Okur
Susamam Şarkısı
Günler koşuşturmakla geçip giderken Neden var olduğunu unuttun Neden olduğun sorunlarınsa farkında değilsin Gülmek eğlenmek istiyorsun Hayat zaten çok zor O yüzden müzik seni eğlendirsin Gerçeklikten uzaklaştırsın istiyorsun Ama biz müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz Bizimle gel Başlayalım mı? Cengiz Han zamanı akan nehirde Elini yıkamanın bedeli ölümdü Göç edip çürüdük Çöp kusarak üç denize sıçan bi hale büründük Egzoz gazı soluyan Sağı solu belli olmayan Mangala gitti maganda Orman yanar Tabiatın gözleri kan ağlar Kibir yaptı tavan Fabrika bacası basar Atom reaktörü, çöpü hasar Electro smoke ile her an atakta İnsan en büyük parazit Gezegene bak lan! Hayvan kadar olamadı beşer Ortama uyamadı revize eden Faturasını gelecek nesil öder Kıyamet şurada mal gibi izle Abi yapma Atma şu izmaritini denize Geri alamazsın Gün gelir o pisliğini attığın denize hasret kalırsın, bakamazsın Kurak Afrika görüntüleri uzak değil Çocuğun büyüdüğü yer sulak değil Çünkü yok ettik gölleri, nehirleri, ırmakları, hepsini Nasıl acımadık? İnanamıyorum Elimizde varken hiç değerini bilmedik Plastikle dolmuş mideleri hayvanların buna hiç mi üzülmedin? Nette paylaşmaksa yetmez Bi şeyler yapmalı Suyu kirletmeyin Su gibi aziz olsun ülkem Onun can damarlarına Bu zehri vermeyin Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam, susamam! Korkma yanıma gel! Gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam SUSAMAM! Ben bi' beyaz Türk'üm Yasalarım Anglosakson ama kafam Ortadoğulu Apolitik büyüdüm, hiç oy vermedim Kafamı tatile, gezmeye, borca yordum Adalet öldü, ucu bana dokunana dek sustum ve ortak oldum Şimdi tweet atmaya bile çekiniyorum Kendi ülkemin polisinden korkar oldum Üzgünüm ama senin eserin ülkedeki umutsuz nesil Senin eserin bu mutsuz kesim ve bu kurşun sesi! Sebebi nedir bilmeden hapiste çürüyen o suçsuz sefil Senin, senin eserin, senin eserin bu korkunç resim Bu yorgun sesim Fakirin vergisiyle yatına, katına katana salak Haşere geri yolsuz vekil seni, senin eserin! Sen hiç yıkanmadın Ölümle bi' kez bile tıkanmadın Elinde 3. dalga karton bardak kahve Tek derdin o özenti "Start-Up"ın Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz Vurur kırar kapını Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye "Haklıdır" dedin Sesini çıkarmadın, yani suçlusun! Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun Tuğçe ve Büşra'nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun! Şimdi başına bi' şey gelse şeh'rin hukuk mu? Bi' gece haksızca alsalar içeri seni Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın HEPSİ TUTUKLU! Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmeyecekler!) Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmeyecekler!) Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermicekler "Adalet" sözde mülkün temeli Tıkamış kulağını duymaz ne dediğini Âdeti, töresi, geleneği söyle Giden kötüydü de gelen iyi mi? Bu medeni mi? Biz yiyemiyo'ken senin kürkünün bile yemediğini Sizin polisiniz silahını çekip güpegündüz ortalıkta vuramaz dilediğini Medya, basın, hukuk, asker hepsi sizin için çalışırken Aslen güneş bile üzerine doğuyo bu çocukların İşe gidip geliyolar canlarına kasten Silahınız kin! Bu çektiğimiz bizim günahımız değil Planınız iyi! Ben bilmem bunun inananı kim? Ama bilirim, gel Silahımız dil! Ben sesiyim kayıp neslin Sansürü olamam ayıp resmin Ekibimi bu mezardan çıkarabilmek için Hep gözlerim açık, uyanık ayık gezdim Sopa, bıçak ne yazar ki? Zayıf hepsi! Öncelikle olmalı akıl keskin Sabır bey'nimi yiyip bitirirken yağmur gibi yağanları yakıp geçtim! Müzik yapmak dışında bi' bok yemedim! Polis tutukladı bi' şeyleri problem edip Yine duruşmadayım sen konsere git Ben aynı takım elbisemle 10 senedir Biri dönüp desin bana "Çaban boş yere değil" O gün kalbimi, ruhumu komple veriyim ama Yargı gelip arıyor bedeli Yaşıyorum cehennemi, yanıyor bedenim Merhaba Türkiye Bende var hüviyet Yaşamaya çalışıyoruz hasbelkader gitmeden katakulliye Ekrana süs diye çıkan şarlatan, hep fanatik biri! Fesatlık, kötü niyet salgın gibi Eder daha manipüle! Bu bir temsil ya da piyes! Bu uçaksa bu türbülans! Komşumuzdu Suriye Şimdi bu gemideki vatandaş mı? (Yurttaş mı?) Huzurda değil ölü bile topraktakilerin ahı var Sadece gazeteydi "Hürriyet" Sen olabildiğince özgür ol! Hepimizi bi' lokmada yutuveriyo' Pis boğazlı İstanbul! En iyi zamanları törpülüyo' Çözülemeyen gizemli esrar bu! Taşı toprağı altın (altın) Eli verdim, kolu kaptı (saldır) Ulaşım, eğitim, yargı (yardım) Şeytan zehrini saldı (saldı) Paranız olmalı, ya da birileriyle aranız olmalı Kodamanlarda numaranız olmalı Aksaray'da bir adamınız olmalı Bizim yatımız katımız bi' de yalımız olmadı Kumbaramız dolmadı da bununla doğmadım Ki metropolde biraz amacın olmalı Yapıcı olmadın, yakıcam ormanı Beton ormanda hayvan olman normal Tutsak göz altların yine morlar Yönetenler çağ dışı dinozorlar Bu ormanda herkese göre rol var Sustukça sıra sana gelecek Aydın beyinleri bekliyor karanlık gelecek Mezun olucam Cash para, diploma ver bana Para yoksa ter dökmeliyim Eğitimde fırsat eşitliğini fırsata çeviren bi' üniversiteliyim Ben mezun oldum Yarattığınız sistem yüzünden bi' serseriyim Ben mezun oldum Ya kasiyer olayım, ya da sinemada sana yer göstereyim! Sokak başı üniversite ama köy okulları çok terste Başa gelenin ideolojisi neyse o anlatılır her derste Zengin, fakir ayrı Torpile ya da parasına göre kayırır Eğitim endüstridir İnşaattan rant sağlamaka aynı! Kiminin kitap alıcak bi' parası yok Öğretmen atanıcak ama "arası" yok! Milletvekili bi' tanıdık mı, wow Beni anlaman da bu mantıkla zor Bari bi' köy okulunun yardımına koş Her tarafı kaos Sen de biraz boğuş Bu gece uyudu zorla çocuk Okula gidecek YOL YAP! Neden bu gök, bu yıldızlar, bu galaksiler, gezegenler Neden, neyden bu evren? Neyden bu dünya? Neden ben, neden sen, neden biz? Sorgula, hele bi' sor lan bi' "Neden ben varım? Nereden geldim ve neden bi' insanım? Nasıl oldum? Nasıl olduk? Nası' oluyo'? Nası' anlam kattık? Nası' doluyo' bu kafa? Neye tapınıyo' hayat kimi kayırıyo'?" Hasat ne doyuruyo' hesap Anlasak, anlatıp her şeyi kavrasak da len Anlamak mı yasak olabilir Ama sadece bi' yanıtı yok bi' sürü cevap var koş git yanıt ara Peşine düş mutlaka kanıt ara Ruhunu demle hep yakıt ara lan Kalbini tut ve de buna tanık ara Hadi nefesini gör ve git sanat ara Sorgula sorgula atomları Işık hızını düşün ve de git kanat ara sonra Uç uçabildiğin kadar Uçabildiğin kadar uç Uçabildiğin kadar uç Bırak kendini Ben bilmem hiç kendimi korumak zorunda kalmadım Bilmem ben bi' çocuğu düşünmek zorunda olmadım Hiç evlendirilmedim Evde dayak görmedim Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim Sözlerinizi kusmadım Yurdumdan edilmedim Nefretinizle yanmadım Yakılarak can vermedim Hiç kardeşim olmadı Hiç abimden korkmadım Okuldan alınmadım BEN HİÇ ÖLDÜRÜLMEDİM Kadına el kalkmaz ulan beyinsiz Erkeksin ama insan değilsin Aslında o en iyiye layık Kadına şiddete hayır! Ülkede erkek neden en üstte minibüste, evde ya da metrobüste Taciz şiddeti hiç bitmiyo' Kınamakla falan iş bitmiyo' Uh, Ah, ADAM olamadınız bu kalıbının ADAMı mı para babalarınız? Beşiktaş'ta beş tokat, leş hareketler Cebi dolu ciğerin beş para etmez Yaşadığın kafa ne? İnsan mısın? Biz utandık ulan! İnsan mısın? İnsan mısın? Bu hale nasıl gelir insan? Nasıl? Dünya Dönsün başım gibi Aklımı kaybederek Rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere Dünya Dönsün başım gibi Aklımı kaybederek Rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere Kaptı kafamı çarptı duvara Beni koruması gereken tenime bastı cigara Kaldırdı geri bütün derileri kattı dumana Yattım falaka motherfucker bu mu yargı burada Hangi kurala denk? (denk) Cenk için hazırım, karışır her yer Öğretilen bu işte Şiddeti sevmek ve ipleri germek Bak Almanya buz gibi morg Bana sor sana diyim Gençlerin çoğunda amfetamin, Tilidin ya da weed, kokain ya da speed, crack Sana göre güzel ama bana göre değil Bana göre değil, kafana göre yürü bas mayına geber Ederi kaç? Kaç? Kaç? Kaç paraya bedel? Yeter artık dönme teker gibi Dost ol yeter bana Geliyorsan dosdoğru gel Bi' kap su ver çok mu zor Vicdanlı ol be lanet Anlamak istemiyo'sun ama bütün bu canlar sana bana emanet Lan bi' düşün: "Soğukta kışta dışarda tek başına yaşıyo'sun Dilini anlayan kimse yok hep tehlike, hep felaket, hep afet" Kazanamazlar, ya yaraya rastlarlar Ademe bir türlü yaranamazlar Vicdana bakar paraya bakmaz Toplayıp ormana atmak çözüm değil Bunlar kurt değil, ormanda kendi başlarına yaşayamazlar Onları sen savun, onlar kendi haklarını arayamazlar Barınaklar dolu Memleket acı Seması kara Sokak hayvanlarına tecavüz etmenin, işkence etmenin cezası para "Büyük ahlaksızlıklar için büyük aptallar lazımdır" Bütün insanlar suçlu değildir ama Bütün hayvanlar masumdur Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam, susamam! Korkma yanıma gel! Gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam SUSAMAM! Gitme, Gitme, Gitme, Gitme Daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta İnat etme Hepimiz pes ettik vaktiyle Şimdi sık yumruğunu Sustur şu suskunluğunu Unutma kafan atınca nasıl da dimdik durduğunu İçin dışın nefret Gel Hiçbir şeyi yaşamak kadar sevme Sana bi dünya yaratamam da elini tutarım elbette Varsın herkes terk etsin seni Sen dünyayı terk etme Seni yargılamıyorum Acını tam olarak anlamam mümkün değil biliyorum Kaldıramadığım yükleri bırakıp kendi yolumdan gidiyorum ben Sen de aynaya bak lütfen "Seni seviyorum" de Ey! Faşizm ney mi? En amiyane deyimiyle faka basacağız Beynelmilel el birliğiyle Tek bildiğiniz siz Ve de pek çok kazanın asıl sebebi aşırı hırs Bu hırs bi' ebedi his Evde eşine kız Sokakta kriz Fıss, tokatla köpeği Cins ise değil de miks ise tabii Akılsız, ey Kendinden çalan hırsız Polisten tırs, ey Ol ister sistem Hiç çiğ sığ birey Bir neyin ne olduğunu Bi' de bizi bil Biz façası pis de eli temiz bir nesiliz Bu işin selesi siz de Tekeri gidonu biz Ey, e bi tabi biz de biz gibi bir nesilin peşindeyiz Ey, bu tek emelimiz saygı, tohum Torun, ayna ol Kaygı bol da yol Ey, tam da bu Ya boğul ya doğ Tonla yanlışa, gırla doğru Olsun torun, saygı tohum Yüzüne bakamam yüzüm düşer o yerlere Ayakları çıplakken gözleri dalar düşlere Başı önünde ama beden çıkıyor sefere Yok mecal dizinde Bak, her bi' günü sürgüne Kaçamıyo' kovalıyo' zalimler Ele güne, ele bakıyor o gözler Kodamanın parasını ateşe ver Ve de koyduğumun egosunu bi' yere ser Sokağa bakanın adını değil Yoksulumun, yetimimin adını ver Zabıtaları seyyara değil Gökdelenlere gönder Fırtınadan kopup giden dalların bi' tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi' çocuğun hikayesiyim Fırtınadan kopup giden dalların bi' tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi' çocuğun hikayesiyim Can pazarı, otobanlar can pazarı 365 günün riskli Bitmiyo' gamsız magandası Öde kan parası Bi' kaza bayrama matem düşürür Yürek dağlar acılar cabası Bir sela çınlar kulaklarında Hiç dinmez yarası Trafik terörüne eşlik eder alkol, şiddet, hız tutkusu 25 yaşında yüz binlik arabaya binen gençlerin yok korkusu Önce emniyet sonra hoşgörü Sabır, selamet gerekiyor insan Ufacık bir hata her şeyi karartır inan yok dönüşü
7
