• "Divan" kelimesinin Farsça veya Arapça menşeli olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.Umumiyetle bu kelimenin,Sasânî İmparatorluğundaki devlet idaresine ait bir mefhum olarak Arap diline intikal ettiği kabul edilmektedir.
  • Gayri müslimler Müslümanları adlandırırken
    nazik olma ihtiyacı duyduklarında “İslâmcı” diyorlar..
  • Gayri müslimler Müslümanları öyle adlarla
    adlandırdılar ki bu yakıştırmaların ağırlığını Müslümanlar yüklenmiş değildi.
    Başlangıçta “mürteci” ve “yobaz” kelimeleri İslâm düşmanlarına hakları
    olmayan bir ifade kolaylığı sağlarken, daha sonra bu sıfatlara “şeriatçı”, “aşırı
    sağcı” gibi tabirler de eklendi.
  • 255 syf.
    ·Puan vermedi
    ANA KONULARIYLA KURAN - FAZLURRAHMAN


    1987 yılında yayınlanan Ana Konularıyla Kur’an eserinin giriş bölümünde, Müslümanlar tarafından yazılan tefsirlerin çoğunun evren ve hayat hakkında tutarlı fikirler vermediğini iddia eden Fazlur Rahman’a göre bu kitabın gayesi, bahsettiği eksikliği gidermek adına, Kur’an’ın ana konularını içeren giriş mahiyetinde bir esere olan acil ihtiyacın giderilmesidir. Kendisi, bu kitapta özetle Kur’an’ın Allah, insan, tabiat, peygamberlik ve vahiy, ahiret, şeytan ve kötülük gibi temel meseleler hakkındaki mesajını anlatmaya çalışmıştır. Ona göre Kur’an, hayatın her alanı için görüş belirtmiş ya da görüş oluşması için temel ilkeler sunmuştur. İnsanın Kur’an karşısındaki görevi de temel hakikatleri anlama konusunda çaba göstermektir.

    Fazlur Rahman, Kur’an mesajının çağdaş insanın ihtiyaçlarına uygun olarak sunulmasının, geleneksel fikirlerden ayrılma riski taşıdığının farkındadır ve ona göre samimiyetle bu risk alınmalıdır.

    Kitapta yer yer kelâmi tartışmalara da rastlanılmaktadır. Bu tartışmalardan biri “kader” meselesiyle ilgilidir. Buna göre, Ortaçağ sonlarına doğru Müslümanlar arasında güçlü bir Cebriyye fikri yayılmıştır. Bu fikrin yayılmasında hiç şüphesiz Eşari kelamının çok büyük rolü vardır. Aynı şekilde Fârisîlerin Kadercilik anlayışı da Cebriyye fikrinin yerleşmesini sağlamıştır. Fazlur Rahman’a göre bu fikrin Müslümanlar arasında yayılması, Kur’an sebebiyle değil dışarıdan gelen yabancı etkiler sebebiyle olmuştur. Bu anlayış sebebiyle Kur’an’daki kader anlayışı, Allah’ın her şeyi önceden takdir etmesi (pre-determination) şeklinde anlaşılagelmiştir.

    İnsan için hem gurur hem de ümitsizlik, Kur’an’ın kötülediği ahlaki zaaflardır. Bunlardan gurur küfrü, ümitsizlik de inkârı beraberinde getirir. Bunun sonucunda ilahi ufku kaybolan insan, ya kendi arzularına ya da sosyal arzulara tapar hale gelir. Yalnız Allah’ı hatırlamak, insanı düştüğü bu çukurdan kurtarıp şahsiyetini güçlendirir. Orta yol insan için tek yoldur, ancak bu orta yol iki ucun yok olduğu değil; hazır olduğu, parçalandığı değil; bütünleştiği bir dengelemedir. Bu denge, Kur’an’daki takva kelimesi ile de anlaşılabilir. Takva sadece korku anlamına gelmez, bununla birlikte insanın zararlı davranışlardan korunmasıdır. Hristiyanlıkta sevginin esas alınması gibi, İslam’da esas alınan unsur vicdandır. İşte dengeyi düzenleyecek olan da insandaki vicdandır.

    İnsan için yararlı olan üç tür bilgi vardır. Bunlar: tabiat bilgisi, tarih-coğrafya bilgisi ve insanın kendisinin bilgisidir.

    Yazarımız bu kitapta, kendisi hakkında sonraki yıllarda tartışma konusu olacak şekilde sadece gayri Müslimler için değil, Müslümanlar için dahi şefaatin söz konusu olamayacağını vurgulamaktadır. Ona göre, bu fikirde çok güçlü bir psikolojik etken bulunmaktadır. Ancak bu psikolojik unsurların neler olduğunu detaylandırmayıp sadece geleneksel İslam’ın bir kabulü olarak vermekle yetinmiştir.

