• Bu gece
    Bir şeyler yazma isteği tuttu
    Aniden
    Farid farjad ı dinlemekle başladı
    Ivır zıvırlar
    Her zamanki gibi tam
    Çay sigara birazda ben
    Üstüne bir de helalleşme isteği tutmaz mı
    Tut bakayım
    Tuttuğum altın olsa
    Elimde kalır
    O kadar hüzünlü
    Tanrıyı yazmıyorum bu gece
    Nedense
    Her gittiğim yerde
    Kendi gelir
    Sevdayı ben götürürüm
    İkili bir aşk
    Beni dahil ederseniz
    Üçlü bir yalnızlık olur
    Ki kombinasyonu sıfır hata
    Bu gece yine bana bir suçlu lazım
    Suçu kime atsam
    İyi bir adam olsun mu suçlu
    Olsun diyor
    En azından küfür ederken bir düşünürüz
    Nede olsa iyi bir adamdır suçlu
    Belkide kadındır
    Yeni bir şeyler öğrendim ihtimal dahilinde
    Biz ademin çocuklarıymışız
    Es geçiyorum burayı
    Bana suçlu lazım
    İdamlık ikram gibi
    Kalıplı bir cümle oldu
    Temiz bir beyin fırtınası
    Sütten çıkmış ak kaşık gibi
    Dağıtır ortalığı
    Suçlu sen ol
    Boşver ben severim
    Suçum sen ol
  • Eşref, Paşa’ya hâlihazırda yolda olduğunu ve şu andan itibaren gizliliği korumak için kimseyle görüşmeyeceğini
    yazdı. Bir kereliğine de olsa, telgraf hatlarının erişimi dışında kalacağına muhtemelen memnundu. Artık geri dönüş yoktu. Bir sonraki gün, bölgedeki son Osmanlı ileri karakolu olan Ebu el-Naam’ı terk edip çöle doğru ilerlediler. Kaledeki subay, kentin dışına kadar onlara refakat etmesi için bir hecinsüvar birliği görevlendirdi. Yola çıkmak üzerelerken Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin Medine’ye doğru ilerlediği haberi geldi. İleri karakolun başındaki subay şöyle söyledi: “İnşallah deruhte ettiğin işte muvaffak olursun, yoksa elimde olsa seni çeviririm.”
    Bu, neredeyse Eşref ’in o gece göreceği rüya kadar uğursuz bir işaretti. Hayber yönünde, kervandaki develer için çok dik olan bir araziyle karşılaştıkları bir günlük meşakkatli ilerleyişin ardından, adamların develerdeki yükleri indirip onları sarp yoldan sürüklemek zorunda kaldıkları “zor bir operasyon” icra ettiler. Osmanlı kuvvetlerinin, kendisine egzotik bir marifet gibi gelen bu işi başarmalarının ardından, grubun Bedevi rehberi Eşref ’e,
    “Hak Allah antum afârît: Allah hakkı için siz şeytansınız,” diyerek hayretini ifade etmişti. Geceyi, arkalarını emniyete alan bir tepeye sığınarak geçirdiler. Eşref, sürpriz bir taarruza karşı tedbir olması maksadıyla makineli tüfeğin tepenin zirvesine kurulmasını emretti. Böylelikle onun koruması altında uyuyabileceklerdi. Fakat Eşref kesik kesik, rahatsız bir uyku uyudu. 12 Ocak 1917 günü, şafağın sökmesine iki saat kala nihayet uyandı ve
    gördüğü nahoş fakat muğlak rüya hakkında düşündü. Hâlâ uyumakta olan adamlarına baktı. Onların kaderini, onlara ve görevine karşı sorumluluklarını düşündü. “Memleketlerinde evlâd ü iyâllarını bırakarak bir hizmet-i vataniye ifası için peşime katılıp bir zaman Hazret’i Ali’ye meydan-ı harp olan Hayber’in şu ıssız çöllerine kadar gelmiş olan biçarelerin her birisi bir tarafta yatıyor. Kim bilir onlar da ne gibi bir rüyanın tesiri altında bulunarak mesrur veyahut mahzun oluyorlardı. Bunlara baktıkça şu manzara kalbime daha ziyade dokunuyor ve bir hiss-i kable’l vuku bu zavallıların son gecelerinin veda uykularını uyuduklarını bana ifham ettiriyordu.” Eşref ’in adamlarından birkaçı da geceyi onun gibi rahatsız geçirmişti. Eşref geleneksel rüya tabirlerine itimat etmediğini iddia ettiyse de, adamlarının inançları aksi yöndeydi. Adamlarından biri, geceleyin hissettiği bir seziden öylesine alt üst olmuştu ki, görev sırasında öleceğine kani oldu ve çocuklarını Eşref ’e emanet etti. Eyüp Berzenç isimli bir Çerkes süvari de gördüğü rüyalara aynı ölçüde inanmıştı. Rüyalar, bir muharebenin an meselesi olduğunu söylüyordu. O da çocuklarının bakım ve eğitimini Eşref ’e yükledi. Eşref de yüreğinde “bir huzursuzluk ve keder”
    hissetti, fakat adamlarının moralini yükseltmek için bunların zevzeklik olduğunu söyleyerek böyle konuşmalara son verdi. Zor bir görev yüklenmişlerdi. Yeterli suları yoktu ve [ateş yakmamak için ]düzgün bir yemek pişirmekten vazgeçmek durumunda kalmışlardı. Eşref adamlara yemek yerine çay ve peksimet verilmesini emretti. Makineli tüfek, bütün gece açıkta kaldığı için toz ve kumla kaplanmıştı ve sökülerek temizlenmesi icap
    ediyordu. Eşref Arap rehberin “yere çökmüş, çölün kumlarına parmağıyla garip işaretler çiziyor olduğunu” fark etti. Ne yaptığını sorduğunda, rehber, bulundukları yerden daha fazla ileri gitmeyeceğini, zira kumlarla istişare ettiğini ve onların burada durmaları gerektiğini söylediğini belirtti. Eşref öfkeden mosmor oldu. “Raml ile rüya ile yola gidenlerden değilim,” dedi. “Hurafet ile imrar-ı hayat devirleri çoktan geçmiştir; Allah ne yazdıysa o olur,” diye karşılık verdi ve rehbere yoluna devam etmesini söyledi. Sıcak yemek yememiş ve birçoğu düzgün bir uyku çekememiş olmasına rağmen, kervan kısa süre sonra yeniden yola koyulmuştu. Hedefleri Hayber vahasıydı. Bu şehir, Müslüman kuvvetlerin 629 yılında Hayber’in Yahudi sakinlerini bozguna uğrattıkları muharebeye ev sahipliği yapmış olması nedeniyle, erken dönem İslam tarihinde ünlüydü. Müslümanlar neticede Yahudileri şehirden çıkarmış ve zengin hurma üretimini denetimleri altına almışlardı. Şehir bu hadisenin öncesinde Peygamber’in
    dedesinin kadın bir kâhinle istişare etmeye gittiği şehir olarak biliniyordu. Peygamber’in dedesi burada en küçük ve en sevdiği oğlunu, yani Peygamber’in babası olan Abdullah’ı kurban edip etmemesi hususunda bir kadın kâhinle istişare etmişti. Artık düşman topraklarında oldukları için Eşref “azami güvenlik önlemleri”
    alınmasını emretti. Morallerini bozmamak için bunun sadece bir tatbikat olarak yapıldığını, fakat bu bölgenin sık sık yerel kabilelerin baskın ve pusularına sahne olduğunu bildiğini söyledi. Yancılar ana kervanın iki tarafında mevzilenirken, o da öncü olarak yola koyuldu. İçinden geçmekte oldukları vadinin örtüsünden pek yakında çıkacaklardı. Eşref, kendisi ve keşifçilerinin önlerindeki araziyi inceleyebilmeleri için atların arkadan getirilmesini emretti. Fakat Bedevi keşifçilerden biri az sonra aniden hareketsiz kalıp onlara da durmalarını işaret etti. Hızla Eşref ’e doğru gelip, uzakta bir kervan gördüğünü söyledi. Söylediğine göre bu, içindeki adamların “çekirge sürüsü” gibi göründüğü devasa bir kervandı. Eşref makineli tüfek ve bütün hecinsüvarların ileri getirilmesini
    istedi. Bir tepeciğe tırmandı ve bu büyük kuvvetin 1,5 kilometre mesafede olduğunu gördü. Güneyden kuzeye doğru ilerliyorlardı. Gevşek intikal düzenlerinden anlaşıldığı kadarıyla, batıdan doğuya ilerleyen ve dolayısıyla çarpışma rotasında olan Osmanlı kuvvetini fark etmemişlerdi. Söz konusu kuvvetin kimliği ve kime bağlı olduğu belirsizdi. Şerif Hüseyin’den yana da olabilirlerdi Osmanlılardan yana da. Eşref kervanını kayalıkların ardına gizledi. Arazinin kıvrımları arasında hep birlikte yüz üstü uzandılar. Şansları yaver gitmedi. Bedevilerden ikisi ana
    gruptan ayrılıp Eyüp Berzenç ve on adamının Eşref ’in sağ kanadında mevzilenmiş olduğu tepeye doğru ilerledi. Eşref, yerlerini ele vermemek için kuvvetlerine kesinlikle gerekmediği sürece ateş açmama emri vermişti. Eyüp Bey’in adamları, kendileriyle karşılaşan iki gözcüden birini ateş açmadan ele geçirdiler, diğer gözcü ise kaçmayı başardı. Ele geçirilen süvari, taşıdığı İngiliz tüfeğiyle birlikte Eşref ’in önüne getirildi. Karşılarındakiler şüphesiz
    düşman tarafındalardı ve İngilizler onları iyi donatmıştı. Kaçmayı başaran süvarinin az sonra ana gruba haber salacak olmasından dolayı, Eşref o noktaya kadar gözettiği tedbir hâlini bir kenara bıraktı. Kervan hakkında mümkün olduğunca bilgi alıp rapor vermesi için bir keşifçi gönderdi. Yerel rehberler büyük kuvvetin kimden yana olduğu konusunda ihtilafa düştülerse de Eşref bunların “Arap İsyanı”nın bir parçası olduklarını biliyordu.
    Düşman kuvvetinin hacmi ve yakınlığı, kendisinin çok daha küçük olan grubunun kazayla ifşa olmasıyla birleşince, Eşref ’in midesine kramplar girmeye başladı. Düşmanın ana kuvveti, araştırma yapmak için 2.000 kişilik bir kuvvet göndermek adına az sonra durunca herşey aşikâr oldu. Rüyalarında adamlarına malum olan muharebenin artık eli kulağındaydı. Mekkeli süvari kuvveti, yaklaşık 1 kilometre kadar ötedeyken taarruza geçti. 2.000 hecin ve binicileri Osmanlı sefer kuvvetinin üstüne yağdı. Eşref, kuvvetini üç küçük müfreze şeklinde teşkilatlandırmıştı. Arkalarındaki derin vadide saklı olan ana kervanı korumak üzere Eşref merkezde, on kişilik birimiyle Çallı Hüseyin sol kanatta ve Eyüp Berzenç’in on adamı ileride ve sağ kanattaydı. Şerif Hüseyin’in süvarileri 700 metrelik