#SUSAMAM
Günler koşuşturmakla geçip giderken Neden var olduğunu unuttun Neden olduğun sorunlarınsa farkında değilsin Gülmek eğlenmek istiyorsun Hayat zaten çok zor O yüzden müzik seni eğlendirsin Gerçeklikten uzaklaştırsın istiyorsun Ama biz müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz Bizimle gel Başlayalım mı? Cengiz Han zamanı akan nehirde Elini yıkamanın bedeli ölümdü Göç edip çürüdük Çöp kusarak üç denize sıçan bi hale büründük Egzoz gazı soluyan Sağı solu belli olmayan Mangala gitti maganda Orman yanar Tabiatın gözleri kan ağlar Kibir yaptı tavan Fabrika bacası basar Atom reaktörü, çöpü hasar Electro smoke ile her an atakta İnsan en büyük parazit Gezegene bak lan! Hayvan kadar olamadı beşer Ortama uyamadı revize eden Faturasını gelecek nesil öder Kıyamet şurada mal gibi izle Abi yapma Atma şu izmaritini denize Geri alamazsın Gün gelir o pisliğini attığın denize hasret kalırsın, bakamazsın Kurak Afrika görüntüleri uzak değil Çocuğun büyüdüğü yer sulak değil Çünkü yok ettik gölleri, nehirleri, ırmakları, hepsini Nasıl acımadık? İnanamıyorum Elimizde varken hiç değerini bilmedik Plastikle dolmuş mideleri hayvanların buna hiç mi üzülmedin? Nette paylaşmaksa yetmez Bi şeyler yapmalı Suyu kirletmeyin Su gibi aziz olsun ülkem Onun can damarlarına Bu zehri vermeyin Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam, susamam! Korkma yanıma gel! Gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam SUSAMAM! Ben bi' beyaz Türk'üm Yasalarım Anglosakson ama kafam Ortadoğulu Apolitik büyüdüm, hiç oy vermedim Kafamı tatile, gezmeye, borca yordum Adalet öldü, ucu bana dokunana dek sustum ve ortak oldum Şimdi tweet atmaya bile çekiniyorum Kendi ülkemin polisinden korkar oldum Üzgünüm ama senin eserin ülkedeki umutsuz nesil Senin eserin bu mutsuz kesim ve bu kurşun sesi! Sebebi nedir bilmeden hapiste çürüyen o suçsuz sefil Senin, senin eserin, senin eserin bu korkunç resim Bu yorgun sesim Fakirin vergisiyle yatına, katına katana salak Haşere geri yolsuz vekil seni, senin eserin! Sen hiç yıkanmadın Ölümle bi' kez bile tıkanmadın Elinde 3. dalga karton bardak kahve Tek derdin o özenti "Start-Up"ın Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz Vurur kırar kapını Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye "Haklıdır" dedin Sesini çıkarmadın, yani suçlusun! Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun Tuğçe ve Büşra'nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun! Şimdi başına bi' şey gelse şeh'rin hukuk mu? Bi' gece haksızca alsalar içeri seni Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın HEPSİ TUTUKLU! Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmeyecekler!) Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmeyecekler!) Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermicekler "Adalet" sözde mülkün temeli Tıkamış kulağını duymaz ne dediğini Âdeti, töresi, geleneği söyle Giden kötüydü de gelen iyi mi? Bu medeni mi? Biz yiyemiyo'ken senin kürkünün bile yemediğini Sizin polisiniz silahını çekip güpegündüz ortalıkta vuramaz dilediğini Medya, basın, hukuk, asker hepsi sizin için çalışırken Aslen güneş bile üzerine doğuyo bu çocukların İşe gidip geliyolar canlarına kasten Silahınız kin! Bu çektiğimiz bizim günahımız değil Planınız iyi! Ben bilmem bunun inananı kim? Ama bilirim, gel Silahımız dil! Ben sesiyim kayıp neslin Sansürü olamam ayıp resmin Ekibimi bu mezardan çıkarabilmek için Hep gözlerim açık, uyanık ayık gezdim Sopa, bıçak ne yazar ki? Zayıf hepsi! Öncelikle olmalı akıl keskin Sabır bey'nimi yiyip bitirirken yağmur gibi yağanları yakıp geçtim! Müzik yapmak dışında bi' bok yemedim! Polis tutukladı bi' şeyleri problem edip Yine duruşmadayım sen konsere git Ben aynı takım elbisemle 10 senedir Biri dönüp desin bana "Çaban boş yere değil" O gün kalbimi, ruhumu komple veriyim ama Yargı gelip arıyor bedeli Yaşıyorum cehennemi, yanıyor bedenim Merhaba Türkiye Bende var hüviyet Yaşamaya çalışıyoruz hasbelkader gitmeden katakulliye Ekrana süs diye çıkan şarlatan, hep fanatik biri! Fesatlık, kötü niyet salgın gibi Eder daha manipüle! Bu bir temsil ya da piyes! Bu uçaksa bu türbülans! Komşumuzdu Suriye Şimdi bu gemideki vatandaş mı? (Yurttaş mı?) Huzurda değil ölü bile topraktakilerin ahı var Sadece gazeteydi "Hürriyet" Sen olabildiğince özgür ol! Hepimizi bi' lokmada yutuveriyo' Pis boğazlı İstanbul! En iyi zamanları törpülüyo' Çözülemeyen gizemli esrar bu! Taşı toprağı altın (altın) Eli verdim, kolu kaptı (saldır) Ulaşım, eğitim, yargı (yardım) Şeytan zehrini saldı (saldı) Paranız olmalı, ya da birileriyle aranız olmalı Kodamanlarda numaranız olmalı Aksaray'da bir adamınız olmalı Bizim yatımız katımız bi' de yalımız olmadı Kumbaramız dolmadı da bununla doğmadım Ki metropolde biraz amacın olmalı Yapıcı olmadın, yakıcam ormanı Beton ormanda hayvan olman normal Tutsak göz altların yine morlar Yönetenler çağ dışı dinozorlar Bu ormanda herkese göre rol var Sustukça sıra sana gelecek Aydın beyinleri bekliyor karanlık gelecek Mezun olucam Cash para, diploma ver bana Para yoksa ter dökmeliyim Eğitimde fırsat eşitliğini fırsata çeviren bi' üniversiteliyim Ben mezun oldum Yarattığınız sistem yüzünden bi' serseriyim Ben mezun oldum Ya kasiyer olayım, ya da sinemada sana yer göstereyim! Sokak başı üniversite ama köy okulları çok terste Başa gelenin ideolojisi neyse o anlatılır her derste Zengin, fakir ayrı Torpile ya da parasına göre kayırır Eğitim endüstridir İnşaattan rant sağlamaka aynı! Kiminin kitap alıcak bi' parası yok Öğretmen atanıcak ama "arası" yok! Milletvekili bi' tanıdık mı, wow Beni anlaman da bu mantıkla zor Bari bi' köy okulunun yardımına koş Her tarafı kaos Sen de biraz boğuş Bu gece uyudu zorla çocuk Okula gidecek YOL YAP! Neden bu gök, bu yıldızlar, bu galaksiler, gezegenler Neden, neyden bu evren? Neyden bu dünya? Neden ben, neden sen, neden biz? Sorgula, hele bi' sor lan bi' "Neden ben varım? Nereden geldim ve neden bi' insanım? Nasıl oldum? Nasıl olduk? Nası' oluyo'? Nası' anlam kattık? Nası' doluyo' bu kafa? Neye tapınıyo' hayat kimi kayırıyo'?" Hasat ne doyuruyo' hesap Anlasak, anlatıp her şeyi kavrasak da len Anlamak mı yasak olabilir Ama sadece bi' yanıtı yok bi' sürü cevap var koş git yanıt ara Peşine düş mutlaka kanıt ara Ruhunu demle hep yakıt ara lan Kalbini tut ve de buna tanık ara Hadi nefesini gör ve git sanat ara Sorgula sorgula atomları Işık hızını düşün ve de git kanat ara sonra Uç uçabildiğin kadar Uçabildiğin kadar uç Uçabildiğin kadar uç Bırak kendini Ben bilmem hiç kendimi korumak zorunda kalmadım Bilmem ben bi' çocuğu düşünmek zorunda olmadım Hiç evlendirilmedim Evde dayak görmedim Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim Sözlerinizi kusmadım Yurdumdan edilmedim Nefretinizle yanmadım Yakılarak can vermedim Hiç kardeşim olmadı Hiç abimden korkmadım Okuldan alınmadım BEN HİÇ ÖLDÜRÜLMEDİM #EMİNEBULUT... Kadına el kalkmaz ulan beyinsiz Erkeksin ama insan değilsin Aslında o en iyiye layık Kadına şiddete hayır! Ülkede erkek neden en üstte minibüste, evde ya da metrobüste Taciz şiddeti hiç bitmiyo' Kınamakla falan iş bitmiyo' Uh, Ah, ADAM olamadınız bu kalıbının ADAMı mı para babalarınız? Beşiktaş'ta beş tokat, leş hareketler Cebi dolu ciğerin beş para etmez Yaşadığın kafa ne? İnsan mısın? Biz utandık ulan! İnsan mısın? İnsan mısın? Bu hale nasıl gelir insan? Nasıl? Dünya Dönsün başım gibi Aklımı kaybederek Rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere Dünya Dönsün başım gibi Aklımı kaybederek Rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere Kaptı kafamı çarptı duvara Beni koruması gereken tenime bastı cigara Kaldırdı geri bütün derileri kattı dumana Yattım falaka motherfucker bu mu yargı burada Hangi kurala denk? (denk) Cenk için hazırım, karışır her yer Öğretilen bu işte Şiddeti sevmek ve ipleri germek Bak Almanya buz gibi morg Bana sor sana diyim Gençlerin çoğunda amfetamin, Tilidin ya da weed, kokain ya da speed, crack Sana göre güzel ama bana göre değil Bana göre değil, kafana göre yürü bas mayına geber Ederi kaç? Kaç? Kaç? Kaç paraya bedel? Yeter artık dönme teker gibi Dost ol yeter bana Geliyorsan dosdoğru gel Bi' kap su ver çok mu zor Vicdanlı ol be lanet Anlamak istemiyo'sun ama bütün bu canlar sana bana emanet Lan bi' düşün: "Soğukta kışta dışarda tek başına yaşıyo'sun Dilini anlayan kimse yok hep tehlike, hep felaket, hep afet" Kazanamazlar, ya yaraya rastlarlar Ademe bir türlü yaranamazlar Vicdana bakar paraya bakmaz Toplayıp ormana atmak çözüm değil Bunlar kurt değil, ormanda kendi başlarına yaşayamazlar Onları sen savun, onlar kendi haklarını arayamazlar Barınaklar dolu Memleket acı Seması kara Sokak hayvanlarına tecavüz etmenin, işkence etmenin cezası para "Büyük ahlaksızlıklar için büyük aptallar lazımdır" Bütün insanlar suçlu değildir ama Bütün hayvanlar masumdur Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam, susamam! Korkma yanıma gel! Gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam SUSAMAM! Gitme, Gitme, Gitme, Gitme Daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta İnat etme Hepimiz pes ettik vaktiyle Şimdi sık yumruğunu Sustur şu suskunluğunu Unutma kafan atınca nasıl da dimdik durduğunu İçin dışın nefret Gel Hiçbir şeyi yaşamak kadar sevme Sana bi dünya yaratamam da elini tutarım elbette Varsın herkes terk etsin seni Sen dünyayı terk etme Seni yargılamıyorum Acını tam olarak anlamam mümkün değil biliyorum Kaldıramadığım yükleri bırakıp kendi yolumdan gidiyorum ben Sen de aynaya bak lütfen "Seni seviyorum" de Ey! Faşizm ney mi? En amiyane deyimiyle faka basacağız Beynelmilel el birliğiyle Tek bildiğiniz siz Ve de pek çok kazanın asıl sebebi aşırı hırs Bu hırs bi' ebedi his Evde eşine kız Sokakta kriz Fıss, tokatla köpeği Cins ise değil de miks ise tabii Akılsız, ey Kendinden çalan hırsız Polisten tırs, ey Ol ister sistem Hiç çiğ sığ birey Bir neyin ne olduğunu Bi' de bizi bil Biz façası pis de eli temiz bir nesiliz Bu işin selesi siz de Tekeri gidonu biz Ey, e bi tabi biz de biz gibi bir nesilin peşindeyiz Ey, bu tek emelimiz saygı, tohum Torun, ayna ol Kaygı bol da yol Ey, tam da bu Ya boğul ya doğ Tonla yanlışa, gırla doğru Olsun torun, saygı tohum Yüzüne bakamam yüzüm düşer o yerlere Ayakları çıplakken gözleri dalar düşlere Başı önünde ama beden çıkıyor sefere Yok mecal dizinde Bak, her bi' günü sürgüne Kaçamıyo' kovalıyo' zalimler Ele güne, ele bakıyor o gözler Kodamanın parasını ateşe ver Ve de koyduğumun egosunu bi' yere ser Sokağa bakanın adını değil Yoksulumun, yetimimin adını ver Zabıtaları seyyara değil Gökdelenlere gönder Fırtınadan kopup giden dalların bi' tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi' çocuğun hikayesiyim Fırtınadan kopup giden dalların bi' tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi' çocuğun hikayesiyim Can pazarı, otobanlar can pazarı 365 günün riskli Bitmiyo' gamsız magandası Öde kan parası Bi' kaza bayrama matem düşürür Yürek dağlar acılar cabası Bir sela çınlar kulaklarında Hiç dinmez yarası Trafik terörüne eşlik eder alkol, şiddet, hız tutkusu 25 yaşında yüz binlik arabaya binen gençlerin yok korkusu Önce emniyet sonra hoşgörü Sabır, selamet gerekiyor insan Ufacık bir hata her şeyi karartır inan yok dönüşü...
