• 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstünde Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi


    Ulaş Başar Gezgin


    “Essâlamu Aleyküm!”

    Muhteşem bir halk anlatıları toplaması olan ‘Binbir Gece Masalları’, uzunluğu dikkate alınırsa (Alim Şerif Onaran (1992) çevirisiyle 1. cildi, 66 bin sözcük ve 477 bin vuruş olmak üzere 16 cilt), dilbilimsel ve toplumbilimsel bir içerik çözümlemesi için gereğinden kat kat fazla malzeme sağlıyor. Bu yazıda, bu tür bir içerik çözümlemesi çabası için kısa bir giriş yapmak ya da uzun bir not düşmek amaçlanıyor. Yazının kapsamı, çeşitli nedenlerle, 1. ciltten öteye gitmiyor.

    Öykü içinde öykü kurgusunu başarılı bir biçimde kullanan ‘1001’in temel konusu, kadınların güvenilmezliği ve aldatma eğilimleri. Zaten, Şehriyar’ın hergün bir kızla yatıp onu öldürmesi de, bundan ileri geliyor. Bu açıdan, ‘1001’in kadın düşmanı bir metin olduğu ya da döneminin ataerkil değerlerini birebir yansıttığı söylenebilir. Yapıtta, cinsel ilişkinin ayrıntılı anlatılması, ‘zeb’ (penis) ve ‘ferç’ (vajina) sözcüklerinin sık sık geçmesi ve cinsel organlar için kullanılan ifadeler (gedik, alet, koçbaşı vb.) dikkat çekiyor. Şehvet ve şehvani duygular, çiftleşme, sevişme, gerdek, bekâretin bozulması, harem vb.’ye anlatıda sık sık veriliyor.
    Biraz alıntıyla, bunu örnekleyelim:

    “Dostum, kadınlara inanma! Vaatlerine gül geç! Çünkü onların iyi ya da kötü halleri ferçlerinin heveslerine bağlıdır.” (s.31).

    “Sonra sudan çıkmış ve hamalın kucağına yerleşmiş; ve sırtüstü uzanıp apış arasında yer alan şeyi göstererek "Sevgilim, bunun adım biliyor musun?" diye sormuş. Hamal yanıt vermiş: "Ha! Ha! Genellikle, buna, Günah Bağışlama Evi derler" demiş. Bunu duyan kız, "Yuh! Yuh! Utanmıyor musun, sen?" diye bağırmış. Ve hamalı boynundan tutup tokatlamaya başlamış. O zaman hamal, "Hayır! Hayır! Buna kadının ferci derler" demiş; ama kız "Başka?" diye diretmiş. Hamal da, "Öyleyse, senin yedek parçan!" demiş. Kız diretmiş. "Başka, başka?" diye. O zaman hamal, "Senin eşekarın!" demiş. Bu sözleri duyunca kız, hamalın ensesine öyle fena vurmuş ki, derisi sıyrılmış. Bunun üzerine hamal, "Öyleyse sen söyle adını!" demiş. Kız yanıt vermiş: "Köprülerin kokulu çiçeği." Bunu duyan hamal, "Tamam, Allah selamet versin, ey köprülerin kokulu çiçeği!" diye haykırmış. Bunu izleyerek bardak ve altlığı yine elden ele dolaştırılmış.
    Sonra da ikinci genç kız giysilerini atmış ve kendini suya firlatmış, Aynen kardeşinin yaptıklarını yapmış ve sudan çıkarak kendini hamalın kucağına bırakmış. Orada, parmağıyla apışarasını ve orada yer alan şeyi göstererek hamala sormuş: "Ey gözümün nuru! Bunun adı nedir?" Hamal da "Senin çatlağın!" diye yanıt vermiş. Kız, "Ne çirkin şeyler söylüyor bu çocuk böyle!" diye haykırmış; ve hamala öyle bir tokat atmış ki salon çınlamış. Hamal, "Öyleyse, köprülerin kokulu çiçeği!" demiş. Kız, "Hayır! Hayır!" deyip yeniden ensesine vurmaya başlamış. O zaman hamal sormuş, "İyi ya, nedir bunun adı?" Kız, "Soyulmuş badem" diye yanıt vermiş. Bunun üzerine üçüncü genç kız ayağa kalkmış, soyunmuş ve kendini havuza atarak iki kızkardeşinin yaptığı hareketleri yapmış; sonra yeniden giyinip hamalın bacakları üstüne uzanmış ve ona gizli yerini göstererek, "Bunun adı nedir?" diye sormuş. Bunun üzerine hamal da "Ona şu derler, ona bu derler!" diyerek yanıt vermeye başlamış; sonra da dayağı kessin diye ona sormuş: "Öyleyse adını sen söyle!" diyerek... Kız yanıt vermiş: "Ebû Mansur'un Hanı!" Bunun üzerine hamal ayağa kalkmış, giysilerini çıkarmış ve havuza girmiş, cinsel organı suyun hemen üstünde kalarak, daha önce genç kızların yıkandığı şekilde yıkanmış; sonra havuzdan çıkmış, kendini kapıyı açan kızın kucağına atmış, ayaklarını da çarşıdan dönen kızın kucağına uzatmış. Sonra da, erkeklik organını göstererek, kucağında uzandığı kıza, "Ey efendim, bunun adı nedir?" diye sormuş. Bu sözleri duyan kızlar öylesine gülmüşler ki, sırtüstü düşmüşler ve bağırmışlar, "Senin zebbindir, o!" diye. Hamal, "Hayır!" demiş, O zaman senin aletindir" demişler. Hamal kabul etmemiş, "Hayır efendim!" diyerek her birinin göğsünü çimdiklemiş. Kızlar, şaşarak tekrarlamışlar, "Senin aletindir pekâlâ! Baksana ne kadar kızgın! Zebbindir pekâlâ, hem de ne kadar hareketli!" demişler. Hamal her seferinde başını geriye iterek söylediklerini reddetmiş ve sonra onları öpmüş, ısırmış, çimdiklemiş, kollarında sıkmış; kızlar da kahkahalar fırlatmışlar. Ve sonunda ona sormaktan başka çare bulamamışlar, "Öyleyse adını sen söyle bize!" demişler. Bunun üzerine hamal bir an düşünmüş, apış arasına bakıp göz kırpmış ve, "Hanımlarım, benim zebbim olan bu küçüğün bana söylediği sözler şunlar: 'Benim adım: Köprülerin kokulu çiçeğini koparıp yiyen, soyulmuş badem yemeye bayılan ve Ebû Mansur'un Han'ında dinlenen iğdiş edilmemiş güçlü katırdır'" demiş. (s.105-106)

