• Sağlığında dedemle çok sohbet ederdik. Son derece beyefendi bir insandı. Ölünceye dek ağzından tek kötü kelime duyan olmamıştı. Öyle ki; fırına ekmek almaya giderken bile tıraş olup kravatını takar, titizliği ile anneanneme adeta fenalıklar getirirdi. Dün onunla rüyamda konuştum!..

    Önce biraz Atatürk’ten söz ettik..O’nu İzmir’e geldiğinde bir iki kez görmüştü. Nasıl görmesin?O,Yunan’la işbirliği yapanların,geceleri dağdan inip sessizce gırtlağını kesen Uzun Hasan’ın oğluydu..
    O zamanlar ‘Atatürk geliyor!’ dendiğinde insanlar görebilmek için kendi deyimiyle senelerdir aradığı kanlısına denk gelse ‘sonra görüşürüz’ deyip meydanlara koşarmış. -Neden koşardınız dede? (derin bir iç çekti)
    -Nasıl anlatayım oğlum.Yunan’ı bilmeyene,düşmanı bilmeyene bunu anlatmak zordur.Yaşamayan bilmez. Ben küçüktüm. Babamı,yani senin koca dedeni pek göremedim.Hep dağlardaydı vatan derdine.
    Annem bütün gün yolunu gözlerdi.Ama ne zaman ben de özleyip yanına otursam,’Baban bugün gelmez,haydi git sen oyna sokakta’ der,beni kovarken gözlerinden bir damla yaş süzülürdü. Dediği gibi de oldu,babam hiç gelmedi,ama annem hep bekledi..
    Bana baban öldü demediler.Şehit oldu dediler.Tabii nereden bileyim,şehit nedir diye sordum,Mustafa Kemal’in emrinde savaşıp geri gelmeyenlere şehit denir dedi o sıra yaşlı bir dede. ‘Yani ölmedi mi babam?’diye sordum. ‘Onlar ölmezler,onlar ölmezler,onlar ölmezler!’diyerek gitti..
    Ben de o günden sonra babamı hep Mustafa Kemal’in ordusunda görevde diye düşündüm. İşte hal böyleyken bir gün ”MUSTAFA KEMAL İZMİR’E GELİYOORR!” dediklerinde,babamı görecekmişim gibime geldi,çok özlemiştim,dört beş saat hiç dinlenmeden koşarak şehir meydanına vardım..
    Ben memlekette o kadar çok insan olduğunu hiç bilmiyordum,kalabalıktan insanlar birbirini eziyordu.Ama küçük olduğum için milletin kollarının bacaklarının arasından ne yöne gittiğimi dahi bilmeden kendimi en önde buluverdim!
    Alsancak tarafından bir kalabalık,bazı arabalar görüldü Tam o esnada yanı başımda duran dev gibi bir asker ”KEMAL PAŞAA!!” diye öyle bir bağırdı ki,gelenin Atatürk olduğunu,arkasındaki kalabalığın içinde de babamın olduğunu düşünerek hem heyecandan,hem de gururla ”BABAM GELİYOOORR!” diye bağırdım.
    Herkes ağlıyordu ben de ağladım.. Kimisi ellerini havaya kaldırmış dua ediyor,kimisi olduğu yerde sevinçten havalara zıplıyor,kimisi bayrağı,kimisi toprağı öpüyor,kimisi hiç anlam veremediğim bir şeyler söylüyordu ama hepsinin ortak bir noktası vardı,kime baksam ağlıyordu..
    Kalabalık bize yaklaştığında O’nun çok yakınına kadar yaklaştım.Gülümsüyordu,herkese el sallıyordu,bazen yanında oturan tanımadığım kişiye sertçe bir şeyler söylüyor,o kişi de arabanın yanında yürüyen başka bir kişiye bir şeyler söylüyordu.Bir an göz göze geldik.
    Bana baktı,sonra başkalarına baktı,yine bana baktı.O an işte tam o an babamı gördüm. Sadece bir bakmakla bir insan her şeyi anlayıp,her şeyi anlatabilir mi?Demek ki olabiliyormuş.Sordun ya neden koşardınız dede diye,sen olsan koşmazdın sanki!
    İşte bundan koşardık,herkes de bundan koşardı.. -Anladım.Dede artık öyle değil biliyor musun? -Nasıl?.. Öyle değil ne demek? -Artık Atatürk deyince sizler gibi heyecanlanmıyorlar,hatta bazıları hakaret bile ediyorlar.. (gülümsedi) -Onlar o zaman da vardı oğlum,yeni bir şey değil ki..
    Mustafa Kemal vatanı kurtardı,yine hepsi iyi demedi sadece sustu..Şimdi zapt olsa yine dönerler..Köpeğe havlama,haine kahpelik yapma denmez..Bana bir bakışla her şeyi anlayıp,her şeyi anlatan adam sanıyor musun ki bunları anlamadı bilmedi?
    Boş ver sen,yolunda git,hepsi bir gün mecbur kalıp katılır.Hain kısmı başı sıkışmayagörsün,hepsi senden benden Atatürkçü olur.. -Rahatladım dede,teşekkür ederim. -Dede? -Efendim oğlum? -Hatırlıyor musun emekli maaşın yetmediği zamanlarda anneannem dere kenarından topladığı otları kendi yaptığı salçası ile pişirirdi,ne güzeldi,ne lezzetliydi o yemekler değil mi?
    -Çook. Hamarat kadındı Allah rahmet eylesin sağ olsaydı yine yapardı.. -Yapamazdı dede şimdi o dere bile yok,üstü beton kaplı artık,ot falan da kalmadı her yer ev inşaat doldu.Pazarda bile yok artık öyle şeyler,olanı da zaten insanlar alamıyor..
    Pazarcılar satamadığı ürünleri çöpe döküyor,geç saatlerde fakir fukara topluyor -Nasıl yahu nimet çöpe atılır mı hiç? -Dede ne yapsınlar satamayınca taşımak da ayrı masraf,mecbur atıyorlar,en sonunda da batıyorlar.. -Yazık. Bak üzüldüm şimdi,keşke anlatmasaydın.. -Dahası da var.
    Mesela soğan İran’dan patates Suriye’den ithal ediliyor artık her şey ithal:) -İthal ne? O ne demek? -Yani bizde olmayan yiyecekler başka ülkelerden getiriliyor.
    -Borçları vardır bize ondandır. -Yok dede yok borç değil,bizim çiftçi ekemiyor,ekse de biçemiyor,biçse de fiyatından dolayı satamıyor,satmaya kalkışan da işte böyle çöpe döküyor.. -İthal demek.
    -Evet ithal. -Dede?.. -Dede ses ver?…. -Dede?…
    -ALINTIDIR-
  • “…kendisine bir yuva yapan örümcek gibi; oysa yuvaların en çürüğü örümcek ağıdır.” Kuran, XXIX, 40