2
33
384 syf.
·
2 günde
·
7/10 puan
Vezir'de Başbakan Daxton tarafından Başkayer'e gönderilen Kitty Doe, aslında Başkayer'in bambaşka ve bildiğinden çok farklı bir yer olduğunu görür ve burada sağ kalmaya çalışır. Normalde ikinci kitap geçiş olduğundan daha durağan ve sıkıcı ilerlerken bu seride tam tersi olmuş. İlk kitaba kıyasla çok daha merak uyandırıcı ve heyecanlıydı. Dün gece 11 gibi başladım 2 saat içinde kitabı yarılamıştım. Aynı şekilde bugünde 3 saat içinde kitabın kalanını bitirdim. Bu kitapta yaratılan distopik evreni daha net görüyoruz. Artık Hart ailesi taht savaşlarından arınıyor olay. Ama yaratılan evreni görmemize rağmen hala distopik evrenden ziyade entrika dizisi tadı var kitapta. Sürekli bir ters köşe yapılmak istenmiş -ki ben hepsini anladım maalesef ve hiçbiri beni şaşırtmadı- sürekli kim kimle işbirliği yapıyor kim kime yardım ediyor çarpıtma durumu var. Bazen okurken Kitty ve "Benjy'im benim her şeyim, ona aşığım" tripleri ve genç kurgu ergen tavırları sıksa da akıcı bir kitaptı. Sanırım, kitapta tek sevdiğim karakter Knox. Bir karakter bu kadar net ve keskin yazılabilir, tebrikler. Daha çok okumak istesek de yazar az yer vermiş bu güzelim karaktere. (Şimdi fark ettim Knox için net demişim, üzgünüm. En aklı başında karakter demek istemiştim. Net bir karakter olmadığında hemfikirizdir.) Bakalım Şah'ta bizi neler bekliyor. Vezir
Vezir
8.3/10
· 1.681 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
Akay Akbatur
Suç ve Ceza'yı inceledi.
688 syf.
·
22 günde
·
10/10 puan
Suç ve Ceza Petersburg şehrinde ailesinden oldukça uzakta beş parasız bir üniversite öğrencisi olan raskolnikov maddi yetersizliklerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalır . Güçlükle idam ettirdiği hayatından memnun değildir. Ve bazı hesaplar yapmaya başlar .Bunlar suçu meşrulaştıran hesaplardır.Örneğin napolyonun mısırda yüzbinlerce insanı öldürdükten sonra bir kahraman olarak anılması gibi.Yada hz muhammetin bir amaç uğruna bir doğru adına diğer yanlış olanların önemsiz görülmesi gibi. Suçun gizlenmesindeki maddi olanaksızlıktan çok suçlunun kendisinde aranmalıydı hemen hemen her suçlu suçu işlediği sırada yani aklın iradenin dikkatin en yoğun olması gerektiği anda akıl ve irade yönünden güçsüzlüğe düşüyordu.Akıl tutulması ve iradeyi kaybetme tıpkı bir hastalık gibi geliyordu insana,gelişip yayılıyordu ve suçun işnemesinden az önce en yüksek düzeye ulaşıyordu,suçun işlendiği sırada ve ondan sonra kişiliklere bağlı olarak bu düeyini sürdüyor sonrada her hastalık gibi etkisini yavaş yavaş yitirip yok oluyordu.Hastalıkmı suçu doğuruyor yoksa suçmu kendi yapısına uygun hastalığa benzer birşeyleri geliştiriyordu. Raskolnikov, gözünü yoksulluk içinde açmamıştır; babası öldükten ve Petersburg’a okumaya geldikten sonra tam bir yoksulluk içine düşmüş, bu yoksulluk onu ezmiştir. Yoksulluk, her şeyden önce aç kalmaktır, aç kalmak ise korkunç bir işkencedir. Yoksulluk durumu ve toplumdan kopması nedeniyle Raskolnikov bir nihilist mi olur? Burası tartışma götürür, ama aç kalmak, önce insanın kendi içinde yıkımın başlaması, dünyayla olan canlı bağlarının zayıflamasıdır. Böyle bir ortamda insanın içinde çevreye karşı düşmanca duyguların uyanması olağandır. Eğer ben insanlar arasında bir hiçsem, diğer insanların benim için ne değeri olabilir? Bizce bu iğrenme duygusu çok önemlidir. Önce bizim genç mutlu olmadığından, içinde yaşadığı topluma karşı sevgi beslemez. Bunun yanında tefeci kadın bir iş görmekle birlikte, zorda kalan insanların güvenini de kötüye kullanıyor, onları sömürüyordur, çünkü rehine aldığı bir malın dörtte bir değeri kadar borç veriyor, faiz alıyor, para zamanında geri verilmezse rehine aldığı malı artık geri vermiyordur. Tarihte çirkinliklerden ve aptallıklardan başka bir şey yoktur! Tüm bunları aptallıkla açıklıyorlar. Bu nedenle yaşamın canlı sürecinden nefret ediyorlar! Tek bir canlı ruh istemiyorlar!” Suç ve Ceza / Dostoyevski Anımsatma: Raskolnikov, Dosteyevski’nin Suç ve Ceza romanında insanlara iyilik etmek için tefeci bir kadını öldürür, paralarını alır. Sonra pişmanlık duyar ve gider polise teslim olur. RASKOLNİKOV, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında yarattığı ve çok tartışma götüren çelişkili bir tiptir. Bir yanıyla özverili, idealist bir gençtir; öte yandan çok kolayca insan öldürür. Bu bize acaba sadece kimi insanların mı çelişkili olduğunu, yoksa temelde insanın çelişkili edimleri olan, çelişkili bir varlık olduğunu mu gösterir? Suç ve Ceza romanında öne çıkan, Raskolnikov’un ruh halidir. Bu nedenle bu roman psikolojik bir yapıt olarak bilinir. Romanın kahramanı Raskolnikov yoksul bir gençtir. Cinayetin nedeni kendi yoksulluğu mudur, yoksa diğer insanlara iyilik etmek midir? Romandan anlaşıldığına göre, Raskolnikov’u cinayet işlemeye götüren ilk neden, onun yoksulluğudur ama bizce bu yeterli neden değildir. Biz burada birkaç soru sorup yanıtlarını vermeye çalışacağız. Acaba her yoksul insanın içinde bir başkasını öldürüp malını almak eğilimi uyanır mı? Suç işleme eğilimi tüm insanlarda mı vardır ve fırsat bulunca mı ortaya çıkar? Yoksa suç işlemek bireysel bir durum mudur? Ya da yoksullar ceza korkusu yüzünden mi insan öldürüp mallarını almaktan kaçınırlar? Gerçi Raskolnikov’un öldürdüğü tefeci kadın, ona göre bir insan değil, iğrenç bir varlıktır. Bu nedenle öldürülmeyi hak etmiştir. Raskolnikov Eğer ben insanlar arasında bir hiçsem Önce Raskolnikov’un duygularına bir bakalım: “Çok sıcak bir haziran ayı sabahında, genç bir adam, oturduğu çatı arasından çıkar, yavaş ve kararsız adımlarla K. köprüsüne doğru ilerler. Ev sahibi ile merdiven basamaklarında karşılaşmamayı başarır. Kaldığı çatı katı daha çok bir eşya dolabına benzer. Ev sahibi kadın, aşağıdaki katta yaşar, ona odanın dışında akşam yemeği verir, diğer ev işlerine bakar. Raskolnikov, kapısı her zaman açık duran mutfaktan geçmek zorundadır. Ne zaman oradan geçse, içi bulanır, korkuya kapılır, yüzü asılır, utanır. Ev sahibine olan borcunu ödeme umudu yoktur, onunla karşılaşmaktan korkar. Bunun nedeni korkak ve kötü olması değildir, tam tersine, daha önce yaşadıklarıyla küçük bir şeyden bile sinirlenecek duruma gelmesi, aşırı kaygılı olmasıdır. Tümüyle kendi içine kapanır, yalnız ev sahibi ile değil, tüm arkadaşları ile karşılaşmaktan çok korkar. Yoksulluk onu ezmiştir, ama kaygı verici durumu artık daha sonra üzerinde ağırlığını göstermez.”(1) Raskolnikov, gözünü yoksulluk içinde açmamıştır; babası öldükten ve Petersburg’a okumaya geldikten sonra tam bir yoksulluk içine düşmüş, bu yoksulluk onu ezmiştir. Yoksulluk, her şeyden önce aç kalmaktır, aç kalmak ise korkunç bir işkencedir. Yoksulluk durumu ve toplumdan kopması nedeniyle Raskolnikov bir nihilist mi olur? Burası tartışma götürür, ama aç kalmak, önce insanın kendi içinde yıkımın başlaması, dünyayla olan canlı bağlarının zayıflamasıdır. Böyle bir ortamda insanın içinde çevreye karşı düşmanca duyguların uyanması olağandır. Eğer ben insanlar arasında bir hiçsem, diğer insanların benim için ne değeri olabilir? Raskolnikov Bizim yoksul gencimiz rehine karşılığında borç para veren yaşlı bir kadının adresini öğrenir. Petersburg’a gelirken, babasından kalan gümüş bir saatle, kız kardeşi Dunya’nın kendisine verdiği üç kırmızı taşlı altın bir yüzüğü de birlikte getirmiştir. Yüzüğü yanına alıp tefeci yaşlı kadın Alyona İvanova’nın evine gider. “Bu kadınla ilgili henüz bir şey bilmemekle birlikte, onu ilk görüşte içinde karşı konulmaz bir iğrenme duygusu uyanır.” Bu altın yüzük karşılığında iki ruble alır, çıkar bir tavernaya –basit bir meyhaneye– gider. Bizce bu iğrenme duygusu çok önemlidir. Önce bizim genç mutlu olmadığından, içinde yaşadığı topluma karşı sevgi beslemez. Bunun yanında tefeci kadın bir iş görmekle birlikte, zorda kalan insanların güvenini de kötüye kullanıyor, onları sömürüyordur, çünkü rehine aldığı bir malın dörtte bir değeri kadar borç veriyor, faiz alıyor, para zamanında geri verilmezse rehine aldığı malı artık geri vermiyordur. Raskolnikov kız kardeşinin kendisine verdiği altın yüzüğü rehine bıraktıktan sonra köşe meyhanesine gelir, bir çay ısmarlar, yan masada bir öğrenci ile bir subay kendi aralarında konuşmaktadır. Bizim genç bu konuşmalardan çok etkilenir. “Raskolnikov son zamanlarda boş inançlara kapıldı. Boş inançların izleri onda uzun zaman kaldı, nerdeyse sökülüp atılmaz oldu.” Çünkü Raskolnikov tefeci kadının evinden çıkıp meyhaneye geldikten sonra, yan masada oturan iki gencin bu tefeci kadından söz ettiklerini duyar. Bu sadece bir rastlantı mıdır, yoksa insanüstü bir güçle bunun bir bağlantısı var mıdır? Raskolnikov karışık gizemli duygular içinde bulunduğu kadar, karışık inançlar, düşünceler içinde de yaşar. Rusya, insanları boş inançlara boğan, gizemli duygularla besleyen koyu bir Ortodoks geleneğine bağlıdır, ama özellikle Büyük Petro’nun Petersburg kentini kurması ve Batı Avrupa’daki yeni düşünce akımlarına açılması ile birlikte, toplum değerlerinde eski-yeni kavgası başlamış, insanların kafası biraz daha karışmıştır. “İyi”nin ve “iyilik”in ölçüsü nedir? Bakınız köşe meyhanesinde neler konuşulur, Raskolnikov bu konuşmalardan nasıl etkilenir: “Bilardo oynamışlardı ve çay içmeye başlamışlardı. Birden öğrencinin subaya tefeci kadın Alyona İvanova’dan söz ettiğini ve ona adresini verdiğini duydu. Bu Raskolnikov’un tuhafına gitti. Tam da onun yanından geliyordu ve şimdi burada onun adını duyuyordu. Kuşkusuz bu bir rastlantıydı ama ister istemez olağanüstü bir izlenime kapıldı; işte birisi ondan açıkça söz ediyordu. Öğrenci, Alyona İvanova hakkında arkadaşına çeşitli ve ayrıntılı bilgiler veriyordu. ‘O bir numaradır’ dedi. ‘Ondan her zaman para alabilirsin. Bir Yahudi kadar zengindir; bir seferde sana beş bin ruble verebilir. Bir ruble için ant içer. Birçok arkadaşımız onunla iş yaptı. Ne yaşlı yırtıcı kadındır o…’” Öğrenci, onun Lizevata adlı bir kız kardeşi olduğunu, bu kız kardeş iri yapılı olmasına karşın hep dayak yediğini, her türlü işe koşulduğunu ve kendi başına bir iş yapamadığını da ekler. “Yemin ederim, ben hiç içim sızlamadan bu yaşlı lanet kadını öldürebilir, paralarını alabilirim,’ diye ekledi öğrenci. Raskolnikov ürperirken, subay güldü. Ne garip şey!” ‘Sana ciddi bir soru sormak istiyorum’ dedi öğrenci. ‘Elbette şaka ediyorum, ama şuraya bir bak; bir yanda aptal, duyarsız, değersiz, hain, hasta, iğrenç yaşlı bir kadın; yalnız yararsız değil gerçekten kötücül, niçin yaşadığını bile bilmiyor; nasıl olsa günün birinde ölecek. Anlıyor musun? Anlıyor musun?’ ‘Evet, evet, anlıyorum,’ diye yanıt verdi subay, heyecanlı arkadaşına dikkatle bakarak. ‘Öyleyse dinle. Öte yandan her yerde, gereksinim duyduğu yardımdan uzak binlerce genç var. Bu yaşlı kadının bir manastıra gömeceği para ile binlerce güzel işler yapılabilir, insanlara yardım edilebilir! Yüzlerce, belki binlerce, eğer doğru kullanılırsa. Onlarca aile yoksulluktan, yıkımdan, kötülüklerden, cinsel hastalıklardan kurtarılabilir -yalnız onun parasıyla. Onu öldür, parasını al, onun yardımıyla insanlığa hizmet et ve diğer tüm iyi işlere. Ne düşünüyorsun, küçük bir suçu binlerce iyi iş temizlemez mi? Bir yaşama karşı binlercesi çürümekten ve yıkımdan kurtarılabilir. Yüzlerce yaşamı bir ölümle değiştiriyorsun, -basit bir hesap. Ayrıca var oluşumuzun terazisinde bu hastalıklı, aptal, kötü yaratılışlı bu yaşlı kadının ne değeri olabilir? O bir pireden, bok böceğinden daha değerli değil; bunlar onun kadar zarar vermezler.” Burada insan ister istemez soruyor: Acaba “iyi”nin ve “iyilik”in ölçüsü nedir? İyilik yapmak kötülükten geçiyorsa, buna iyilik denilebilir mi? İyi bir toplumun kurulması kötüleri ortadan kaldırıp iyileri yaşatmaktan mı geçer, yoksa kötülerin üremesini önlemekten mi? Ne olursa olsun Raskolnikov bu konuşmalardan çok etkilenir ve o öğrencinin bir düşünce olarak ileri sürdüğü bu korkunç tasarıya kafası takılır. İçinde bulunduğu toplum ve ruh hali nasıl olsa bu gibi aşırı düşüncelere onu açık tutar. İnsan ya sürü güdüsüyle yaşar, içinde bulunduğu toplumu olduğu gibi kabul eder, ya idealist bir düşünce geliştirerek toplumu değiştirmeye çalışır ya da toplumun törelerine ve hukukuna karşı gelerek suç işler. Raskolnikov’u ilginç kılan onda bu son iki eğilimin birden ortaya çıkmasıdır; yani hem toplumun değerlerine karşı çıkarak suç işlemek, hem de daha insanca bir topluma doğru gitmek. Bu gün suç işleyerek daha insanca bir toplum kurma tezini savunamıyoruz. Oysa on dokuzuncu yüzyılın yarısında Rusya’da başka bir dünyada yaşanır. Rusya’da toprak köleliği vardır. Köleler efendilerine saygı duymadan, istemeyerek boyun eğerler. Efendiler ise kölelerini insandan saymazlar, onların varlığına saygı göstermezler, elbette köleleri “birer köle gibi” kullanırlar. Bu geniş ülkede kölelik 1861’de yasaklanır. Suç ve Ceza bu olaydan beş yıl sonra yayınlanır. Oysa bu kitapta –Dostoyevski’nin diğer kitaplarında geçen– olayları biz biraz daha geri bir tarihe alabiliriz. Rusya gerçekte tarih sahnesine çok geç çıkmış, Rus insanı çok ilkel ve çetin koşullar içinde yaşamıştır. Daha sonra Gorki bile kendi insanından “hayvanca” diye söz edecektir.(2) Rusya Doğu Roma İmparatorluğu ile birlikte Ortodoks dinini kabul etmiştir. Bu din de diğer dinler gibi insanları gizemli duygularla, ahret inancı ile besler. İlk ve ortaçağın karanlık dünyasına duygu olarak süreklilik kazandırır. İnsanları ölüm sonrası bir yaşama hazırlamaya çalışan dinlerin zaten bu dünyada daha insanca yaşamak diye bir kaygıları yoktur. Rusya özellikle Büyük Petro’nun Batı Avrupa’ya açılma, o dünyayı örnek alma çalışmalarıyla kökten değişmeye başlamıştır. Bu çar 1703’te Petersburg kentini kurar ve on yıl sonra bu kent başkent olur. Suç ve Ceza’ da geçen olaylar da bu kentte yaşanır. Diğer bir deyişle, bu kentte genelde birbirini iyi tanımayan insanlar yaşar. İnsanlar arası kuşku ve güvensizlik ağır basar. Suç işleme eğilimi insanda doğuştan mı vardır? Raskolnikov meyhanedeki konuşmalardan öyle etkilenir ki, o akşam eve döndüğünde yatağına uzanır, hep düşüncelere dalar, ertesi sabah yataktan kalkmak istemez. Hizmetine bakan Nastasya o sabah yanına geldiğinde onu hasta sanır. Çünkü bizim genç kafasında bir cinayeti tasarlamaktadır; böyle bir cinayeti işlemek, bizim idealist gencimiz için kolay değildir. Raskolnikov – Lizevataİnsan tehlikeyi göze alarak kendi düşmanını kolayca öldürebilir. Düşmanımız ölünce, içimizde biriken kin de boşalmış olur. Daha doğrusu, bizi düşmanımızı öldürmeye götüren neden, içimizde biriken ve dayanılmaz olan kindir. Oysa Raskolnikov, tefeci kadını öldürecek kadar ondan büyük bir kötülük görmemiştir. İçinde yaşadığı zor ve bir yerde küçük düşürücü koşullar, para gereksinimi, kötülerin ortadan kaldırılarak iyi bir insanlığın kurulması düşüncesi, bu gencin kafasına iyice takılır. Nerdeyse bundan başka bir şeyi düşünmez olur. Yaşlı bir kadını öldürmekten, onun paralarını alıp gitmekten daha kolay ne vardır? Raskolnikov’un cani yaratılışlı olmaması, bu cinayetin işlenmesini duygu olarak zorlaştırır. Çünkü yaşama bir haydut, bir soyguncu olarak değil, bir öğrenci olarak başlamıştır. Öğrenci olmak, kafasını aydınlatmak, insanca duygularını geliştirmek, iyiye doğru eğilim göstermektir. Genelde romancılar önemli bir noktayı eksik bırakırlar. Raskolnikov’un nasıl bir ortamda büyüdüğünü bilmeyiz. Bizce bu bir eksikliktir. Kişileri yeterince tanımamızı engeller. Raskolnikov’u genç bir birey olarak karşımızda bulur, birkaç gün sonra da cinayet işlediğine tanık oluruz. Suç ve Ceza birçok yönden tartışılabilir. Suç işleme eğilimi insanda doğuştan mı vardır; siz ne yaparsanız yapın insan ilk fırsatta suç işler mi? Yoksa insan doğuştan suçsuz mudur ve onu suç işlemeye iten toplumsal koşullar mıdır? Eğer Raskolnikov’un çocukluk yıllarını bilseydik, bu soruların yanıtını daha kolay verebilirdik. Bununla birlikte, Raskolnikov’un tezi için bu sorunun pek gereği yok. Ona göre insan iyilik etmek için kötülük yapabilir. Tefeci yaşlı bir kadın nasıl olsa insandan sayılmaz. Onu ortadan kaldırmak, paralarını daha yararlı işlerde kullanmak daha doğru olur. Ne iyi ki böyle bir gerekçeyi daha önce hiçbir toplum tanımadığı gibi, çarlık Rusya’sı da kabul etmez. Raskolnikov yaşlı tefeci kadını öldürmeyi aklına koyunca, onu derin düşüncelere ve kaygılara götüren nedir? Bu işin bir insanlık suçu olabileceği korkusu mu, yoksa yakalanma korkusu mu? Ne olursa olsun, durup dururken bir insanı öldürmek sanıldığı kadar kolay değildir. “İlk başta –gerçekte çok önceleri– bu sorunla çok uğraşmıştı; nerdeyse tüm cinayetler niçin çok beceriksizce gizleniyor, bu kadar kolayca ortaya çıkarılıyor, nerdeyse tüm cinayetler böyle açıkça izler bırakıyor? Yavaş yavaş birbirinden ayrı ve çeşitli ilginç sonuçlara vardı; ona göre başlıca neden, suçun gizlenmesiyle ilgili maddi olasılıkta yatmıyordu. Tam da sakınımlı ve dikkatli davranılacak yerde nerdeyse tüm cinayetler istem eksikliğinden, çocukça davranış ve düşünce yetersizliğinden ileri geliyordu.” Bir kimse ne de olsa korkarak ve derin heyecanlar geçirerek cinayet işler. Bir başkasının yaşamını ortadan kaldırırken, kendi canını da tehlikeye atar. Böyle bir anda dikkatsiz davranması, yanlışlık yapması olağandır. Raskolnikov böyle düşünürken, işleyeceği suçun “bir cinayet olmayacağı…” sonucuna varır. Suçluluk duygusu Yaşlı kadını ne ile nasıl öldürecektir? Pansiyoner olarak kaldığı evin mutfağında küçük bir balta vardır. Bu baltayı kimse görmeden alacak, üzerinde gizleyerek evden çıkacak, gidip yaşlı kadının kapısının çalacaktır. Cinayeti planladığı gibi işler, ama bu arada bir aksilik olur. İçeri girdiğinde kapıyı kapatmayı unutmuştur, o korkunç planı gerçekleştirdikten sonra artık çıkacakken, içeri Lizevata girer. Bu ikinci kadın paniğe kapılıp bağırıp çağıracağı yerde donar kalır. Raskolnikov geride bir tanık bırakmamak için onu da öldürür. Sonra aldığı para cüzdanı ve altınlarla evden uzaklaşacağı sırada ikinci bir aksilik olur. İki kişi tefeci kadını görmeye gelirler, ama bu kez kapı içeriden kilitlidir. Gelenler kapının içeriden kilitli olduğunu anlar, kapıya vurdukları halde neden açılmadığına bir anlam veremezler. Bir daha gelmek üzere uzaklaşırlar, Raskolnikov bunu fırsat bilerek evden uzaklaşmayı başarır. Eve döndüğünde yine kimseye görünmeden baltayı yerine koyar. Çaldıklarını eve götürmez, gider bir taşın altına gizler. Burada olayların ayrıntılarına girildiğinde, tam bir incelikle ve polisiye roman gibi anlatıldığını görürüz. Yazar okuyucuyu olayın heyecanına katmasını bilir, bilir ama okuyucuda da suçluluk duygusu uyandırır. Gerçekte Suç ve Ceza okuyucuyu çok rahatsız eden bir romandır. Bu rahatsızlıklardan birisi de, insanın içinde yatan suç işleme eğiliminin ve suçluluk duygusunun uyanmasıdır. “Acaba ben de yeri gelirse, ya da zor durumda kalırsam, böyle bir cinayet işler miyim?” diye düşünebilir insan. Ne de olsa insan her yerde cinayet haberleri içinde yaşar. Raskolnikov, tasarısını gerçekleştirmiş, tefeci yaşlı kadını öldürmüş, paraları alıp uzaklaşmıştır, ama içi rahat değildir. İçinde bulunduğu korkulu ve kaygılı durum kendi gücünü aşar. Ev sahibine olan borcunu ödeyemediği için tam cinayetten sonra polis karakoluna çağırılır; kaçması, uzak durması gereken yere kendi ayağıyla gider, orada nerdeyse fenalaşır, ister istemez kuşku uyandırır. En göze çarpan olay, caninin cinayeti işlediği olay yerini ziyaret etmesidir. Merdivenleri çıkıp olay yerine gittiğinde, orada iki kişinin çalıştığını, yerlerin temizlendiğini, duvarların yeniden kâğıtla kaplandığını görür. Çalışanlardan yaşlı olanı Raskolnikov’u görünce sorar: “‘Ne istiyorsun?’ Bizim ziyaretçi yanıt vermek yerine kapının zilini çalar. İkinci ve üçüncü kez çalar; daha önce geldiğinde de zili böyle çaldığını anımsar. ‘Haydi, ne istiyorsun? Kimsin sen?’ diye bağıran yaşlı işçi ona doğru gitti. Raskolnikov bir daha içeri girdi. ‘Bir daire kiralamak istiyorum, dedi, çevreme bakınıyorum.’ ‘Akşam vakti odalara bakmanın sırası değil, kapıcı ile birlikte gelmelisin.’ ‘Yerler yıkanmış, boyanacak mı? Kan kalmadı mı?’ diye sözlerini sürdürdü Raskolnikov. ‘Ne kanı?’ ‘Niçin, yaşlı kadınla kız kardeşi burada öldürülmüşlerdi. Tam bir göl oluşmuştu.’ ‘Peki, sen kimsin?’ Rahatsızlık duyan işçi bağırdı. ‘Ben kim miyim?’ ‘Evet, sen kimsin?’ ‘Bilmek mi istiyorsun? Polis merkezine gel, kim olduğumu söyleyeyim.’ İşçi ona şaşkınlıkla baktı.” Çok ilginç bir sahne. Dostoyevski’yi büyük romancı yapan bu gibi sahnelerdir. İnsanın psikolojik sınırlarını zorlar; sıradan düşünme yeteneğinin çok ötesine gider. Bunda üstün yeteneğinin yanı sıra, yaşadıklarının da payı vardır. İdam hükmü giymiş, son anda cezası sürgüne çevrilmiş, bir aydın olarak Sibirya’da ayakları prangalı olarak kürek mahkûmu olmuş, ölümün, eziyetin sınırlarında dolaşmış, her türlü suçlu insanlarla bir arada yaşamıştır. Kırılmamış, çökmemiş, kendini büyük çalışmalara hazırlamıştır. Dostoyevski’nin romanları ancak onun kendi yaşamından daha ilginç olabilir. Bir insan ne kadar özveride bulunabilir Suçlu, uzaklara kaçmak ya da saklanmak yerine neden suçu işlediği yere gelir? İçinde bir tanrı vardır; Zeus ya da Apollon türünden bir tanrı… Yazgısı bu tanrının elindedir. Raskolnikov artık kendisi olmaktan çıkmış, kendini güdülerinin eğilimine bırakmıştır. Cinayet yerine geldiğinde, bu cinayeti gerçekten işleyip işlemediğine inanmak ister gibidir. Cinayeti işledikten sonra uzaklaşıp gidince orada neler olmuştur? Önüne geçilmez bir merakla tüm bunları öğrenmek ister. Yalnız cinayet işlememiş, bir cinayetin nasıl işlenebildiğini de denemiştir. Bu beklenmedik ziyaretçinin davranışları, cinayet yerinde çalışan işçilerin dikkatini çeker, ister istemez kuşku uyandırır; bu bilgi polis merkezine aktarılır. Cinayetleri araştırmakla görevli polis Porfiry Petroviç, artık sanığı biliyordu; geriye sağlam kanıtlar ya da suçlunun gelip kendi suçunu itiraf etmesi kalır. Raskolnikov’un davranışları kendi ayağı ile gelip teslim olacağı yönündedir. Bu arada Raskolnikov ve onun bir arkadaşı Razumihin polis merkezinde bir araya gelirler. Polisle suçlu birbirinin çevresinde dolanırlar. Cinayetleri araştırmakla görevli polis Porfiry, kimlerin tefeci kadınla görüştüğünü, ondan borç para aldığını bulur, çünkü tefeci kadın kimden ne alıyorsa, üzerine adını yazar; böylece evde araştırma yapan polis, hepsinden ayrı ayrı bilgi edinir. İçlerinden bir tek Raskolnikov bu konuda uzak durmuştur. Polis onun da gelip rehine bıraktığı malla ilgili bilgi almasını bekler: “‘Ne? Onu bekliyor musun? Niçin, onun da rehinde malı olduğunu öğrendin mi?’ diye bağırdı Razumihin? Porfiry Petroviç yanıtı Raskolnikov’a verdi: ‘Senin eşyaların, yüzük ve saat birlikte sarılmışlar, üzerine adın okunaklı bir halde yazılmış, hem de tarihleriyle birlikte…'(3) ‘Nasıl da gözlemcisiniz!’ diyen Raskolnikov kabaca güldü; doğrudan onun yüzüne baktı, ama birden durgunlaşarak ekledi: ‘Bunu söylüyorum, çünkü orada çok miktarda rehine mal olmalı… öyleyse tümünü anımsamak çok zordur… Ama siz onların hepsini açıkça anımsıyorsunuz ve… ve…’ ‘Aptal’ Güçsüz!’ diye aklından geçirdi ‘Niçin bu sözleri söyledim?’ ‘Ama biz rehine mal veren herkesi biliyoruz, içlerinden bir tek sen gelip bize başvurmadın’ diye yanıt verdi Porfiry, kolayca sezilmeyen bir alayla.” Raskolnikov hasta olduğu için gelmediğini söyler. Raskolnikov ve MarmeladovArkadaşı Razumihin, onun bu hastalıklı ve sayıklayan halini anlamak ister, çünkü Raskolnikov eline geçen (annesinin kendisine verdiği) yirmi beş rublenin hepsini o günlerde ölen bir tanıdığının dul eşine vermiş, kendine üç ruble bile bırakmamıştır. “Bu yaptığın delilik değil mi?” diye sorar Razumihin. Raskolnikov yaşamın gerçeklerini kabul etmez. Onun ayrı bir mantığı vardır. Bir gün meyhanede Marmeladov adında bir memurla karşılaşır. Daha doğrusu adam alkolik olduğu için işinden atılmıştır. Yoksulluk içindedir. Konuşurken kızı Sonya’nın parasızlık yüzünden kendini sattığını anlatır. Adam bu durumu kabullenmiştir. Çok geçmeden bir arabanın atı onu ezer; ölür, geriye eşi ve çocukları perişan halde kalır. İşte Raskolnikov cebindeki tüm paraları bu dul kadına vermiştir. Bir insan ne kadar özveride bulunabilir, iyilik edebilir ya da ne kadar kötü olabilir? İnsanın bu iki yönünü de bir tek kişide, Raskolnikov’da görebiliriz. Edebiyat insanı anlatır, yaşamı anlatır Polis merkezindeki konuşmalar birden yön değiştirir. Nasıl olsa Raskolnikov’un suçlu olduğunu kendi tepkileri göstermektedir ama bu kadarı yeterli değildir; elde somut kanıtların olması gerekir. Konu suçun nedenleri üzerine gelir. “Ben sosyalist öğretiyle başlıyorum. Sen onların öğretisini biliyorsun. Suç, anormal toplumsal örgütlenmeye bir karşı çıkıştır” diye söze başlar Razumihin, “ve başka bir şey değil, başka bir şey değil, başka bir neden kabul edilmez…” “Burada yanılıyorsun” diye onun sözünü keser Porfiry. “Yanılmıyorum. Onların kitapçığını size gösterebilirim. Onlara göre her şey ‘çevrenin etkisi ile olur’ başka bir şey yok. Onların gözde tümcesi böyle! Buna göre eğer toplum olağan şekilde örgütlenecek olsa bütün suçlar birden durur; çünkü topluma karşı çıkacak bir şey kalmaz; herkes bir anda doğru insan olur. İnsanın doğası göz önüne alınmıyor, dışlanıyor; var olduğu kabul edilmiyor. İnsanlığı tanımıyorlar. Tarihsel canlı süreç sonunda olağan bir topluma varıldığını bilmiyorlar. Onların inancına göre kimi matematiksel kafalardan doğan toplumsal sistem, herhangi bir canlı süreçten daha hızlı bir yoldan adil ve suçsuz tüm insanlığı birden örgütleyecek. Bu nedenle tarihsel olarak tüm tarihten iğreniyorlar. Tarihte çirkinliklerden ve aptallıklardan başka bir şey yoktur! Tüm bunları aptallıkla açıklıyorlar. Bu nedenle yaşamın canlı sürecinden nefret ediyorlar! Tek bir canlı ruh istemiyorlar!” Tartışma böyle sürüp giderken bu arada Razumihin bir soru sorar: “…Kırk yaşında bir adam, on yaşında bir çocuğa tecavüz ettiği zaman onu buna çevre mi sürükler?” Elbette insanın davranışlarını içinde bulunduğu koşullar belirliyor, ama biz şimdilik kısaca olumsuz bireysel eğilimle olumsuz çevre koşulları bir araya geldiğinde suç oluşuyor diyebiliriz. Ortaçağ boyunca insanlar kendi yazgılarına bırakılmışlardır. Yönetimler halkın yaşam düzeyini geliştirmek için hiçbir şey yapmamıştır. İlkçağ’da Helen dünyasında başlayan hukuk sürecini, ortaçağın tek tanrılı dinleri ve feodal yapıları ortadan kaldırmış; insanlara sadece ölüm sonrası bir yaşam düşü bırakmıştır. Doğru ya da yanlış, burjuvazi ile sosyalizmin görüşleri, artık insan yaşamından söz etmeye başlamıştır. Rönesans’ta bilimsel devrimle birlikte, toplumların emeğe ve hukuka göre yeniden örgütlenmesi sürecine girilmiştir. Dostoyevski, Rus ulusçuluğuna ve Hristiyanlığa güçlü bir şekilde bağlı kalmakla birlikte, yeni görüşleri de tartışma konusu yapmış, yer yer dinsel inanca olan kuşkuculuğunu da dile getirmekten kaçınmamıştır. Tarihte sadece aptalca şeyler mi yapılmıştı? Yoksa uygarlıkla barbarlık yan yana mı yürümüştür? İnsanların yerleşik yaşama geçmesi, çiftçilik yapması, yemeklerini pişirerek yemesi, taşı yontması, kumaş dokuması, özellikle de yazıyı kullanması gibi etkinlikler güzel işler değil midir? Bunun yanında savaşlar, özellikle yağma için yapılan savaşlar, köleci toplumların yapısı, insan üstü dinlerin ortaya çıkması ve insanların dinsel inanç uğruna ölmesi –sadece Haçlı Seferleri’ni anımsayalım!– elbette çok aptalca şeyler. Dostoyevski gibi yazarların –daha geniş anlamıyla edebiyatın– işlevi de daha adil, daha güzel bir dünya yaratmak değil midir? Belki, ama bize kalırsa edebiyata hiçbir ideolojik görev yüklenemez. Edebiyat insanı anlatır, yaşamı anlatır; insan ya da toplum yöneticisi buna göre bir yol çizer; daha güzel bir dünya kurmaya çalışır. Hem tüm edebiyat yazarları da bir tutulamaz. Örneğin genelde Bolşevikler Dostoyevski’yi sevmemekle birlikte, Lenin, Tolstoy için “Devrim’in aynası” dememiş miydi? Dostoyevski’ye en yakın Rus yazarının Gorki olduğu söylenebilir; ne tuhaftır, Lenin bu yazara çok yakınlık duymuş, onunla kişisel dostluk kurmuştur. Ayrıca Gorki, Tolstoy’un Anna Karenina’sını hiç beğenmemiştir! Neyse biz kaldığımız yere dönelim. Raskolnikov iki ay kadar önce bir yazı yazmış, bir dergiye göndermiştir. Yazı başka bir dergide çıkmış, yazarın bundan haberi olmamış, gidip yazarlık ücretini de almamıştır. İşte o yazı burada tartışma konusu olur, çünkü cinayet işlemenin nedenleri üzerinde durulmaktadır. “Eğer anımsıyorsam, cinayetten önce ve sonra suçun psikolojisini analiz etmiştim.” “Evet, senin ileri sürdüğüne göre bir suçun işlenmesine hastalık eşlik eder. Çok çok ilginç ama… beni ilgilendiren senin makalenin bu yanı değil; beni daha çok ilgilendiren makalenin sonunda pek açıkça söylemediğin bir düşünceye göre cinayeti işleyen kimse, suçla ahlak arasında bir uçurum bırakma hakkına sahiptir, yasanın onlar için yapabileceği bir şey yoktur.” Raskolnikov düşüncesinin abartılı bir şekilde ve bilerek çarpıtılmasına güler. “Ne? Ne demek istiyorsun? Cinayet işleme hakkı mı? Çevrenin etkisi yüzünden değil mi?” Razumihin biraz telaşla sordu. “Hayır, tam olarak öyle değil” yanıtını verdi Porfiry. “Onun makalesinde tüm insanlar ‘sıradan’ insanlar ve ‘olağanüstü’ insanlar diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar, boyun eğerek yaşıyor, yasaları çiğneme hakkına sahip değiller, görmüyor musunuz, onlar sıradan insanlar. Oysa olağanüstü insanlar nasıl olsa cinayet işleme ve yasaları çiğneme hakkına sahipler. Eğer yanılmıyorsam, sizin görüşünüz böyle.” “Benim ileri sürdüğüm tam olarak bu değildi,” diye sade bir şekilde yanıt vermeye başlar Raskolnikov. ( …) “Benim makalemin belirli olmadığını söylüyorsunuz. Elimden geldiği kadar açıklığa kavuşturmaya hazırım. Bunu benden istediğinizi düşünmekle haklı olabilirim. (…) Güzel, yasa yapımcıları ve toplumların