• 245 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    DİKKAT: ALINTI İÇERİR!!!


    ŞAİRİN DOĞUMU VE ÇOCUKLUK DÖNEMİ

    •4 Ekim 1910 Diyarbakır doğumlu şair ve yazarın asıl adı Hüseyin Cahit Tarancı'dır. Ailesi köklü Prinççizade'lerden olup babası Soyadı Kanunu'nun çıkması ile çiftçi anlamına gelen Tarancı soyadını almıştır. Amcası eski bakan Feyzi Pirinççioğlu'dur.

    "Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
    Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
    Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı
    Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim."

    "Affan Dede'ye para saydım,
    Sattı bana çocukluğumu.
    Artık ne yaşım var, ne adım;
    Bilmiyorum kim olduğumu.
    Hiçbir şey sorulmasın benden;
    Haberim yok olan bitenden.

    Bu bahar havası, bu bahçe;
    Havuzda su şırıl şırıldır.
    Uçurtmam bulutlardan yüce,
    Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
    Ne güzel dönüyor çemberim;
    Hiç bitmese horoz şekerim!"


    ÖĞRENİM HAYATI VE ŞİİRE BAŞLAMASI

    •İlköğrenimine Diyarbakır'da başladı. Bir aile geleneğinden ötürü orta öğrenim için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi'ne gönderildi. Lise öğrenimi için 1931 yılında Galatasaray Lisesi'ne sınavla geçti. Fransızcayı iyi derecede öğrenerek Baudelaire, Rimbaud, Mallarme'den esinlendi. Ömrü boyunca yakın dostu olacak Ziya Osman Saba ile bu okulda tanıştı.

    "Sevgili anneciğim, kıymetini takdirden aciz olduğumuz üç aylık muammalı bir saadet devresinden sonra böyle birdenbire uzaklara atılmak, şefkatiniz ülkesinden uzak, yabancı bir yerde yatıp kalkmak, yiyip içmek, annesini mustarip hayatının biricik güneşi addeden hassas bir çocuk mukadderatın amansız bir fermanıdır. Diyarbakır’ı terk edeli yirmi gün kadar oldu. Geçmiş ayın bu günlerinde beraber oturup kalktığımızı, yiyip içtiğimizi ve gülüştüğümüzü, mağrur kahkahalarımızın kulaklarımızda uzun müddet manalı çınlayışı, ruhumuza sığmayan ezelî sarhoşluk ve ilahî saadet, sizler, kardeşlerim, akrabalarım, hepiniz birbirinden ayrılmayan bu müstesna tabloda mazi diye karşımda sönmeğe mahkûm, zayıf bir mum gibi tüttükçe çıldıracağım geliyor ve bu denaeti, bu korkunç ve amansız harikayı tuğyan eden ruhum baştanbaşa lanetliyor…”

    •Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı. İlk şiirlerinde hayata karşı karamsar bir bakış açısı vardır.

    “Bende edebiyata bilhassa şiire karşı hakiki ve köklü denilebilecek ilk alaka Galatasaray onuncu sınıfta sıra arkadaşım Ziya Osman Saba’nın delaletiyle tanıdığım Baudelaire’le başlar. Bu Fransız şairini içime sindire sindire okuduktan sonradır ki, şiir yazmak benim için teneffüs etmek, yemek içmek kadar tabii bir hayat faaliyeti oldu.”

    "Çölde bir yolcu gibi, yalnızlığın içinde
    Kavrulup gidiyorum.
    Serseri bir rüzgâr gibi hep ganimet peşinde
    Savrulup gidiyorum.
    Serçe kadar pervasız, bir günden ötekine
    Atlayıp gidiyorum." (1930 tarihli ilk şiiri)


    İLK ŞİİR KİTABI

    •1931’de girdiği Mülkiye Mektebi'nden ikinci senenin sonunda atılınca Yüksek Ticaret Okulu'na girdi ancak memuriyet sınavını kazanıp Sümerbank’ta çalışmaya başladıktan sonra bu okuldan da ayrılmak zorunda kaldı. “Ömrümde Sükût” adlı ilk şiir kitabı henüz Mülkiye Mektebi’nde iken yayımlandı. 