    “İşte,” dedi Dunraven, kasvetli bataklığa, denize, kum tepelerine, çoktandır onarılmamış bir ahırı andıran, gösterişli ama yıkık dökük yapıya puslu yıldızları da katan bir el hareketiyle: “Atalarımın toprakları burası.”

    Yoldaşı Unwin piposunu ağzından çıkarıp onay anlamına gelen bir şeyler mırıldandı. 1914 yılının ilk akşamıydı; onurlu tehlikelerden yoksun bir dünyadan bıkmış bu iki arkadaş, Cornwall’ın iyice dışındaki bu yerleri çok önemsiyorlardı. Dunraven kara bir sakal bırakmıştı. Kendisini, konusunu henüz bilmediği, ama yazıldığında çağdaşlarının ancak sayfalarını karıştırmakla yetinebilecekleri koskoca bir destanın yazarı olarak görüyordu. Unwin’inse Fermat tarafından Diophantes’in sayfalarının birinin kenarında yazıldığı sanılan kuram üzerine bir incelemesi yayımlanmıştı. Her iki erkek de –söylemeye gerek var mı?– genç ve heyecanlıydılar, başlarında kavak yelleri esiyordu.
    “Bundan bir çeyrek yüzyıl önce,” dedi Dunraven, “bilmem hangi Nil kabilesinin başı ya da kralı İbni Hakan el-Buhâri, bu yapının ortasına düşen odada yeğeni Zeyd tarafından öldürüldü. Aradan bunca yıl geçmesine karşın, ölümü hakkındaki gerçekler açıklığa kavuşmuş değil.”
    Unwin, âdeti olduğu üzere “Neden?” diye sordu. “Birçok nedeni var,” karşılığını aldı.
    “Birincisi, bu yapı bir labirenttir. İkincisi, buranın bekçiliğini yapanlar bir köleyle bir aslandı. Üçüncüsü, gizli bir hazine vardı, o yok oldu. Dördüncüsü, cinayet işlendiğinde katil ölüydü. Beşincisi…” Sıkılan Unwin onun sözünü kesti:
    “Bilinmeyenleri çoğaltıp durma,” dedi.
    “Olayların sadeliği bozulmamalı. Poe’nun çalınan mektubunu, Zangwill’in kilitli odasını unutma.”
    “Ya da karmaşıklaştırılmalı her şey,” dedi Dunraven. “Sen de evreni unutma.”