    menzile girdiklerinde Eşref makineli tüfek takımına derhal ateş açmalarını emretti. Fakat tam o anda Eşref bir başka taarruz grubunu fark etti. Bunlar atlı süvarilerden oluşuyor ve sol taraftan Osmanlıların merkezine doğru ilerliyorlardı. Çallı Hüseyin’in adamları bu taarruz grubuna ateş açmadılar; geçmelerine izin verip, sonrasında arkalarından ateş açmayı düşünmüşlerdi. Fakat arazi makineli tüfeğin ateş sahasını kısıtlayarak, süvarilerin
    herhangi bir engelle karşılaşmadan ilerlemesine olanak sundu. Makineli tüfeğin pozisyonunu değiştirmek için artık çok geçti; Eşref ve dört adamı, hücum etmekte olan süvarilere doğrudan ateş açabilecekleri, açıktaki bir tümseğe çıktılar. Az sonra Çallı Hüseyin’in müfrezesi de ateşe başladı. Yoğun ateş, hücum etmekte olan Araplar arasında kargaşaya neden oldu. Çallı Hüseyin’in adamlarından birinin attığı bir tüfek bombasıyla kargaşa paniğe dönüştü. Hücum eden grup dağılmış, fakat farkında olmaksızın Osmanlıların ricat hattını iyice tıkayan bir bölgeye çekilmişti.
    Osmanlı kuvveti tam da yarattığı kaostan istifade edecekken makineli tüfek tutukluk yaptı ve bu da Arap kuvvetlerine geri çekilme, yeniden düzen alma ve cephe taarruzlarını yenileme imkânı tanıdı. Taarruz grubunun ikinci denemesi daha ihtiyatlı oldu; makineli tüfek tamir edilip yeniden ateşe başladığında Arap süvariler akıllılık ederek durdular ve böylece Osmanlı makineli tüfeğini belirleyici bir rol oynamaktan mahrum bıraktılar.
    Bu esnada Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin ana gücü Osmanlıların etrafını çevirmek üzere yeniden düzen almıştı. Osmanlıları kanatlarından çevirmek için geniş bir manevraya başlamalarıyla, Eşref böyle üstün bir kuvvet karşısında hayatta kalmak adına tek şanslarının etrafları çevrilmeden evvel kaçmak olduğunu fark
    etti. Fakat kaçış güzergâhları tıkanmıştı. Eşref ve yaveri, ilerideki mevzilerinden ayrılarak, ana kervanın ricatını idare etmek üzere geri döndüler. Artık kendilerine 300-400 metre kadar yaklaşmış olan Mekkeli süvarilerden müteşekkil bir grubun hafif silahlarıyla icra ettiği bir yaylım ateşinin altında kalmışlardı. Nihayet ana kervana ulaşan Eşref, gelirken kullandıkları ve şimdi önü kesilmiş olan vadiyi es geçip paralel bir vadi üzerinden geri çekilmeleri talimatını verdi. Taşıdıkları paranın vadiye gömülmesini emrederek, düzenli bir geri çekilme için plan yapmaya başladı. İlk önce Eyüp Berzenç’in grubunun çekilmesini ve ardından Çallı Hüseyin ve makineli tüfek müfrezesi ricat ederken Berzenç grubunun onları korumasını istedi. Bu sırada düşman, çemberi daraltıyordu. Eşref ’in yaveri hızla gelip, geri çekilmeyi umdukları vadinin 500 metreden sonra çıkmaz yola dönüştüğünü bildirdi. Adamlar ana kervanı korumak üzere tepe hattındaki mevkilere tırmanırken, Eşref develerin geçitte çömeltilmelerini emretti. Makineli tüfeği adamlarının geri kalanıyla birlikte bu geçide çekebilmeyi umuyordu. Böylelikle burada bir savunma mevzii oluşturacak ve daralmakta olan kıskaçtan kurtulmaya teşebbüs edecekleri gecenin karanlığı çökene kadar dayanmayı umacaklardı. Düşman, makineli tüfek takımının geri çekilmeye başlamasıyla birlikte, saldırısının şiddetini artırdı. Eşref ’in “şehitler” olarak andığı birkaç kayba karşın takım, içlerinden birinin meydan okurcasına “Hayber kalesi” olarak adlandırdığı daha dar olan savunma mevziine
    çekilmeyi başardı. Şimdi bir başka yaylım ateşi, düşmanın bir başka hücumunu haber veriyordu. Bu hücum, tüfek ve bombaların kullanıldığı bir çapraz ateşle Osmanlıların mevziine sadece 50 metre kala durduruldu. Şerif Hüseyin’in kuvvetleri yaklaşmaktaydı. Eşref ’in sözleriyle, “100’e karşı 1 oynanan bir futbol maçını” andırana kadar, mevziinin sağ ve ön taraflarındaki çarpışma dişe diş, süngüye süngü ve hançere karşı hançerle sürdü.
    Zaman hızla geçti. Muharebe sabah başlamış ve vakit çoktan öğleden sonrayı bulmuştu. Eşref ve adamları tükenmişliğin adım adım kendilerini sarmaya başladığını hissedebiliyorlardı. Hareketsizleşmeye, ayaklarının üstünde duramayacak kadar yalpalamaya başladılar. Neredeyse her biri o veya bu şekilde yaralanmıştı artık. Eşref makineli tüfeğin namlusunu yakaladı ve adamlarından birinin yardımıyla onu daha yüksek bir yere
    kaldırmaya çalıştı. Fakat tepe Bedeviler tarafından süratle ele geçirildi. Artık herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Eşref, solundaki Çallı Hüseyin ve sağındaki Eyüp Berzenç istikâmetlerinden artık herhangi bir direniş emaresi işitmiyordu. Durum son derece boğucuydu. Yalnızca adamlarının teslim olmadan ölmüş olmalarıyla bir nebze gurur duyabilirdi. İçlerinden sadece birkaçı hâlâ hayattaydı. Bunlar da muharebe meydanı
    boyunca dağılmışlar, neresi müsaitse orada iki veya üç kişilik gruplar hâlinde direniyorlardı. Eşref, sonunda, hayatta kalan Osmanlı askerlerinden bir ya da ikisiyle birlikte bir yükseltiyi ele geçirmeyi başardı, fakat Arapların şiddetli saldırısı devam etmekteydi. Eşref, birden adamlarının birinin hâlâ çarpışmakta olduğunu fark etti. Bir kayanın arkasına siper almış, tüfeğini ateşliyor ve yaklaşan düşmana süngüsüyle saldırıyordu. Adam, bir anlık bir aralıkta Eşref ’i gördü ve destek ateşiyle onu korumayı vaat edip, atına binerek kaçması için ısrar etti. Diğer
    yandan bir başka adamı da aynı hususta ısrar ediyordu. “Aman beyim,” dedi, “bize ne olduysa oldu, Allah aşkına şu ata bin de bari sen kendini kurtar! Kendini şu heriflere yedirme!” Eşref, aşağıya bakıp atının nasıl olduysa hâlâ adamlarının biri tarafından tutulmakta olduğunu gördü. Tam o anda bir bağırtı duyuldu:
    “Beyim, hazineyi buldular.” Eşref yeniden aşağı baktı ve Bedevilerin gömülmüş paraya bir çekirge sürüsü gibi akın ettiklerini gördü. Osmanlı kuvvetinden geriye kalanlar Bedevi yığınına ateş açtı. “Attığımız kurşunların beheri bu insan yığını içinde birkaç adam delip geçtiği hâlde kimse buna aldırış etmiyor, cesetler birbiri üzerine yığıldığı hâlde bile bu ölüm fırtınası, yağmacıları katiyen işlerinden alıkoymayarak altın kapışmak hususundaki
    faaliyetlerine halel getirmiyordu.” Başka yerlerdeki görüntüler de aynı ölçüde gaddarcaydı. Eşref, adamlarından birinin karnının deşilmekte olduğunu duydu. Bir başkası bir mermiyle vuruldu ve kayalardan baş aşağı yuvarlanıp
    beş metre yüksekliten düşerek öldü. Eşref ve hâlâ çevresinde olanlar, 50 metre öteden adamın kafatasının açıldığını gördüler. Bir diğer yoldaşları o kadar tükenmişti ki tüfeğinin şarjörünü değiştiremiyordu. Gözleri bir yandan diğerine devrilirken ağzından köpükler çıkmaya başladı. Eşref yanına yaklaştığında adamın komutlara neden yanıt vermediğini anladı. Vücudu mermilerle deşilmişti ve gözleri kararmaktaydı. Bu kıyımın ortasında Eşref son bir çabaya teşebbüs etti. Adamlarına kayalık bir zirveyi almalarını ve oradan gelmekte olan Bedevileri ateş altına alabilecekleri bir mevzi oluşturmalarını emretti. Makineli tüfek takımından bir teğmen onlara katıldıysa
    da emri yerine getirmeye çalışırken vuruldu. Eşref silahı kaptı ve tepeden yukarı doğru ilerlemeye başladı. Fakat mühimmatının ve makineli tüfeğin sabitleneceği üçlü ayağın kayıp olduğunu fark etti. Onları taşımakla yükümlü olanlar ya ölmüşlerdi ya da kayıplardı. Vaziyetin beyhudeliğini fark eden Eşref, silahın imha edilip gömülmesini emretti. Ümidini gittikçe yitiren Eşref, etrafındaki birkaç adamla birlikte bir keçi yolundan ilerlemeye çalıştıysa da grup bir kez daha ağır ateş altında kaldı. Eşref ’in arkasındaki adamlardan biri vuruldu. Bir başka adamı yerde
    kıvranıyor, ötekiler ise onun yarasını sarmaya çalışıyordu. Geriye kalan iki yoldaşıyla birlikte ilerlemeye çalışan Eşref kasığında şiddetli bir acı hissetti ve yere yuvarlandı. Ve ilk sadme ile önüme düşen kurşun darbesiyle yerden kopan bir taşın husyelerime çarptığını sandım. Istırabım tesiriyle alıklaşmış idim. Bu kendi mahalline mahsus acıyla nefesim kesildi, sunar ve bu sırada bazı detayları yanlış verir. Göğsüme bir şey bastı. Gözlerim karardı. Bir müddet etrafımı görmedim. Hafif bir baygınlık geçiriyordum.

