• Elleri neden hep soğuk, benzi neden hep soluk, sesi neden hep kısık gecenin? Niye hep gece avutuyor insanları? Nerede geceyi doğuran? Gecenin anası nerede?
  • Gece dedimse kastettiğim yaşamak sadece
    Yaşamak, aşkı ıstırabı vefayı isyanı.
    Erdem Bayazıt
    Sayfa 92 - İz Yayıncılık
  • İşte hazırlanıyoruz
    Ayın ondördü gibi tepelerin ardından
    Görünmek için değil yalnızca
    Hatta hiçbir zaman görünmek için değil
    Dağıtmak için sadece
    Babalar nasıl götürürlerse bir sepet içinde
    Bir ömür tüketilerek kazanılan ekmeği katığı
    Anne eş çocuklar evlatlıklar
    Paylarına düşen kadar, adlarına yazılan kadar
    Nasipleri kadar ortaktırlar
    Yani babalar da ay gibidir
    Bazen bir , ikisi, bazen ondördü.

    Bir tünelden mi geçiyorsun kalbim
    Uçsuz mağaralarda damıtarak yalnızlığını
    hayatı yorumlamak değil yaptığımız
    Sürekli bir hüzün yağmurunda ıslanmak belki
    Dağlar dağların üstünde, tepeler ve tepelerin üstünde ben
    Ayın ondördü, ay bir anne sanki
    Ay ışığını emiyoruz tabiatla beraber
    Birlikte bir gece dokunuyor üstümüzde
    Gece dedimse kastettiğim yaşamak sadece
    Yaşamak, aşkı ıstırabı vefayı isyanı.

    Emerek ay ışığını nasıl da büyüyorsun ey kalbim
    Bir tarafın şehirler şehirler şehirler
    Mekanik bir çizgide tükenen insanlar
    Bir tarafın çöl
    Çölde birbirini boğazlayan aç çıplak insanlar
    Bir yüzün asya ey kalbim, bir yüzün afrika
    Öbür yanın avrupa amerika
    Saatler nasıl yorulmazlarsa işlemekten
    Sen de yorulmuyorsun ey kalbim büyümekten.

    Erdem Bayazıt
  • 125 syf.
    ·26 günde·Beğendi·9/10
    Şehrin önde gelen kişileri Bayan Irma’nın lüks genelevi Balkon’da her gece yanılsamalar oyunları oynarlar. Kendilerine özgü hazırlanmış dekorda yanlarında fahişeler ile kendilerini güçlü hissetmek ve otoritelerini göstermek oyunudur bu, ama aslında kendilerinden, gerçek hayattaki rollerinden kaçmaktır istedikleri. Gerçek hayatlarındaki acınası zavallılıklarından kurtulabilmek, baş edemeyecekleri zorlukların yükünden kaçabilmek, kendilerini olduklarından akıllı, yetkili, yetenekli hissedebilmektir oyunun amacı. Aynada görünen kahramanlarımızın sefil gerçek yüzleri değil, büyümüş ve güçlenmiş yanılsamalarıdır.

    Şehri yönetmesi beklenen Yargıç, Piskopos ve General genelevde oyunlarla kendilerini tatmin peşindeyken şehirde bir isyan başlamıştır; hiçbirinin ortaya çıkıp isyanı bastırmaya ya da saraya gitmeye cesareti yoktur. İsyan kapıya ulaştığında kahramanlarımızın yapabileceği tek şey, en iyi bildikleri şey, yine yanılsamalar yaratmaktır. Bu yanılsamalar dünyasında nihayetinde hepsi genelev patroniçesi "Bayan Irma"nın sadık kullarıdır.

    Genet önsözünde der ki: ‘’Bütün bu yazdıklarım elbette akıllı bir yönetmene göre yönelik değil. O ne yapması gerektiğini bilir. Ya ötekiler? Bir şey daha: Bu oyun şunun ya da bunun taşlaması olarak oynanmamalı. Suret ile yansımanın yüceltilmesidir bu oyun, dolayısıyla öyle oynanmalı. Taşlama ya da değil, anlamı ancak öylece anlaşılır.’’

    Oyun gerçekten çok etkileyicidir. Bizi ahlaki olarak çok rahatsız eder Genet; oyunun başrolleri fahişelere ve pezevenklere aittir, dekor bir genelevdir. Oyunun başından itibaren yargıç, piskopos, general, polis şefi ve genelevin patroniçesi Irma’nın gerçekten oyunun asıl karakterleri mi, yoksa genelevdeki rollere giren kişiler mi olduklarını ayırt etmekte zorlanırız. Genet vermek istediği belirsizliği ve önsözünde belirttiği suret ile yansımayı daha ilk sahnedeki bu algı yanıltmasında çok iyi şekilde vurgular. Oyunda aynalar bu amaçla çok güzel kullanılır.

    Nitekim final sahnesinde esas darbeyi indirir Genet; izleyici aslında sahneye değil aynaya bakmaktadır.