    Dik kum tepelerini tırmanarak labirente ulaşmışlardı. Bu kadar yakından bakıldığında, bir insan boyundan biraz daha yüksek, sıvasız, tuğladan örülü, dümdüz, neredeyse sonsuza dek uzanan bir duvar gibi görünüyordu. Dunraven, yapının bir çember biçiminde olduğunu söyledi; çember o kadar genişti ki eğimi neredeyse kaybolmuştu. Unwin’in aklına düz bir çizgiyi sonsuz bir çemberin eğimi sayan Cusa’lı Nicholas geldi. Yürüdüler, yürüdüler; gece yarısına doğru çıkmaz, tehlikeli bir geçite açılan dar bir delik buldular. Dunraven evin içinde birçok çatallanan yol olduğunu, ama hep sola dönerlerse bir saatten kısa bir sürede labirentin tam merkezine ulaşabileceklerini söyledi. Unwin bu öneriyi kabul etti. İki erkeğin temkinli adımları taş döşeli zeminde çınladı; koridor çatallanıyor, daha dar başka koridorlara açılıyordu. Tavan, onları evin içine hapsetmek istermişçesine iyice alçaldı. Koyu karanlığın içinde tek sıra halinde yürümek zorunda kaldılar. Unwin önden gidiyor, kaba örülmüş duvarlarla dönemeçlerin sıklığı yüzünden sık sık adımlarını yavaşlatmak zorunda kalıyordu. Görünmeyen duvar, elinin altında sonsuza dek akıp gitmekteydi. Karanlıkta hızı kesilen Unwin, arkadaşının ağzından Hakan’ın ölümünün hikâyesini dinledi:

    “Belki de ilk anılarımdan biri,” dedi Dunraven, “İbni Hakan el-Buhâri’nin Pentreath limanında boy gösterişidir. Ayaklarının dibinde aslan olan bir zenciyle hem de – hiç kuşku yok ki, İncil’deki gravürler dışında hayatımda gördüğüm ilk zenci ve ilk aslan. Daha çocuktum, ama güneş rengi hayvanla gece rengi adamın beni İbni Hakan’ın kendisi kadar etkilemediklerini hatırlıyorum. Gözüme çok uzun boylu görünmüştü; kara sarı suratlı, kara gözleri yarı örtük, burnu dünyaya meydan okuyan, etli dudaklı, safran rengi sakallı, geniş göğüslü, yürüyüşü kendinden emin ve sessiz bir adamdı. Evde, ‘Gemiyle bir kral geldi,’ dedim. Daha sonra, duvarcılar burada işe koyulduklarında, ünvanı genişlettim, Babil Kralı dedim ona.
    “Bu yabancının Pentreath’da yerleşeceği haberi sevinçle karşılandıysa da, evinin boyutları ve biçimi hoşnutsuzluk ve şaşkınlığa yol açtı. Bir evin tek bir odayla millerce koridordan oluşması doğru değildi. ‘Yabancılar arasında böyle evler yaygın olabilir,’ diyordu herkes, ‘ama, burada, İngiltere’de, olacak iş değil!’ Alışılmışın dışında şeyler okumaya meraklı olan rahibimiz Mr. Allaby bir yerlerden bir Doğu masalı bulup çıkardı; bu, bir labirent inşa ettiği için Tanrı tarafından cezalandırılan kralın masalıydı, bize kürsüden okudu. Hemen ertesi gün, İbni Hakan, rahibin evine bir ziyaret yaptı; ikisinin arasında geçen kısa konuşmanın ayrıntıları o sıralarda bilinmiyordu, ama kilisede bir daha gurur denen günaha ilişkin vaaz dinlemedik, Mağripli de duvarcı bulmakta güçlük çekmedi. Yıllar sonra, İbni Hakan öldüğünde, Allaby yetkililere aralarında geçen konuşmanın içeriğini açıkladı. “Kendisine gösterilen iskemleye oturmayı reddeden İbni Hakan ona aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: ‘Benim yapmakta olduğum işi hiçbir insanoğlu yargılayamaz. Öyle günahlar işledim ki, Tanrı’nın adını yüzlerce, yüzlerce yıl boyu tekrarlasam da çekeceğim azapların bir tekinden bile kurtulamam; öyle günahlar işledim ki, seni şu ellerimle öldürsem Peder Allaby, Yüce Yargı’nın benim için uygun gördüğü işkenceleri bir nebze olsun artırmaz bu. Ünümün yayılmadığı ülke yok yeryüzünde. İbni Hakan el-Buhâri benim adım; zamanında elimde demir asayla çöl kabilelerine hükmettim.

