• Genç Hegel "Glauben und Wissen" [inanç ile Bilgi] (1802) adlı yazısının sonunda "Yeni çağın dininin dayandığı duygu şudur; Tanrı öldü..." diye yazar. Hegel'in sözü,
    Nietzsche'ninkinden farklı bir şey düşünür. Bununla birlikte ikisi arasında, kendini bütün metafiziğin özünde gizleyen, özlü
    bir bağ bulunur. Paskal'ın Plutarkhos'tan aldığı “Le Grand Pan est Mort" [Yüce Pan öldü!] (Pensees, 695) sözü, karşıt bir te-
    melden çıksa da, aynı alana aittir. Biz önce "Fröhliche Wissenschaft" yazısının 125 nolu parçasındaki tüm metne kulak
    verelim. Bu parça "Der Tolle Mench" [Kaçık Adam] diye adlandırılmıştır.

    Kaçık adam- Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarken durmadan "Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyo-
    rum!" diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu tanrıya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar ."Ne,
    yolunu mu şaşırmış?" diye sordu biri. Bir başkası "bir çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş" dedi. “Yoksa saklanıyor mu?”,
    “Bizden korkuyor mu?”, “Yolculuğa mı çıkmış?”, “Yoksa göçmüş mü?” Onlar birbirlerine böyle bağırarak güldüler. Kaçık
    adam onların arasına sıçrayıp bakışlarıyla onları delip geçerek
    "Tanrı nerede?" diye sorar, "şunu da söyleyeceğim, onu biz öldürdük -sizlerle ben! Onun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreni silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu güneşinin zincirlerinden kurtarır iken ne yaptık biz yeryüzünde? Nerede gidiyor şimdi dünya, biz
    nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu?
    Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor mu-yuz? Tanrısal çürümeden-Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü!
    Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti! Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek
    elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kam bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? .Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak? Bu eylemin büyüklüğü bizim için fazla büyük değil mi? Bu ancak eylemi gerçekleştirene yaraşır sayıldığı için bizim tanrı olmamız gerekmiyor mu? Hiçbir zaman daha büyük bir eylem olmadı, şu da var ki, bizden sonra doğacak olan, bu eylem uğruna şimdiye kadarki tarihlerden daha yüksek bir tarihin bir parçası olacak!" kaçık adam burada susar,
    dinleyenlere bakar: Onlar da suskun, söylenenleri yadırgamış halde ona bakarlar. Sonunda kaçık adam elindeki fenerini yere atar, fener söner, parçaları çevreye dağılır. Sonra "çok erken
    geldim, daha zamanı değildi. Bu tekinsiz olagelme daha yolda, yolculuğunu sürdürüyor. O daha hâlâ insanların kulağına ulaşmadı. Şimşeğin de gökgürültüsünün de zamanı var. Yıldızların ışığının zamanı var, siz yaptıktan sonra bile, görülmüş, duyul-
    muş olmak için işin zamanı var. Bu eylem onlara hâlâ en uzak yıldızdan bile uzak, ama yine de bunu onlar yaptı!" Kaçık ada-
    mın aynı gün farklı kiliselere daldığı, içerde Requiem aeternam deo’yu söylediği anlatılıyor. Dışarı sürülmüş, sorguya çekilmiş; ama o şu yanıtı vermiş hep "Neden hâlâ buradasınız, niçin tanrıların türbesinde ya da mezarının başında değilsiniz?
  • Gece diyorum. Ne güzel kucaklıyor hüzünleri, ya yalnızlık? Siyah bir iplik gibi sarıyor yürekleri. Peki, ya dua? Ah, dua olmasa, nasıl görünürdü umutlarımızın güneşi? 🌸🍃
  • Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."
  • Berna Moran'dan
    "Alımlama Estetiği ya da kuramı (Rezenptionsasthctik) 1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili olarak okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır. Ama bu çeşitlere geçmeden önce, alımlama kuramının, Duygusal Etki Kuramı’ndan nasıl ayrıldığını belirtmekte yarar var.
    Duygusal Etki Kuramı’nı incelerken söz konusu etkinin, arınma, zevk, heyecan ve estetik yaşantı gibi psikolojik alanda etkiler olduğunu belirtmiştik. Sanatın işlevi bu etkileri uyandırmaktı ve sanatı tanımlamak için sanatın özü olarak ileri sürülüyordu. Alımlama kuramı ise sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir. Esere anlamı yazar mı yükler, eserdeki sözcükler mi üretir, yoksa okur mu verir? Bu bir duygu sorunu değildir, düşünsel ve bilgisel bir sorundur ve bundan ötürü alımlama kuramı yorumbilim (Iıcrrnctıetics) bağlamında öne sürülmüş bir kuramdır.

    Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık yazara da, okura da sırt çevirmiş kuramlardır. 1960’ların sonunda ise ortaya atılan kuramların çoğu doğrudan doğruya okur merkezli olmasalar bile hiç değilse okura dönük yönleri olan kuramlardır. Macherey ve Eagleton’un Marksist eleştirisinde olsun, Derrida’yı izleyen yapı-sökücülerin metin incelemesinde olsun, kimi feminist eleştirmenlerin eserlere kadın gözüyle bakma yöntemlerinde olsun okura önemli rol düşmektedir.

    Eleştiride okurun ön plana çıkmasının nedenleri karmaşıktır ve esas amacımız da bunu açıklamak değil. Bununla birlikte bir iki noktaya değinmek yararlı olabilir. Nedenlerden biri, modernist edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet etmesidir.

    James Joyce, Franz Kafka, Allen Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az, kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama ve anlamlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili. Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi, kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık tanıdı.

    Ayrıca göstergebilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, yarış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu.

    Alımlama Estetiği bugün çeşitli ülkelere yayılmış durumda, ama doğum yeri Almanya’dır ve son zamanlarda orada ki çalışmalar Konstanz Universitesi’nde odaklaştığı için, Almanya’daki gruba Konstanz Grubu adı verilir. Biz de burada ilk önce bu grubun ünlülerinden Wolfgang Iser ile Hans-Robert Jauss’u, sonra da alımlama kuramının Ameri ka’daki temsilcisi Stanley Fish’in görüşlerini özetleyeceğiz.

    Wolfgang Iser

    lser’e göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içinde hazır bir şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Yeni Eleştiri, anlamı yapıtta okurdan bağımsız bir şekilde mevcut sayıyordu ve eleştirinin görevi bu anlamı bulup çıkarmaktı. Onun için yazar da, okur da hesaba katılmıyordu bu işte. Yapısalcılar da yazarı ve okuru bir yana bırakıyorlardı, çünkü onlara göre metnin anlamını yazar değil “dil” (sistem) oluşturur ve bundan ötürü okurun da bu işte rolü yoktur. Oysa Alımlama Estetiği’ne göre anlam, sanıldığı gibi, metinde oluşmuş ve bütunleşmiş bir şekilde yatmaz, yalnız gücü! halde vardır ve ancak okur tarafından alımlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır bir yazınsal metnin: Yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bunlardan birincisine artistik, ikincisine estetik uç diyor Iser ve bu iki uç olmadan yapıtı meydana gelmiş saymıyor. Başka şekilde söylersek, yapıta bir nesne gibi değil, bir olay gibi bakılıyor. Metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay.

    Burada asıl üzerinde durmamız ve açmamız gereken nok ta, okurun rolü sorunu. Metinle okur arasında nasıl bir iliş ki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser ger çekleşiyor? Okur nasıl katılabilir yaratma edimine? Katkısı ne olabilir? Iser’e göre metinde yazar her şeyi söyleyemez ve ister istemez birtakım yerlerin doldurulması okura dü şer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara “boş alan” ya da “belirsizlikler” diyoruz. Bunlar basitten karmaşığa, somut tan soyuta doğru çeşit çeşittir ve özellikle basit türden olan ları okur farkında olmadan doldurur, gerekli ayrıntıları ek- ler. Çok basit bir örnek verelim. Bir romanda “Hasan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu” diye bir cümle okusak, bu vitrinlerin aydmlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşlu ğu dolduruveririz. Böylece metnin yazılmasına, bütünleş mesine katkıda bulunuruz. ama bu türden boşluk alanları nın doldurulması önemli değildir. Okurun boş alanları dol durarak anlamı oluşturması asıl soyut düzeyde meydana gelir ve okurun bu konudaki rolünü açıklamak için metin ile dış dünya arasındaki ilişkiye değinmemiz gerekir.