    "Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
    Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
    Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
    Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek!"


    YAŞAM ŞEKLİ ÜZERİNE

    •Diyarbakır’dan İstanbul’a gittikten sonra yabancı bir kentte tutunmaya çalışır. Şairin ilk şiirlerindeki kötümser atmosferin arka planında dış dünyadan kopuk, içe kapanmış bir kişinin ruh hali vardır. İstanbul hayatının ilk yıllarında sadece sigara tiryakiliği bulunan Cahit Sıtkı, kısa sürede içkiye alışacak ve bu tiryakiliği onun hayatında önemli bir yer tutacaktır. 

    "Otur ki sandalye hatırlasın
    Sandalye olduğunu.
    Masa da unutur masalığını,
    Elini komasan üstüne
    Bakışlarını ayırmaya gelmez,
    Sürahi boşalır sonra suyundan.
    Kadehim kadehim dediğin şey,
    Dudağını değdirmedikçe kadeh değildir.
    Mezeler de bilmez renklerini, lezzetlerini,
    Çatalını dokundurmazsan.

    Fakat farkında mısın?.."


    ŞİİR TEMALARI

    •İçerisinde bulunduğu huzursuzluğu dizelerine yansıtan Tarancı, umutsuzluğun, yalnızlığın ve ölümün birer izlek olarak birbiri ardına devam ettiği şiirler kaleme alır.

    "Aynada zifiri bir gecedir,
    Bütün zulüm bu suçsuz kalbedir,
    Sabır tespihim kopmak üzredir.
    Ne gün kalkacak bu perde ölüm?"


    AVRUPA SERÜVENİ

    •1938’de Siyasal Bilgiler okumak üzere Fransa’ya gider. Öğreniminin yanı sıra Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği de yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine uçakların Paris'i bombalaması üzerine yurda bisikletle kaçmak zorunda kalır.


    İŞ HAYATI

    •Askerlik görevini bitirince, 1943’te bir yıl kadar İstanbul’da babasının işyerinde çalışır. Sırasıyla, Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı’nda çevirmen olarak çalışmaya devam eder.


    SİYASİ GÖRÜŞÜ

    •Ankara’da bir barda arkadaşı Fethi Giray, Nazım Hikmet’in “Kalbimin yarısı buradaysa doktor, yarısı Çin’dedir” dizelerini okur. Yanlarında oturanlardan biri, komünizm propogandası yapıyorlar diye ihbarda bulunur. Karakol, mahkeme derken salınırlar.

    •Bir dönem solculuğa merak sarar. Atatürkçü ve ilerici gençlerin kurduğu Türkiye Gençler Derneği’ne üye olur. Nâzım Hikmet hakkında Kafeste Dolaşan Aslan, Bir Şey, Amerikan Bezi Üç Buçuk Arşın gibi şiirlerini bu dönemde yazar. Bu şiirler çok ilgi görse de memuriyet, çevresindeki insanların baskısı, mizacının bu türlü işlere yatkın olmaması sonucu sonradan böyle şiirler yazmaktan vazgeçer.

    "Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
    Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
    En yavuz evlâdı bu memleketin
    Nazım ağabey hapislerde çürür"

    "Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
    Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

    Memleket isterim
    Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.

    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
    Olursa bir şikayet ölümden olsun."


    AŞK HAYATI

    •En büyük etkiyi bırakan meşhur Beşiktaşlı sevgilisinden de söz etmek gerekir. 

    “Şimdiye kadar bir iki kere sevdim, bundan sonra da Mecnuncasına, Ferhatçasına sevebilirim. Fakat şimdiye kadarki sevgililerimden ancak birisi belki aşkıma kısmen mukabele etmiş olduğu için hala hayal halvethanemde hüküm sürmektedir.”

    "Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalb ağrısı.
    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.
    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana,
    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan." (Emir eri Abbas oğlu Abbas)

    •1947 yılının Aralık ayında Çalışma Bakanlığı’nda işe başlayan Tarancı’nın, ofiste 1951 yılında evleneceği tek ve şahâne iptilâsı olan ve bütün saadetini ona borçlu olduğunu söylediği Cavidan Tınaz Hanım’la tanışması hem hayatı hem de şiiri için bir dönüm noktası sayılır. 