    Yıllar boyu, yeğenim Zeyd’in yardımıyla inim inim inlettim onları. Sonunda Tanrı yakarışlarını duydu da bana başkaldırmalarına göz yumdu. Ordularım dağıldı, kılıçtan geçirildi; yağmacılık yaptığım günlerde biriktirdiğim servetle birlikte kaçmayı başardım. Zeyd beni tam bir kümbetin dibinde yatan kutlu adamın türbesine götürdü. Köleme gözünü çölden ayırmamasını söyledim. Zeyd ve ben altın sikkelerle dolu sandığımızla içeri girdik, bitkin bir halde uykuya daldık. O gece, kıvıl kıvıl yılanların tuzağına düştüğümü gördüm rüyamda. Dehşet içinde uyandım. Şafak vaktiydi, Zeyd yanımda uyuyordu; bana bu rüyayı bedenime sürünen bir örümcek ağı gördürmüştü. Korkağın teki olan Zeyd’in böylesine deliksiz uyuması ağrıma gitti. Elimdekinin bitmek tükenmek bilmez bir servet olmadığını, Zeyd’in de bundan pay isteyeceğini düşündüm. Gümüş kabzalı hançerim kemerimde duruyordu; kınından sıyırıp boğazını kestim onun. Acı içinde kıvranırken tam olarak anlayamadığım bir şeyler fısıldadı. Baktım ona. Ölüydü, ama olur da dirilir diye köleme ölünün yüzünü ağır bir taşla ezmesini söyledim. Sonra güneş altında epeyce yol aldık, bir gün bir deniz gördük. Çok uzun direkli gemiler yol alıyordu bu denizde. Bir ölünün bu denizleri aşamayacağını düşündüm, uzak ülkelere kaçmaya karar verdim. Gemiyle yola çıktığımızın ilk gecesi, Zeyd’i öldürdüğümü gördüm rüyamda. Her şey aynı biçimde olup bitti, yalnız bu defa söylediklerini anladım. Dedi ki: ‘Nerede gizlenirsen gizlen, şimdi senin beni öldürdüğün gibi, ben de bir gün seni öldüreceğim.’ Bu tehdidi boşa çıkarmaya ant içtim. Zeyd’in ruhu yolunu kaybetsin diye, kendimi bir labirentin yüreğine gizleyeceğim.’

    “Bunları söyledikten sonra çıktı gitti. Allaby, Mağripli’nin kaçık olduğunu ve deli saçması labirentinin de kaçıklığının apaçık bir belirtisi olduğunu varsaymak için elinden geleni yaptı. Arkasından da bu açıklamanın eşi görülmemiş yapıyla eşi duyulmamış hikâyeye uyduğunu düşündü. Ne var ki, İbni Hakan denen adamın kendi üzerinde bıraktığı güçlü izlenim buna uymuyordu. Kim bilir, belki de böyle masallar Mısır’ın kum çöllerinde yaygındı; böyle garip yapılarsa (Plinius’un ejderhaları gibi) bir kişiden çok, bir kültürün malı olabilirdi. Londra’ya bir inişinde, Allaby, Times’ın eski sayılarını karıştırdı; ayaklanmanın ve el-Buhâri’yle korkaklığı herkesçe bilinen vezirinin bunu izleyen düşüşlerinin gerçek olduğunu gördü. “Duvarcılar işlerini bitirir bitirmez, el-Buhâri, labirentin merkezine yerleşti. Onu kentte bir daha gören olmadı; ara sıra Allaby, Zeyd’in kralı yakalayıp öldürdüğü kuşkusuna kapılıyordu. Geceleyin, rüzgâr, bize aslanın kükremesini ulaştırıyor, ağıldaki koyunlar yüzyılların ötesinden gelen bir korkuyla birbirlerine sokuluyorlardı.

    “Doğu limanlarından gelip Cardiff’e ya da Bristol’e giden gemilerin küçük körfeze demirlemeleri âdettendi. Köle labirentten çıkıp (labirent o sırada şimdiki gibi soluk pembe değil kızıl renkteydi) limana iner, gemilerin tayfalarıyla gırtlaktan gelen sesler çıkararak bir şeyler konuşur, sanki adamların arasında vezirin hayaletini arardı. Bu gemilerin yasak mallar taşıdıkları bilinirdi, alkol ya da kaçak fildişi taşıyan gemiler neden ölü adam taşımasın?