    Yazınsal metinde sözü edilen kişiler gerçek yaşam dünya sında var olan kişiler değildir; onlar kurmaca bir dünyada yaşarlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkinebenzeyen töreleri, gelenekleri, yaşam biçimleri, inançları vardır. Kurmaca metin dış dünyayı yansıtan bir kopya ol madığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplum sal, kültürel öğelerde aranmalıdır. Dediğimiz gibi bunlar metinde, töreler, gelenekler, davranış biçimleri, dünya gö rüşleri şeklinde çıkar karşımıza. Kısacası, kurmaca metnin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

    Bundan ötürü W. Iser gerçeklik kavramı üzerinde durarak, her şeyden önce “gerçeklik” sözcüğünün anlamına eğiliyor. Tarihte her dönemin gerçeklik dediği şey başkadır, çünkü belli bir dönemin belli bir gerçeklik kavramı vardır ve bu gerçeklik, o dönemde egemen olan dünya görüşünün kendine göre sistemleştirerek kurduğu bir modeldir. Böyle ce aslında değişken ve tutarsız olan gerçeklik bir sisteme sokulmuş, bir bütünlük kazanmış olur. Böyle bir dünya gö rüşü, karmaşık olan gerçekliği, ister istemez daha basit bir sisteme indirger ve kendine göre geçerli olan birtakım davranış biçimleri, ahlaksal değerler koyar. Romanlar gerçi insanları, onların arasındaki ilişkileri, geçen olayları anlatırsa da, lser’e göre, yazar aslında bu kişilerin davranışlarına, inançlarına, ilişkilerine temel oluşturan ahlaksal, toplumsal görüşlerle, değer anlayışlarıyla uğraşır. İşte romanın gerçeklikle bağıntısı burada aranmalıdır.

    O halde roman toplumda geçerli sayılan düşünce sistemlerini, çağdaş değerleri yansıtır diyebilir miyiz? Iser bu kanıda değil, çünkü ona sorarsanız bu değerler gerçek yaşamda insanların davranışını yönlendirici işlev görür, oysa yazarın amacı bu değerleri tartmak, geçerliliklerini sorgulamaktır. Yazar belli bir dönemde egemen olan dünya görüşünü ele alırken onu kopya ederek sunmaz, onun eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği, inkar ettiği yönleri su yüzüne çıkarır. Her düşünce sistemi birtakım olanakları dışlamak zorundadır ve bu yüzden ister istemez eksik ve yetersizdir. Yazar genellikle bu boşluğa parmak basar, sistemi daha dengeli bir duruma getirmeye ça balar. Şöyle de söyleyebiliriz: Roman belli bir dünya görü şünün görmezlikten geldiklerini vurgular, yani el attığı, gerçeklerin bu ihmal edilmiş yönleridir. Demek ki Ahmla ma Estetiği’nin iddiasınca, yazarın eserinde dile getirdiği gerçeklik, yansıttığı toplumun bellediği gerçeklikten farklı dır. Alışılmışın reddedilişi ya da ink denen bu sunuş, okuru, gerçekliği kaldırılmış normlar ve davranışlar karşı sında yeni çözümler bulmaya zorlar ve onu bir varsayım dan bir varsayıma iterek boşlukları doldurmaya yöneltir.

    Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun tersi de doğrudur, yani metne bir anlam vermek olanaksızlaşırsa okur umutsuzluğa kapılır ve metni elinden bırakır. On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla yaklaştıkça romanlarda belirsizlik alanları da artar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yazarın amacını anlamakta, eseri yo rumlamakta güçlük çeker.

    Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba har camaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleycbiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anlatıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemcn romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorlu yor okuru. Şöyle diyor bu konuda:

    “Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle başbaşa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Başbaşa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri -benim izahü şerhim olmasa da anlayabilmektedir.

    Bu söylediğini Bcreketli Toprcıklcır Üzerinde’de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova’ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altın da ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek köyüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çukurova’da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yusuf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, “el öpmekle ağız kirlenmez” diyerek, bireysel çıkan için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi? Ama romanda başka bir karakter, Zeynel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak patronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yandan bu düzene ayak uyduran ırgat başı ve katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldüğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yorumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tutumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecektir.

    Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşılaştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yorumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Iser? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yorumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfi olabileceği görüşüne de yanaşmıyor. Okur her ne ka dar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleştirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Ya zarın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki gösterge lerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanlan. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın için de kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmaz dır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü lser’e göre önemli olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur ta rafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandır dığı estetik zevktir.

    Hans-Robert Jauss

    Yine Konstanz ekolünden Jauss da okura dönük bir eleştiri yöntemi geliştirmiştir. ama Jauss’un özelliği okuru, daha doğrusu okurları tarihsel dönemlerdeki koşullar içinde düşünmesidir ve önerisi de edebiyat tarihinin, bilimsel araştırmalara ve sözüm ona tarihsel nesnelciliğe göre değil, okurların tepkisine göre yazılmasıdır. Belli bir dönemdeki okur, yaşadığı dönemin tarihsel, toplumsal, kültürel koşullarının belirlediği bir çerçeveden bakar esere. Daha kesin olarak söylemek gerekirse okurun bir “beklentiler ufku” ya da beklentiler yelpazesi vardır. Eserle temasa geldiğinde bu beklentiler şu ya da bu ölçüde karşılanır. Onun için eleştir menin yapacağı ilk iş eserin ait olduğu dönemin meydana getirdiği bu beklentiler yelpazesini belirlemektir. Ancak o zaman farklı dönemlerde okurların bir esere gösterebileceği değişik tepkiyi anlayabiliriz.

    Jauss ayrıca, tarih boyunca edebiyat zevkinde meydana gelen değişimleri de bu yolla açıklıyor. Şöyle ki, yenilik ge tiren yani beklentilere uymayan bir eser o dönemin okurla rına yeni bir ufuk açar ve estetik ölçütlerin değişmesine ne den olur. Ne ki, zamanla bu yeni beklentiler de kanıksanır, aşınır ve o zaman Rus Biçimcilerinin dediği gibi alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler yaratı lır. O halde eserin bir tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik beklentilerine göre dönemden döneme deği şen anlamları vardır. Eleştirmen eserde hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların tepkilerinin açıklanmasını yapar.

    Jauss bir yandan eseri tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmeyi şart koşuyor ama edebiyat formlarının gelişmesini ekonomik ve toplumsal koşullara değil, aşınan ede biyat öğütlerinin yenilenmesi gerekliliğine bağlıyor. Bunu yapan da radikal yenilik getiren eserlerdir diyor. O halde Ja uss’a göre bir edebiyat eseri hem yazıldığı tarihsel dönemin (beklentilerinin) ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir, hem de, yenilikçiyse, tarihi etkiler, çünkü yeni beklentiler yara tarak ilerideki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belin mekte etken bir rol oynar. Bu durumda Jauss’un eserleri değerlendirme ölçütü de doğal olarak okurun beklenti ufkuyla eser arasındaki uzaklık ve yakınlık derecesine dayanır. Eğer bir eser yazıldığı dönemden daha önceki bir dönemin beklentilerine yakınsa o modası geçmiş bir eserdir. Yok eğer, yazıldığı dönemin beklentilerini karşılamakla yetini yorsa, zamanına ya da “modaya uygun” demektir. Ama da ha ileriki bir dönemin beklentilerinin habercisi olacak ka dar döneminden uzaksa ve ileri ise, o eser zamanında anlaşılmamış ve “zamanından önce” gelmiş bir eserdir. Bu kuramrn durumu basitleştirmekten doğan zayıf bir noktasına
    işaret edilmiştir, çünkü Jauss’un hesaba katmadığı bir ufuk çeşitliliği söz konusudur. Aynı dönemde tüm okurların ka tıldığı bu beklentiler yelpazesi olduğunu söyleyemeyiz. Okurlar farklı gruplardan oluşabilir ve her grubun kendi beklentiler ufkunu hesaba katmak gerekir.