    “Çünkü bil ki, sen ilk değilsin ve senden önce bize senin gibi çok aygırlar yüklendi. Biz de sana yaptığımız gibi onlara aman vermedik. Yalnız sen, gerçekte, en usta biniciydin: gerek saldırılarından, gerekse genişlik ve uzunluktan yana...” (s.170)

    “"Vallahi! Sevgilim, al beni! Al beni! Kucağına oturt beni!" diye haykırmış. Ve Sitt-ül Hüsn, iç çamaşırlarını tüm olarak çıkardığı için, üzerindeki harmani içinde çırılçıplakmış. "Beni kucağına oturt!" dedikten sonra, giysisini ferci hizasına gelinceye kadar yukarı kaldırmış ve tüm göz kamaştırıcılığı içinde kalçalarını ve ay yuvarlaklığındaki kıçını açığa çıkarmış.” (s.250)

    “Kızın açık kalçalarının arasına diz çöküp Sitt-ül Hüsn'ün bacaklarını ayırmış. Sonra da saldırıya hazır vaziyette bulunan koçbaşlı saldırı gerecini kalenin duvarlarına vurmuş ve bir vuruşta engeli ortadan kaldırmış; ve Bedreddin, incinin delinmemiş olduğunu ve kendisininkinden önce hiçbir koçbaşının buna ulaşmadığını, hatta burnunun ucuyla bile dokunmadığını anlayarak çok sevinmiş. Sonra engelin ardındaki bölgenin de aynı mutlu bekâret durumunu sezinleyerek bundan büyük bir zevkle yararlanmış. Zevkin doruğunda, bu genç bedenin bekâretini giderdikten sonra, koçbaşı, on beş kez daha kesintisiz girip çıkarak aynı zevki tatmış, hiçbir incinme duymadan...” (s.251)

    “Sevgilim, sakin ol! Ben sana kollarımda geçirdiğin, koçbaşının benim gediğime on beş kez girdiği geceden söz ediyorum!” (s.289)

    Yapıtta, Müslümanlık dönemi ekinsel öğeleriyle bundan önceki döneme ait öğeler içiçe. Masallarda, bol bol şarap içiliyor örneğin. Şarap, Halife’ye bile sunuluyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’). Ama aynı zamanda, güneşe tapanların taşa dönüştüğü bir masal da var (‘Birinci Genç Kız Zübeyde’nin Öyküsü’). Bu yönüyle, anlatı, geçiş özellikleri taşıyor.

    Yapıt, zencilerle ilgili ırkçı ve ayrımcı ifadelerle dolu. ‘1001’, kölelik döneminin bir ürünü olarak, sık sık zenci kölelerden ve hizmetçilerden söz ediyor. Bunları, kimi zaman, olumsuz olarak anıyor. Şehriyar’ın ve Şahzaman’ın hanımları da başta olmak üzere birçok kadın, kocalarını, zenci kölelerle aldatıyor (‘Hükümdar Şehriyar ile Kardeşi Hükümdar Şahzaman’ın Öyküsü’). Bu, masallardaki kadınların da erkeklerin de bir takım cinsel takıntılarına bağlanabilir. Aslen Müslüman olanın değil Müslüman olmayanın köle ve cariye yapıldığı İslam toplumunda, Müslüman olanların da köleleştirilmesi/cariyeleştirilmesi sürecini burada gözlemleyebiliyoruz. ‘Vezir Nureddin, Kardeşi Şemseddin ve Hasan Bedreddin’in Öyküsü’ndeki Yahudi dışında, diğer etnik kimlikleri çok nadir olarak görüyoruz.

    Zenci anlatımlarıyla ilgili kimi alıntılar yapalım:

    “Karım bir zencinin yanına girdi. Bu zencinin üst dudağı bir tencere kapağı gibi idi; alt dudağı da tencerenin ta kendisiydi; iki dudağı da o denli aşağı sarkıyordu ki, bunlarla kumlardaki çakılları ayıklayabilirdi.” (s.87)

    “Zenci, "Yalan söylüyorsun, ey alçak karı! Bak, şerefim, zencilerin erkek olarak üstün niteliği ve insan olarak beyazlardan sonsuz üstünlüğümüz üzerine yemin ediyorum ki, bu günden sonra, bir kez daha geç kalırsan, artık senin dostluğunu reddeder ve vücudunu bir daha vücudumun üstüne çekmem! Ey nankör hain! Sen kadınlık arzularını başka yerlerde doyurduğun için geç kalmadın mı yani? Ey pislik, ey beyaz kadınların en aşağılığı!" diye yanıt verdi.” (s.88)

    “Bilmez misin ki zenciler hızla ürer, oysa ruhun tektir ve yerini dolduramazsın!” (s.216)

    - Yapıtın kişilikleri içinde, insan olmayanlar olarak, bolca ifrit, ifride, ecinni ve ecinniye (cin) görüyoruz. Bunların büyük bir bölümünün gayrımüslim ve kötü; küçük bir bölümünün ise, Müslüman ve iyi olduğunu görüyoruz. Ayrıca, masallarda, insanlar, kimi zaman hayvana dönüyor ve şansları varsa yeniden insan biçimine dönebiliyorlar. Bu dönüşler, ya ifrit, ifride, ecinni ve ecinniyeler eliyle ya da büyücü bir kız ya da kadın eliyle gerçekleşiyor. En sık dönüştürülen hayvan, köpek (‘İkinci Şeyhin Öyküsü’, ‘Üçüncü Şeyhin Öyküsü’, ‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’, ‘Birinci Genç Kız Zübeydenin Öyküsü’). Diğerleri, ceylan (‘Tacir ile İfritin Öyküsü’), maymun (‘İkinci Kalenderin Öyküsü’) vb.