    Ayıldığında kulakları çınlıyordu. Böbrek ve kasığındaki acı nedeniyle kusacak gibiydi. İlerleyebilmek için gücünü toplamaya çalıştı, fakat yağmacılara ateş açarak, sadece, sönmeye yüz tutmuş muharebeyi yeniden alevlendirdi. Nihayet çarpışma yeniden dindiğinde vakit artık neredeyse gün batımıydı. Eşref ilerlemeye çalışırken yeniden vuruldu ve kaçmak için kendini yeniden zorladı. Sonunda bir tepeye ulaşmayı başardı, fakat bir kez daha vuruldu ve yere düştü. Düşünceleri karısına, çocuğuna ve ailesine kaydı. Astı İzzet onu bir kayanın arkasına çekti. Eşref hâlâ düşmana ateş etmeye çabalıyordu. Mekkeli bir Şerif başına dikilerek kendisini teslim olmaya ikna etmeye çalıştı.Böylelikle hayatı bağışlanacaktı. Eşref ’in “kaç” emrine rağmen Şerif ısrarcı oldu ve iki adam el sıkıştı. İzzet revolverini Şerif ’in kafasına doğrultarak adamın beynini patlatmayı teklif ettiyse de Eşref, bu tokalaşmanın daha fazla mücadele etmeden teslim olma anlamına geldiğini söyleyerek revolveri indirdi. Muharebe sona ermişti. Artık yapılabilecek tek şey ölü ve yaralıları bulmak için muharebe alanını incelemekti. Bedeviler, ölülerden birçoğunu çırılçıplak soymuştu. Eşref ve geride kalanlar çok üzgündü. Eşref ’in yarasının acısı aniden bedenini sardı ve
    uzanmak zorunda kaldı. Adamlarından biri yeri temizleyerek yaralı bacağını sardı. Yerde uzanan Eşref, bir muharebe raporu yazmaya niyetlendi; fakat kalemini muharebe sırasında kaybettiğini fark edince İzzet’e sözlü bir beyan verdi ve bunu orada bulunan Osmanlı kuvvetlerine aktarması için İzzet’in Ebu el-Naam’a dönmesini emretti. Sonunda Eşref, isyana bağlı güçler tarafından olaysız bir biçimde gözaltına alındı. Muharebe sırasında toprağa düşen askerlerine içli bir dua okumasına müsaade edilmesinin ardından, deveyle Emir Abdullah’ın çadırına götürüldü. Orada yere yatırıldı, bir doktor tarafından muayene edildi ve kendisine biraz yiyecek verildi. Saygılı bir muamele gördüyse de, neden bir Arap ülkesinde çarpışma zahmetine girdiği ve bunu neden İttihat ve Terakki Cemiyeti adına yaptığına ilişkin sorgulandı. Kuşların Şeyhi olarak bilindiği zamanlardan, yani eski rejim
    döneminde Arabistan’da geçirdiği yıllardan tanıdık bazı yüzler gördü. Ertesi gün Eşref ve küçük müfrezesi, muharebenin ardından onlarla ilgilenen doktorun da eşliğinde yoldaydı. Devesinin sarsak adımları yaralarının acısını şiddetlendiriyordu. Ais Vadisi isimli bir yere ilerlemektelerdi. “Arap İsyanı”na bağlı güçler için Eşref ’in ele geçirilmesi bir kutlama sebebiydi.
  • Verdiğiniz kötü kararların listesini yapıp bir bağlantı arayın. Hepsi ödün verme miydi yoksa acele kararlar mıydı? Bir bağ bulamazsanız kullandığınız zihinsel stratejiyi analiz edin ve bir süreliğine kasıtlı olarak zıt stratejiyi uygulayın. Eğer problem aceleyse kararı geciktirin ve akla gelen daha hafif, daha az belirgin etmenleri hesaba katın.

