• Orhan Gâzi, hayatının sonuna kadar bir an bile devlet işlerinden geri kalmadı. Ömrü gazâ ve cihâd için art sırtında geçti.
    Ömer Faruk Yılmaz
    Sayfa 33 - Çamlıca Basım Yayın
  • Osmanlı hukukunda gazâ ve cihad; Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmak şeklinde tarif edilir.
  • 377 syf.
    ·7 günde·8/10
    İlber Ortaylı da dahil bugünün en önemli tarihçi akademisyenlerini yetiştiren "Şeyh-ûl Müverrihin" Halil İnalcık 2016 yazında yaşamını yitirmişti. Çoğunu 70 yaşından sonra yazdığı kitapları çeşitli düzeyde tarih literatürüne dünya çapında katkılar getiren İnalcık hocanın Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar adlı dört ciltlik yapıtı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış. Bu ilk ciltte Klasik Dönem adını verdiği 1302-1606 dönemi inceleniyor.

    Halil İnalcık'ın araştırmaları alıştığımız klasik tarih kitaplarından oldukça farklı. Tabii ki 600 yıldan fazla sürmüş bir imparatorluğun tarihini dönemlere bölerek araştırmak hemen hemen bütün tarihçilerin uygulamak zorunda kaldıkları bir yöntem, ama İnalcık hocanın kitabı takvimdeki önemli olayları anmak ve analiz etmenin dışında inceledikleri dönemlere toplumsal yaşam, ekonomi, ticaret gibi farklı açılardan bakıyor.

    Kitabın ilk bölümünde İnalcık, 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflaması ve daha sonraları Anadolu'yu işgal eden Moğolların kuklası bir devlet haline gelmesinden sonra Türk beylerinin Moğol valilerinin kontrolü altında Anadolu'ya yayılıp fethetmeleriyle başlayan dönemi anlatıyor.

    Kitapta ilk dikkatimi çeken, İnalcık hocanın Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunu çocukluğumuzdan beri okulda ve okuduğumuz bir çok kitapta öğrendiğimiz gibi 1299 yılına değil 1302 yılına yerleştirmesiydi. İnalcık 1299 tarihini rivayete göre Osman Bey'in Bilecik, Yarhisar, Yenişehir ve İnegöl hisarlarını fethedip kendi adına hutbe okutarak bağımsızlık iddiasında bulunduğu tarih olarak kabul etmekle birlikte Osmanlı Beyliği'nin bir beylikten öte bir devlet haline gelmesinin 1302'de Bizans ordusuna karşı kazanılan Bapheus (Karacahisar) Savaşı'yla gerçekleştiğini düşünür.

    Osman Bey dönemini anlatırken Osmanlı'ları sanki 1299'dan imparatorluğun yıkıldığı 20. yüzyıla kadar pek değişmeden ama topraklarını durmadan genişleterek dünyaya yayılan bir imparatorluk olarak anlatan tarihçilerin aksine bu dönemin daha sonra pek bulunamayacak değişik özelliklerine dikkat çekiyor. Anadolu'da gaza hareketi sürerken alpler, yoldaşlar, ahilik ve ahilerden oluşan karmaşık sosyal yapısıyla daha sonra büyük bir imparatorluk olduğu dönemde artık görülemeyecek ilişkileri anlatıyor. (Bu arada alp adı verilen savaşçılara kıyasla alp-eren adı verilen son derece önemli bir grubun alpler gibi savaşta değil, kendi nefsine karşı cihad yapan kişiler olarak tanımlanmaları ve alp-erenliğin dokuzu koşulu arasında nefsine hakim olma, tevekkül, başkasına yardım etme gibi koşullar gösterilmesi ilgimi çekti. Bugünlerde Alperenler denilen grubun davranışlarına bakınca tarihlerini ve geçmişlerini bilmekten çok uzak, bilinçsiz bu güruha biraz tarih okumalarını tavsiye etmek - umutsuz bir çaba da olsa - geçiyor insanın içinden).