    Üçüncü bölüm “Toplumda İnsan” başlığını taşımaktadır. Burada vurgulanmak istenen şey, özetle, insanın bu dünyada ahlak kurallarının merkeze alındığı bir düzen inşa etmeyi gaye edinmesi gerektiğidir.

    Fazlur Rahman’a göre ahiret, bu dünyanın tamamen yıkılıp yok edilmesiyle değil, tebdiliyle mümkün olacaktır. Yani bu dünya, cenneti hak edenler için tebdil edilip mutlu yaşayacakları bir bahçeye dönüştürülecektir. Cehennemi hak edenler için ise azap; temelde ahlaki ve ruhani olmakla birlikte aynı zamanda cismanidir. Zaten Kur’an, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Meşşâi filozofların savunduğu gibi bir ruh-beden ikiciliğini benimsemez. Bütün bunların yanında asıl mükâfat Allah’ın rızası, asıl ceza ise O’nun razı olmayıp yüz çevirmesidir.
  • Bilge Kral Aliya'nın kaleminden: Kur'an'ı nasıl okumalıyız?

    Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Kur'an'ı anlayarak okumanın ne kadar mühim olduğunu bizlere anlattığı yazısında "Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum." diyor.

    İŞTE ALİYA'NIN O YAZISI:

    Doğrusu Kur'an'ı defalarca okumuştum. Ancak daha önce "Kur'an'ı gerçek manada nasıl okumalıyız?" sorusunu sormamıştım.

    Bu soru beni düşünmeye şevketti. Bunun için sizlere, kafamda oluşan düşünceler zincirini arz etmeye çalışacağım.

    Her şeyden önce şunu göz önünde bulundurmalıyız ki, Kur'an-ı Kerim bölük pörçük edilemez. Kur'an'da siyakından koparılarak ele alınan her münferit ayet bize tam olarak gerçeği veremez. Ancak ondan bir cüzünü verir. Çünkü eğer Kur'an bir bütün olarak değerlendirilirse ancak tam bir gerçeği ifade eder. Sadece bazı ayetlerin ele alınması da kaçınılmaz olabilir. Ancak şunu bilmeliyiz ki bu sınırlı sayıdaki ayetler için geçerlidir. Bunu bir mozaik tablosuna benzetebiliriz. Bir mozaik tablosunda kırmızı veya siyah parçalar ancak diğer parçalar ile beraber anlam kazanır. Tabloya ait parçalardan sadece bir parçayı alırsak bu durumda tek basına aldığımız bu parça tabloyu oluşturan diğer parçalar olmaksızın tablonun güzelliğinden herhangi bir şeyi bize vermez. Bunu daha iyi açıklayabilmek için bazı örnekler vereceğim.

    "Ey iman edenler, öldürme konusunda kısas sizin üzerinize farz kılındı." Kur'an ayeti kısası destekler. Diğer bir ayette ise affetme ve bağışlamaya çağrı yapılır. "Kötü bir işin cezası misliyledir. Kim ki bağışlar, ıslah ederse onun ecri Allah kalındadır. Allah zalimleri sevmez." Bir ayette de, "Ey iman edenler Allah'ın sizin üzerinize helal kıldığı temiz (rızıkları), kendinize haram kılmayın ve haddi de aşmayın." Başka bir ayette de "Dünya hayatının çiçeği eşlere... " buna benzer misaller çoğaltılabilir.

    Kur'an okuyan bir kimseye bazı ayetlerde tenakuz varmış gibi görünebilir. Ancak asla böyle bir şey söz konusu değildir. Bilakis durum bunun tam tersidir. İşin gerçeği ise Kur'an'ın ve İslam'ın yüksek ve en harikulade bir şekilde ayrıcalıklı olmasıyla ilgili bir durumdur. Zahiren Kur'an emirleri arasında tam bir uyum olmakla beraber ilk bakışta tenakuz varmış gibi gözükebilir. Çünkü Kur'an bizde sadece bir tek iş yapmamızı istemiyor. Bilakis iki işin beraber olmasını istiyor. O bizden sadece kısas yapmamızı istemiyor. Bununla beraber affetmemizi de istiyor. Bunu ters çevirerek de düşünebiliriz. O bizden sadece ahiret için çalışmamızı istemiyor aynı zamanda bu dünya için de çalışmamızı istiyor. Yani biri olmadan diğerinin olamayacağını vurguluyor, Bundan dolayı hak üzere olsalar bile -cezadan başka- hiçbir şey düşünemeyen Müslümanların imanı olgun bir iman (kamil iman) seviyesine ulaşamayacağı gibi, sadece affetmeyi düşünen Müslümanların imanı da olgun bir iman (iman-ı kamil) değildir. Öyleyse olgun Müslüman iki emri de bilip mutedil olan insandır.

    Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum.