    Karar vermeden önce beyin fırtınası yapıp bir gece uyuyun. Yaratıcı düşünce gibi iyi karar verme de bilinçdışının kuluçkaya yatmasından yarar sağlar. Bu sürede zihniniz oradan oraya gezinir, işe yarayabilecek anıları didik didik eder. Uyku, bu kuluçkanın uçlardaki bir örneğidir ve rüyalarınız, uyandığınızda karar vermenizi kolaylaştıracak önemli ipuçları doğurabilir.

    Durumdan zihinsel olarak kendinizi uzaklaştırıp yerinizde olsa başkalarının neler yapacağını düşünün. Bu, beyninizi duruma yeni bir perspektiften bakmaya zorlayacak ve daha önce hesaba katmadığınız faktörlerin farkına varacaksınız.

    Favori seçeneği bir kenara yazın, sonra içindeki duygusal sözcükleri işaretleyin. Bunları sildiğinizde de alacağınız karar hâlâ iyi görünüyor mu? Değilse bu sözcükler karar vermenizin asıl sebebi olabilir.
  • 100 syf.
    ·1 günde·10/10
    DİKKATİNİZİ ARTIRIN

    ■ Hayatınızın bir şemasını çıkarıp iş, aile,
    sağlık vb. başlıklara ayırın. Üzerinden sık sık
    geçip hangi bölümde neyin sizden ilgi
    istediğini düşünün. Eğer ilgilenmeniz
    gereken bir konu varsa, o işi tamamlayana
    kadar bir işaret koyun. Şemayı sürekli temiz
    tutmaya çalışın. Hayatınıza geniş bir açıdan
    bakarsanız bir kısma odaklanırken
    diğerlerini ihmal etmemiş olursunuz.
    ■ Her gün yeni bir şey okuyun, izleyin ya da
    dinleyin. Aşina olmadığınız konular,
    beyninizin yeterince kullanılmayan
    bölgelerini uyarır ve bu beyin hücrelerinin
    gelecekte daha kolay etkinleşmesini
    sağlayarak toplam dikkatinizi artırmaya
    yardımcı olur.
    ■ Uzun süreli dikkat gerektiren işlerde sık
    sık kısa molalar verin. Aynı işi uzun süre
    yaptığımızda beyin sürekli uyarana verdiği
    önemi giderek azaltır ve dikkatimizin
    dağılması olasılığı artar.
    ■ Çok dikkat gerektiren işlerin öncesinde
    fiziksel egzersiz yapın. Illinois Üniversitesinin
    yaptığı bir araştırmaya göre dokuz
    yaşındaki çocuklar 20 dakika dinlenmek
    yerine 20 dakika koşu bandında
    yürüdüklerinde daha iyi odaklanıyor.
    Egzersiz sonrası beyin etkinliği ölçümleri,
    daha önce dikkatin odaklanmasıyla
    ilişkilendirilmiş desenler gösteriyor.


    ****
    Öğrenmeye İnce Ayar
    ■ Not tutup sık sık okuyun. Tekrar etmek
    bilginin unutulmasını önler çünkü anıları
    saklayan sinir ağlarını yeniden çalıştırır ve
    güçlendirir. Cornell Üniversitesinin not
    tutma yöntemini deneyin (lsc.cornell.edu/
    notes.html):
    1. Bir dersle ilgili bilgiyi notlar halinde
    saklayın
    2. Notlarınızdan hareketle sınav tarzı
    sorular hazırlayın
    3. Sorularınızı notlara bakmadan yüksek
    sesle yanıtlayın
    4. Notlarınızı ve yanıtlarınızı düşünün
    5. Eski notları düzenli olarak gözden geçirin
    ■ Sınava, alışılmadık bir kokunun olduğu
    bir odada çalışın ve sınava girmeden önce
    bileğinize bu kokuyu sürün. Takılınca da
    bileğinizi koklayın. Bu özellikle de ders
    materyalinin duygusal bir bileşeni varsa
    etkili. 2011’de Utrecht Üniversitesinde
    yapılan bir araştırmada gönüllülere kuş
    üzümü kokulu bir odada duygusal bir film
    gösterildi. Daha sonra bu kokuya yeniden
    maruz kalan gönüllüler gördüklerini çok canlı
    biçimde anımsadılar.
    ■ Bilgiyi parçalarına ayırın. Örneğin 8, 3, 2,
    4, 9, 0, 1, 9, 8’den oluşan bir diziyi
    832-490-198 olarak ezberleyin. Böylece
    “kısa süreli bellekte” yani beynin yeni bilgiyi,
    kullanılana, öğrenilene ya da yerine yeni
    girdi koyulana kadar sakladığı sinirsel tekrar
    döngüsünde tutmak kolaylaşıyor.
    Çoğu kişi bu döngüde beş
    civarı “maddeyle” başa
    çıkabilirken, dokuz
    basamaklı bir sayıyı
    üçerli gruplar hâlinde
    kodlamak, bu sayıyı
    üçe düşürüyor.


    ***

    .

    ***

    Bolca B vitamini tüketmek (tam tahıllar,
    tohumlar, yemişler ve fasulye çeşitleri)
    faydalı olabilir. Bunlar nörotransmiter
    üretimi gibi, beyinle ilgili birçok işleve
    katkıda bulunuyor. Bir araştırmaya
    göre yüksek dozda B vitamini, orta
    derecede hafıza sorunu olanlarda
    beyin büzülme hızını yarıya indirdi.
    BELLEĞE INCE AYAR ■ Uyaklı nimonikler (mesela
    parmaklarımıza bakarak hangi ayın kaç
    gün çektiğini bulmak) ve akronimler
    (sözcüklerin baş harflerini birleştirme)
    bilgiyi akılda daha kolay tutmanın
    denenmiş ve onaylanmış yöntemleri.
    ■ Kafanızda bildik bir yerin, örneğin evin
    zihinsel bir görüntüsünü oluşturun ve
    hatırlamak istediğiniz nesneleri odalarına
    serpiştirin. Böylece zihninizde evinizi
    gezdiğinizde bunları hatırlayabilirsiniz. Tıpkı
    Sherlock’un “zihin sarayı” yöntemi gibi.
    ■ Her sabah yapılacak işler listesi
    hazırlayıp gün içinde sürekli bakın ki
    hafızanızda taze kalsın.
    ■ Eve her gelişinizde anahtarı aynı
    yere asmak gibi alışkanlıklar edinin.
    Bu, beyninizde nesneler arasında
    (mesela kanca ve anahtar) bağlantı
    kurmanızı sağlar. Böylece her
    seferinde anahtarı nereye
    bıraktığınızı değil de doğrudan
    astığınız yeri hatırlarsınız.