önderleri, örneğin Lykurgus, Solon, Muhammed, Napolyon gibilerinin ve diğerlerin hepsi, istisnasız hepsi suçludurlar; bunlar yeni yasalar yapıyorlar, eskilerini çiğniyorlardı; halk bu yasaları atalarından teslim alıyor, kutsal sayıyordu; ama onların her biri kan dökmekten geri kalmadı, bu yasaları kendi yararlarına kullandı; -masum insanlar çoğu zaman yiğitçe savaşarak eski yasaları savundular. Gerçekte göze çarpan bir şey var; doğrusu bundan yararlanan çoğunluk ve toplumların önderleri bu korkunç kıyımın suçlusudur.” “Sözün kısası, tüm büyük insanlar, söyleyecek bir sözü olan çoğunluktaki küçük insanlar bile doğaları gereği az çok suçludurlar.” Cezası çekilmeyen suç insanı rahat bırakmaz Dostoyevski, bir Hıristiyan olarak bir inançla ilgili önemli bir noktayı eksik bırakıyor; bu nokta insanların birer suçlu olarak dünyaya gelmesi ve bu dünyada bu suçtan kurtulmak için kendini insanlık için kurban eden İsa’nın peşinden gitmesi. Adem ile Havva cennette Tanrı’nın sözünü dinlemedikleri, Şeytan’a uyup suç işledikleri için oradan kovulurlar, dünyaya suçlu olarak inerler. Buna göre dünya “ruh arındırma” yeridir. Oysa böyle bir inanç insanı doğa karşısında tümüyle edilginleştirmiştir. Dostoyevski bize insanın dünya düzeni, dünya egemenliği ile ilgili işlediği suçlardan söz ediyor. Burada da bir ayrım yapmıyor, genellemede bulunuyor. Şöyle ki; Isparta’da Lykurgus, Atina’da Solon yasaları yaparken kan dökmüyorlar. Devlet yapısını bizim yasa dediğimiz temel ilkeler –nomoi– üzerine kurmaya çalışıyorlar. Yasayı kral değil, devlet yapıyor. Bununla birlikte yasalar kaynağını yine de tanrılardan alıyor. Solon bu yasaları Tanrı’dan – Apollon’dan – aldığını söylüyor. (Daha önce Hammurabi de yaslarını Tanrı Marduk’tan aldığını söylüyor). Muhammed’le Napolyon’un durumları da birbirinden çok ayrı. Birincisi sadece dinsel yasaklar koyuyor, dinsel buyruklar veriyor. Muhammed’de bir kamu örgütlenmesi olmadığı gibi, kamu hukuku da görülmez. Örneğin evlenme yaşı için bir alt sınır bile getirmemiştir; kabile törelerini sürdürmüştür. O Yahudilik ve Hıristiyanlık inançlarına bağlı kalan bir din kurucusudur. Napolyon ise başta burjuvazinin mirasına sahip çıkar, Fransız Devrimi’ni gerçekleştirmeye, tüm Avrupa’ya yaymaya çalışır, ama sonunda kendi başına bir kral kesilir. Ama yine de Napolyon sivil yasaları çıkarır, çağına uygun yeni bir mali sistem getirir; din adamlarını devlete bağlar, kendi buyruğu altına alır. (Osmanlı’da medrese ve din adamları her zaman devlete bağlıydı.) Burada dinlerin getirdiği yasaklarla, buyruklarla, sivil yasaları birbirinden ayırmak gerekir. Dinsel buyruklar değiştirilemez, dinde reform olmaz. (Ancak Süryaniler günde yedi kez namaz kılmak yerine üç kez namaz kılmayı kabul etmişlerdir.) Oysa yasalar her zaman değiştirilebilir. Solon, yasalarının dokunulmaz olduğunu söylememiştir; yasalarını bir dinsel inanç sistemi içinde yürütmemiştir. Devlet kurucuları ya da bir devletin içinden çıkan devrimciler, yenilik getirirken, bir dirençle karşılaştıklarında, ister istemez şiddete baş vururlar. Yoksa hiçbir zaman toplumsal değişim olmaz. Raskolnikov’un kendi durumunu bu devrimlerle karşılaştırması başka bir yanlışlık. Belki de bu durum onun içinde bulunduğu sayıklamadan ileri geliyordur. Çünkü onun durumu tümüyle kişisel. Öne sürdüğü gerekçeler onu hiçbir zaman temize çıkaramıyor. Raskolnikov sonra yalnız başına kaldığında yine kendi durumunu düşünür: “Hayır, bu adamlar böyle yapmadılar. Gerçek Usta’nın (Napolyon’un) her şeyi yapmasına izin verildi; Toulon’da fırtına estirdi, Paris’te kıyım yaptı, Mısır’da ordusunu unuttu, Moskova seferinde yarım milyon insanı harcadı, bir jestle Vilnar’ı bıraktı. Ölümünden sonra onun için sunaklar yapıldı; onun her şeyi yapmasına izin vardı; anlaşılan böyle bir halk etten değil, bronzdan yapılmıştı!” Birden ilgisiz bir düşünce nerdeyse onu güldürdü. Napolyon, piramitler, Waterloo ve cildi buruşmuş yaşlı bir kadın, yatağının altında kırmızı bir sandıkla tefeci bir kadın – “Yaşlı bir kadının yatağının altında sürünen bir Napolyon! Ay ne iğrenç!” Cinayetten sonra Raskolnikov uyuduğunda gerçek dünyadan ayrılamaz, her olay, her düşünce düşlerinde ortaya çıkar; uyanıkken uykuda gibidir; sağlıklı düşünemez, sayıklar durur. Cezası çekilmeyen suç insanı rahat bırakmaz. Sonya’nın Evinde Dostoyevski’de insanın kötülüklerini zayıflığını, bu insanların ahlaksal açıdan yargılandıklarını görürüz. Çünkü Rus toplumu yerini ve değerlerini tam bulmamıştır. Topluma egemen olan ilkel feodal yapı ve onun ideolojisi olan din, eşitlikçi, modern bir toplumun kurulmasının önünde engeldir. Dostoyevski’nin –ve onun gibi daha nice yazarların– çelişkisi, eski yapıya, eski değerlere bağlı kalınarak kötülüklerin ortadan kaldırılması, daha insanca bir dünyanın kurulması tasarımıdır. Böyle bir ütopya çelişkilerden kurtulamaz. Dostoyevski çok duyarlı konuları göz önüne serme yeteneğini gösterdiği, insanın derinliklerine inmesini bildiği için büyük yazar adını almayı hak etmiştir. Bizce insanı düşünmeye zorladığı, tartışmaya götüren şeyler söylediği için de büyük yazardır. Onun dünyasında mutsuz, dengesiz, suça eğilimli insanları görürüz. Mutsuz insanları anlatmak, mutlu insanları anlatmaktan daha zordur. Mutlu insan yaşamı sorgulamaz, oysa mutsuz insan bir arayış içindedir. Peki Raskolnikov’un amacı zor durumda olan insanlara acıyarak bireysel iyilikte mi bulunmaktır; yoksa büyük adam mı olmaktır? Burası bile açık değildir. İnsan cinayet işlesin ya da işlemesin, başarılı olan büyük insandır; Muhammed ve Napolyon bu tezin örnekleridir. Raskolnikov – SonyaRaskolnikov gidip polise teslim olmadan önce, gece vakti Sonya’nın evine –tek gözlü odasına– gider. Amacı ona veda etmektir. Mum ışığında kızın ellerine bakar. “Ne kadar zayıfsın! Nasıl bir el! Bir ölü eli gibi saydam.” Onun elini tuttu. Sonya hafifçe gülümsedi. “Ben her zaman böyleydim” dedi. “Evinde yaşarken de mi?” “Evet.” Raskolnikov, Sonya’nın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olur, ona acır. Acıma duygusu Hıristiyanlar arasına çok gelişmiştir. İnsanlar, özellikle düşkün durumda olanlar birbirlerine acırlar; bu durumda olmalarını Tanrı’dan bilirler ve Tanrı’nın kendilerine acıması için durmadan yakarırlar. Nietzsche bile “Tanrı öldü, Tanrı insanlara acıdığı için öldü,” der. İnsanlar, Tanrı’nın dayanamayacağı kadar acınacak haldedir. Kendi aralarında Sonya’nın üvey annesinden ve öksüz kalan çocuklardan konuşurlar. Kız çocuklarından Polenka’nın da Sonya gibi olacağını söyler Raskolnikov. “Hayır, Tanrı bu kadar kötü bir şeye izin vermez” diye karşı çıkar Sonya. Eğer Tanrı varsa, niçin bu kadar kötülükler oluyor, niçin insan bu kadar acı çekiyor? “Tanrı onu koruyacaktır” diye ekler. “Ama belki Tanrı hiç yoktur” diye ona doğru bakarak ve gülerek kötücül bir yanıt verdi Raskolnikov. Aralarında da bir sessizlik olur. Eğer Tanrı var olsaydı, dünyada kötülük olmazdı, insanlar birbirini öldürmezdi; kötülük olduğuna göre, demek Tanrı yoktur, diyebiliriz. “Sonunda Sonya’ya doğru geldi; gözleri parlıyordu. Ellerini onun omuzlarına koydu; yaşlı gözlerine baktı. Gözleri acımasızca ve sertçe bakıyordu, dudakları bükülüyordu. Raskolnikov birden yere eğildi; Sonya’nın ayağını öptü. Kız bir deliden uzaklaşır gibi geri çekildi. Elbette bir deliye bakarcasına ona baktı.” “Bana ne yapıyorsun” fısıldadı, yüreğini birdenbire bir acı sarmıştı. Öteki hemen ayağa kalktı. “Senin önünde değil, acı çeken tüm insanlığın önünde eğildim,” diyerek pencereye doğru uzaklaştı. (…) “Bunu sana onursuzluğun ve günahın için söylemedim, çok acı çektiğin için söyledim. Sen büyük bir suçlusun, bu bir gerçek; senin en kötü suçun bir ‘hiç uğruna’ kendini yıkmak ve kendine ihanet etmek” diye nerdeyse görkemli bir halde ekledi. “Korkunç değil mi? Bu kadar çok iğrendiğin bu pislik içinde yaşıyor olman korkunç değil mi? Aynı zamanda kimseye yardım etmediğini kendin biliyorsun; bununla kimseyi kurtarmıyorsun. Söyle,” derken nerdeyse sözlerini delice sürdürdü, “ne kadar ayıp ve yıkıcı şeyler sende yan yana duruyor, hem de kutsal duygulara karşıt. Suya atlamak ve her şeye son vermek daha iyi, bin kez daha iyi olmaz mı?” Paylaşılan suç, insanı hafifletir Sonya dindar bir kadındır; evinde bir İncil bulunur, bu kutsal kitabı ona, Raskolnikov’un öldürdüğü Lizevata daha önce vermiştir. Kutsal kitabı iyi kabul edersek, tüm iyiler ve kötüler bir arada, aynı kişilerde bulunabiliyor demektir. İyi kötüyü ortadan kaldırabilse, sorun kalmayacak, buna karşılık kötü iyiyi ortadan kaldıracak olsa, insanlığın sonu gelecektir. Sonya’nın kendini satması ahlaka aykırı ve suç, ama insan yaşamına son verecek kadar büyük bir suç değil. Raskolnikov, Sonya’nın içinde bulunduğu durumdan kendini sorumlu saydığı için yere eğilir, onun ayağını öper; bağışlanmasını ister. Sonya ne pahasına olursa olsun yaşamalı mı, yoksa böyle onursuzca yaşamaktansa kendi canına mı kıymalı? Oysa Sonya kimseyi kandırmıyor, zor kullanmıyor. Fırsat bulsa her an bu yaşamdan geri çekilebilir. Sonya’nın dürüst bir yaşam sürmediği doğru, kendi bedenini para karşılığında başkasına kiralıyor; tam bir zayıf insan örneği. Peki bu kadınla ilişki kuranlar onunla aynı düzeye inmiyor mu? Suçlu olan yalnız Sonya mı, yoksa onunla ilişki kuran herkes mi? Sonya’ya onurlu bir yaşam hazırlamayan toplum mu? Evet, herkes suçlu. “Sonya’nın önünde üç yol vardır” diye düşünür Raskolnikov; “Kanal, deliler evi ya da… Sonunda insanın aklını karartan, yüreğini taşa çeviren ahlaksızlığa gömülmek.” İki suçlu kendi aralarında böyle tartışırken, Raskolnikov ev sahibinin İncil’den Lazarus’un diriliş sahnesini okumasını ister. Lazarus’u gömüldüğü yerden çıkaran ve dirilten İsa’nın kendisidir. İsa’da tanrısal bir güç vardır. Raskolnikov bu görüşmenin sonunda Lizevata’yı kimin öldürdüğünü bildiğini söyleyerek oradan ayrılır. Raskolnikov ertesi günü yine onun evine gider. Şimdi dünyada kendine en yakın bulduğu insan