    ‘1001’de, kardeşlerin başından geçen olaylar, başlı başlına bir masal oluşturuyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’ ve ‘Vezir Nureddin, Kardeşi Şemseddin ve Hasan Bedreddin’in Öyküsü’). Zaten, açılış öyküsü de, Şehriyar ve kardeşi Şahzaman’ı konu alıyor. Aynısı, Sultan ya da hükümdar ve veziri arasındaki ilişkiler için de geçerli (‘Kral Yunan’ın Veziri ile Hekim Ruyan’ın Öyküsü’ vd.). Kimi masallarda, Sultan’ın Halife oluşu vurgulanıyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’).

    ‘1001’de, adalar ve deniz yolculukları, ayrı bir yer tutuyor. Mıknatıs Dağı, özellikle, dikkate değer (‘Üçüncü Kalenderin Öyküsü’). Olaylar, çoğunlukla, Basra, Bağdat, Mısır ve Şam dörtgeninde geçiyor. Bu yer çeşitliliği, anlatıları hem renklendiriyor hem de daha heyecanlı kılıyor. Anlatılanlarla birlikte, bu dört kentte, sık sık, saraylara, sokaklara ve başka ortamlara giriyoruz.

    Yapıtta, şaşırtıcı olmayacak biçimde, yaşam döngüsünün yapıtaşları olan doğum, düğün, evlilik ve ölümlere çok kez yer veriliyor. Bu anlatılarda, kimi zaman, sandıklar ve develerin yer aldığını görüyoruz. Belki de, en çok dile getirilen kavram, adalet. Şiir ve şiir okumaları, önemli bir yer tutuyor. Sanki operada ya da bir müzikaldeymişiz gibi, kişilikler, karşısındakine şiirle seslenebiliyor. Aslında, masallar, bir karşıtlamı da (paradoks) birlikte getiriyor: ‘1001’e göre, herşey, önceden yazılmıştır; alınyazısından ya da yazgıdan kaçılmaz. Bunu, en çok da, ‘Üçüncü Kalender’in Öyküsü’nde görüyoruz. ‘1001’i okumuş Atlantikli okurların Küçük Asya ve Güneybatı Asya (Ortadoğu) hakkında bol haremli bol cariyeli bir algı edinmesine şaşmamalı. Bu da, herhalde, alnımızın yazısı.

    ‘1001’deki kişilikler, sık sık, "duyduk ve itaat ettik!" (“Semi'na ne ata'na!”) diyorlar. Bu, çevirmene göre, “Müslümanların aldıkları emri yerine getirecekleri anlamındaki saygılı yanıt şekli” (s.25). Yine çevirmen, ilk öyküde, “Essâlamu Aleyküm!”ün anlamını veriyor (“barış içinde yaşam”). Tam bu satırları yazarken, bir ifride, bana “burada dur; daha fazla yazma” diyor; ben de duyuyorum ve itaat ediyorum.


    Kaynak

    Adsız (1992). Binbir gece masalları, Cilt 1 (çev. Alim Şerif Onaran). İstanbul: Afa Yayınları.









    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • Nasıl ki bir ana ceylan
    Vurulmuş yavrusuna
    İçten yanıyorsa
    Ve nasıl ki Teksaslı bir kız
    Almanya'da öleni
    İstanbul'da arıyorsa
    İşte öylesine..

    Beyaz yeleli
    Bir atın sırtında
    Gece demeden
    Gündüz demeden
    Durmadan dinlenmeden koşarak
    Azgın denizlerdeki
    Kudurmuş dalgalar gibi coşarak
    Kokladığın her çiçeği
    Yaprak yaprak
    Bastığın her adım toprağı
    Parmak parmak dolaşarak
    Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım

    Nataşa!
    Seni kaybettiğim dünyada
    Bulmak istemiyorum
    Geçtiğim yollardaki bütün aynaları
    Ters kapattım
    O her köşe başında
    Tüm insanlardan sakladığım hatıralardan
    Birer yıldız yaptım
    Ve onları bilmediğim bir dünyanın
    Göklerine astım

    Tut ki
    Yirmialtıncı asırda
    Merih'te
    Yahut
    Otuzsekizinci asırda
    Uranus'ta
    Yahut
    Zaman adlı çizginin
    Bir x noktasında
    O her köşe başından
    Çekip çıkardığım
    Ellerimle göklerine
    Pençe pençe
    Yıldızlara astığım
    Dünyadayız.

    Orada ne meyhane tezgahlarında
    Mumlar gibi yanıp tutuşunların gönül yarası
    Ne yalın ayak başı kabak
    Sokakta dilenenlerin ekmek davası
    Ve ne de kana susamış insanların
    Ölüm kavgası..

    Her köşe başında bir çeşme
    Her çeşmeden
    Oluk oluk akan sular
    Ve suların başında
    Hep bir ağızdan
    İpek bir yumak sarar gibi türkü söyleyen kızlar..