    ***
    PROBLEM ÇÖZMEYE
    INCE AYAR
    ■ Kendinizi giderek zorlaşan problemlerle
    test edin. Beyniniz nihayet basit
    problemlerde kullanılan sabit dikkat
    stratejisini bırakıp problemlere farklı
    açılardan bakmaya başlayacaktır.
    ■ Eğer bir yapbozda takıldıysanız
    dikkatinizi başka yere verin ve daha sonra
    tekrar deneyin. Bu, beyni başarısız bir
    yaklaşıma mahkûm eden nöral etkinlik
    desenlerini kapatır ve beynin sorun üstünde
    düşünmesini sağlar, bilinçsizce de olsa işe
    yarayacak bilgileri düşünmemize olanak
    verir. Probleme geri döndüğünüzde bu yeni
    bilgi muhtemelen problem çözme girişimine
    dâhil edilecektir.
    ■ Problem çözmeyi yürüme ya da hafif
    koşu gibi düşük düzey etkinliklerle birleştirin.
    Bu, odaklı dikkati azaltmanıza izin verir
    çünkü bilinçli kaynaklarınızdan bir kısmını,
    yapmakta olduğunuz etkinliğe ayırırsınız.
    Aynı zamanda kan akışını ve endorfin
    salgılanmasını artırır ve bu da vücudun diğer
    kısımlarında olduğu gibi, beyin hücrelerini de
    harekete geçirir.
    ■ Kendi başınıza beyin fırtınası yapın.
    Karmaşık problemler genelde beynin sol
    yarısının çözümlerini gerektirir. O yüzden,
    hemen ilgili görünmeyen alanlara geniş ve
    genel bir bakış, perspektifinizi
    genişletebilir. Beyninizin
    ne kadar saçma
    fikirler üretmesine
    izin verirseniz,
    gelişigüzel
    dolaşırken bir
    çözüme
    rastlama
    olasılığı da
    o kadar artar.


    ***
    YARATICILIĞA INCE AYAR
    Toplu taşımaya bindiğinizde
    telefonunuza değil de camdan dışarıya
    bakın. Araştırmacılar can sıkıntısıyla
    gündüz düşlerinin zihni dağıtıp yaratıcılığı
    artırabildiğini gösteriyor.
    ■ Gazete sayfalarını kesip sözcükleri
    gramer bakımından doğru ama saçma
    cümleler kuracak biçimde birleştirin.
    Gramer yapısını koruduğunuz sürece
    ürettiğiniz yeni sözcükler bir tür anlam ifade
    edecek ve beyni, içeriğe farklı biçimde
    bakmaya zorlayacak. Bu da yaratıcı
    düşünce için faydalı bir beceri.
    ■ Işıkları söndürün
    Almanya’daki Stuttgart ve Hohenheim
    Üniversitelerinden psikologların yürüttüğü
    2013 tarihli araştırma, loş ortamların
    yaratıcılığı artırdığını gösteriyor. Dediklerine
    göre karanlık, bir tür özgürlük hissi yaratıyor
    ve “risk alan, keşfe dayalı işlem tarzını”
    tetikliyor.
    ■ Eğer bir hikâye okuyorsanız ortasında
    durun ve beş farklı alternatif
    son düşünün.
    ■ Mevcut görsel
    deneyimi tuhaf bir
    deneyime
    dönüştürün.
    Diyelim ki
    etrafınızdaki
    tüm nesneleri
    baş aşağı hayal
    edin. Onlara bu
    hâliyle yeni kullanım
    amaçları bulabiliyor
    musunuz?
    ■ Bir gündüz düşünü gerçek
    hayatta kullanmanın bir yolunu bulun.
    Örneğin bir öyküye ya da fıkraya
    dönüştürün.

    ***

    KARAR VERMEYE İNCE AYAR

    ■ Verdiğiniz kötü kararların listesini yapıp
    bir bağlantı arayın. Hepsi ödün verme miydi
    yoksa acele kararlar mıydı? Bir bağ
    bulamazsanız kullandığınız zihinsel
    stratejiyi analiz edin ve bir süreliğine kasıtlı
    olarak zıt stratejiyi uygulayın. Eğer problem
    aceleyse kararı geciktirin ve akla gelen daha
    hafif, daha az belirgin etmenleri hesaba
    katın.
    ■ Karar vermeden önce beyin fırtınası
    yapıp bir gece uyuyun. Yaratıcı düşünce gibi
    iyi karar verme de bilinçdışının kuluçkaya
    yatmasından yarar sağlar. Bu sürede
    zihniniz oradan oraya gezinir, işe
    yarayabilecek anıları didik didik eder. Uyku,
    bu kuluçkanın uçlardaki bir örneğidir ve
    rüyalarınız, uyandığınızda karar vermenizi
    kolaylaştıracak önemli ipuçları doğurabilir.
    ■ Durumdan zihinsel olarak kendinizi
    uzaklaştırıp yerinizde olsa başkalarının neler
    yapacağını düşünün. Bu, beyninizi duruma
    yeni bir perspektiften bakmaya
    zorlayacak ve daha
    önce hesaba
    katmadığınız
    faktörlerin
    farkına
    varacaksınız.
    ■ Favori
    seçeneği bir
    kenara yazın,
    sonra içindeki
    duygusal
    sözcükleri
    işaretleyin. Bunları
    sildiğinizde de alacağınız karar hâlâ iyi
    görünüyor mu? Değilse bu sözcükler karar
    vermenizin asıl sebebi olabilir.


    ***
    8.BEYIN EĞITIMININ
    GELECEĞI

    Elektriksel uyarım ve “akıllı ilaçlar”
    beyin gücünü artırabilir mi?

    BEYIN ÇARPICILAR
    Kafatasınıza elektrotlar bağlayıp
    elektrik vererek beyninizi harekete
    geçirmek tuhaf gelebilir ama doğru
    yapılırsa “transkraniyal doğru akım
    uyarımı” (tDCS) güvenli bir yöntem.
    Acı vermiyor ve hafif bir karınca-
    lanmaya yol açsa da can yakmıyor.
    Bu yöntem çok da iyi araştırılmış
    durumda; ana akım akademik lite-
    ratürde yayımlanmış 2.000’den
    fazla araştırma, yöntemin güvenli
    ve çocuklar için bile uygulanabilir
    olduğunu gösteriyor.
    Peki tDCS’den fayda sağlayabilir
    misiniz? Birçok araştırma bunun
    geniş kapsamda bilişsel becerileri
    geliş tirdiğini ve depresyon gibi
    duygu durum bozukluklarını hafiflet-
    meye yardımcı olduğunu gösteriyor.
    Fakat bazı araştırmalarda görülen
    fayda çok az ya da hiç yok. Genelde
    10 ila 20 dakika tDCS almanın az
    fark edilir, kümülatif etkileri olu-
    yor. Ancak araştırmaların birçoğu
    beyin sorunu olan insanlar üzerinde
    yapıldığı için, sonuçlar her zaman
    sağlıklı beyinlere uygulanamıyor.
    Önemli bir diğer şey de tDCS’in
    etkisinin elektrotların başın neresine
    yerleştirildiğine bağlı olarak
    değiştiği. Duygu durum, bellek ve
    bilişsel alan üstünde olumlu etkisi
    olduğu için varsayılan seçim olarak
    kullanılan bir “ideal nokta” var. Bu,
    dorsolateral prefrontal korteks.
    Yöntemden başka türlü faydalar
    görmek için elektrotları farklı yerlere
    yerleştirmek gerekiyor. Bazı tDCS
    aygıtları elektrot konumlarının bir
    “haritasıyla” geliyor.
    Piyasada onlarca kendin yap tarzı
    aygıt var. Şu an tDCS aygıtlarının
    doğrudan halka satışının önünde
    hiçbir yasal engel bulunmasa da
    tDCS aygıtlarının ne kadar iyi çalış-
    tığını gösteren bağımsız araştırma-
    ların sayısı kısıtlı. O yüzden böyle
    bir şey alacaksanız önce araştırma
    yapmalısınız. Pahalı makinelerden
    bazıları araş tırmaya yönelik ve
    ev kullanımı için gereksiz özellik-
    lerle geliyor. Ürün gamının diğer
    ucundaysa çok ucuz ve el yapımı
    tDCS aygıtları bulunuyor ki bunların
    güvenilir zamanlama mekanizmaları
    ya da yeterli güvenlik önlemleri
    olmayabilir.
    KIMYASAL AJANLAR
    “Akıllı ilaç” terimi, beyin gücünü
    artırdığı iddia edilen yüzlerce madde
    için kullanılan genel bir terim.
    Örneğin İngiltere’de üniversite
    öğrencilerinin yaklaşık %12’sinin per-
    formanslarını artırmak umuduyla,
    internetten kolayca alınabilen bu
    ilaçları kullandıkları tahmin ediliyor.
    Akıllı ilaçlar arasında dikkat
    bozukluğu konusunda kullanılan
    reçeteli ilaçlar ve narkolepsi teda-
    visinde kullanılanlar var.
    Bunlar asıl hastalar için etkisi
    kanıtlanmış ancak sağlıklı insanlar
    üstündeki etkisi bilinmeyen ilaçlar.
    Yan etkileri olabileceği için, kullan-
    madan önce aile hekimine danışmak
    akıllıca olur.
    Akıllı ilaçlar arasında, bitkisel tak-
    viye ürünleri de var. Bunlar verimli
    olduklarını iddia etseler de kapsamlı
    testlerden geçirilmiş değil.