Sonya’dır; çünkü ikisi de Adem ile Havva’nın cennetten yere düşmesi gibi toplumdan düşmüşlerdir. Raskolnikov suçunu ona itiraf eder. Paylaşılan suç, insanı hafifletir. Böylece suçluluk duygusu yalnız suçlunun içinde kalmaz, dışarıya taşar, diğer insanlara ulaşır. “Ne yaptın, kendine ne yaptın?” dedi Sonya umutsuzluk içinde ve atladı, kendini onun boynuna attı; sarıldı, sıkıca tuttu. Raskolnikov geri çekildi,ona kederlice gülümsedi. “Garip bir kızsın Sonya –sana bunun sözünü edince beni öpüyorsun, bana sarılıyorsun… Ne yaptığını düşünmüyorsun.” “Yok – şimdi tüm bu dünyada senden daha mutsuzu yok,” diye çılgınca bağırdı! Onun ne dediğini dinlemiyordu; birden şiddetli histerik bir ağıt tuttu onu. “Demek beni terk etmiyorsun, Sonya,” dedi ona umutla bakarak. Sonya bağırdı: “Hayır, hayır, asla, hiçbir yere. Seni izleyeceğim, her yerde seni izleyeceğim. (…) Seni Sibirya’ya kadar izleyeceğim.” Raskolnikov gidip teslim olacak, Sonya da onunla birlikte Sibirya’ya gidecektir. Napolyon Olmak Raskolnikov ertesi günü yine Sonya’ya gider. Artık çok daha açık konuşur. Oysa Sonya ne idealist bir kadındır, ne aydın bir yanı vardır. “Ne kadar ayrıyız” diye bağırdı Raskolnikov, “birbirimize benzemiyoruz. Niçin geldim, niçin? Kendimi asla bağışlamayacağım.” “Hayır, hayır, gelmen iyi oldu,” dedi Sonya. “Daha çok şey bilmem daha iyi!” Raskolnikov ona acıyla baktı. Bir sonuca varmış gibi sözlerini sürdürdü: “Eğer yaptığım gerçekten doğruysa? Bir Napolyon olmak istedim, bu nedenle onu öldürdüm… Şimdi anlıyor musun?” Önce niçin büyük adam olmak istemek? Niçin insanlara hizmet etmek değil de büyük adam olmaya çalışmak? Napolyon bir asker olarak yetiştiği için savaşlara giriyor. Her askerin göze alamayacağı savaşlar çıkarıyor. Avrupa yıllarca bir kıyım yaşıyor. Paris’ten çıkıp Moskova’ya kadar gidince, sonra göç geri dönüyor, Moskovalılar Fransızları Paris’e kadar kovalıyor. Napolyon bir devleti arkasına alarak savaşlara girişiyor; onun kendine göre bir devlet ideali var; gidip yaşlı bir kadını öldürüp paralarını çalmıyor. Raskolnikov bunu anladığında geç kalmış oluyor. “Demek, Sonya, orada karanlıkta uzandığım zaman, her şey benim için aydınlandı; şeytanın kandırmacasına uydum, değil mi?” İnsan çelişkili bir varlıktır İnsanlar hep böyle inanmıştır; bir melek vardır, bizi iyilik yapmaya yönlendirir; bir de şeytan vardır, kötülük yapmak için bizi ayartır. Eğer salt güdülerimizle hareket edecek olursak, bu yargının doğruluk payı vardır. Yok eğer düşünme yeteneğimizi geliştirirsek, yeterince insanca duyarlılığa sahip olursak, şeytandan olduğu kadar melekten de uzak dururuz. Böylece kendi yaptığımızdan kendimiz sorumlu oluruz. Gerçekte Raskolnikov çevresinde iyi, özverili bir genç olarak tanınmıştır. Zor durumda, tehlikede olan insanların yardımına koşmak ister. Bunun için canını tehlikeye bile atmıştır. Örneğin arkadaşı Razumihin’in anlattığına göre Raskolnikov üniversitede öğrenci iken, son anlarını yaşayan bir hasta arkadaşına son kuruşunu bile harcar ve öğrenci öldüğü zaman, geriye eli ayağı tutmayan babası kalmıştır; bu adam öldüğünde de Raskolnikov hastaneye gider ve onun da gömülme giderlerini öder. Yine ev sahibinin tanıklığına göre bu genç, iki çocuğu yangından kurtarmış, bunu yaparken kendisi de yanmıştır. Peki Raskolnikov insanlara acıdığı ve onlara yardım etmek için mi cinayet işler, yoksa Napolyon gibi büyük adam olmak için mi? Burası belli değildir. Gerçekte Dostoyevski çok şeyi belirsiz bırakır. Ya da yazara göre insanlarda birden çok eğilim ortaya çıkar; hangisi ağır basar, hangisi fırsat bulursa, insanın kişiliğine o damgasını vurur. İşte toplumsal etkenler burada kendini gösterir. Gerçekte de insan çelişkili bir varlıktır, bunun en iyi örneğini de Dostoyevski’nin kendi yaşamı ve çalışmaları verir. küçük bir suçu binlerce iyi iş temizlemezmi? ; yani hem toplumun değerlerine karşı çıkarak suç işlemek, hem de daha insanca bir topluma doğru gitmek rdi Porfiry. “Onun makalesinde tüm insanlar ‘sıradan’ insanlar ve ‘olağanüstü’ insanlar diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar, boyun eğerek yaşıyor, yasaları çiğneme hakkına sahip değiller, görmüyor musunuz, onlar sıradan insanlar. Oysa olağanüstü insanlar nasıl olsa cinayet işleme ve yasaları çiğneme hakkına sahipler. Eğer yanılmıyorsam, sizin görüşünüz böyle.” Güzel, yasa yapımcıları ve toplumların önderleri, örneğin Lykurgus, Solon, Muhammed, Napolyon gibilerinin ve diğerlerin hepsi, istisnasız hepsi suçludurlar; bunlar yeni yasalar yapıyorlar, eskilerini çiğniyorlardı; halk bu yasaları atalarından teslim alıyor, kutsal sayıyordu; ama onların her biri kan dökmekten geri kalmadı, bu yasaları kendi yararlarına kullandı; -masum insanlar çoğu zaman yiğitçe savaşarak eski yasaları savundular. Gerçekte göze çarpan bir şey var; doğrusu bundan yararlanan çoğunluk ve toplumların önderleri bu korkunç kıyımın suçlusudur.” “Sözün kısası, tüm büyük insanlar, söyleyecek bir sözü olan çoğunluktaki küçük insanlar bile doğaları gereği az çok suçludurlar.”
Suç ve Ceza
9.2/10
· 94,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Ƥємвє Ƥαηтєя
Kitapları Kurtaran Kedi'yi inceledi.
207 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bir Kediye Açık Mektup
Sevgili Simone, Tanışmamızın üzerinden geçen beş aydan bu yana ilk mektubum bu sana. O ilk karşılaşmayı hatırlar mısın bilmem. Günlerden 17 Mart Salı’ydı, ancak sana bir şey ifade etmeyecektir bu zaman etiketi. Bir fotoğrafını görmüş ve peşine düşmüştüm. İnsanların bütün aşkları bir imgeye bağlıdır zaten. Kafamızda ne zaman ve nasıl şekillendiği belli olmayan o imgenin hayatta karşımıza çıkacağı zamanı kollarız. Her neyse, tanışmamıza dönelim. Gergin bir heyecanla bekledim seni saatlerce. Sonunda yanıma geldiğinde, bu gerginliğimi sana hissettirmemeye çalıştım. O sıralar daha altı aylıktın. Biraz bakımsız kalmış, biraz da ürkektin. Bense sanki hayatımda hiç kedi görmemiş gibi heyecanlı ve hiç kedi bakmamış gibi tedirgindim. Eve geldiğimizde tüm akşamı saklanarak geçirdin ve hiçbir şey yemedin, ama gece uyumaya gittiğimde usulca yanıma sokuluşundan anladım ki, bugünü geçirebilirsek ikimiz de iyi olacağız. O ilk günkü ürkekliğimiz çok eskide kalmış gibi geliyor şimdi. Seninle beraber yaşamak benim de zaman algımı esnetmiş olabilir pek tabii. Şu an yanımda kıvrılmış uyuyorsun, aslında eğilip kulağına fısıldayabilirim tüm bunları, ama ben içimden geçenleri yazıya dökme arzusundayım. Bir de hiç göndermeyeceğim mektuplar yazmayı pek severim. Bu açık mektupta sırlarımızı ifşa etmeyeceğim merak etme; onlar hep ikimizin arasında kalacak. Hatta bu mektup belki tam olarak sana dair bile değil. Mektuplar alıcıdan çok gönderene dair olmaz mı zaten? Kısaca söylemek gerekirse, seni tanımanın bana hissettirdikleri ve gösterdikleri üzerine, bu cicim aylarımıza düştüğüm bir not sadece bu mektup. Her aşk bir merakla başlar Simone. Bir şey görürüz ve hayranlıkla karışık bir merak, “başka bir dünyanın zarafetini” uyandırır bizde.2 Onu seyrederken içimizde tarifi zor bir heyecan belirir, onun varoluşuna vâkıf olmak isteriz. Hatta onun varoluşu, ucundan bize de bulaşsın isteriz. Peki ben sana böyle bir hayranlıkla bakmaya başladığımı ne zaman fark etmiştim? Aslında sana olan merakımı gidermek için en başta dolaylı yollara saptım. İyi bir öğrenci olup dersimi çalışarak seni anlamaya heves ettim. Yanlış bir şey yapma kaygısıyla ya da daha iyi anlaşacağımız umuduyla kedilere dair ne varsa araştırmaya başladım; videolar, internet forumları, yazılar, arkadaş deneyimleri… Kedi bakımı ve sağlığı, kedilerle iletişim, peki ya kediler neyi sever, neyi sevmez? İşte kediler üzerine tüm gerçekleri bilirsem seni anlayabilirim, seninle yakınlaşabilirim sandım. Birtakım tüyolar öğrendim bu süreçte elbette ama seni kavramamı sağladığını söyleyemem. Çünkü sadece bir kedi değilsin ki; yani anatomik olarak bir kedi olduğun kadar Simone’sun ve hiçbir yerde tarifi, kılavuzu olmayan bir varoluşun var. Ne zaman ki kedilere dair yazılıp anlatılanlardan çok sana odaklanmaya, senin gözünden bakmaya ve senin anlattıklarını takip etmeye başladım, işte o zaman gerçekten birbirimizi anlamaya ve bağ kurmaya başladık. Kedilerin hareketlerinde zarif yaratıklar olduğu aşikâr, fakat seni tanıdıkça beni esas etkileyen varoluşunuzdaki zarafet oldu. Mesela her gün aynı şeyleri aynı merak ve dikkatle izlemeni izliyorum. Rutini pek sevdiğini biliyorum. Senin için rutinin içindeki farklı en ufak bir koku ya da ses bile keşfe değer. Öyle büyük devrimlere gerek yok günlük hayatta. Seninle beraber ben de yakından bakmaya başladım yaşamımızdaki en gündelik anlara. Benim sana olan merakım, senin etrafına olan merakına ulandı. Senin gözlerinden bakmaya çalışıyorum adeta, sırrına ermek için. Aşk biraz da dünyayı bir ötekinin gözünden görme tutkusu değil mi Simone? Öyle bir merak hâli ki seninki, ötesini berisini hesaba katmadan en yalın hâliyle şimdide olabilmenin, anın getirdiklerine bakabilmenin mahareti saklı içinde. Senin doğalında olan ve tadını çıkarttığın bu durum, bizler için ne kadar çaba ve pratik gerektiren bir hüner bir bilsen… İşte senin merakının peşine düşmek, beni de o ana döndürüyor, anın içindekilere farkındalığımı artırıyor. Dahası, seni ve seni izleyen beni izledikçe sadece kendini değil, tıpkı bir ayna gibi bana kendimi de gösterdiğini fark ediyorum. Herhangi bir varlıkla herhangi bir ilişki kurmaya görsün insan; kendi beklentilerini ve duygularını nasıl da yansıtıyor karşısındakine. Bazen hoşlanmadığım bir şey yaptığında ve sana öfkelenir gibi olduğumda senin gözlerini açarak suskun suskun bakışların bana kendimi oyun üstünde yakalatıyor adeta. Kızgınlığım gerçekten kime ve neye? Karşında saf hâlinde var olan bir canlı varken, onun aynasında çok daha net seyredebiliyor insan kendini. Aramızdaki bu sahneler bazen bana insanlarla ilişkilerimden kesitleri hatırlatıyor ve bazı tepkilerimi daha farklı bir açıdan okumaya