    Ne Neron
    Ne Sezar
    Ne Hitler
    Ne Mussolini
    Ne Hiroşima
    Na-ta-şa......
    Dokuz gezegenin
    Onuncusu
    Kardeş kavgasının
    En sonuncusu
    Öylesine bir dünya ki bu
    Ne İsa'nın oniki havarisi
    Ne Muhammed'in dört halifesi
    Çözemedi çözemedi
    Bunun ne demek olduğunu..
  • 141 syf.
    ·Puan vermedi
    Reşat Nuri Güntekin'in Edebi Kişiliği
    Yazın yaşamına 1918'de, Cemal Nimet takma adıyla yazdığı "Harabelerin Çiçeği" adlı romanı ve "Eski Ahbap" adlı öyküsüyle başlamıştır.
    Asıl ününü "Çalıkuşu" adlı romanıyla kazanmıştır. Bu romanın merkezine, Anadolu'da yaşamayı seçen idealist, aydın Türk kadınını yerleştirir. Sanatçı, romanı "İstanbul Kızı" adıyla oyun olarak yazmış; ancak savaş koşullarında sahneleme olanağı bulamayınca "Çalıkuşu" adıyla roman olarak yayımlamıştır. Türk edebiyatında gerçekçi romana yönelimin ilk örneklerinden olan bu roman; dili, anlatımdaki rahatlığı, duygusal yanlarıyla uzun yıllar güncelliğini koruyan bir yapıt olmuş; "Yaprak Dökümü", "Dudaktan Kalbe" ve "Akşam Güneşi" romanları gibi, bu yapıtı da sinema ve televizyon filmi olarak uyarlanmıştır.
    İlk dönem romanlarında yeni kurulmakta olan devletin toplumsal sorunlarını gerçekçi biçimde gözlemlemekten geri kalmamış, ikinci dönem romanlarında bütünüyle bozulan insani ilişkileri ve ahlak yapısını ele almıştır.
    Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır.
    Kahramanları genellikle tek boyutludur. Ruh tahlillerinde başarılıdır.
    Yapıtlarına konuşma dili egemendir.
    Mizaha daha geniş yer verdiği öykülerinde de aşk, yalnızlık, fedakârlık, dostluk, ihanet gibi temaları işlemiştir.
    Yıllarca Anadolu'nun birçok yerini gezmiş; bu geziler sayesinde, Anadolu'nun sosyal ve kültürel yaşamıyla ilgili gözlemler yapmış, bu gözlemlerini "Anadolu Notları" adlı yapıtında toplamıştır.
    Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan öykü, roman ve oyunlarında kendi adının yanı sıra "Hayrettin Rüştü, Mehmet Ferit, Sermet Ferit" gibi takma adlar kullanmıştır.
    Reşat Nuri Güntekin'in Eserleri
    ROMAN:
    Çalıkuşu (1922)
    Gizli El (1924)
    Damga (1924)
    Dudaktan Kalbe (1925)
    Akşam Güneşi (1926)
    Bir Kadın Düşmanı (1927)
    Yeşil Gece (1928)
    Acımak (1928)
    Yaprak Dökümü (1930)
    Kızılcık Dalları (1932)
    Gökyüzü (1935)
    Eski Hastalık (1938)
    Ateş Gecesi (1942)
    Değirmen (1944)
    Miskinler Tekkesi (1946)
    Harabelerin Çiçeği (1953)
    Kavak Yelleri (ölümünden sonra 1961)
    Son Sığınak (ölümünden sonra 1961)
    Kan Davası (ölümünden sonra 1962)
    ÖYKÜ:
    Gençlik ve Güzellik (1919)
    Roçild Bey (1919)
    Eski Ahbap (1919)
    Tanrı Misafiri (1927)
    Sönmüş Yıldızlar (1928)
    Leyla ile Mecnun (1928)
    Olağan İşler (1930)
    OYUNLAR:
    Hançer (1920)
    Eski Rüya (1922)
    Ümidin Güneşi (1924)
    Gazeteci Düşmanı-Şemsiye Hırsızı-İhtiyar Serseri (Üç oyun birarada, 1925)
    Taş Parçası (1926)
    Hülleci (1926)
    Bir Köy Hocası (1928)
    Babür Şah'ın Seccadesi (1931)
    Bir Kır Eğlencesi (1931)
    Ümit Mektebinde (1931)
    Felaket Karşısında-Gözdağı-Eski Borç (Üç oyun birarada, 1931)
    İstiklal (1933)
    Vergi Hırsızı (1933)
    Bir Yağmur Gecesi (1943)
    Balıkesir Muhasebecisi (1953)
    Tanrıdağı Ziyafeti (1955)
    Yaprak Dökümü (ölümünden sonra 1971)
    Eski Şarkı (ölümünden sonra 1971)
    GEZİ:
    Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
    EĞİTİM:
    Dil ve Edebiyat: Türk Kıraati (1930)
    Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu (1935)*
    Kitap sürükleyici ve etkileyicidir.Kitabın hayatımızın içinde her zaman karşılaşa bileceğimiz türden bir kurgusu vardır.
    Roman,Devlet terbiyesi görmüş namuslu bir devlet memuru olan Ali Rıza Bey'in aile dramını konu ediniyor.Ali Rıza Bey, ailesinin geçimini sağlamak için canla başla çalışmaktadır. Ancak çocukları Ali Rıza Bey'in Çocukları babalarının maaşını,sunduğu olanakları yetersiz bulmaktadırlar .Evin geçimine ailenin tek oğlu Şevket de katkıda bulunmasına rağmen yeterli olmaz.Bankada memur olan Şevket, Ferhunde adlı bir bayanla evlenmesi hem kendi hem de ailesi için yaşanacak kötü günlerin başlangıcı olur. Ferhunde, evin eğlence hayatına düşkün iki kızı Leyla ve Necla’yı da yanına alarak toplantılara katılmaktadır. Şevket ise onların ihtiyaçlarını karşılamak için uğraşır. Evde maddi ve manevi işler kötü gitmeye başlayınca ilk olarak Fikret evden ayrılır ve dul bir adamla evlenir. Bankadan aldığı paraları ödeyemeyen Şevket ise hapse atılır. Necla ise zengin olduğunu düşündüğü Suriyeli bir adamla evlenir ancak birkaç kumalı bir adama geldiğinin farkında değildir. Evin güzel kızı Leyla ise kötü yola düşmüştür. Annesi ve Ayşe de Leyla’nın evinde kalmaya karar verirler. Bütün bu olanlar karşısında felç geçiren Ali Rıza Bey’i hastaneden alan Leyla, ona bakmaya başlar. Ali Rıza Bey artık boş zamanlarını gezmekle geçiren ve her şeyini kaybetmiş bir adam olarak hayatını sürdürür. Yalnızdır ancak dertlerini geride bıraktığını düşündüğü için de mutludur.
    Kitabı,Keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