    ***
    BAKTERILER
    Bağırsaklarınızda
    bazıları kötü ama
    birçoğu zihin ve beden
    sağlığımız için yararlı
    100 trilyon civarı
    bakteri yaşıyor.


    ***
    MANTARLAR
    Candida albicans gibi
    bağırsakta yaşayan
    mantarlar tüm mikrobi-
    yomun %1’ine karşılık
    gelse de bakterilerle ve
    diğer mikroplarla
    simbiyoz içinde yaşıyor.


    MAYALAR
    Mayalar, tek hücreli
    mantarlar. Candida
    albicans aslında bir
    maya. Çok fazlası hem
    maya hem de mantar
    enfeksiyonu olarak
    anılıyor.


    PROTOZOA
    Bu tek hücreli organiz-
    malar organik maddeyle
    besleniyor. Birçoğu
    zararsız, bazıları
    potansiyel faydalı,
    bazısı da ishal
    sebebi.


    ARKELER
    Bunlar insan bağırsa-
    ğında yaşıyor ve
    karmaşık şekerleri
    yıkıma uğratmada
    önemli rol oynayarak
    karmaşık süreçlere
    yardımda bulunuyor.
  • KARAR VERMEYE İNCE AYAR

    ■ Verdiğiniz kötü kararların listesini yapıp
    bir bağlantı arayın. Hepsi ödün verme miydi
    yoksa acele kararlar mıydı? Bir bağ
    bulamazsanız kullandığınız zihinsel
    stratejiyi analiz edin ve bir süreliğine kasıtlı
    olarak zıt stratejiyi uygulayın. Eğer problem
    aceleyse kararı geciktirin ve akla gelen daha
    hafif, daha az belirgin etmenleri hesaba
    katın.
    ■ Karar vermeden önce beyin fırtınası
    yapıp bir gece uyuyun. Yaratıcı düşünce gibi
    iyi karar verme de bilinçdışının kuluçkaya
    yatmasından yarar sağlar. Bu sürede
    zihniniz oradan oraya gezinir, işe
    yarayabilecek anıları didik didik eder. Uyku,
    bu kuluçkanın uçlardaki bir örneğidir ve
    rüyalarınız, uyandığınızda karar vermenizi
    kolaylaştıracak önemli ipuçları doğurabilir.
    ■ Durumdan zihinsel olarak kendinizi
    uzaklaştırıp yerinizde olsa başkalarının neler
    yapacağını düşünün. Bu, beyninizi duruma
    yeni bir perspektiften bakmaya
    zorlayacak ve daha
    önce hesaba
    katmadığınız
    faktörlerin
    farkına
    varacaksınız.
    ■ Favori
    seçeneği bir
    kenara yazın,
    sonra içindeki
    duygusal
    sözcükleri
    işaretleyin. Bunları
    sildiğinizde de alacağınız karar hâlâ iyi
    görünüyor mu? Değilse bu sözcükler karar
    vermenizin asıl sebebi olabilir.
  • Bu dünyaya neden geldiniz?
  • 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 225 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    “Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim. İstanbul Okuma Grubu’nun toplantılarını seviyorum. Birkaç saat boyunca beyin fırtınası yoluyla herkesin kendine has fikirlerini özgürce ifade ettiği motive edici toplantılar yapıyoruz ve ben her defasında -toplantı sırasında pek fark etmesem de- sonrasında beynimde şimşekler çakarken buluyorum kendimi. Şimdi gecenin bir vakti yazmak için oturmuş olmam da yine bu etkiden.

    “Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine. (Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: (http://www.cumhuriyet.com.tr/...guel_de_Unamuno.html)

    Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise… Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

    İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bu güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno, Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

    “Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, s. 75)

    “Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

    Yani özetle "her şey can sıkıntısından" diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim. Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi "yalnızlık ömür boyu"...

    BLOGUMDAN İLGİLİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUMAK İÇİN:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yalnizlik-omur-boyu/
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Stefan Zweig
    Olağanüstü Bir Gece kitabı ile yeni yolculuğa başladım ..
    Henüz yolun başında akıcı giden bir yolculuk olacağı gayet aşikar.
    Hiç bir şeyden zevk almayan varlıklı bir adam . Duygularını yitirmiş, varlıklı olmanın haz vermedi , aslında neden keyif alacağını, ya da alıp almayacagini dahil bilmediği boşlukta hayatına devam ederken . Bindiği bir taksi ile at yarislari Hipodromu'nda bulur kendini.
    Bakalım bundan sonra genç arkadaşımızı neler bekliyor.
    ------>
    1914 yılında Rava-Ruska'da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Fredrich M. von R.nin yazı masasında bulunan notlar daha sonra ailesi tarafından gözden geçirilmesi istenerek yazara verilmiş. Stefan Zweig de sadece altı saatlik bir zaman dilimini kapsayan bu olağanüstü geceyi sadece ismini değiştirerek Olağanüstü Bir Gece kitabı ile yazıya dökmüş....
    ------>
    Kendini bulmaya çalışan bir genç subay
    Elit kesimden sıkılmış benliğinin eksikliğini tamamlamaya ,bulmaya çalışan bir bey .
    6 satılık beyin fırtınası içinde oradan oraya sürüklenerek kısa bir yaşam
    Yazar içimizde ki eksik tamamlanmadığı sürece hep bir arayış içinde olduğumuzu gayet güzel belirtmiş .
    Bu arayışlar kendi kişiliğinden feragat etmenin yanı sıra toplumsal akıntıyı kapılmanın , kültür farklarının aslında içinde ki boşluğu gidermediğini belirtmiş .
    Normal şartlarda , yetişme ve eğitimi de katarak güzel bir kişilik yapısına sahip , elit bir kesimde yer alan , bir kişinin bile 6 saatlik bir süreçte nasıl değişken bir psikolojiye sahip olduğunu çok güzel kaleme almış
    Okumaya değer bir Modern Klasikler serisi kitabına
    Puanım 10
  • Alan Turing
    Matematikle savaş kazanan adam
    Alan Turing, II. Dünya Savaşı'nda Almanlar'ın "çözülemez" dediği şifrelerini çözen çok zeki bir matematikçi, bir kahraman ve intihara sürüklenmiş bir dahiydi.