    "Aşkından tâlihimin düzeldiği
    Sen gökte ararken yerde bulduğum
    Bir sende gördüm ince ruh ince bel
    Sende murada erdim kırk yaşımda"


    ŞİİRLERİ ÜZERİNE

    •Şiir yaşamının büyük bir bölümünde, bir gruba, bir edebi harekete bağlanma konusunda çok da istekli davranmamıştır. 

    •Sıradan insanlara, toplumun alt tabakalarına yönelik bir tematik tercih yoktur. O, şiirinin düşünsel arka planına başkalarının yaşamını yerleştirmemiştir. Onun şiiri, kendinden yola çıkan ve kendinden başka bir yere ulaşmayan bir şiirdir. Türk şiirinde daha çok sembolizm ekseninde konumlandırılmış bir şairdir.

    • İlk dönem şiirlerinde kendi bireysel duygulanımın etrafında dolaşmış ve ruhunun ihtiyacı olan varoluş alanını bulmaya çalışmıştır. 1946’da yayımlanan Otuz Beş Yaş adlı 2. şiir kitabındaki şiirlerinde ise güzelliği, saadeti, yaşamayı ve mutluluğu fark eder, büyük bir coşkuyla bağlandığı hayatın bir gün ölümle son bulacağı gerçeğiyle yüzleşir adeta.

    "Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
    Her yıl biraz daha benimsediğim.
    Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
    Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
    Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
    Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o musalla taşında."

    •Şiir ile ilgili görüşlerini dile getiren şu üç değerlendirmesi oldukça meşhurdur:

    -Şiir, ulaşmak istediğim esas mefkuredir.

    -Şekilsizlik içinde güzellik avına çıkanlar, kendi kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmazlar.

    -Şiirdeki esas rol, kelimelerin istifidir.

    •Cahit Sıtkı, çeşitli vesilelerle şiirlerinde Fransız edebiyatının yanı sıra Tanpınar ve Dıranas etkisi olduğundan bahsetmektedir. 

    "İnsan oldum kaya oldum
    İnsanda kaya oldum kayada insan
    Havada kuş oldum kuşta gökyüzü
    Soğukta çiçek, güneşte nehir oldum
    Şebnemde parlayan şey
    Kardeşçesine yalnız kardeşçesine hür"

    Paul Eluard (Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı)

    •Şiirlerinde eşya-insan arasında kurduğu ilişki edebiyat incelemelerine konu olmuştur. Hece veznini başarıyla kullanan Tarancı, az sözcükle çok şey söylemek taraftarı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.


    ÖLÜMÜ

    •Evlendiği 4 Temmuz 1951’den 3 yıl sonra 18 Ocak 1954’te felç geçirir ve bir daha düzelemez. Eylül ayında Viyana'ya tedavi için gönderilir. 13 Ekim 1956 yılında yaşama veda eder. 

    "Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben
    Ben öyle her insandan, o kadar uzağım ben
    Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar
    Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var

    Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan
    O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan
    Bir ses bana: ‘Gel! ‘ dese, ben o sesi işitsem
    Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem"
  • 72 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Kocaman bir meydan. Herkes toplanmış, çok kalabalıklar. Ortada bir adam, herkes suçsuz olduğunu biliyor. Kafasına bir silah dayalı. Tetiği çekecek olan kişi, adamın suçsuz olup olmadığıyla ilgili değil, amacı sadece işini yapmak. Herkes gözlerini kapatıyor, silah ateş alıyor ve mermi adamın beynini parçalayıp boşlukta hızla uçmaya devam ediyor. Sen gözlerini açtığında adam ölmüş. Herkes gözlerini açıyor ve o silahın kendi kafalarına dayanmamasına seviniyorlar. Sen sevinmiyorsun, adamın ölmesi seni rahatsız ediyor ama hiçbir şey yapmıyorsun, güçsüzsün; herkesi değiştiremezsin. Onlar unutuyor ama sen o ölümden rahatsız olduğun için her gece yarısı rüyandan o silah kafana dayalı uyanıyorsun. O ölmüş adamdan bir farkın kalmayana kadar rüya görüyorsun ve sonunda kafana dayanmış bir silahtan çıkan tek kurşunla ölüyorsun. “

