• Elbette göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardarda gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki yeryüzünü canlandırdığı suda, orada her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre tabi bulutları yönlendirmesinde aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.
  • Bakara Suresi, 164. ayet: Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
  • 'Hereke'den çıktım yola,
    Selâm verdim sağa sola,
    Haydi, benim bu dünyaya garip gelmiş şairim,
    Yolun açık ola!'

    İzmit sokakları yaprak içindeydi;
    Başımda, unutamadığım şehrin havası;
    Dilimde hep oraların şarkıları;
    Ellerim ceplerimde,
    Bir aşağı bir yukarı.
    Sonbahar;
    İzmit sokakları yaprak içindeydi.

    'İzmit'in köprüsü betondur beton,
    Nasıl kadrin bilmez yanında yatan,
    Sensin gece gündüz gözümde tüten.
    Yüreğim yanıktır, ciğerim delik,
    Of, of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.'

    Arifiye!
    Şoför durdu, Enistütü Mektebi, dedi.
    Süleyman Edip bey müdürün adı.
    Bir yol da burada duralım;
    Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,
    Yarına ümitle yürüyenlere
    Bir selâm uçuralım.

    'Ada yolu kestane
    Aman dökülür tane tane.'

    Ada demek, Adapazarı demek;
    Kadehler şişe olur Çark'hın başında;
    Zaten efkârlısın, Ayağını denk al, şekerim.

    'Hükümat önünden geçtim,
    Oturdum bir kahve içtim,
    Hendek’te bir güzel gördüm,
    Yavuklumdan vazgeçtim;

    Hendeğin yolları taştan,
    Sen çıkardın beni baştan.'

    Sabahları erken kalkılıyor yolculukta;
    Doğan güneşe karşı,
    Dertler biraz daha unutulmuş,
    Gurbete biraz daha alışılmış,
    Yapılacak işler düşünülüyor.

    'Düzce yolu düz gider,
    Aman bir edalı kız gider.'

    Düzce'deyim Yeşil Yurt Oteli'nde.
    Otelin önü çarşı,
    Salepçiler salep satar otele karşı.
    Yine dertli geçirdim geceyi,
    Şarkılar, türkülerle:

    'Evlerinin yüzü aşı boyası,
    İnsaf bilmez yüreğine acı değesi,
    Duyduğumdan beterini duyası.'

    Alışamıyacak mıyım,
    Unutamıyacak mıyım?
    Güneşten sonra yattım,
    Güneşten önce kalktım;
    Pencereden dışarıya şöyle bir baktım:
    Ufuk, yeşil yeşil, ağarıyordu.
    Sevgilim, dedim,
    Dördüncü uykudadır şimdi;
    Galata Köprüsü açılmak üzeredir;
    Kül rengi sulara
    Kirli bir gün ışığı dökülecektir.
    Çatanalar, mavnalar, kayıklar,
    Limanda sıra bekleyen gemilerin arasında
    İnsanlar hayat mücadelesinde;
    Adamlar, kadınlar, çocuklar;
    Ellerinde yemek çıkınları,
    Rejiye giden işçi kızlar.

    'Benden selâm olsun Bolu Beyi'ne,
    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır;
    Ok gıcırtısından, kalkan sesinden,
    Dağlar seda verip seslenmelidir.'

    Hey, hey!
    Hey dağlar, hey dağlar, Bolu'nun dağları, hey!
    Savulun geliyorum, hey Bolu beyleri!
    Böyle olur yüksek yerin rüzgârı;
    Böylesine söyletir insanı,
    Yokuş çıkar, döne döne;

    Yokuştan bir Döne çıkar; İsa Balı'nın ardından Hanoğlu
    Kocabey çıkar;
    Ayvaz çıkar, Hoylu çıkar;
    Bir yardan Köroğlu çıkar:

    'Hemen Mevlâ ile sana dayandım,
    Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!'