    Bayan Clayton, 1954'ün haziran ayında, akşamüstü eve yaklaşırken bir şeylerin yanlış gittiğini biliyordu. Her gün ev sahibine yemek yapmaya giderdi, ama o gün süt hâlâ kapının önünde, gazete ise posta kutusundaydı. İçeri girdi, yatak odasına çıktı ve kapıyı çaldı. Yanıt alamayınca odaya girdi. Ve Dr. Alan Turing'in yatağın üstünde duran cansız bedeniyle karşılaştı.

    Yapılan inceleme sonucunda, 20. yüzyılın en parlak zekâlarından biri olan Alan Turing'in, önceki gece, yani 7 Haziranda, siyanür alarak intihar ettiği anlaşılmıştı.Matematik dalında kendini geliştiren Alan Turing, bilgisayar biliminin temellerini attı. Yapay zekâdan biyolojiye kadar birçok araştırmaya öncülük etti ve Naziler'in gizli şifrelerini çözerek, İngiltere'nin II. Dünya Savaşı'ndan kayıpsız çıkmasını sağladı.
    Ama aynı toplum, Turing'e sırtını döndü ve onun yaşam tarzını kabul etmedi. Turing'in intihara sürüklenmesinin nedeni de, büyük olasılıkla buydu. Turing'in yaşamı, bir dehanın hayret veren yaratıcılığının, dönemin önemsiz ve tutucu bürokratları tarafından nasıl yok edildiğini anlatan bir trajedi.

    Alan Mathison Turing, 1912 yılında orta sınıftan memur bir babanın ikinci çocuğu olarak doğdu. Çocukluğunun büyük bir kısmını, babasının işi dolayısıyla Hindistan'da, gardiyanların arasında geçirdi. Hayalci ve toplumdan uzak bir genç olarak amatör fen projelerine ilgi duydu. Derin araştırmalar yapar, mıknatısla metal arar ya da arıları yuvalarına geri dönene kadar izlerdi.
    10 yaşına geldiğinde "Natural Wonders Every Child Should Know" (Her Çocuğun Bilmesi Gereken Doğa Mucizeleri) adlı kitabı okudu ve bu, yaşamının dönüm noktası oldu. Bu kitap sayesinde, doğada çözüm bekleyen gizemleri keşfetti. Örneğin, canlıların tek bir hücreden oluşması gibi. Ayrıca, kitaptan öğrendiği çok önemli bir nokta da, bu gizlerin bilim yoluyla incelenebilmesiydi.

    Turing, o andan itibaren, sorularını yanıtlayamayacak konularla ilgilenmenin zaman kaybı olacağını düşündü. Devlet okulu Sherborne'da sorunlar yaşaması kaçınılmazdı. Çünkü, yaşıtlarına göre çok ileri bir düzeydeydi. Matematik ve fen, arkadaşlarının korkulu rüyasıyken, Turing bu derslere büyük bir ilgi duyuyordu. 17 yaşında, kuramsal bilimin merkezi Cambridge Üniversitesi'ne, matematik okumak üzere başvurmaya karar verdi. Trinity Koleji tarafından iki kez reddedildi; ancak, King Koleji tarafından kabul edildi ve öğretmenlerini, yaratıcılığıyla derinden etkiledi.

    1934'te, sınıfını birincilikle bitirerek mezun oldu. Bu başarısı, bilimsel araştırmalar yapmak üzere Cambridge Üniversitesi'nden burs kazanmasına yol açmış ve ömür boyu araştırma yapma fırsatı doğurmuştu. Ancak o yaz, Turing'in Grantchester çayırında otururken ansızın yaşadığı beyin fırtınası, yaşamını ve 20. yüzyılı değiştirecekti.

    Dünyanın en iyi matematikçilerini zorlayan bir problemi rasgele bulmuştu. Bulduğu çözüm, programlanabilir bilgisayar fikrinin doğmasına da yol açacaktı. Sorun, matematiğin herhangi bir matematiksel varsayımın doğruluğunu ispat edip edemeyeceğiydi. 2 2'nin 4 ettiği sonucunun doğruluğundan; 11, 13 ,17, 19, 29 ve 31 gibi sonsuz sayıdaki asal sayıların var olup olmadığı örneklerine kadar, eski gizlerden yola çıkarak, matematik problemlerini çözebilecek bir yöntem aradı.

    Turing, "Decidability Problem" denen bu problemi, Cambridge matematikçilerinden Max Newman'ın derslerinde duymuştu. Max Newman, mekanik yöntemin (mechanical process) işe yarayıp yaramayacağını merak ediyordu.Matematikçiler için mekanik yöntem zahmetli bir yol. Örneğin, çocuklar bu yöntemi uzun işlemleri yaparken "elde var 2, ekle 1" şeklinde kullanı-yorlar. Ama 23 yaşındaki Turing, bu yöntemi daha da geliştirmeye karar verdi. Hayalinde, her türlü matematik problemini inceleyebilen ve doğru olup olmadığını kontrol edebilen bir cihaz düşledi.

    Turing'e göre cihazın yapısı basit olmalıydı. Sonlu satır üstündeki simgeleri okuyarak, yazarak ya da silerek, tek bir simgeyle matematiğin özünü yakalayabilmeliydi. Turing, "Decidability Problem"ın çözümünün, veriler ne olursa olsun, bu makinenin bir sonuca varmasında yattığını gördü. Dolayısıyla makine, varsayımın doğru ya da yanlış olduğuna karar vermeli, sonunda da işlemi durdurmalıydı. Makine, hangi yöntemle yaklaşılırsa yaklaşılsın, çözülemeyecek bir paradoksa "bu varsayım yanlış" sonucunu verme-liydi. Şaşırtıcı bir şekilde Turing, bilimin çözemeyeceği problemlerin olduğunu gösterdi. Hâlâ, 20'li yaşlarındaki bu düşünceleriyle, dünya çapında bir matematikçi olarak kabul ediliyor.
    Makineler insanlar gibi düşünebilecek mi?
    50 yılı aşkın bir süre önce, Alan Turing, çağımızda da zihni kurcalayan bir soruya takıldı: "Bilgisayarlar bizim gibi düşünebilir mi?"
    Çoğu insan, bu düşüncenin gülünç olduğuna inanıyor. Asıl sorun, "düşünmek" kelimesiyle kastedilenin ne olduğu. Turing, ötekilerden farklı olarak, karışıklığa "Turing Test" fikriyle son verdi. Buna göre, eğer çalıştığınız bilgisayarın yanıtları bir insandan beklenebilecek yanıtlarsa, o zaman makinenin düşündüğü söylenebilir.
    1990'da Amerikalı bilim adamı Dr. Hugh Loebner, ilk düşünen bilgisayarı yapacak kişiye 100.000 dolar ödül koydu. 1990'dan beri her yıl, dünyanın en iyi bilim adamlarının icatları 10 jüri üyesi önünde deneniyor. Jüri üyeleri, 5 dakika içinde yanıtların bilgisayardan mı, insandan mı geldiğine karar vermek zorundalar. Loebner Ödülü'ne başvuranların bir kısmı, jüri üyelerinin yüzde 50'sini aldatmayı başardı. Ama, şu ana kadar hiçbiri bütün jüriyi ikna edemedi.
    Turing'in zekâsı, kısa zamanda çok daha acil ve tehlikeli bir amaç için kullanıldı: İngiltere'nin savaşta yenilmesini engellemek için... 1938 yılında, II. Dünya Savaşı'na bir yıl kala Turing, Bletchley Parkı'na gizli bir göreve katılması için davet edildi. Görevi, Nazi askeri şifrelerini çözmekti.