    *Alıntı: https://www.turkedebiyati.org/resat_nuri_guntekin.html
  • Nasıl ki
    Bir ana ceylan
    Vurulmuş yavrusuna
    İçten yanıyorsa
    Ve nasıl ki
    Teksas'lı bir kız
    Almanya'da öleni
    İstanbul'da arıyorsa
    İşte öylesine..Beyaz yeleli
    Bir atın sırtında
    Gece demeden
    Gündüz demeden
    Durmadan dinlenmeden
    Koşarak
    Azgın denizlerdeki
    Kudurmuş dalgalar gibi
    Coşarak
    Kokladığın her çiçeği
    Yaprak yaprak
    Bastığın her adım toprağı
    Parmak parmak
    Dolaşarak
    Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım Nataşa!
    Seni kaybettiğim dünyada
    Bulmak istemiyorum
    Geçtiğim yollardaki bütün aynaları
    Ters kapattım
    O her köşe başında
    Tüm insanlardan sakladığım
    Hatıralardan
    Birer yıldız yaptım
    Ve onları
    Bilmediğim bir dünyanın
    Göklerine astım
    Tut ki
    Yirmialtıncı asırda
    Merih'te
    Yahut
    Otuzsekizinci asırda
    Uranus'ta
    Yahut
    Zaman adlı çizginin
    Bir x noktasında
    O her köşe başından
    Çekip çıkardığım
    Ellerimle göklerine
    Pençe pençe
    Yıldızlara astığım
    Dünyadayız.
    Orada
    Ne meyhane tezgahlarında
    Mumlar gibi yanıp tutuşunların
    Gönül yarası
    Ne yalın ayak başı kabak
    Sokakta dilenenlerin
    Ekmek davası
    Ve ne de
    Kana susamış insanların
    Ölüm kavgası..
    Her köşe başında bir çeşme
    Her çeşmeden
    Oluk oluk akan sular
    Ve suların başında
    Hep bir ağızdan
    İpek bir yumak sarar gibi
    Türkü söyleyen kızlar..
    Ne Neron
    Ne Sezar
    Ne Hitler
    Ne Mussolini
    Ne Hiroşima
    Na-ta-şa......
    Dokuz gezegenin
    Onuncusu
    Kardeş kavgasının
    En sonuncusu
    Öylesine bir dünya ki bu
    Ne İsa'nın oniki havarisi
    Ne Muhammed'in dört halifesi
    Çözemedi
    Çözemedi
    Bunun ne demek
    Olduğunu..

    Tüm ışıkları söndürdüler
    Birer birer
    Tüm çeşmelere
    Kilit vurdular
    Güneşi hapsettiler
    Ve seni
    Yıldızların karanlığında
    Yaşamaya
    Tutsak ettiler.
    Sen ki
    Burjuva züppeleri nezdinde
    Salonları süsleyen
    Bir gül
    Ve proleter sınıfından
    Bir emekçisin
    İstesen
    Senin için
    Sönen mumlar birer birer
    Yanabilir
    Kilit vurulmuş çeşmeler
    Gürül gürül
    Akabilir
    Akvaryumlu meyhanelerde
    Zümrüt yeşili gözlerine
    Şiirler okunur
    Ve Adalar'da
    Türküler yakılır
    Altın saçlarına
    Ben
    Jandarma dipçiklerinin
    Meydanlarında şaha kalktığı
    Sokakları
    Barut ve ölüm kokularının
    Sardığı
    Bir sonbahar akşamında
    Üç kurşun sesiyle doğdum.
    Senin için
    Doktor-hastabakıcı
    Ebe-hemşire
    Yahut suyla ekmek
    Ne ise
    Benim için
    Sehpa ve ölüm
    Barut ve ateş
    Yahut kavga
    O'dur
    Ve kavgasız geçen günlerimin neşesi yoktur.Yasamızda
    Akvaryumlu meyhanelerde
    Zümrüt yeşili gözlerine
    Türkü yakmak yok
    Biz çoktan erittik
    Yüreklerimizin çelik potasında
    Sütün bacaklı kızların
    Gözbebeklerini
    Yasamızda
    Kilit vurulmuş
    Yasak kapıları
    Kırmak yok
    Açmak var
    Suları
    Gürül gürül
    Akıtmak var
    Ve tüm insanları
    İnsanca yaşatmak var.Yasamızda
    Kan
    Barut
    Ateş
    Ölüm
    Yok
    Olmayacak
    Özgürlük ve kardeşlik var.Ve düşün ki
    Seni
    Yıldızların karanlığında
    Yaşamaya tutsak ettiler
    Ve sen
    Siyahın ne kadar siyah
    Beyazın ne kadar beyaz
    Olduğunu
    Görmeden öleceksin
    Oysa ki ben
    Güneş aydınlığını gördüm
    Güneşin hapsedildiği yeri biliyorum.
    Hazır ol
    Ordu ordu
    Bölük bölük
    Teker teker
    Geliyorum.Bu
    Ne benim sana
    Tepeden inme bir emrim
    Ve ne de
    Ayaklarına kapanıp ağladığım
    Bir yalvarışımdır
    Bu
    Eğilmez başların
    Bükülmez bileklerin
    Yani tarihin
    Durdurulmaz emridir
  • ORHAN VELİ’YLE AYNI KADINI SEVMİŞTİK

    Bu topraktan biriydi
    Adı Orhan Veli’ydi
    Elleri dost omuzunda
    Yaşamak kaderiydi

    Kendi gitti ismi kaldı yadigar.