başlıyorum. İstikrarlı sükûnetine rağmen bana ne çok şey aktarabildiğini fark ediyorum. Senin dünyanın zarafeti ve bende uyandırdığı merak, işte böyle önceden hiç tahmin etmediğim yollardan beni kendime çıkardı. Zarafetinin bendeki yansımaları ilham oldu bu mektubun başına oturmama ve her sevdalı gibi bu ilhamla yazıyorum sana. Her aşk hikâyesi esasen arzuların hikâyesidir. Arzu dediğimiz özünde kendi içine dönüktür ama güçlü bir yansıtıcıdır. Mütemadiyen dış nesnelere yönelir ve kendimiz ile öteki arasında salınan o hassas boşlukta deşifre edilebilir arzular. İşte bu yüzden insanların arzularıyla iletişimi biraz dolambaçlıdır Simone. Temelde çok bariz ve ortak belli arzuların peşindeyiz belki ama bizim için anlaması ve tarifi epey çetrefil olabiliyor. Sana baktığımda ise arzularını ne kadar net kestirebildiğini ve koşullar ne olursa olsun cesaretle peşinden gittiğini görüyorum. Sanki temelde yaşama ve kendini gerçekleştirme arzun o kadar kuvvetli ki, o iştahı kabartan hiçbir şeyi es geçmiyorsun. Sanki varoluşunun anlamını öyle içten ve o kadar berrak hissediyorsun. Ama o anlam bizler için o kadar üstü toz kaplamış, bir o kadar derinlere gömülü. Arzularımız herhangi bir tarafa, herhangi bir nesneye yönelemiyor; anlamını aramaktan yorgun düşmüş belli ki. Neyin ve niçin peşinde olduğumuzu çoğunlukla bilemiyoruz bile. Belki çoğu zaman salt haz peşindeyiz, arzudan ve anlamdan arınmış hazlar. Senin ise hep arzularını ve onların peşindeyken hissettiğin tüm öfkeni, heyecanını, korkunu, mutluluğunu o anda dışavurduğunu görüyorum ve buna imreniyorum. Üstelik herhangi birini memnun etmek için veya kendini sevdirmek için kendinden ödün vermediğini ve hep nasıl hissediyorsan öyle davranacağını da biliyorum. Karşında ister aynı evi paylaştığın, en yakınındaki kişi olarak ben olayım, ister ilk kez gördüğün bir yüz. Hiç bahanesiz, özürsüz kendin olabilmek ve tüm varoluşunu, arzularını, hislerini koşullardan bağımsız, dürüstçe ortaya koyabilmek. Tüm kediliğinle kabul görmeyi talep etmen ve insanların manipülasyonuna yol vermemen bence çok asaletli bir duruş. Bana kendi olmanın hafifliğini ve haysiyetini düşündürüyor bu hâllerin. İnsanların dünyasında uzlaşmalar ve bunun bedeli olan bazı tavizler var. Bir arada yaşamaya mecbur varlıklar olarak bunları tamamen yok sayamayız. Ama insanın nerede duracağını bilmesi ve bazen arzularının peşindeki bir ke(n)di olması gerektiğini bana hatırlatıyorsun. Yoksa insandan geriye ne kalır ki? Bazıları kedilerin insanları gerçekten sevmediğini, kimseye bağlanmadığını söylüyor. İnsanların her söylediğini dikkate almamız gerekmez elbette. Ama sanki kedilerle ilgili bu yargı siz kedilerden çok biz insanlara dair bir şey anlatıyor. Dur sana bunu bir an(ım) üzerinden anlatayım: Bahçeli bir meyhanede bir rakı sofrasında oturuyorum. Masaların altında ve etrafında biraz ilgi biraz da yiyecek bekleyen arkadaşların dolanıyor. Bir de kısa bacaklı ama irice köpek var. 80’ler Türkçe popundan 90’lar arabeskine doğru kayıyor hoparlörlerden yayılan melodiler. Bu kayışla beraber hoparlörün ses seviyesi artıyor ve masalardan oluşan koronun da sesi yükseliyor. Biz ise yıllardır birbirini tanıyan birkaç dost oturuyoruz ve bizim küçük koromuzda da coşku yükseliyor. Hayatlarımızın hiçbir döneminde sıkı bir arabesk dinleyicisi olmasak da bütün şarkılara eşlik edebilmemize şaşıracak gibi oluyoruz ama aslında pek şaşırmıyoruz. İnsanlar çocukluğunda kulağına çalınan hiçbir şeyi unutmaz çünkü. Hiç tanımadığımız sesler barındıran bu meyhane korosuna dahil olmaktan büyük bir haz alıyorum. Hatta o an derin bir mutluluk hisseder gibi oluyorum. Aşka, sevmeye dair onlarca şarkı arka arkaya, hep bir ağızdan dökülürken, insanın en temel ihtiyacının sevmek, sevilmek ve anlaşılmak kadar basit olduğu gerçeğini düşünüyorum. Ama ortak paydada buluşmanın dayanılmaz hafifliği ile söylediğimiz şarkıların kederli ve isyankâr sözleri birbiriyle çelişiyor sanki. Derdimiz, ihtiyacımız bu kadar ortaksa neden birbirimizde doyuramıyoruz bunu? Hepimiz mustaribiz; peki isyanımız kime? Bunca masada bunca farklı hikâye, ama hepimiz aynı açlıkla kadehleri tokuşturuyoruz. İstediğimiz gibi sevilemedik, umduğumuz gibi anlaşılamadık çünkü. Hep bizden gitti, ama bize hiçbir şey dönmedi. O hep içimizde hissettiğimiz boşluğa selam olsun. Sevda hainleri, nankörleri, vefasızları bu masada hatta bu meyhane sınırları içerisinde yok; onlara da selam olsun. Burada herkes yürekten sevmeyi biliyormuş, buna şüphe yok. Ancak sevmeyi bu kadar iyi becermemize rağmen herkes sevdanın dibini görmüş, en az bir kere. O yüzden şimdi kadehlerin dibini görüyoruz beraberce. İnsanın o en çok arzuladığı veya ihtiyaç duyduğu şeyi önce ötekine verebilmesinin zor bir yanı var galiba Simone. Kendinden verdiğini sanarak karşılık beklediğin ama genelde tatmin olamadığın, hazin bir sarmal. Nankör olan hep kediler, bizi sevmediler… İşin özü, biz insanlar sevilmek için sevmeyi alışkanlık edinmişiz. Sevdiğimiz için yaptıklarımızı, ötekinden alacağımız sevginin teminatı gibi görüyoruz. Sanki sevgi ve anlayış ötekine verdikçe bize kalmayacak bir servet, bizden eksilecek. Temas kurmak belki bizi bu yüzden hassaslaştırıyor. Olur da ötekiyle dengeler bozulursa, borçlu kalmaktan değil alacaklı kalmaktan kaygılıyız. Sevmenin anlamı ise herkesin lügatinde farklı, nitekim herkes kendi bildiği karşılığı bekliyor. O karşılığı alamadıkça da hüsrana uğruyor. Bu yüzden sevgide insana en çok kendisi mi, yoksa öteki mi hüsran yaşatıyor diye soruyorum; çünkü seni anlama çabalarımda zaman zaman ben de hüsrana kapılırdım. Bazen seni okşayan elimi iterdin ya da benden kaçardın. Böyle durduk yerde aramıza mesafe koymanı nasıl okuyacağımı bilemiyordum. Ama anladım ki beni istemediğinden değil, o an okşanmak istemediğin için yapıyorsun bunu. Bir ilişkide kendi sınırlarını çizmeyi çok iyi bilirsin çünkü. Kediler korkmaz; yani sevdiğinin sevgisini kaybetmekten korkmaz. Israrla kendi sınırlarını çizer, çekinmeden kendi varlığını koyar. Sonradan sonraya senin de beni okşamanı beklemeyi bıraktım, senin sevgi göstergelerinin başka kodları olmalıydı. Burroughs’un dediği gibi, “Kediler hizmet sunmazlar. Kendilerini sunarlar.”3 Senin de kendini bana en yalın hâlinle sunduğunu anladığımda sevgini hissetmeye başladım. Mesela yalnız kalmayı pek umursadığını hatta buna bazen ihtiyaç duyduğunu biliyorum ama ben her eve döndüğümde kendini önüme atarak nasıl sevindiğini görebiliyorum. Eve gelen ben değil başka biri olduğunda aynı coşkuyu hissetmediğini, özellikle beni görmeyi tercih ettiğini de biliyorum. Evde beni kuyruğum gibi odadan odaya takip etmenden ötürü hep yanımda takılmaktan memnun olduğunu biliyorum. Üstelik seni kimseyi kendine yaklaştırmayacağın biçimde sevip öpebiliyorum. Kediler içgüdüsel olarak hep savunmaya hazırlıklı olsa da yanımda bazen tamamen savunmasız ama huzurlu olabildiğini hissediyorum. Bunu ancak sevip güvendiğin biriyle yapabilirsin değil mi? Sınır çizmek de sevgiye dahil, sınırların yer değiştirmesi de. Tarafların sınırlarını çizdiği ve karşılıklı bunu tanıdığı, kabul ettiği ölçüde o sınırlar da genişlemeye başlıyor. Seninle tanışmamızdan beri ikimizin de sınırlarını esnettiğini hissediyorum. Bu bana inanılmaz bir keyif vermekle birlikte beni usul usul değiştiriyor. Bir kedinin sevgisini ve sevginin kendini gösterdiği farklı ifade biçimlerini anlayabilmek için belki bizim sevgi dağarcığımızı geliştirmemiz gerekiyordur. Ötekinin sevgisini anlamak ve sevildiğini hissetmek için önce ötekini tanımamız gerekiyordur. Seninle olan ilişkim de bir istisna değil Simone. Herhangi bir canlıyla herhangi bir ilişki kurmanın kırılganlığı üzerine en güzel tespiti Burroughs yine kediler üzerinden yapmış zaten: “Yaşayan, nefes alıp veren canlılar onlar ve insan ne zaman başka bir varlığa temas etse üzülüyor: Çünkü sınırları, acıyı, korkuyu ve nihayetinde de ölümü görüyor. Temasın anlamı budur işte. Bir kediye dokunduğumda bunu görüyor ve gözlerimden yaşlar aktığını fark ediyorum.” Her tür ilişkilenme kırılgandır, çünkü ötekiyle temas bizim kırılgan yanlarımızı açığa çıkartır. Hatta sözlü iletişimin sadece birkaç kelimeye indirgendiği bu ilişkimiz daha da hassas ve zahmetli. Böyle bir ilişki bizden alışkın olduğumuzdan daha fazla çaba, yaratıcılık ve dikkat talep ederken aslında bu yolla ifade repertuarımızı genişletir. Her şeyi en iyi biz insanların ve hatta kendimizin bildiği kibrinden şöyle biraz sıyrılabilirsek tüm canlılardan, onların varoluş ve sevme biçimlerinden öğrenilebilecek bir şeyler var. Seninle yaşamak bana her gün bunu hatırlatıyor. Her aşk bir inanç sıçramasıyla mümkündür. Evimi, hayatımı bir kediyle paylaşma kararını almak benim için zor oldu, hatta seneler sürdü Simone. Sizleri hep uzaktan sevmeme rağmen cesaret edemedim işte o adımı atmaya. Tüm diğer bahanelerin ötesinde hazır değildim demek ki böyle bir inanç sıçraması yapmaya. Seni tanıdıktan sonra şimdi bunu söylemek kolay; zamanı başa sarsak ben 17 Mart günü yine orada olup seni karşılardım. Ama bütün mesele hayatına getireceklerini bilmeden o karşılaşmaya kendini açmak. Ben galiba hayatta doğru ya da yanlış zamanlamalara pek inanmıyorum. Güzel ya da talihsiz karşılaşmalar var sadece ve onlar da olması gerektiği zaman oluyor. Seninle karşılaştığım için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki, kedisiz geçen yıllarıma da üzülemiyorum. Bana zarif dünyanı açtığın için bir o kadar mutluyum. Daha neler göreceğim sayende kim bilir? Hep pati izlerini takip ediyor olacağım. Sen benim kuyruğum, ben senin kuyruğun. 1. Chris Kraus, I Love Dick (Londra: Profile Books, 2016). 2. Gilles Deleuze’ün Hareket-İmge kitabında geçen bu sözünü, Ulus Baker “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği” metninde aşk bağlamında ele alır. 3. William S. Burroughs, İçerdeki Kedi (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2013).
Kitapları Kurtaran Kedi
OKUYACAKLARIMA EKLE
7