    Almanya'nın, Enigma diye adlandırdığı bu şifre makinesi oldukça karışıktı. Alet, mesajları, rotor ve elektrik akımları yardımıyla milyonlarca farklı şekle dönüştürüyordu. Turing'in görevi, makinenin yolladığı karmaşık mesajları açıklığa kavuşturmaktı. Polonyalı şifre uzmanları, gelişmiş matematik yöntemleriyle Enigma'nın eksikliklerini belirlemiş, hatta Naziler'in birtakım gizli mesajlarını çözmeyi başarmışlardı. Ama, savaş yaklaştıkça Enigma gelişti ve Polonya daha ileri gidemedi. Mesajlar çok hızlı bir şekilde çözülmeliydi; çünkü içerdikleri bilgiler sürekli değişiyordu. Bu, çok hız gerektiren ve oldukça zor bir görevdi.

    Turing'in kıvrak zekâsı bir kez daha çözümü buldu. Enigma'nın, olası bir çözümlemeye önlem bağlamında, çok büyük sayılardan oluştuğunu fark etti. Sözgelimi, "A" harfi "G", "G" de "A" şeklinde çözülüyordu. Turing'in, bir mesajdaki kelimelerin trilyonlarca olası çözümlemelerini çıkarıp, sadece işe yarayacakları ayırabilen bir makineye ihtiyacı vardı.

    Bu harika bir adımdı ve Turing'in bu fikrinden hareketle İngiltere, Alman denizaltısı "U-Boat"ların mesajlarını bir saatlik bir aktarım süresinde çözebildi. Ama Almanlar, 1942'de Enigma'yı yenilediler ve geliştirdiler. Daha da kötüsü, şifre çözücüler, Hitler ile generallerinin daha kapsamlı "Geheimschreiber" adlı bir şifre makinesi kullandıklarını saptadı. Henüz 29 yaşındaki Turing ile meslektaşları, bu gelişmelere ayak uydurmak zorundalardı ve yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan "elektronik" teknolojisini denemeye karar verdiler.

    Sonuç, "Clossus" adlı bir makineydi. Bir oda büyüklüğündeki cihaz, belirlediği şifredeki 25.000 karakteri, bir saniyede tarayan 1.500 radyo lambasından oluşuyordu. Bugüne kadar Colossus'un nasıl çalıştığı gizli tutuldu. Colossus, Müttefikler'in Hitler'in en gizli şifrelerine girmelerini sağlamış ve bu da Hitler'in mağlubiyetiyle sonuçlanmıştı.

    Tarihçiler, Colossus'un Avrupa'daki savaşı iki yıl kısalttığını ve buna bağlı olarak sayısız yaşam kurtardığını belirtiyorlar. Ayrıca cihaz, Turing'in 10 yıldan daha az bir süre önce hayalini kurduğu modern bilgisayarın öncüsü sayılıyor.

    Hitler'in yenilmesinden sonra, Turing, dünyanın ilk elektronik beynini yaratmaya karar verdi. Teddington'daki Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda çalıştı ve ufak değişikliklerle denklemleri çözebilen, maaş ayarları yapabilen ya da satranç oynayan "Automatic Computing Engine" (otomatik hesaplama cihazı) projesini geliştirdi. Hatta Turing, ilk dil programını tasarladı. Bürokratik çekişmeler nedeniyle projesini durdurmak zorunda kaldı. Ancak, 1948'de, basitçe tasarlanmış Mark-1 adındaki bilgisayarın geliştirilmesi çalışmalarına katılmak üzere Manchester Üniversitesi'e gitti. Mark-1'e önemli ekler yaptı.Günümüzde Mark-1'e ek gerçek bilgisayar olarak kabul ediliyor. Ama Turing'in zekâsı, onu yine başka yönlere itiyordu. Yapay zekâyla ilgilenmeye başlamış ve 1950'de, günümüzün gündeminden düşmeyen "makineler düşünebilir mi?" sorusunun yanıtını bulmak için testler yapmıştı.

    Turing daha sonraları, İlk kez 10 yaşında okuduğu "Natural Wonders Every Child Should Know" kitabına geri döndü. Kitapta, bir tek hücrenin trilyonlarca parçaya bölünerek canlıları nasıl oluşturduğu ve her bir hücrenin ne yapması gerektiğini bildiği anlatılıyordu. Ama, kitaba göre, hücrelerin bunu nasıl gerçekleştirdiği biraz gizemliydi. Turing, yanıtı buldu ve kimyasal maddelerin etkileşimlerini içeren karışık denklemleri bir yana bıraktı.

    1952 yılında Turing bir felaketle karşılaştı. Manchester polisi tarafından tutuklandı ve genç bir erkekle yakalandığı gerekçesiyle mahkemeye çıkarıldı. Toplumsal ahlakı bozmaya yönelik davranışları düzenleyen yasa kapsamında yargı-lanacaktı. O zamanlar homoseksüellik suçtu, Turing ise bunu gülünç buluyordu. Suçunu kabul etti, önünde iki seçeneği vardı: hapis ya da hormon tedavisi.

    Turing, hormon tedavisini seçti. Hatta, biyoloji ve fizik çalışmalarını bile sürdürdü. Ancak, bu suçlama ve verilen ceza, birçok şeyden mahrum kalmasına yol açtı. Güvenlik belgeleri elinden alındığından, şifre çözme merkezi GCHQ'a yürüttüğü danışmanlığına son verildi. Ayrıca, bildiği devlet sırlarını açıklaması olasılığına karşı gözetim altında tutuldu.

    Turing'i en çok korkutan, suçunun zeki makineler projesini de rafa kaldırma ihtimaliydi. Haziran ayının o soğuk ve yağışlı pazartesi gününde, bu kaygılar içinde salınan Turing'in aklından geçenleri tam olarak bilemiyoruz, hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Aslında, nasıl öldüğü de çok açık değil. Bilinen, siyanür şırınga edilmiş bir elma yediği. Emin olduğumuz tek şey ise, başarılı düşünürlerin çoğunun yaşamının erken sona erdiği. Turing öldüğünde sadece 42 yaşındaydı.
  • Zaman dediğimiz kavram dünyanın kendi etrafında dönmesi ile oluşan gece gündüzler ile dünyanın güneş etrafında dönmesi ile oluşan yılların birlikte ölçümüdür. Eğer dünya kendi etrafında daha hızlı dönseydi bir yılda yaşanan günlerin sayısı daha fazla olurdu. Mesela dünya kendi etrafında iki kat hızlı dönse fakat güneş etrafında aynı hızla dönmeye devam etseydi 20 yaşında olan bir insan normalde 40 yaşında olan bir insanın yaşadığı gün sayısı kadar yaşamış olurdu. Şimdi zaman üzerine yazdığım bu yazıya bir ara vereyim ve biraz beyin fırtınası yapalım. Örnekteki kişi biyolojik olarak 20 yaşında gibi genç mi yoksa 40 yaşında gibi orta yaşlı mı olurdu? Neden?

    ...

    Şimdi bu soruya cevap vermeden önce bir de şöyle düşünelim. Dünyanın kendi etrafında dönüş hızı değişmeseydi fakat dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızı iki katına çıksaydı yani 6 ayda 1 yıl geçseydi normalde 20 yaşında olan bir insan 20 yaşında gibi genç mi yoksa 40 yaşında orta yaşlı mı olurdu? Bence her iki durumda da kişinin biyolojik yaşı değişmezdi. Neden mi? Şimdi insan ömrünü belli bir uzunluktaki ipe benzetelim ve bu insan doğduğunda ipin ucunu yakalım ve ipin tamamının normal dünya yılına göre 80 yılda yanacağını düşünelim. İpin dörtte bir yandığında ister dünya kendi etrafında iki kat hızlı dönsün ister dünya güneş etrafında iki kat hızlı dönsün yani günlerin ve yılların süreleri farklı olsun bu ipin dörtte birinin yandığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Yani her iki durumda da kişi biyolojik olarak 20 yaşında olacaktır. Fakat kronolojik olarak yani geçen yılları düşündüğümüzde yada gün hesabı yaptığımızda karşımıza farklı rakamlar çıkar. Gördüğünüz gibi zaman izafi. Yıllar ve geçen zaman rakamların bize oynadığı bir oyun... (Devamı daha sonra gelecek inşallah)