    Stanley Fish

    Okur merkezli kuramlar içinde metne anlam kazandı makta okura en etkin rolü tanıyan Amerikalı eleştirmen Stanley Fish olmuştur. Iser, okura boşlukları doldurmak, anlamı tamamlamak, bütünlemek işlevini yüklüyordu, yani okur kendine düşeni yaparak anlamın somutlanması için gereken katkıyı yerine getiriyordu. Çünkü metnin kendi sinde gücül olarak anlam vardı. Fish bunu reddediyor, çünkü ona göre anlam, okuma süreci içinde okurda uyanan yaşantılardan başka bir şey değildir. Okur bu yaşantılarına göre anlam verir metne. Başka bir deyişle, bir sözcüğün, imgenin ya da herhangi bir öğenin metnin içinde (belli bir bağlamda) gördüğü işi belirlemek ona anlamını vermektir ve dediğimiz gibi, bu, ancak okurda uyandırdığı yaşantıya bağlıdır. Demek ki, Fish’e göre anlam ve değerden söz etmek bir nesneyi değil bir olayı betimlemektir.

    Eserin yorumunu okura bırakan diğer kuramlarda Olduğu gibi, Fish’in kuramında da her okurun kendine göre doğru sayacağı, tümüyle öznel bir yorumu ve değerlendirmesi ola caktır sonucuna varmayacak mıyız? Fish elbette ki bunun farkında, ancak şöyle bir çıkış yolu arıyor. Bir eleştirmen metni okur ve yaşantısına bakarak eseri yorumlarken, tek başına ve boşlukta değildir. Bulunduğu çevrenin ve çevreye dahil diğer eleştirmenlerin meydana getirdiği bir toplu luk vardır ve bu topluluktan olanlar bir eseri az çok benzer şekilde okurlar. Başka bir topluluk ya da okurun okuma edinimi, yorumu ve değerlendirmesi farklı olabilir. Ama hiçbiri kendininkinin doğru olduğunu kanıtlayamaz; olsa olsa başkalarını esere kendilerinin açısından bakmaya çağırabilir."