    Daha sonraki bölümlerde sırasıyla Orhan ve sonraki sultanların yaptıkları dönemin koşullarına bağlanarak anlatılıyor. Yine benim kitapta ilgimi çeken bir başka bölüm Yıldırım Bayezid'in Timurlenk'e yenilmesiyle başlayan ve "Fetret Devri" diye anılan geçiş dönemini bir kaç kaynaktan karşılaştırmalı olarak ayrıntılı anlattığı bölümdü.

    Kronolojik anlatımı 1606'da bitiren İnalcık, bu dönemden sonra imparatorluğun girdiği duraklamayı diğer tarihçilerin aksine yalnızca fetihlerdeki duraklama ve kurumların bozulmasının yanısıra, orduların silahlarının değişmesi ve daha büyük orduların masraflarının başa çıkılmaz hale gelmesi, hazinenin zor duruma düşmesiyle vergilerin arttırılması, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ticari sistemine bağımlı hale gelmesi gibi nedenlere bağlıyor. Bunun ayrıntılarını da kitabın ikinci yarısında nüfus, devlet yapısının temel örgütü olan kul sistemi, devlet hukuku, devlet gelirleri, toplumsal yapı gibi bölümlerde bulabiliyoruz.

    Bu önemli kitap Osmanlı tarihinin Yükseliş yada klasik dönemini kronolojik sırayla tüm padişahlar döneminde olan önemli savaş ve anlaşmalardan ibaret anlatımlarına alışık olanlar için biraz hayal kırıklığı olabilir ama tarihi gerektirdiği gibi her yönden araştırmayı sevenler için önemli bir başvuru kitabı olarak kullanılmasını tavsiye edebilirim.
  • Osmanlı Devleti'nin siyasî ve kültürel hafızasının gövdesinde tasavvuf vardır. Gerek İbn Arabî, gerek Hz. Pîr Mevlânâ Celaleddin-i Rumî... Mevlevîlik münevver bir kesimin tarikatıdır. Arapça, Farsça bileceksiniz; şiire ve edebiyata aşina olacaksınız. Bunlar olmadan Mevlevî olmak mümkün değil neredeyse. Gelişmiş bir kültürün temsilcisi. Bektaşîliği düşünelim; üç ilke üzerine bina edilmiştir: Eline, beline, diline sahip ol. Bu ilkeler askerî disiplinin de ilkeleri olduğundan mütevellit Bektaşîlik cihad ve gaza tarikatı diye isimlendirilmiş. Yeniçeri ocağının bu tarikatı esas alması da bundan. Mevlevîlikte ise esaslar daha fazla ve insanın oldukça 'ince' bir çizgiye gelmesi istenir. Bu durum 'tarikatlar arasında tezatlar mı var?' sorusunu akla getirebilir. Ama hakikatte öyle değildir. "Ben sizi meşrep meşrep yarattım" diyen yüce Allah'tan aldıkları ilhamla ictihad eden pîrler farklı yolları, farklı meşreplerin beğenisine sunmuşlardır adeta.

    Dr. Emin Işık
  • … İslâm'dan önceki Türklerin hâkimiyet geleneği İlâhî bir kaynaktan geliyordu; İslâmiyet'ten sonra aynı ideal bu defa yeni dinin kıymetleriyle uzlaştırılmış, Türk hâkimiyeti gazâ ve cihad prensipleri etrafında tekrar bir İlâhî kaynak bulmuştur. Fetihlerin gâyesi artık Tanrı'nın yüce adını her tarafa duyurmak, İslâm'ın üstünlüğünü fiilen yürütmektir. Nitekim şimdiye kadar dünyada görülen imparatorluklar içinde sömürgeci karakter taşımayan yegâne imparatorluk Türklerin kurduklarıdır. Devlet ve nizâm fikrine verilen kudsiyet işte buradan gelmektedir; çünkü Türklerin hâkimiyet ideali ancak bu suretle gerçekleştirilmektedir. O kadar ki, din ve devlet aynı mânâ taşıyan birer mefhum hâline gelmiş, her türlü gayretin ve fedakârlığın din ve devlet uğruna yapılması bir nass olmuştur. Türklerin elindeki kılıç din ve devlet için çekilir, karşısındaki düşman da din ve devlet düşmanıdır. Devlet de din gibi "ebed-müddet"tir