    Kır At'a nal mı dayanır?
    Dağlar uykudan uyanır,
    Yer gök kızıla boyanır.
    Bu dağlardan geçmedinse,
    Bu sulardan içmedinse,
    Yaşadım deme be, ahbap.
    El dayanmaz, diş dayanmaz pınar başlarında
    Kavaklar yatar, boylu boyunca.
    Ovaya kereste indiren arabalardan
    Ses gelir, inceden ince:
    'Arabalar yük indirir ovaya,
    Arabacı değnek vurur düveye,
    Başın döner, bakamazsın havaya.'

    Arabacı nasıl kıyar düvesine?
    Varı yoğu bir çift öküzü,
    Gelinlik bir kızı,
    Üç tane kuzu;
    Her şey ateş pahasına.
    Korozman yaptık yolda posta ile,
    Canım posta, gülüm posta,
    Selâm götür eşe dosta.

    Şehirliden vilâyete ilâm verilmiş,
    Belediye meydanına radyo kurulmuş;
    Verdiğimiz haberlerin özeti... Falan filân;
    Bir teneke benzin aldık karaborsadan,
    'Dayan!' dedik.

    Gerede'nin yolu,
    Reşadiye gölü.
    Bir göl ki..
    İnsanın şair olup şiir söyleyeceği geliyor

    'Akşam oldu yine bastı kareler.'

    Oturdum sırtın üstüne.
    Geçmiş günleri düşündüm.
    Askerdim, Adilhan köyündeydim;
    Böyle bir akşamdı yine;
    İçimde yine İstanbul hasreti,
    Dalmış düşünmüştüm;

    'Bu dağlar Koru dağları değil,
    Bu köy Adilhan köyü değil;
    Ne şu değirmen Ferhat ağanın,
    Ne de bu türkü hazin;
    Ne açım, ne susuz,
    Ne de gurbet elde yalnız.
    Hele güneş bir çekilsin,
    Gideceğim bir ahçı dükkânına
    Bu akşam da orada içeceğim;
    Hele şu Haliç vapuru
    İskeleye yanaşsın,
    Yolcular çıksın hele;
    En güzel saati şimdi Eyüp'ün.'

    Haydi yavrum, yolcu yolunda gerek.
    Nihayet göründü Ibrıcık köyü.
    - Selâmün aleyküm kahveci dayı!
    - Aleyküm selâm, evlât,
    Bir hastamız var, makine bekliyor.
    Bir hastaları varmış, makine bekliyor .
    Gübre kokuyor kahvenin peykeleri.
    Herkesin derdi başka;
    - Memleket, hemşeri?
    - Sinop.

    'Uy neyimiş neyimiş, aman aman,
    Kaderim böyle imiş,
    Yâr üstüne yâr sevmek, aman aman,
    Ateşten gömleğimiş.'

    'Gerede'ye vardık, günlerden Pazar
    Kaldırımlarında yosmalar gezer;
    Bilmem, bu gurbetlik ne kadar uzar.

    Yüreğim yanıktır, ciğerim delik,
    Of of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.'

    Zonguldak yolundayız.
    Dağların tepesinden,
    Birdenbire denizi göreceğiz.
    Denizi gökle bir göreceğiz,
    Şimal rüzgârları gelecek uzaktan.
    O yolcu, biz yolcu,
    Şimal rüzgârlarıyla öpüşeceğiz.
    Güneşli bir günde,
    Masmavi göreceğiz Karadeniz’i.
    Balkaya’dan Kapuz’a kadar,
    Karış karış biliriz biz bu şehri;
    E.K.İ.'nin çiçekli bahçeleri
    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;
    Paydos saatlerinde yollara dökülen
    Soluk benizli insanlarıyla.

    'Siyah akar Zonguldağın deresi;
    Yüzkarası değil, kömür karası;
    Böyle kazanılır ekmek parası.'