    Ben bu satırları yazarken o kitabı okurken hissettiğim şeyleri hissettim. Sen de yukarıdaki paragrafı okurken hissettiklerini hissetmek istersen bu kitabı oku. Ya da sadece gözlerini kapat. Altıncı Koğuş
  • 77 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Stefan Zweig - Satranç

    Bu yazı bir inceleme değil de, yazarın imtihanı başlığı altında okunmalıydı. Çünkü bu satırlar uykusuz bir gecenin mahsulüdür.
    İncelenen kitap, eleştiriden hemen önce tekrar okunmazsa yazar gerçekleri aksetmez. Bu da bir doktorun ameliyat sonrası yarayı dikmemesi gibi bir şey olur ki böyle bir yazının yayınlanması mümkün değil.
    Herkesin benden inceleme beklediği o gece yarısı, incemeyi benim hazırlayacağımdan haberi olmayan tek kişi yine bendim. Ta ki gece saat 02:13'te telefonum çalana dek. Arayan Editörümüz şu şekilde girdi konuya, "İncelemeyi yollamayı düşünmüyorsun herhalde" o saniye içerisinde bütün olay olağanüstü bir hızla kafamda canlandı ve şöyle cevap verdim, "Bilgisayar bozuk abi" bana derginin sabah 8'de grafikere verilmesi gerektiğini söyledi ve kapattı telefonu. işte bu şekilde hiç uyumadan işe gideceğim trajikomik gece başlamıştı. Furkan'ın yapacağı inceleme nasıl olmuştu da benim üstüme kalmıştı. Bu suçu Mardin'den hediye gelen şarabın üstüne atmaktan başka çare yok. Zira Furkan şuan da uyuyor ve ne var ki grafikerimiz herkesten habersiz İstanbul'a uçuyor o vakitler. O an bana moral veren tek şey incelenecek kitaptı. Okumaya ilk başladığım yıllarda keşke daha önce keşfetseydim dediğim ve bana bütün Zweig kitaplarını okutan kitap, "Satranç". Kitaplığıma gidip kitabı elime aldım.
    "Yine, uzun ince bir kitap" böyle diyorum "Zweig" okumaya başlamadan önce. Eğer Stefan Zweig okuyorsanız artık normal bir okur olmanız mümkün değil zaten. Sürekli okur ve gözünüze ilişen bütün kitapları kütüphanenize katmaya çalışırsınız. Bunun sebebi her kesimden insana hitap eden kitaplar yazmış ve her hangi bir kitabında sana mutlaka bir şekilde değinmiş olmasıdır. Her kitabın keşfedilmesi gerektiği hissini Zweig kolayca uyandırabiliyor.
    Kimilerinin kısa öykü, kimilerinin uzun roman dediği bu yazıların herkes tarafından kabul gören tarafı bir solukta okunmasıdır. Yazarımız her gün gördüğümüz ve karşılaştığımız şeyleri kafasında kurguladıktan sonra bize öyle güzel sunuyor ki, sürekli yürüdüğümüz yollar bize yeni hedefler göstermeye başlıyor. Akıcılık ve kesintisiz bir hikaye arıyorsanız size Zweig'in yazmış olduğu yüzü aşkın kitabı önerebilirim. Ama bu yazıda sadece "Satranç"tan bahsedeceğiz.
    Kitabı ilk okuduğumda tek seferde okuyabilmek için bir kaç kere yeniden başlamak zorunda kalmıştım. O zaman da bir saati biraz geçmişti, bu gece de öyle oldu. Tek fark, o günlerde gece yarısı kahvemi yapıp Mozart eşliğinde okuma şansım yoktu.
    Şimdi kitabı bir alıntı ile anlamaya başlayalım. "Bize hiçbir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz." Buradan çıkaracağımız gibi kitabı okuduktan sonra içimizde bir satranç oynama isteği uyanmayacak. Soren Kierkegaard,