    Edebiyat Kuramları ve Eleştiri-Berna Moran-İletişim Yayınları
  • KUZGUN

    Bir zamanlar kasvetli bir geceyarısı,unutulmuş eski bilgilerin,
    Tuhaf ve antika ciltleri üzerine düşünüyordum,
    Yorgun ve sıkıntılı-
    Uyumak üzereydim,neredeyse başım düşüyordu ki,
    Bir tıkırtı geldi birden,sanki kibarca
    Oda kapımı çalan-çalan birisi gibi.
    ''Odamın kapısını tıklatan'' diye söylendim ''bir konuk-başka birşey değil,yalnızca bu.''
    Ah iyice anımsıyorum ki o hazin Aralıktı;
    Ve zemine vuruyorsu sönen her bir közün yansısı.
    Sabahı istiyorum şevkle;-Boş yere
    Aramıştım
    Ödünç bir avuntuyu kederden-
    Yitik Lenore'un kederinden-
    O eşsiz ve pırıl pırıl kızın,meleklerin Lenore diye andığı-
    Buralarda anılmayacak artık adı.
    Ve mor perdelerin belirsiz,hüzünlü,ipeksi hışırtısı
    Önceden hiç duyulmamış tuhaf kokularla dolduruyor-
    Tir tir titretiyordu beni;
    Öyle ki,çarpıntımı bastırmak için tekrarladım,
    ''Oda kapımdan girme izni isteyen bir konuk bu-
    Oda kapımdan girme izni isteyen geç bir konuk-
    Başka birşey değildir bu.''
    O sıra cesaretimi toplayıp;daha fazla oyalanmadan,
    ''Sir''dedim ''yada madam affınızı dilerim ama
    gerçek şu ki dalıyordum ve siz öylesine yumuşak
    bir tıkırtıyla geldiniz ve öylesine hafifçe tıklattınız-tıklattınız
    Oda kapımı ki duyduğumdan pek emin değilim sizi''
    Diyerek kapıyı açtım burada;karanlıktan başka birşey
    yoktu orada.
    Orada durdum,korku ve merakla karanlığın içine baktım uzun süre,
    Kuşkuyla,kurarak hiçbir ölümlünün cüret edemediği hayalleri;
    Ama sükunet bozulmadı ve sessizlik bir ipucu vermedi,
    Ve fısıltıyla söylenen tek sözdü orada ''Lenore?''
    Buydu fısıldadığım,mırıltılı bir yankıyla geri gelen
    O söz ''Lenore''.Başka birşey değil yalnızca bu.
    Odama dönerken alev alev yanark ruhum,
    Aynı tıkırtıyı işittim yine ilkinden biraz daha kuvvetlice
    ''Kesinlikle''dedim.''Kesinlikle birşey var penceremin
    kafesinde;
    Öyleyse neymiş bakalım ve bu esrarı çözelim-
    Rüzgardır,başka birşey değil bu.
    Açıverince kepengi,eski devirden kalma
    Azametli bir kuzgun,kanat çırpıp sallanarak adım attı içeriye,
    Ne bir selam verdi ne bir an durdu yada oturdu;
    Ama bir Lady'nin yada Lord'un edasıyla tünedi kapımın üstüne-
    Oda kapımın üsütnde bir Pallas büstüne kondu-
    Konup oturdu hepsi bu.
    Derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
    Kederimi gülümsemeye dönüştürdü,
    ''Sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz''dedim
    ''Korkak değilsin sen,gecenin kıyısından gelen
    suratsız ve yaşlı kuzgun-Gecenin Plutonian kıyısındaki
    saygıdeğer adın nedir,söyle bana''
    Kuzgun dedi ki''Bir daha asla''
    Çok şaşırmıştım bu çirkin kuşun konuştuğunu duyup
    Böylesine açıkça;
    Pek alakalı olmasa-yanıtı pek anlamlı olmasa da;
    Çünkü kabul etmeliyiz ki yaşayan kimse henüz mazhar olmadı;
    Oda kapısının üstünde bir kuş-
    Kuş yada hayvan görmeye oda kapısının üstündeki büstte
    Bir isimle ''bir daha asla'' diye.
    Ama kuzgun,sessiz büstün üstünde tek başına yalnızca bu sözü
    söyledi,sanki bu tek sözle içini dökmüş gibi.
    Sonra başka birşey söylemedi-ne de bir tüyünü oynattı-
    Ben mırıldanana dek,''Önceden uçtu diğer dostları-
    Sabahleyin beni terk edecek,umutlarımın önceden
    uçup gittiği gibi..O zaman kuş '' Bir daha asla'' dedi.
    Sessizlikten ürküp böylesine uygun bir yanıtla bozulmuş
    ''Kuşkusuz'' dedim,''Söylediği şey bütün sermayesi