    Jean Genet sıra dışı zor bir hayat yaşamış, anne-babasını hiç tanımadan yetiştirme yurtları ve koruyucu aileler arasında geçen ilk gençlik yıllarından itibaren roman ve oyunlarında yer verdiği suça, ahlaksızlığa bulanmış ve her türlü vahşet ve rezillik ile tanışmış bir yazar. Öyle ki işlediği sayısız suçlar sonunda ömür boyu hapse mahkum edilmişken hapishanede yazdığı romanından etkilenen Andre Gide ve Sartre gibi ünlülerin cumhurbaşkanına rica mektubu sayesinde affedilmiş. Travmatik çocukluk ve gençlik döneminin ve sefalet yıllarında sokaklarda yaşadığı zorlukların rahatsız edici etkisini Genet, saklamak yerine tüm açıklığı ve rezilliği ile bizimle paylaşarak atar içinden; bu aşırılıkları, suçu, şiddeti, ahlaksızlıkların ortaya serilmesini tüm eserlerinde görürüz.

    Balkon, bu kapsamda önemli bir eserdir. İktidar gücünü kullanmayı gurur duyulacak bir eylem sayan insanlarla her karşılaştığımda "Balkon" gelir aklıma. Hepsi içi boş birer yanılsamadır; onları yaratan toplumun yaldızlarını kazıdığımızda ise karşımıza çıkan işte bu; "Balkon"dur.
  • 243 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum üçüncü kitabı oldu. Şiir kitaplarını, bir roman ya da öykü kitabı gibi okumayı bir türlü sevemedim. Zaman zaman elime alıp karıştırarak okumak daha hoş gelir.. Ama, Nâzım'da iş değişti. :) Son zamanlarda, ortamım müsait olduğunca sesli okumayı tercih ediyorum. Nâzım'ı da sesli okuyunca bambaşka bir duygu seli oluştu. O dizeler onun yüreğinden, kaleminden dökülürken; içinde yaşadığı coşkuyu, isyanı, direnci hissettim adeta.
    Nâzım halkın değil, halkların şairidir. Ve zaten en sevdiğim yönü de budur. Salt çiçek, böcek, aşk, acı değildir onun şiirlerine hakim olan.. Onun şiirleri her şeyi kapsar. Bütün çiçeklerin derlendiği bir buket gibi seriliverir önümüze.
    Üniversiteden arkadaşı Sİ-YA-U'ya aşıktır. Si-Ya-U tutuklanarak memleketine gönderilir, orada başı kesilerek öldürüldüğünü duyar Nâzım. Yüreğinin isyanını, Sİ-YA-U'nun en sevdiği tablo olan Mona Lisa'sının (Jokond) karşısında ağıda dönüştürür.
    *
    Nâzım Hikmet Ran - JOKONDUN HATIRA DEFTERİNDEN PARÇALAR
    #835
    Satır, 1929, Sayfa: 41-48
    ************************************************************
    Paris, 15 Mart 1924, Luvur Müzesi
    ***
    (''Jokond'' isimli manzum romanın birinci kısmından bir iki kroki)
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor.
    Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor.
    Bıktım artık canımın sıkıntısından.
    İçimdeki bu ruh yıkıntısından
    aldı fikrim şu hisseyi:
    Müzeyi
    gezmek iyi,
    müzelik olmak fena.!
    *
    Ben bu maziyi hapseden saraya
    öyle ağır bir hükümle kondum ki,
    çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlı boya
    mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya.
    Çünki
    ben o Floransalı Jokondum ki
    Floransadan daha meşhurdur tebessümüm.
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor,
    ve mademki maziyle konuşmaktan çabuk bıkılıyor,
    ben
    karar verdim bugünden itibaren
    bir hatıra defteri tutmağa.
    Belki dahli olur bugünü yazmanın
    dünü unutmağa.
    *
    Lâkin acayip bir yerdir Luvur.
    Burda belki bulunur:
    İskenderi Kebirin
    kronometreli Lonjin saatı.
    Fakat
    bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
    ve bir tabaka temiz defter kâadı.
    *
    Lânet olsun Luvruna, Parisine
    Yazarım ben de hatıratı
    muşambamın tersine.
    *
    Ve işte:
    Kırmızı burnunu eteklerime sokan,
    saçları şarap kokan
    miyop bir Amerikalının
    aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
    başladım hatıratıma.
    Yazıyorum sırtıma:
    Tebessümü meşhur olmanın elemini.!
    *
    18 Mart. Gece
    *****************
    Luvur uyudu.
    Zulmette Venüsün kolsuz vücudu
    benziyor bir harbi umumi neferine.