    “Yapının bitirilişinden üç yıl kadar sonra, bir ekim sabahı Sharon Gülü tam dik kayalıkların orada demirledi. Ben bu gemiyi gözlerimle görmedim, onun için zihnimde yaşattığım imgesi çoktan unuttuğum Abukir ya da Trafalgar gemilerinin gravürlerinden etkilenmiş olabilir. Ama sanıyorum, bu gemi öyle ince ayrıntılarla bezenmiş bir gemiydi ki, bir gemi mühendisinden çok bir marangozun, hatta bir tahta oyma ustasının elinden çıkmış gibiydi. Cilalı, koyu renkli, hızlı ve sessiz bir gemiydi (gerçekte değilse bile, en azından rüyalarımda), mürettebatıysa Araplarla Malayalılardan kuruluydu.

    “Şafakta demir attı ve aynı günün akşamı İbni Hasan, Allaby’yi görmek için papaz evine daldı. Tam anlamıyla müthiş bir korkunun pençesindeydi. Zeyd’in labirente geldiğini ve köleyle aslanın öldürüldüğünü anlatıncaya kadar akla karayı seçti. Büyük bir ciddiyetle yetkililerin kendisine yardım edip edemeyeceklerini sordu. Allaby daha ağzını açıp bir şey söylemeden çıktı gitti el-Buhâri; sanki kendisini ikinci ve son kere papaz evine getiren o korkunç dehşetin önüne kapılmış gidiyordu. Kütüphanesinde tek başına kalan Allaby, şaşkınlıkla bu korkudan ödü patlamış adamın, Sudan kabilelerine kılıç zoruyla boyun eğdiren adam olduğunu; savaşın, öldürmenin ne demek olduğunu bildiğini düşündü. Allaby, ertesi gün geminin yola çıktığını öğrendi. (Sonradan anlaşıldığına göre Kızıldeniz’deki Suakin Limanına doğru yola çıkmıştı.) Kölenin ölümünü doğrulama görevinin kendisine düştüğü inancıyla labirente yollandı. El-Buhâri’nin soluk soluğa anlattıkları ona tamamen akıldışı gelmişti, ama koridorun bir dönemecinde aslanla karşılaştı, aslan ölüydü; bir başka dönemeçte köleyi gördü, o da ölüydü. Tam ortadaki odadaysa yüzü taşla ezilmiş el-Buhâri’yi buldu. Adamın ayaklarının dibinde küçük, sedef kakmalı bir sandık duruyordu; kilit zorlanarak kırılmıştı, içinde tek bir kuruş bile yoktu.”
    Arada, söylev çekiyormuşçasına duraklayan Dunraven son cümlelerinin etkileyici olmasına çalışmıştı. Unwin, arkadaşının bu cümleleri daha önce kim bilir kaç kere, hep aynı kendine güvenle, ama hep aynı yavan etkiyi uyandıracak biçimde tekrarladığını düşündü. İlgilenmiş görünmek için, “Aslanla köle nasıl öldürülmüşler peki?” diye sordu.
    Dinleyicisine aman vermemeye kararlı ses, kötücül bir kendinden hoşnutlukla,
    “Onların suratları da taşla ezilmişti,” diye getirdi gerisini.

    Şimdi adamların ayak seslerine bir de yağmurun boğuk fısıltısı karışmıştı. Unwin geceyi labirentte, labirentin merkezindeki odada geçirmek zorunda kalacaklarını düşündü, bu sıkıcı zorunluğa ilerde bir serüven gözüyle bakılabilirdi hiç değilse. Sesini çıkarmadı.
    Dunraven dayanamadı, sonuna kadar gitmeye kararlı bir adam tavrıyla, “Bu hikâyenin açıklaması olabilir mi?” diye sordu.
    Unwin, sesli düşünüyormuş gibi, “Açıklaması olup olmadığını bilmem. Tek bildiğim yalan olduğu,” dedi.
    Dunraven bunun üzerine öfkelendi, oldukça sert sözler sarf ederek bütün Pentreath halkının söylediklerine tanıklık edeceğini, masal uydurmak istese çok daha iyisini uydurabileceğini, ne de olsa yazar olduğunu ileri sürdü. En az Dunraven kadar şaşıran Unwin özür diledi. Karanlıkta zaman genişlemiş, yayılmıştı sanki; her ikisi de yollarını kaybettiklerinden korkar, yorgunluklarını hissetmeye başlarken, yukarıdan gelen cılız bir ışık dar bir merdivenin alt basamaklarını aydınlattı. Basamakları çıkınca, yıkık bir odaya girdiler. Kötü yazgılı kral, korkusuna tanıklık eden iki şey bırakmıştı geride: bataklığa ve denize bakan ince, yarık biçiminde bir pencereyle tam merdivenin eğimi üzerine açılan kapaklı bir tuzak. Geniş olmasına karşın, oda bir hapishane hücresini andırıyordu. Yağmurdan korunmaktan çok, dostlarına anlatacak ilginç bir olay bulunsun diye, iki adam geceyi labirentte geçirdiler. Matematikçi deliksiz uyudu; bir işe yaramadığını bildiği halde aklına gelen şu dizelerden bir türlü kurtulamayan şairse gözünü bile kırpmadı:

    Suratı yok o somurtkan, o korkunç aslanın Suratı yok korkudan dili tutulan kölenin Suratı yok Kral’ın…

    Unwin, el-Buhâri’nin ölümü hikâyesine karşı kayıtsız kaldığını sanıyordu, ama bilmeceyi çözdüğünden emin olarak uyandı. Gün boyunca, kafası meşguldü ters davrandı, bulmacanın parçalarını bir araya getirmeye çalıştı. İki gece sonra Londra’da bir pub’da Dunraven’e rastladı ve ona özetle şunları söyledi: “Cornwall’da sana, anlattığın hikâyenin yalan olduğunu söyledim. Veriler gerçekti ya da gerçek oldukları varsayılabilirdi, ama senin anlattığın biçimiyle yalan oldukları çok açıktı. Yalanların en büyüğünden başlayacağım – o akıl almaz labirentten. Bir kaçak labirente saklanmaz. Kendisine, denize bakan dik bir kayalığın tepesinde, her gemideki mürettebatın en uzaktan bile görebileceği kızıl renkte bir labirent yaptırmaz. Bütün dünya zaten bir labirentken kendine ne diye labirent yaptırsın? Londra, gerçekten saklanmak isteyen biri için, bütün koridorları bir gözetleme kulesine çıkan bir yapıdan daha iyi bir labirenttir. Bu basit sonuca, geçen gece seninle birlikte damı döven yağmuru dinler ve uykuya dalmayı beklerken vardım. Yağmurun etkisiyle, senin saçmaladıklarını salim kafayla düşünmeye çalıştım.”
    “Diziler kuramını mı yoksa uzamın dördüncü boyutunu mu düşündün?” diye sordu Dunraven.
    “Hayır,” dedi Unwin, ciddiydi.
    “Girit Labirenti’ni düşündüm. Merkezinde boğa kafalı bir adam olan labirenti.”
    Dedektif hikâyelerine son derece düşkün olan Dunraven, esrarengiz bir olayın çözümünün, olayın kendisinden daha az ilginç olduğunu düşünürdü. Esrarengiz olaylarda doğaüstü, hatta Tanrısal bir yan vardı; çözümlerse her zaman bir tür ‘el çabukluğu’ndan zarar görürdü. Kaçınılmaz sonucu geciktirmek üzere, “Paraların üzerinde ve heykellerde Minotauros’un boğa kafalı olduğu görülür. Dante, Minotauros’u, boğa gövdeli ama insan kafalı bir yaratık olarak düşünmüştü,” dedi.
    “O görüş de benim çözümüme uyar,” diye onayladı Unwin.
    “Önemli olan hem inin hem de inde yaşayan canavarın korkunç olmaları. Minotauros labirentine yakışır, onu haklı kılar. Rüyada savrulan bir tehdit içinse aynı şey söylenemez. Minotauros imgesini yakaladığımda (içinde labirent olan böyle esrarengiz bir olayda kaçınılmaz elbet) mesele yarı yarıya çözülmüştü diyebilirim. Gene de açık söyleyeyim, bu antik imgenin nasıl olayın anahtarı olabileceğini tam anlayamamıştım, senin anlattıklarında bir ayrıntı yakaladım – örümcek ağı.”
    “Örümcek ağı mı?” diye tekrarladı Dunraven, afallamıştı.
    “Evet. Örümcek ağı (Platoncu örümcek ağı – bunu aklından çıkarma), katile (çünkü ortada bir katil var) işlediği cinayeti hatırlatmışsa hiç şaşmam. Türbedeyken, el-Buhâri’nin rüyasında kıvıl kıvıl yılanlar gördüğünü, uyandığındaysa bu rüyaya neden olanın bir örümcek ağı olduğunu anlattığını hatırlarsın. El-Buhâri’nin o rüyayı gördüğü geceye dönelim. Yenilgiye uğrayan kral, vezir ve köle, yanlarında hazineyle birlikte çölde kaçıyorlar. Geceyi geçirmek için bir türbeye sığınıyorlar. Korkak bildiğimiz vezir uykuya dalıyor; yürekli bildiğimiz kral uyumuyor. Hazineyi paylaşmamak için kral veziri bıçaklıyor. Birkaç gece sonra vezirin hayaleti kralı rüyasında tehdit ediyor. Bütün bunlar inandırıcı değil. Benim yorumuma göre, olaylar başka türlü gelişti: O gece yürekli bir adam olan kral uyudu, korkak Zeyd ise gözünü bile kırpmadı. Uyumak her şeyi unutmaktır ve böyle bir unutuş da, arkandan