    Diğer bir mesele de periyodik ve devamlı olarak Kur'an okunmasının zaruriyetidir. Bu, Kur'an ışığının aydınlığını keşfetmemiz için en güvenilir yoldur diye düşünüyorum. Çünkü Kur'an'ı her bir okuyuşumuz bize O'ndan yeni şeyler anlamamıza yardımcı olacaktır. Kur'an'ı Kerim hiçbir değişikliğe uğramadan kalmıştır. Ancak değişen bir şey var, biz değiştik. Bizi kuşatan durumlar ve üzerinde yaşadığımız dünya değişti. İşte bu olağanüstü değişiklikler bizim yeni derinliklere dalmamıza neden oldu. Bu da daha önce okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'den tamamen gafil kalmamıza yol açtı. Ve ansızın kalplerimizin derinliklerinde ayetlerin yankılarını işittiğimizde Kur'an'ın Önceki öz anlamından tamamen gafil olduğumuzu fark ettik.

    Herkesin bu durumu kendi kendine doğrulatması mümkündür. Ancak ben burada bazı şahsi tecrübelerimden örnekler vermek istiyorum.

    Çok zaman önce, ömrümün ilk yıllarında Kur'an'ı Kerim okumam esnasında cihad, adalet ve amelden bahseden ayetler üzerinde duruyordum. Bunun delili o zamanlar not aldığım küçük defterimdir. Allah-u Teala diğer defterlerim arasından onun tahrib olmadan ulaşmasını bana bahşetti. Bu defter Kur'an-ı Kerim'den alınmış olan bu ayetlerle ve buna benzer ayetlerle dolu idi. Çok iyi hatırlıyorum bu ayetlerin birinde düşmanların ve istibdadın reddinin vücubu ile ilgili Müslüman kişinin şahsiyetinden bahseder, "Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar" (Şura, 39) ayetidir.

    Ben her fırsatta yukarıda belirttiğim ayetler üzerinde durup düşünürken "bir" Allah-u Teala'dan bahseden ve dünya hayatının gelip geçici olduğunu anlatan ayetler dikkatimi çekti. Yani insanı düşünmeye yönelten ayetler, harekete değil... Allah-u Teala dışında her şeyin yok olup gideceği ile ilgili ayetlerin bütün benliğimi sardığını ve etkisinin şiddetini bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Allah'ın vadettiği gerçek çelişmez bir gerçekti. "Her şey fanidir. Ancak kerem ve iyilik sahibi Rabbin kalıcıdır (bakidir)." Yani Allah-u Teala tek başına bütün yıldızlardan önce ve onlardan sonra da baki idi. İşte bu tek başına ve değişmeyen hakikat idi. Annem, Allah'ın rahmetine intikal ettiği zaman kalbim hüzün ve keder dolu idi. Fecr Suresi'ndeki harikulade olan "Ey huzura eren nefisi Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön. İyi kullarım arasına gir. Cennetime gir." (Fecr, 27-30) ayetlerini hiç o zamana kadar fark etmemiştim. Ancak ben bu ayetlerden daha iyi teselli olacak bir şey bulamamış ve kendi kendime şöyle soruyordum: "Kim annesi öldüğü zaman bir çocuğa ölümü kabullenmesi için bundan daha güzel bir söz söyleyebilir?"

    Öyle ise Kur'an bir durumda şeriat, bir durumda da cihadı yüceltirken diğer bir durumda da zamanın ölçeklerinden çıkış yolu bulamayanlara tesellidir. Buna binaen kişisel durumumuza göre dikkatimizi bir şey çekebilirken diğer bir halde dikkatlerimizi daha başka yönlere çekebilir.

    Bu ihtivanın Kur'ani yankıları insanın özel durumları ile ilgili olduğu gibi toplumsal düzey ve tarihi şartlarla da ilgilidir. O zaman toplumla veya tarihi şartlarla ilgili durumlar, etnik ayrılığın toplumu parçalaması, bakışlarımızı kadınların eşitliği, insanlığını ortak gelişmesi gibi bazı ayetlere öncelik verilmesine ve onlar üzerinde yoğunlaşmaya çevirir. Mesela dini hukukun çiğnendiği veya hangi türden olursa olsun bu konuda ayrılıkların ve ihtilafların baş gösterdiği bir toplumda üç kelimeden oluşan apaçık şu ayeti gündeme getirir, "Dinde zorlama yoktur."

    Biz Müslümanlar ayetler arasında ayırım gözetmeyiz. Ancak gayri müslimler bu kısa Kur'an ayetinin, dini hoş görü açısından en yüksek ve harika manayı ifade ettiği konusunda ısrarlıdırlar. Bu yönde düşünmemiz mümkündür. Ancak bu konu kısa olan makalemizin çerçevesini aşar.

    Şüphesiz Kur'an'ın okunmasından veya dinlenmesinden neyi kasdettiğimize de işaret etmemiz gerekir. Bazı insanlar Müslümanların genelinin Kur'an'ı anlamadıklarına bakarak bunu faydası az olan bir iş olarak görüyorlar. Bense bu görüşe katılmıyor ve asla unutamadığım bir olayı burada hatırlatmamın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Seneler önce uluslararası bir İslami konferansa katılma fırsatı elde etmiştim. Konferans Avrupa'nın büyük şehirlerinden birinde düzenlenmişti. Konferansa birçok ulema ve düşünür İslam düşüncesinin yenilenmesi (tecdid) konusunda görüşlerini ve araştırmalarını sunmak üzere katılmışlardı. Her gün konferansın başlangıç ve bitiminde dünyanın meşhur kurralarından biri tarafından Kur'an-ı Kerim okunuyordu. Orada hazır bulunanlar büyük bir ilgi ile ulema ve konferansçıların kelimelerini dinliyordu. Ancak biz salonda bulunanlardan yüzlercesinin fısıldaşarak konuştuklarını, sandalyelerini hareket ettirdiklerini ve ellerindeki evrakların sayfalarını karıştırdıklarını duyuyorduk. Ancak Kur'an-ı Kerim'den ayetler okunmaya başlandığında ansızın duruyorlar ve salona sessizlik çöküyordu. Herkes nefes almamacasına büyük bir huşu ile okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorlardı. Karinin ağzından Kur'an kelimeleri dökülmeye başladığı zamanki durum bir nehrin sesiz ve sakin bir şekilde " akmasına benziyordu. Sonra da insanı daha uzaklara alıp götüren bir şelalenin başına götürüyordu. Ancak olayın en zirve noktası anlatılamayacak, sadece yaşanacak bir hal olan son gün idi. Bu olay da karinin bize ayrılıktan önce özel olarak seçtiği Rahman Suresi hediyesidir. Bu harikulade meşhur sure ki, üslubunun güzelliği ve ayetleri arası uyumuyla onu anlatmak insanı aciz bırakıyor. Özellikle de Sure'de tekrarlanan, "Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?" ayeti bütün dinleyenleri adeta derin bir okyanusun dibine çekti.

    Ancak ben o anda şunu hissettim ki okunan ayetleri tamamen anlıyorum. Kendimi de konferans süresince orada bulunan diğerlerine daha yakın gördüm. Diğerlerinin yüzlerinde de aynı ifade okunuyordu. Sanki şöyle demek istiyorlardı: "Görmüyor musunuz? Hepimiz İslam'da kardeş değil miyiz?"

    Bu olaydan sonra Kur'an'ı anlayarak okumanın önemini daha iyi anladım. Zira bütün Müslümanlar'ın kalpleri Kur'an'ı bu şekilde veya diğer bir şekilde anlayabilir. Ve anlamakla da yükümlüdürler.

    Mimberu'l Hak ve'l-Hürriyye / Çeviri: Yusuf Aydın

    Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 50 - Mayıs 95
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap temel olarak üç temel konu üzerinde durmuştur. Bir Osmanlı milleti meydana getirmek, Esasını İslamcılıktan alan bir devlet yapısı oluşturmak, Türk milliyetçiliği oluşturmaktır. Şimdi hangi ideolojik örüntü ve görüşe sahip olursak olalım konuyu iyice irdeleyebilmek için zamanı göz önünde bulundurmak gerekir. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük  her birini ayrı incelemiştir ve hangisinin yararlı olacağı , Osmanlı'yı yıkımdan kurtaracağı üzerine düşünmüştür. Yusufi akçura Osmanlılığın II. Mahmud devrinde başladığını, Abdülmecid devrinde geliştiğini, Ali ve Fuat Paşalar zamanında en iyi duruma geldiğini belirtir. Osmanlılığın etkiaini ytirmesi Batı'da meydana gelen ırksal temelli hadiselerdir. Akçura bir Osmanlı birliğinin meydana getirilmeaini boş bir uğraş olarak görür. İslamcılığın Abdülaziz devrinde başlayıp Abdülhamit devrinde pekiştiğini belirtir. Ancak bu siyasetin gayri müslim ve müslimler arasında sıkıntılar ve çatışmalar ayrılmalar meydana getirdiğini açıklar. Türkçülük fikrinde ise; Türk milliyetçiliğinin meydana gelmesinde halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olmasının etkisinden söz eder. Özellikle Rusya'nın bu fikir akımına Karşı çıkacağını izin vermeyeceğini belirtİr. Akçura’ya göre artık milletler dinlere değil dinler milletlere hizmet etmektedir.  Son olarak İslamcılık ve Türkçülük siyâsetlerinden hangisinin uygulanması daha iyidir?’ soru sorarak okuyucuya sorgulamayı bırakır.