    Palıyor bir Şövalyenin altın miğferi:
    vurdukça gece bekçilerinin feneri
    karanlık bir resmin üzerine.
    Burda
    Luvurda
    benziyor günlerim birbirine
    tahta bir mik'abın dört tarafı gibi.
    Başım keskin kokularla dolu
    bir ecza dolabının rafı gibi.
    *
    20 Mart
    *********
    Hayranım Felemenk ressamlarına:
    Süt ve sucuk tacirlerinin tombul madamlarına
    kolay mı üryan bir ilâhe edası vermek.?
    Lâkin
    isterse ipekli don giyinsin
    inek + ipekli don = inek.!
    *
    Dün gece
    bir pencere
    açık kalmış.
    Felemenkli üryan ilâheler soğuk almış.
    *
    Bugün
    bütün gün
    ziyaretçilere
    çevirip dağ gibi pembe çıplak gerilerini
    aksırıp öksürdüler.
    Tutulmuşum ben de nezleye.
    Nezleli bir tebessümle gülünç olmayım diye,
    ziyaretçilerden gizliye gizliye
    burnumu çekip durdum.
    *
    1 Nisan
    *********
    Bugün bir Çinli gördüm.
    Başı perçemli Çinlilere benzer yeri yok.!
    Ne de çok
    baktı bana.!
    Bilirim ki ben
    Fildişini ipek gibi işliyen
    Çinlilerin teveccühü
    atılamaz yabana.
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    *
    20 Nisan
    **********
    Çin hadisatıyla meşgul gazeteler.
    Anlıyorum ki artık,
    Kaf dağından gelen eder
    altın semasında Çinimâçin yurdunun
    gerdi kanat.
    Fakat
    bu işte yalnız Britanya lordunun
    tüyleri yolunmuş bir kuş
    gibi matruş
    gırtlağı değil,
    kesilecek
    Konfuçyusun
    uzun
    seyrek
    sakalı da.
    *
    22 Nisan
    **********
    Dün gece bir Amerikan zurnasıyla
    12 beygirlik bir Fordun kornasıyla
    bir rüyadan uyandım.
    Ve bir lahza gördüğüm
    bir lahzada öldü.
    *
    Gördüğüm durgun mavi bir göldü.!
    Bu gölde canımın çekik gözlü canı
    yaldızlı bir balığın sarılmıştı boynuna.
    Ben gidiyorum ona
    sandalım çinişi bir çay fincanı,
    açtığım yelken
    kamış bir Japon
    şemsiyesinin
    nakışlı ipeğinden.
    *
    2 Mayıs
    *********
    Bugün Çinlim gelmedi.
    *
    5 Mayıs
    *********
    Bugün de yok.
    *
    8 Mayıs
    *********
    Benziyor günlerim
    bir istasyonun
    bekleme salonuna.
    Gözlerim dikili demiryoluna.
    *
    10 Mayıs
    ***********
    Yunan heykeltraşları.!
    Selçuk elinin çini nakkaşları.!
    Cemşide ateşle halı dokuyanlar.!
    Çölde hecinlere kaside okuyanlar.!
    Vücudunun rakısı rüzgâr gibi esen.!
    Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen.!
    Ve sen
    beş parmağında beş hüner taşıyan
    Mikel Anj usta.!
    Haykırın ilân edin düşmana dosta:
    Pariste fazla bağırmış diye,
    sevgilisi Jokondun,
    Fransa hududunun
    atılmış haricine.!
    *
    Çinden gelen sevgilim gitti Çine.!
    Ve ben artık
    bilemem kimlere derler Leylâ ile Mecnun.?
    O pantolonlu Leylâ
    Ben eteklikli Mecnun değisem.!
    *
    Ağlayabilsem a...h
    ağlayabilsem.!
    *
    13 Mayıs
    ***********
    Bugün tam benim önümde
    kanlı ağzının
    boyasını tazeleyen
    bir ev kızının
    elindeki aynaya ilişince gözüm,
    parçalandı kafamda şöhretimin teneke tacı.
    İçimde kıvranırken ağlamak ihtiyacı
    dudaklarım kırıtıyor,
    pişmiş bir domuz kellesi gibi suratım sırıtıyor.
    *
    Dilerim ki
    kübist bir ressama fırça olsun kemikleri
    Leonar da Vinçinin,
    boyalı elleriyle sarılıp boğazıma,
    altın kaplama bir diş gibi ağzıma,
    bu mel'un tebessümü taktığı için.!
    *
    (Yakında bu romanın tamamı çıkacak.)
    ***
    Bütün zulüm görenlerin şairidir Nâzım.. Nâzım hasrettir, Nâzım aşktır, Nâzım vatan sevgisidir, Nâzım emektir, Nâzım acıdır, Nâzım her şeye karşın ''umuttur''.
    Bir şans eseri sahafta bulduğum Adam Yayınları'nın serisinden ikinciyle devam edilir bu yola :) ''Benerci Kendini Neden Öldürdü.?'' Bu kez, Hindistan'da intihar eden Benerci isminde bir devrimciye yer veriyor.. Okuyalım. :)