eli bıçaklı adamların geldiğini biliyorsan, mümkün değildir. Gözünü hırs bürüyen Zeyd uyumakta olan kralının üzerine eğildi. Onu öldürmeyi düşündü (hatta belki bıçağıyla da oynadı), ama cesaret edemedi. Tavşan uykusunda olan köleyi uyandırdı, hazinenin bir bölümünü türbeye gömdüler ve önce Suakin’e, oradan da İngiltere’ye kaçtılar. Kendilerini el-Buhâri’den gizlemek için değil, ama onu bulundukları yere çekip öldürebilmek için, örümceğin ağını örmesi gibi, denize bakan yüksek tepelerin üzerindeki kızıl renkli labirenti yaptırdılar. Vezir, gemilerin kızıl sakallı adam, köle ve aslan söylentisini Sudan kıyılarına taşıyacaklarını biliyordu. Er ya da geç el-Buhâri gelecek, labirentlerinde onları arayacaktı. Labirentin son dönemecinde, tuzak bekliyordu onu. El-Buhâri, Zeyd’i hiçbir zaman ciddiye almamıştı, şimdi de en ufak önlem bile almaya gerek görmedi. En sonunda, beklenen gün geldi; İbni Hakan İngiltere’ye vardı, dosdoğru labirentin kapısına dayandı, onun çıkmaz koridorlarında dolaştı ve belki de merdivenin ilk basamağına ayağını henüz atmıştı ki, veziri onu tabandaki kapaklı tuzağın oradan vurarak öldürdü – tabanca kurşunuyla mı, bilmiyorum. Köle, aslanın işini bitirecek, tek bir kurşun da kölenin işini bitirecekti. Sonra Zeyd, bir kayayla her üçünün de suratlarını ezdi. Böyle yapması gerekiyordu; suratı kayayla ezilmiş tek bir adam, ortada bir kimlik sorunu olduğunu akla getirirdi, ama hayvan, kara derili adam ve kral bir dizi oluşturuyorlardı ve ilk ikisi göz önünde tutulduğunda, sonuncusu doğal görünecekti. Allaby’yle konuşurken korku içinde olduğuna şaşmamak gerek; korkunç eylemini yeni tamamlamıştı, İngiltere’den kaçıp hazineyi bulacaktı.”
    Dunraven, Umvin’in sözlerini dalgın bir sessizlik ve belki de inanmazlıkla karşıladı. Karar vermeden önce, bir büyük bira daha ısmarladı.
    “Benim İbni Hakan’ın, aslında Zeyd olabileceğini itiraf ederim,” dedi. “Böylesi dönüşümler, oyunun klasik kuralları, okurun ısrarla beklediği geleneksel kurmaca gereklerindendir. İtiraf etmeye yanaşmayacağım şeye gelince de senin hazinenin bir bölümünün Sudan’da gömülü olduğu yolundaki varsayımın. Zeyd’in hem kraldan hem de kralın düşmanlarından kaçtığını unutma; birazını gömerek zaman kaybetmektense bütün hazineyi çaldığını düşünmek daha akla yakın. Sonunda, sandıkta tek kuruş bile bulunmaması bütün paranın harcanmış olmasındandır belki de. Nibelungların kırmızı altını, gibi tükenmek bilmez olmayan altın, tamamen duvarcılara harcanmış olabilir. O zaman İbni Hakan çoktan yenip bitirilmiş bir hazineyi ele geçirmek üzere denizler aşmış demektir.”
    “Bence yenip bitirilmiş denemez,” dedi Unwin. “Vezir, bir gâvur adasında, yalnızca kralı kendine çekmek için değil, aynı zamanda krala mezar olsun diye çember biçiminde, büyük bir tuzak kurmaya yatırdı o parayı. Tahminim doğruysa, nefret ve korkuyla hareket etti, hırsla değil. Hazineyi çaldı ve ancak bundan sonra aslında başka bir şeyin peşinde olduğunu fark etti. Aslında İbni Hakan’ın ölümünü görmek istiyordu. Kendini İbni Hakan’mış gibi yaptı, onu öldürdü ve sonunda da İbni Hakan oldu.” “Evet,” diyerek bu görüşe katıldı Dunraven. “İşe yaramaz serserinin tekiydi; bir tek dileği vardı, o da ölüp de bir hiç olmadan önce, geriye baktığında bir zamanlar kral olmuş olduğunu ya da herkesi kral olduğuna inandırdığını hatırlamak…”

    Jorge Luis Borges // Alef
  • 364 syf.
    (Alıntı içerir)

    Yal..nı…zız...