    "Can sıkıntısı, bütün kötülüklerin anasıdır." demişti, "Kahkaha benden yana" kitabında. Gerçektende her şeyi yaptırır insana can sıkıntısı. Hayatında hiç satranç taşına dokunmamış, gerçek bir satranç bile görmemiş bir insanı, dünya satranç şampiyonuna galip getirebilir mesela.
    Bu hikaye, Nazilere esir düşüp dış dünyadan tecrit edilen Dr. B.’nin, ürkütücü bir tutsaklık yöntemiyle, akıl sağlığını yitirmenin eşiğinde olduğu bir zaman diliminin ucuna, bir rekabeti bağlıyor. Sizi, New York’tan, Buenos Aires’e seyahat ederken ağırlayan kitap; satrançı sadece bir araç olarak kullanarak, ezbere bir hayat ve yenilikçi adımlara açık bir bakış açısı çekişmesini en akıcı biçimde sergiliyor.
    Unutmayalım ki Avrupa'nın Hitler'e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig'te, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar etmişti. Şimdi muazzam betimlemelerini bir kenara bırakıp olayı daha gerçekçi ele alırsak; intiharından önceki son kitabı olan "Satranç"ın okunmayı hakettiğini göreceğiz. Eğer okuduğunuz kitabın ait olduğu dünyaya girebilme kabiliyetiniz varsa, hiçliğe hoş geldiniz. Ben bu hiçliğe ilk adımımı attığımda aklıma gelen tek şey, o hiçlikte başbaşa olduğum tek şeydi, kendim. Kendime ne kadar tahammül edebilirdim; ne kadar anlayış gösterir ve ne kadar mücadele ederdim. Şayet bir hiçlik ile yüzleşmek istiyorsanız, gerçek bir intiharın ardına bıraktığı bu kısa romanı okuyun.
    Bu güne kadar hiç Zweig okumadıysanız, onun son kitabı sizin ilk kitabınız olsun. Ne zaman harekete geçip, ne zaman bekleyeceğimizi; ne zaman susup, ne zaman konuşacağımızı düşünme fırsatı verdiği bu kitap için Zweig'i minnetle anıyorum. Bir daha ki sayıda yeni bir kitabı anlamak için tekrar buluşana dek, Stefan Zweig'le kalın. Ben işe gidiyorum.
  • 102 syf.
    ·3 günde·9/10
    Kitabı bana hediye eden değerli Rogojin abime teşekkür ederek incelemeyi yazmaya başlıyorum. Faruk Duman etkinliği kapsamında okumaya karar verdiğim bu kitap, yazarın ilk eseridir. Birçok kısa ve anlamlı hikayelerden oluşuyor. Okurken bazı konularda kendimi bulmuş olmam çok hoşuma gitti. Muhtemelen sizler de kendinizden bir parça da bulacaksınız. Doğa ve kuş sesleri o kadar güzel anlatılmış ki 12-13 yıl önce hayatımda ilk defa duyduğum aklıma geldi. Bir tarafı yola bakan, diğer yönü bağlara bakan Tokat'taki bekar evimde gece yarısı öten bülbülün sesi yatak odamı günlerce kez dolduruşunu ölene kadar unutamam. Doğada, tarlalarda, ormanda, nehir kıyılarında yalnız dolaştığınızdaki sağdan - soldan, uzaklardan kulağınıza gelen o nadide yabani hayvan sesleri hep beni etkilemiştir. Geçen yıl Sudan'da geçirmiş olduğum zamanlarda gün ışırken bazen bahçeye mango yemeye gelen tukan kuşlarının sesine uyanıyordum. Türkiye'de doğada bulunmayan bu kuşlar hep dikkatimi çekerdi. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bu kaliteyi tutturmuş olması çok hoşuma gitti. Bu kitabı tabiatla iç içe olacak biryerde okumak varmış. Herkese bol kitaplı günler dilerim.
  • 157 syf.
    ·10/10
    Ali Hakkoymaz… Öğretmen.
    Edebiyat öğretmeni.
    Bir dostuma taziyede bulunurken karşılaşmıştım kendisiyle.
    Şiir okumuştu. Yaş Otuz Beş şiirini.
    “Ayva sarı, nar kırmızı sonbahar,/ Ne dönüp duruyor havada kuşlar.” mısralarını söyleyişi ve kendisini şiirleştirişi hoştu.