    Çiçek verdi, gülesiye
    Şiir verdi, kıyasıya
    Yaşaması ölesiye

    Kendi gitti ismi kaldı yadigar.


    “Şu pis bedeni ayakta tutabilmek için her dakika
    ölen insanım...”
    Gözlerini saksının yeşiline dikmiş düşünüyordu.
    “Bu söz kimin?” Bu söz kimin mi? Benim mi?
    Yoksa bir kitapta mı okudum?
    Aman canım kimin olursa olsun, edilmiş ya! Ya
    bu saksıdaki çiçek? Ne çiçeği bu? Çiçek filan da
    değil! Yaprak! Bir yeşillik. Sipsivri bir yeşillik...
    “Padişah kılıcı”ymış bir ismi. Öbürü de “eşek
    kulağı”. Ne ilgisi var bu iki ismin birbiriyle? Yok...
    Ama tuhaf. İkisine de benziyor bu sipsivri
    yapraklar...
    Ben Orhan’ı şekil olarak bu iki isimli çiçeğe çok
    benzetirdim...
    Onu en iyi tanıyanlar, elbette ki benden önce
    tanıyanlardır. Çiçeği ve kadını. Okuldan, sıra
    arkadaşlarından, anılarıyla, aşklarıyla,
    doğruluklarıyla, yalanıyla, iyi veya kötü
    yönleriyle... Beni ilgilendiren bunlar olmadı ve
    olmayacak. Onun için güzel elleri vardı, sigarayı
    şöyle tutardı, sivilcesiyle oynardı demeyeceğim,
    kötü bir şairin dediği gibi...
    “Şu bedeni ayakta tutabilmek için her dakika
    ölen insanım.” Ben bu sözü Orhan Veli için
    tekrarlıyorum.
    Bir çelişme, en ufak bir çelişme beni binlerce rezil
    etmiştir kendi kendime. İşte o zamanlar hep baştan
    kara vurmuşumdur. Kavgaya hazır, mağrur
    çocuklar gibi sokaklara fırlamışımdır. Şehrin kıyı
    köşe eteklerine düşmüşümdür. Yalnız, hep
    yapayalnız. Balık kokan mahallelerden
    geçmişimdir. Yalnız, hep yapayalnız. Bu şehri
    gemiciler kadar bildim. Sonra en çıkmaz sokakları
    öğrettim onlara. Islık çalar gibi rahatça tükürmeyi,
    simit yemeyi, balık tutmayı onlardan öğrendim.
    Ve marul mevsiminde gemi kalçalarına
    arzulanmayı onlardan öğrendim. Denize bakıp
    homurdanmayı onlardan öğrendim. Delirmeyi,
    çıldırmayı, sonra susmayı onlardan öğrendim. Bu
    kökleri paçavra gibi yırtmayı onlardan öğrendim.
    Lazın meyhanesini, Yorgo’nun meyhanesini,
    Lâmbo’nun meyhanesini onlardan öğrendim.
    Bir kadına tutkundum o sıra. Bilmiyordum
    Orhan’ın da aynı kadına tutkun olduğunu. O bana
    küs gibiydi, soğuk. Ben ona küs gibiydim, soğuk.
    Sonra sorduk kadına.
    – Seni seviyorum, dedi kadın.
    O uzaklaştı bizden uzun bir süre. Sonra
    Lâmbo’da karşılaştık bir akşam, canciğer olduk o
    ölünceye dek ikimiz.
    Ömer Faruk Toprak “Lâmbo’da Bir Gece”
    yazısında bizden şöyle bahsediyor:
    “Beyoğlu Balıkpazarı’na girerken çiçeklerin
    kokusundan nasibimizi aldık. Az sonra, sağ
    taraftaki sokakta Lâmbo’nun küçük meyhanesi
    önündeydik. İçerde Cahit Irgat demleniyordu. O
    alkolün yarısını yürütmüştü. Lâmbo o kurnaz
    gülüşüyle karşıladı bizi. Beş dakika sonra Orhan
    Veli kadehini bitirmişti bile. Baktım. Akşam
    karanlığı, dışarıdan içeriye sarkmaya başlamıştı.
    Lâmbo’nun az mumlu ampulleri daha da
    sarılaştırdı içerisini. Cahit Irgat, tezgâhın
    arkasında, dip tarafta tek başına oturduğu yerden
    kalktı. ‘Ben gidiyorum,’ dedi.
    “Bir oyun ya da film işi için gitti.”
    Şair dostum Ömer Faruk’un dediği gibi bir
    oyuna veya filme gitmemişimdir alkollü. Nedenli
    bir gidişti herhalde. Ama Orhan Veli’yi ve onu
    bırakacak bir neden olmalıydı o akşam.
    Oysa Orhan Veli öldüğü gün 1950’de, o akşam
    randevumuz vardı saat 6’da. Lâmbo’da. Ölüm
    haberini Feridun Çölgeçen yetiştirmişti Lâmbo’ya.
    İnanmamıştım. Akşam gazetesine telefon etmiştim.
    Uzun bir sessizlik olmuştu telefonun öbür ucunda.
    Yakın dost olduğumuzu biliyorlardı, bir fısıltı
    geçti karşıda; neden sonra:
    – Böyle bir ölümden haberimiz yok, dediler.
    Oysa haberleri varmış... Sonra Cumhuriyet’ten
    öğrendim ölüm haberini.
    Lâmbo, sonra işi köseleciliğe döktü. Geçen yıl
    intihar etmiş havagazıyla... Elimde olsaydı “Orhan
    Veli Meyhanesi” yapardım orasını. Kimler gelip
    geçmemiştir o tezgâhtan?.. Sabahattin Ali’ler, Sait
    Faik’ler, Cahit Sıtkı’lardan bugün yaşayan kimlere,
    kimlere dek. Aktörüyle, şairiyle, ressamıyla kimler,
    kimler...
    Orhan’la sık sık, haftanın birkaç akşamı
    Lâmbo’da buluşurduk. Buluşmak değil, alışkanlıktı
    daha çok bu. Bir nevi züğürtlük, bir nevi kokozluk
    sonucu şarapla nefis körletmek, yarenlik etmek
    için... Yaprak dergisini çıkarıyordu. İstanbul’a
    gelip onu bulmak isteyen çoğu dost Lâmbo’ya bir
    kere olsun uğrardı. “Lâmbo, Lâmbo!.. denilen yer
    burası mı yahu? Tramvay sahanlığı, otobüs
    sahanlığı kadar bir yer burası!” Lâmbo meşhurdu
    artık. Lâmbo bile manzumeler karalamaya
    başlamıştı bize baka baka. Bizi dinleye dinleye.
    Orhan’la göz göze gelir, anlaşırdık:
    – Yaşa be mösyö Haralambo! Biraz gayret, güzel
    şeyler yazacaksın...
    Ertesi günün akşamı daha kötü şeyler okurdu
    tabii Lâmbo bize...
    Sonra gene Marmara şarabına dökülürdü iş.
    Orhan son birkaç şiirini ya burada yazmış, ya
    burada düzenlemiştir. Son şiirlerinden birini bana
    burada okumuştu. Kesekâğıdı gibi sarımtırak,
    büyükçe bir kâğıda eski Türkçe, kurşun kalemle
    yazılmış bir şiirdi. “Nasıl bulacaksın, dinle bak,
    dinleyecek halde misin?” demişti. Hep nazik,
    sorardı okumadan önce... Üç kişiydik o gün:
    Orhan, ben ve Lâmbo...
    Sonra Fuad Ömer girmişti içeri:
    – Neredesiniz ulan? Nerdesiniz be yahu? Haydi
    gidip rakı içelim ağız tadıyla...
    Ne üzerine konuşulursa konuşulsun, kim için
    konuşulursa konuşulsun, iyi konuşulsun kötü
    konuşulsun, söze balıklama girmez, içkisini
    yudumlar, dinler görünür, belki dinlemez fikri
    sorulunca konuşur, sigarasının dumanı gözlerine
    kaçmış gibi kırpıştırır dururdu göz kapaklarını...
    Ama söz konusu şiir olunca, dil olunca, biraz da
    fikir olunca tıkır tıkır dizerdi konuşmasını, o kısık
    o çatlak sesiyle usul usul. Güzel konuşmazdı, daha
    çok güzel susardı. Gençliğimden bu güne, gözlerim
    kadar dost bildiklerim vardı. Açlık yalnızlık gibi
    bir şeymiş bırakılmak. Şu meyhaneler de olmasa,
    nerede yazacaktım yazdıklarımı?.. Yalnızdım tüm
    ilgilerle. Kutsal şeffaf yalnızlık. Tüm çıkmazları
    aydınlığa vardırmak için. Anılar, kül rengi
    akşamlarda duman... Pırıl pırıl, parlak, zaman
    zaman... Ve gitmişlerin peşinden yazılmış yazılar ve
    söylenmiş şarkılar. Hepsi o kadar. O kadar.
    Dostluk öylesine dostluktu ki bende, türkülerim
    türküleriyle iç içeydi sanırdım. Hepimizin
    hepimizde ter muhabbeti, ömür hakkı, ölüm hakkı,
    dostluk canı vardı sanırdım. Dostsuz yaşanılmaz
    bu şehirde sanırdım. Sensiz yaşanılmaz bu şehirde
    sanırdım. Ve bir gün dost sandığım dostlar
    gölgemi süpürmeyi düşündüler şehrin
    caddelerinden... Gölgemi çamur gibi fırlattılar
    peşimden. Sanmıştım ki bana öyle geliyor.
    Sanmıştım ki sen gidersen, ben gidersem, o giderse
    şehrin başı döner hasretten.
    Her gidenin ardından üç beş anı, üç beş yazı. Ve
    sonra bir laf, “Ölenle ölünmez, başın sağ olsun”; ne
    kaba laf.
    Şaşırır kalırım arada bir, apışır kalırım arada
    bir. Ölüm zaten “eşiğim” derim. Seni ararım, onu
    ararım, gidenleri ararım. Cesedimi ararım
    eşiklerimde. Vururum kendimi içkiye, şiire. Tüm
    çocuklar gülmeli derim, tüm insanlar gülmeli
    derim, tüm ocaklar tütmeli derim. Bütün acılar
    doymalı derim... Tüm gözler aydınlıkta olsun
    isterim. Ve seni düşünürüm. Sait’i düşünürüm,
    adaşım Cahit Sıtkı’yı düşünürüm.
    Yağmur yağıyordu bir kış gecesi hani. Ben Ar
    Sineması karşısında bir pansiyonda oturuyordum.
    İlk katta. Sabaha karşıydı gece. Sen camı
    vurmuştun, muziplikler yapmıştın yağmur altında.
    Sırılsıklamdın tepeden tırnağa. Seni soymuştum,
    ovmuştum, çok öksürüyordun. Döşeği yere
    sermiştik, bölüşmüştük, konyak içmiştik, aynı
    kadını sevmiştik. Hiç kavga etmemiştik.
    Ben dışarı giderken, sen de vardın rıhtımda, o
    günkü sözüm ona dost geçinenler, uğurlayanlar
    arasında. Mendil sallamıştık birbirimize. Sen
    kalemini çıkarmıştın, Kulüp sigarası arkasına:
    Baka kalırım giden geminin ardından;
    Atamam kendimi denize, [dünya güzeli]
    Serde erkeklik var, ağlayamam.
    şiirini yazıp bana göndermiştin, Paris’e. İlk şekli
    buydu şiirin. Sonra “Paris’e geleceğim, geleceğim”
    diye yazmıştın. Bekletmiştin, gelmemiştin. Oysa
    param vardı o zaman, ikimiz yaşayacak kadar
    Paris’te. Biliyordun.
    Dostumuz Melih Cevdet 1.2.1951’de Son
    Yaprak’ta demişti: “Orhan Veli fakir fukara ile,
    boyacılarla, garsonlarla, işçilerle gerçekten dostluk
    ederdi. Harpten önce bir gün fakir bir işçi ile
    tanışmıştık. Montör Sabri, sarhoştu, koltuğunda
    iki okka ekmek vardı. Boyuna evine geç
    kaldığından bahsediyor, ama bir türlü evin yolunu
    tutamıyordu. Ertesi gün Orhan, ‘Montör Sabri’
    şiirini yazdı:
    Montör Sabri ile
    Daima geceleyin
    Ve daima sokakta
    Ve daima sarhoş konuşuyoruz.
    O her seferinde,
    ‘Eve geç kaldım’ diyor.
    Ve her seferinde
    Kolunda iki okka ekmek.
    “Geçen yıl bir lokantada Orhan’ı gördüm.
    Yanında bir adam vardı. Tatlı bir muhabbete
    dalmışlardı. Orhan beni görünce ‘Montör Sabri’yi
    tanımadın mı?’ dedi.”
    Melih Cevdet: “Benim için de herkes gibi büyük
    bir şair, büyük bir insan öldü,” dedi. “Ama bu
    kadar değil. Kolum, kanadım kırıldı. Azaldım.
    Eksildim,” dedi.
    Cahit Sıtkı senin ardından: “Orhan Veli,
    ölümüyle, şimdiye kadar ciddiye alınmayan yeni
    Türk şiirini ciddiye aldırdı, bu şiire sevgi ve saygı
    gösterilmesi lüzumunu bütün halk tabakalarına
    kabul ettirdi,” diye yazdı. Ben de bu yazının
    başındaki şiiri.
    Tanıyan yazdı, tanımayan yazdı senin için, şiirin
    için. Mümtaz Faik [Fenik] yazdı. Adviye Fenik
    yazdı. Vâlâ Nurettin yazdı. Hüsamettin Bozok
    yazdı. Fikret Adil yazdı o zaman. Sonra yeni kuşak
    Edip Cansever, Asım Bezirci ve başkaları. İyi
    yönlerini, eksik yönlerini.
    Ve Ataç 2.12.1950’de Ulus’ta şöyle yazıyor:
    “Bakıyorum da onun asıl güzel, asıl iyi şiirlerini
    ananlar olmuyor. ‘Tahattur’, ‘Söz’, ‘İllusion’,
    ‘Sereserpe’, ‘Cımbızlı şiir’ kimsenin aklına
    gelmiyor.
    “Varsa ‘İstanbul Türküsü’, yoksa ‘İstanbul
    Türküsü’.
    “Bir gün Nâzım Hikmet’e ‘Sence en kötü şiirin
    hangisidir?’ diye sormuştum: ‘Salkım Söğüt’ dedi.
    Öyle diyeceğini de biliyordum. Orhan Veli
    ‘İstanbul Türküsü’ şiirini yazdığı zaman kendisiyle
    çoktandır dargındım, ama bana öyle geliyor ki
    kendisi de beğenmezdi o şiiri, kendi sanatının
    dışında olduğunu bilirdi.”
    Nâzım Hikmet, Orhan’ın öldüğü o günlerde
    hapisten yeni çıkmıştı. İhsan İpekçi’yle stüdyoya
    gelmişlerdi. Onun bir senaryosunu film
    yapıyorduk. Söz Orhan’a geldi:
    – Çok içermiş doğru mu? dedi.
    – İçerdik, dedim.
    – Yazık, en verimli çağında gitti, dedi, yazık oldu,
    yazık oldu, çok yazık.
    Akşam, 11.7.1968, s. 5



    *Lâmbo, bir zamanlar Beyoğlu ’nun ünlü
    meyhanelerinden biri.
    - Yaprak (1.1.1949-15.6.1950, S. 1-28) Orhan
    Veli’nin yayımladığı ünlü edebiyat dergisi.
    * Cahit Irgat, 1948’de Fransa’ya gitti.
    Orhan Veli, “Ayrılış”, Bütün Şiirleri, s. 123.
    * Orhan Veli’nin dergisi Yaprak, ölümünün
    ardından –arkadaşları tarafından– Son Yaprak
    adıyla –veda sayısını– yayımladı.
    * İhsan İpekçi (1901-1966): İpek Film’in sahibi.
    “İhsan Koza” imzasıyla romanlar yazdı. Gazeteci,
    yazar ve politikacı İsmail Cem İpekçi’nin (1940-
    2007), Alev Ersoy’un babası; karikatürcü Ali Ulvi
    Ersoy’un (1924-1998) kayınpederi.