    “Kendi kendimden nefretimin sardığı bir dünyada yalnızım.”
    Başka hiçbir şey istemez. Kendi -kendimden - nefretimin -
    sardığı - bir - dünyada - yalnızım. “Sardığı fena. Kendi
    kendimden nefretimin çevrelediği. Hayır. Kendi kendimden
    nefretimin çevrelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada. Kendi
    kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir
    dünyada. Evet, galiba daha iyi bu.

    Kendi kendimden nefretimin
    çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.

    Bu kitabı incelemek için heyecan duysam da sanırım beceremeyeceğim. Safâ’yı anlamak, tenkit etmek bu kadar kolay olmamalı. Kitabın ilk başlarında her ne kadar okumak için geç kaldığımı düşünsem de bitirdikten sonra aslında tam zamanında okuduğumu anladım. Üniversite’de bir hocamız anonim şiirlerin kimin yazdığını çok da önemsemeyerek “şiir ihtiyacı olanındır” demişti. Hislerin kelimelere dökülmesi ve kendini onlarda bulabilmek de bu ihtiyaçtan olsa gerek. İşte tam bu zaman diliminde, içinde bulunduğum sisli-gri günlerde bu hissiyatları yaşamak beni derin bir duygu karmaşasına soktu. Muhtevasında hem üzünç hem sevinç var diyemem, zira kitapta ağır bir şuuraltı yoklamasıyla beraber dramatik unsurlar fazlasıyla teşkil ediyor.

    Kitabın konusunu “basit” bir ifadeyle ele alacak olursak, “o onu sevmiş, ama o kendisine, ona,buna,şuna; cemiyete yalan söylemiş, falanca onu aldatmış, filancanın ev hayatı da ruh yapısı da bir tuhaf” gibi bir örgü düzeniyle ele alabiliriz.

    Ama hayır, bundan çok daha fazlası var.

    Mon dieu!

    Her bir karakterin şuuraltı öyle incelikle, titizlikle çalışılmış ki, okudukça hayran kalmamak elde değil. Nasıl diyorum, birbirinden bu kadar farklı karakterlere bürünerek nasıl bu kadar felsefe yapabildin? Nasıl bu kadar hercümerç duyguları izah edebilecek kapasiteye sahip olabildin?

    Samim’i okurken onu karşında görmek, Meral’i okudukça sinirlenip bir yandan acıyarak bağrına basmayı istemek; cemiyetin yaşantımız üzerindeki etkileri… Kitaptaki her bir karakter o kadar güzel işlenmiş, analizleri de bir o kadar doyurucu olmuş ki, neredeyse tüm kitabın altını çizdim.

    Kitaptan esas çıkarmam gereken sonuç bana göre, aslında sorunların en nihai kökeninin, kendimizi tanıyamamak olduğudur. Tıpkı "men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" / "Kendini bilen, Rabbini de bilir" örneğinde olduğu gibi. Ve ben bu kitapta, yansımamı, yani Merve’lerden birini görebilmeye muvaffak oldum:

    "Bizim ebedî kalmaya namzet tarafımız, herkese, her şeye, her zamana, her mekâna şâmil ve Allah’a bağlı olan bu “şuurüstü” ruh bölgemizdir.. Onu geliştirdiğimiz nisbette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz."

    Bu yazarın okuduğum dördüncü kitabı oldu, ama son olmayacak. Yazar genel olarak kitaplarında Doğu-Batı sentezini ele almaktan vazgeçmiyor, tabii aynı şekilde manâ ve madde arasındaki çizgiyi, ruh ve beden arasındaki bütünleştiriciyi de...

    YALNIZIZ, bu sitede okuma sayısı 2.500'ü bile bulmamış... Geç değil, siz de bu üstadın rehberliği ile şuuraltınıza inin. 10 puanım da yapıtın olay örgüsüne değil, gösterdiği bu muazzamüstü emeğinedir. Beni bu tatminkar ruh yolculuğuna çıkardığı için de kendisine teşekkür ederim. Toprağın bol olsun güzel insan.

    Merve, 2019

    Kapanışı da en sevdiğim bir kısımdan alıntı yaparak kapatmak istiyorum:

    "
    ...
    Bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevîlere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

    Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
    Gör ne var maverada ibrethiz.”
  • İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından