve anlatacağım şeylerin çok azını anlattım. Okuyun kendiniz uğraşın şair burada ne demek istemiş diye ve neden Meksika Devrimi hep olmak ve sürmek zorunda diye ve ne diye ahmak generale sıkılmak zorunda bir kurşun?

    Son olarak bundan muazzam bir Yılmaz Atadeniz filmi çıkardı diyeyim haydi. Başrolde de kesinlikle Cüneyt Arkın ya da rahmetli Behçet Nacar olmalı. Bu filmi kesinlikle en güzel o çeker; Meksikalıyı, Çinliyi, Kübalıyı, Rus’u, Amerikan’ı bir araya getirip komplo üzerinden bir araya getirip işin içine Meksika Devrimi’ni de katabilecek üstelik bunların hiçbirinin olmadığı yerde bunu yapabilecek bir başkası yeryüzünde yoktur efendim.

    Şair ne demek istemişti burada:
    “Çocukken okula gittiysem
    Ve büyüdüğümde askere
    Evlenip boynuzlu olduysam
    Ve ölürken mahkûm
    Ne borcum var güneşe
    Beni ısıttı diye"
  • ölmeden evvel abbas kiyarüstemi’nin dinlediği son şarkı diye dolanan bir şeyler vardı, ölmeden evvel şarkı dinlemeyi istemek nedir? kaç kişinin aklına o korkunun içinde şarkı gelir? coşkuyla ölmek ne ola ki? güle oynaya ölmek mi? yoksa ölmek hazin mi? yaşamak ölmekten hazin geliyor –hakan taşıyan’ın bu bahsedişte işi ne? ha yapmazsam olmaz "ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm ben senin için yaşamayı göze almışım" var bir de- bilmiyorum nasıl ölünür, nasıl olunura da yabancı kaldığım için olsa gerek olmayı bilmeyince ölmeyi de bilmiyorsun. ölmeden evvel olamıyorsun da galiba. geçenlerde kendime sordum, ne buldum bu kitapta diye: oldum diyip olamamak meselesini buldum, bunu yakın buldum. bazen de hiç olamıyorum derim, ama çok nadir. oldum ümidine sarılmışımdır hep. bu hayat ümitsiz çekilmiyor, ille de sarılacağız bir sebebe. sarılacağız da koala gibi, yıkılmadan durulacak bir ağaç mıdır o ümitler, bilemiyoruz. o belirsizlik de bizi bitiriyor. “yavaş yavaş biteriz de” –arkadaş zekai özger- beni belirsizlik bitiriyor, kimilerini de kesinlik. işimize gelmeyince bitiyoruz, ne de kolay bitiveriyoruz. öyle bir hiçlik işte bizimki, hiç olamamanın ama kendi bile olamamanın hiçliği. -hiçlik en üst mertebedir laflarını kenara koyuyorum elbette- kendini arayan kitaplardan, insanlardan kendimden yoruldum. yok mu şöyle eğleneceğimiz kitaplar, biraz gülelim eğlenelim oturmaya mı geldik arka taraf? ne diyordum oldum diyip olamamak beni yoruyor filan galiba. işte olmamanın şeairi bu, oldum zehabına kapılmak; asıl olmamak budur. olanlar, hiç demiyor “oldum” diye. kim bu olanlar? nerede çabuk getirin, demeyince anlaşılmıyor da bir el etseler, göz kırpsalar ya. o zaman da vakarı kalmaz, hafiflik olur.

    ne garip iyiye hak ettiği iyiliği sunamıyoruz, buna onu layık bulamıyoruz. iyi yazarların kitapları çok satınca rahatsız oluyoruz, lüks araçları büyük evleri olunca ayıplıyoruz. lütfen ama diyoruz böyle olur mu olmak? alanında otorite isimlerden eğitim alıp lüks mekanlarda yemek yemesini kaldıramıyoruz. istiyoruz ki zahid olsun, takvasını tüm alem görsün e tabi o alemin içinde biz de görelim. bize bir kere daha rüşdünü ispat etsin istiyoruz, mecburiyet hissini de yükleyerek. insan bu memlekette bir rahat nefes alamaz bunlara akıl yorarsa. ağabey seni anmadan edemem, kitapların pahalı diye biraz sana kızıyorum ama öte yandan istiyorum ki şöyle pek geniş beş oda bir salon, iki balkonlu falan bir evde otur ama daha fazlasında da oturma lütfen. çok kibirli konuşunca kızıyorum, sıkış sıkış gittiğin o metrolarda görünce de epey üzülüyorum daha bir seviyorum seni. ne bileyim iyi yaşa ama çok da iyi yaşama istiyorum, böyle bilinmen hoşuma gidiyor ama öte yandan böylesine bilinmen beni rahatsız da ediyor. coşkuyla yaşa isterim, coşkuyla öleyim ben de. öleyim ve rahata ereyim, hiç yarın yokmuşçasına. coşkuyla ölecek yaşa geldim, ama ölmeyi de kaldıramam ölürüm direkt. hesap vermeyi de bilmem ki, ömrümde bunları yaptım filan zor şeyler, her şeyi biliyorsun utandırma işte allah’ım halden anlarsın. hazinen bolmuş oradan harcasam, ömrümün karşılığı senin hazinenden bir zerre olsa. ömrüm zaten senin hazinenden bir zerreydi, belki zerre bile değil. neyse biliyorum da işim bu hesaba gelmiyor, zor şeyler. –işte en çok bu yüzden ölmek istiyorum, daha fazlasına müşahid kılamam ki kimseyi, kılmayayım istiyorum hiç değilse. yaşadıkça dünya yüküyle günah birikiyor- güneşin doğuşunu sabahları seyrederken sana hayran oluyorum allah’ım iyi ki varsın, çok küçülmüş hissederim böyle seni düşününce.

    iddia ediyorum -ama bu iddiayı ispatla mükellef değilim, sallıyorum işte temel düzey bir okur olarak-, bu kadının en iyi olduğu nokta aklından geçen, hayatından giden şeyleri akıcı, yalın yazması. nasıl bir ilüzyon ki kendimizi o sanıyoruz, onu biz? hep güzelleme güzelleme oldu bu yazı ama öyle değil tabii, bir kusur görüyorum. belki yazan ben olsam tarzım bu benim derim, benim izim de bu derim. okuyucu olunca o emeği de görmeyince biraz rahat verip veriştirebiliyoruz işte, şu konfor alanımız bizi helak edecek gibi geliyor bazen. son hikaye yani “rüya imiş”i hariç tutarak söylemeliyim ki erkekler erkek gibi düşünmüyor. bu kadar nahif erkek mi olur? yani olur da o zaman sanki gündelik dünyadan sıyırmış oluruz onu, biraz itlik serserilik falan da olması lazım, okuyanlar hak verir –yani versin ya da vermese de olur- bu kadarı da fazla diyesi geliyor insanın. böyle ince düşünmek, orada kalmak zor iş. erkek fıtratında yok gibi geliyor bana. ilk üç hikaye böyle olmasına rağmen son hikaye neden erkek gibi? nasıl başarmış ya da daha doğru ifadeyle ilk üç hikayede neden bunu tercih etmiş? orhan pamuk’ta da var bu problem, kadın gibi düşünmeyi bilmez. e zor da iştir karşı cins gibi düşünmek ve dahası onu okuyucunun okurken hissetmesini sağlayacak kadar tafsilatlı anlatmak. hüseyin rahmi abimiz bunu iyi yapardı o da sanıyorum örgü öre öre ince işleri öğrendi, reçel yapmak ruhunu tatlılaştırdı. belki hep öyleydi, okuyunca güldüren, ince mizahını da belki yakın hissettiren böyle şeylerdi. hüseyin rahmi abi, ben, şule hanım birlikte bir çay içsek ama çayı da hüseyin rahmi abi demlese, şule hanım yıkasa ben de öyle dinlesem. benim hizmet etmem gereken yerde onlar kalksa yani, ayıp değil ki ben sevineyim diye yazmamışlar mı? benim için belki senelerce uğraştıkları kitapların yanında bir çayın, bir bardağın lafı mı olur?

    başka bir kusur da bulamıyorum. yok göremiyorum da değil bulamıyorum. bile isteye kusur aradım, kusur görülende mi bulanda mı deseniz, bulanda derim. yine bana dokundu işin ucu, tamam kusur bendedir, o tercihin bir özgünlük olduğunu görememişim, o aslında bir izdir kalbin kabaran mayalı hamurunda.

    -ikinci okuyuşum olması sebebiyle çok da istediğim randımanı alamadım, üst üste şule hanım okumaları doğru da değilmiş, maalesef zamanın farkında kitabından ayıramıyorum, bu bakımdan zayıf. yazılarında kanonik bir yapı bulunması da güçlü yapı.-
  • En çok kendini sonra kendine çok iyi geleni sev...
  • 339 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir"

    Üstad Cemil Mericin ilk okuduğum kitaplarından lisede tarih hocamın vesilesiyle okumaya başladım eserlerini.Kalemini ve yine duruşunu oldukça seviyorum. Okurken “Ne güzel kitap!” diye tanımladığınız bir kitap hakkında “Bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru” veya “Belki şimdi anlayamıyorum, birkaç gün sonra anlarım” şeklinde önce okuyucunun teslimiyetinin gerekliliğini bildiriyor Üstad Cemil Meriç . Sonra anlamak ve sonra hüküm.Eserlerinde bazen anlamadığım kısımlar oluyordu dilinin ağır geldiği yerler kelimeleri arada saf türkçeye dönmesi gibi.. Fakat kitaplarını okudukça mefhumu anlamaya başladım.Kendisinden bahsetmek istiyorum birazcık sonra eser ve içeriğiyle ilgili bilgi vereceğim.Üstad Cemil Meriç, kendisini “Yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.”(Cemil Meriç, Jurnal, 18.7.1974) diye kendini tanıtmaktadır.Kendini tanımaya kendini adamış biri Cemil Meriç bu sözlerinden bunu çıkarabiliriz.
    Yalnız, kendini okumaya vermiş, doğruyu bulmak için her türlü fikri okumuş, süzgecinden geçirmiş.Aklına her geleni yazmanın yazmak olmayacağının ayırdımına varmış bir münzevi fikir adamı aynı zamanda.
    Kitap okumaktan gözleri görmez olmuş bir adam. nitekim, gözleri görmediğinde dahi, okumayı yazmayı bırakmamış, düşüncelerini hür bir şekilde söylemekten kaçınmamış biri var karşımızda.Kendisi bu uygulamada olduğumuz gibi
    " Dünyam, romanların dünyasıydı." diyor.
    "Kitap limandı benim için. Kitaplarla yaşadım. Kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi." diyor.
    Fildişi Kulesinde kendini okumaya adamış biri kısaca.Bütün hayatı vermekle geçti, bilgisini , zamanını, kalbini.
    Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendi kendimizin esiri olmakmış, öyle diyor Üstad Meriç."Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani edebiyete."Allah kendilerinden razı olsun
    Şimdi eserin içeriğine geleceksek;

    Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap daha çok.Kitap beş bölümden oluşuyor
    1)Siham_ı Kaza(Kaza okları dilden bahsediyor )
    2)Biz Ve Onlar(ağırlıklı olarak bu bölümde batı ve batılılaşma mevcut sağ ve sol ayrımı )
    3)Münzevi yıldızlar (bu bölümde "deha"yi anlatır örnekler:Dante,Ibni Haldun,camoen,Balzac,Said Nursi,Kemal Tahir vs anlatır
    4)"Fildişi Kuleden"
    5)"Baki kalan" (Bu bölümde Üstadın Aforizmaları yer alır.)
    Kitabın son kısmında "Kanaviçe"diye bir bölüm var bu kısımda Üstad kitapta geçen tanımlamalar ile kişilere iliskin açıklama yapıyor.
    Bizden bahsediyor dostlar...
    Herkesin okuması ve okutması gereken bir kitap.Kitabın ilk bölümlerinde Cemil Meriç'in başka kitaplarından alıntıları mevcut. Bu alıntılar o kitapları okuma isteği uyandırıyor. Bu Ülke başlıklı bölüm 73. sayfadan itibaren başlıyor. Yazılar yani denemeler konu başlıkları halinde sıralanmış. İçerik ise çok geniş. Kimi yazıda bir şahsı kimi yazı da ise bir fikri ele almış Üstad Cemil Meriç. İçerik geniş olunca tüm içeriğe değinmek elbette ki imkansız. Ancak kitap bitince genel bir düşünce hakim oluyor insanda. Biz Türkler batılılaşmayı abartmışız daha çok Batı'nın bilimini alacağımıza topyekün kültürü de almışız ve işte bu bizde yozlaşmaya sebep olmuş. Yozlaşınca da almamız gereken bilimi alamamış ve geri kalmışız. İşte Cemil Meriç bu ana fikirden yola çıkmış bence. O, batıya karşı değil. Öz olarak diyor ki gidin bilimi de teknolojiyi de alın ama kültür onların olsun. Günümüzde acaba bu fikir ne kadar uygulanıyor. Biz batılılaşmayı galiba yanlış anlıyoruz. Cemil Meriç ile ilgili bir sıfat daha var. Gerçek bir entelektüel.. Bu kitap bunun doğruluğunun bir göstergesi kesinlikle
    ... Yeni nesil, geçmiş nesillerin hatalarına düşmemek, günâhlarına bulaşmamak için, ışık tutan Bu Ülke’yi okumalı kesinlikle.
    Cemil Meriç'in Doğu-Batı mevzusu, sağ-sol çatışması gibi konulara değindiği, kitabında Türkiye'deki edebiyat ve siyaset dünyasını, Doğu'nun fikir alemini ve önemli düşünce insanlarını ele almaktadır. Meriç kitabı için şunları söylemiştir; "Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği"
    Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman tasvip etmediğini, özellikle sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı-solcu gibi anlamsız tasnifler yapıldığını eserde yazmış.
    Yazılarına da aksettiği gibi hayatına iki kelime hakim olmuş daha çok Üstadın öğrenmek ve öğretmek. Gördüklerini çağdaşlarıyla görüşmek ve tattığı zevki onlara da tattırmak tek emeli olmuştur her zaman.
    Eserde şu benim dikkatimi çekti Üstad Cemil Meriç’e göre bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da gerek yoktur. Fakat bu eksikliği telafi edecek ölçüde dilini gerçekten bilmesi gerekir. Kelimeleri, hakkında ansiklopedi yazacak kadar tanısın aynı zamanda. Asillerini adilerinden ayırsın yine . Hiçbir düşünce taşımayan, kimse tarafından anlaşılmayan karanlık kelimeler var olduğunu söylüyor. Ama yine de onlar için yaşayıp ölen herkesin ağzındadır onlar. Her dilden lügatlar elimizde bulunmalı ki okuduğumuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmasın bu şekilde açıklamaktadır.Bu eserinde kendi çağının Türkiye’sini, onu etkileyen yerli ve yabancı fikir hareketleri ve elemanlarını, yaptığı geniş araştırma ve gözlemler ışığında okuyucularına sunuyor aynı zamanda.
    bu ülke'de insanlar kardeştir der cemil meriç. 'bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren islamiyet olmuş. biyolojik bir vahdet degil bu. ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. ister siyah derili, ister sarı. inananlar kardeştir. 'aslında herkesin ağzında bir sekilde kelimelere dökülen bu olgu, ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi belki de.
    #Bu eseri yazan Üstad değerli Cemil Mericin ruhlarına rahmet diliyorum. Rabbim kendilerinden razı olsun izinden yürümek daima okumak nasip olsun.#iyi okumalar selametle:)

    BU KITABI OKUYUN OKUTUN ALIN KUTUPHANENIZ BEYNINIZ KALBINIZ AYDINLANIR.:)