    Gemiler vardı limanda gemiler
    Herbiri yeni bir ufka gider.
  • "Ah... Evet." Heidi, adamın gözlerine baktı. "Her gece büyükbabama gittiğimi görüyorum. Hatta kök nar ağaçlarının arasında esen rüzgârları bile duyabiliyorum. Kendi kendime dışarıdaki yıldızlar ışıl ışıl parlıyordur diyorum. Hemen kalkıp kulübenin kapısını açıyorum. O kadar güzel bir manzara var ki... Ama uyandığımda kendimi yine Frankfurt'ta buluyorum.
  • Doğrusu, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün gidip gelmesinde, insanlara yarar sağlayan şeyleri denizde taşıyan gemilerde, Tanrı'nın gökten indirip ölümünden sonra yeri kendisiyle dirilttiği suda ve orada yaydığı her türlü canlıda, rüzgarları ve gök ile yer arasında boyun eğdirilen bulutları yönetmesinde, AKLINI KULLANAN ULUSA BELGELER VARDIR.
    Hüseyin Atay
    Sayfa 24 - Destek Yayınları
  • KUM VE KAYA ÜSTÜNE YAZILANLAR
    Bir zamanlar iki arkadaş çölde yolculuk yapıyorlardı. Yolun bir yerinde aralarında tartışma çıktı ve arkadaşlardan birisi diğerinin yüzüne bir tokat attı. Tokat yiyen arkadaşın canı yanmış, kalbi kırılmıştı; ama hiçbir şey demedi, sadece eğilip kuma şunları yazdı:
    “Bugün en iyi arkadaşım yüzüme bir tokat attı.” Yürümeye devam ettiler. Gece olduğunda, yaktıkları ateşin yanında yemeklerini paylaştılar ve sonra da uyudular. Ertesi sabah yollarına devam ettiler. Fakat suları bitmek üzereydi. Neyse ki, sonunda bir vahaya ulaştılar. Doya doya su içtiler, mataralarını doldurdular. Sonra suda yıkanmaya karar verdiler. Tokat yemiş olan arkadaş, suyun balçıklı kısmına takıldı. Kendi başına kurtulamadığı gibi, gitgide batıyordu. Ama arkadaşı hemen atılıp onu kurtardı. Suda boğulmanın eşiğinden kurtulan arkadaş, biraz ötedeki bir kayanın yanına gitti ve kayanın üzerine şu yazıyı kazıdı:
    “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.”
    Bir önceki gün en iyi arkadaşını tokatlamış, bugün ise onun hayatını kurtarmış olan arkadaşı sordu:
    “Senin canını yaktıktan sonra, kumun üstüne yazmıştın, şimdi ise bir kayanın üstüne yazıyorsun, neden?”
    Diğer arkadaşı ona şu cevabı verdi:
    “Birisi bizi incittiğinde, bunu kumun üstüne yazmalıyız, ta ki affedicilik rüzgârları onu kolayca silebilsin. Fakat birisi bize iyilik yaptığında onu kayanın üstüne nakşetmeliyiz ki; ne öfke, ne intikam rüzgârları onu oradan hiç silemesin.”
  • Ben
    Topraktan sıyrılıyorum
    Buğular
    Ve aşiret rüzgarları kanımda
    Arkalardan gece vakti sular
    Kaç zaman ayaklarıma
    Yaşlı bir selam gibi dokundu
    Kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün
    Dedim rahmet yağar ben yürürken
    Gece benim ardımda
    Taşıdım kara gençliğimi dağların damarından
    Hep döşümde,yaratkan patlayıcı bir kimya
    Beynimde hep manalı bir uçurum.
    İsmet Özel
    Sayfa 102 - Tiyo Yayınları
  • Macera
    Garp rüzgarları eserken,
    Geldi oradan gece,
    Aklımızı uyuttu,
    Maddemizi unuttu,
    Ruhu çaldı gizli
  • ”O gece İsfahan rüzgârları kayısı kokuyordu. Ama sokaklar ölüydü! Hayyam rasathanesine kapanmıştı. Genelde, oraya girer, gözlerini gökyüzüne diker, usturlabının pürüzlü tekerini eline alıp dünyayı unuturdu. Ama bu kez öyle olmamıştı. Yıldızlar sessizdi, ne bir müzik sesi, ne bir mırıltı, ne de sır verme...”

    Utdrag från
    Semerkant
    Amin Maalouf
    Materialet kan vara skyddat av upphovsrättslagar.