    Mutsuz bir sahipten kapılmış,zalim bir
    Belanın soluk vermeden izlediği ve izlediği ta ki
    Şarkılarının nakaratı olana dek-
    Umutlarına ağıt yaktığı
    ''Asla-Bir daha asla'' nakarattı.
    Ama kuzgun hayallerimi tebessüme çevirirken hala,
    Minderli bir iskemleyi sürdüm kuşun,kapının ve büstün önüne;
    Sonra,çökerek kadife yastığın üstüne,kendimi hayalden hayale
    Geçmeye verdim,düşünerek bu eskinin meşum kuşu-
    Bu suratsız,çirkin,korkunç,sıska ve uğursuz,eski zaman kuşu
    Ne demek istemişti gaklayarak ''Bir daha asla ''diye?
    Oturdum bunu bulmaya çalışarak,ama tek söz etmeden
    Ateşli gözleri şimdi göğsümün içinde yanan kuşa;
    Bunları bulmayı düşünerek oturdum,başım hafifçe eğilirken
    Kadife yastığın,lamba ışığının üstünde göz gezdirdiği kumaşa,
    O,oturmayacak,ah,bir daha asla.
    Derken,bana öyle geldi ki,görünmez bir buhurdanla
    Tütsülenip yoğunlaştı hava
    Sallanan,adımları tüylü zeminde tıpırdayan meleklerce.
    ''Zavallı'' diye bağırdım ''Tanrım emanet etti-
    Bu meleklere gönderdi seni
    Unut-unut ve arın anısından Lenore'un;
    İç,ah,iç bu arındırıcı ilacı ve unut bu yitik Lenore'u''
    Kuzgun dedi ki''Bir daha asla''
    ''Kahin''dedim,''Kötülüğün işi-yine de kahin,şeytan yada kuş olsa da-
    İster ayartıcı göndermiş olsun,ister fırtına fırlatmış olsun
    Seni bu kıyıya,Issız ama korkusuz,bu büyülü ama terkedilmiş toprağa
    Bu eve dehşetin uğradığı-söyle bana dosdoğru yalvarırım''
    Dedi ki kuzgun ''Bir daha asla''
    ''Kahin''dedim,''Kötülüğün iş-yine de kahin,şeytan yada kuş olsa da-
    Üstümüzde çevrenen Gök adına-ikimizin de tapındığı tanrı adına-
    Söyler kederle yüklü bir ruha,uzak Aden'de var mı
    Kutlu bir kız meleklerin Lenore diye andığı?
    Var mı eşsiz ve pırıl pırıl bir kız meleklerin Lenore diye andığı?
    Dedi ki kuzgun ''Bir daha asla''
    ''Ayrılık sözümüz olsun bu''diye bağırdım fırlayarak
    ''Kuş yada şeytan-''
    ''Geri git fırtınaya ve gece Plutonian kıyısına,
    Bırakma kara tüylerini bir nişanı gibi o yalanın
    Ruhunun söylediği,
    Yalnızlığımı bozma-bırak kapımın üstündeki büstü.
    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekip git''
    Dedi ki kuzgun ''Bir daha asla''
    Ve kuzgun asla kıpırdamadan hala oturuyor,oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımaın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi,
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini,
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Bir daha asla alamayacak kendisini.....
  • Gönül bu işte canını yakanı seviyor insan. Bırakıp gitsen de anılar seni o parktaki bankta bırakıyor. Gözlerin o yolda hep onu arıyor. Aşk işte kanatacak ya yaranı... Onun için ağladığın o şarkı çalıyor aniden. Her köşeden o çıkacak ümidiyle bekliyor insan. Yada o köşeden başkasıyla çıkar korkusuyla. Gözlerimi kapatsam ne fayda, gözleri geliyor aklıma. Ne yaparız bir gün karşılaşırsak? Görmezden gelebilirmiyim seni? Deli gibi sarılmak isterken öylece gidermiyim yanından? Bir yabancı gibi... Göğüs kafesimde bir boşluk vardı yıllarca, sen bana sarılınca o boşluk tamamlanırdı. Öyle hissederdim. Sahi, o boşluk nasıl dolar şimdi? Çaresi var mı bunun?
    Unutmak mı tek mesele?
    Sabahattin Ali'nin bir sözü var;
    "Gözlerimden öptü.
    Ellerimden öptü, ellerimden.
    Avuç içlerimden öptü.
    Unutabilirmisin şimdi?
    Ben, ölsem unutamam." diyor.
    Ben o gece, o parktaki, o bankta kaldım...
    Unutamadım.
    Funda Ceylan💫💫💫