    Ali Hakkoymaz “Diyor ki” kitabının giriş sayfasında:
    “Hep değişen bir ‘adım’ var! Her bir arzum, acım, ümidim, korkum, sonsuz acizliğim, sonsuz fakirliğim adımı söyler. Dünyanın fani olduğunu, ölümün ansızın geleceğini ‘kendime’ anlatmaya çalışıyorum. Okuyup yazdıkça cehaletimin ‘arttığıni’ daha iyi anlıyorum.”

    İşte kitaptan hayatıma takılan sözler:

    Beni sır gibi sakla;/ Gece gündüz sayıklar.
    *
    Kelimelerin;/ Kimliğin.
    *
    Her kar tanesi/ Ayrı bir/ Bakış ister.
    *
    Uzun konuşmaz aşk;/ Tek hece…/ Yarısı gündüz,/ Yarısı gece.
    *
    Kalbine yazdığın her ne ise…/ Aynaya her baktığında…/ Hep o çıkar karşına.
    *
    Geldiği gibi gitmez;/ Vefadır öteki adı;/ Öyle terk etmez.
    *
    Gün gün çekiliyor ömrüm;/ “Hazır ol” diyor, bana./ Baksana, diyor, baksana;/ Mevsimlerin gelip geçen saltanatına…
    *
    Ben de sevdim;/ Uykusuzluğum da oldu, gözyaşlarım da…/ Pişman değilim.
    *
    Kendilerini sorguya çek(e)meyenlerin…/ Başkalarını imtihan etmeleri yok mu!
    *
    Seni seviyorum; bahanelerim var!/ Seni seviyorum; daha nelerim var!
    *
    Varsın…/ Duymasın dünya beni;/ Sen varsın;/ Beni duyarsın.
    *
    Yanında götürme beni;/ Canında götür.
    *
    Haydi canım!/ Ölümü unutmuş olamazsın!
    *
    …çünkü aşk sonsuzdur; üzerine sonsöz söylenmediyse…
    *
    Ben ‘kendime’ hep geç kalıyorum.
    *
    Bana kelimelerini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
    *
    Aşk…/ Kalbin her dem/ Yeniden ısınması.
    *
    Yağsın…/ Nasıl olsa yağmur…/ (Rahmet… derdi anneannem.)/ Bizi seven birisinden…/ Damla damla muhabbet…
    *
    Sabah sabah…/ O kadar berrak ki kuşların sesi;/ Görüyorum!
    *
    Ne zaman gelir bu giden bahar!/ Bu kış hangi ölümdür!/ Sonbahar yaprakları kaç veda mektubudur!/ Ömrümüz kaç elveda…/ Kaç sonbahar, kaç çığlık…/ Saydın mı aynalarda değişen yüzlerini…
    *
    Çocukların gülmediği bir dünyada yaşamak…/ Bu hangi acıdır?!
    *
    Çocukluk böylesine saf, böylesine gülümsemeli iken…/ …çocukları kim ağlatır?/ …Ve çocukları ağlatanlar nasıl gülebilir!
    *
    Beter olsun bu sevda; yeter olmasın.
    *
    “Gözyaşı” kuruyuncaya;/ “Giz yaşı” ölünceye kadar…
  • 200 syf.
    ·15 günde·Beğendi·8/10
    Ayhan Koç’un İlk kitabı Sırlıçeşme romanı. Bu kitapla 2017 Everest İlk Roman ödülüne layık görüldü. İkinci kitabı Kara Havadisler Kervanı. 12 öyküden oluşuyor. Öykülere baktığımızda yazarın kurgudaki ustalığı hemen fark ediliyor. Öykülerin çoğunda kurgu çarpıcıydı. Ve genel olarak eleştirel öyküler.

    İlk öykü “222. Daire”, var olmayan bir yazarı konu alıyor. Herkesin okuduğunu iddia ettiği ama kimsede tek kitabı olmayan. Kitapçılarda son kitabı biraz önce satılmış olan. Bir dostunuzdan istediğinizde bir başkasına ödünç verilmiş olan. Yani kitapları bir türlü ele geçmeyen. Bu öyküde hem bir lider eleştirisi hem de okur eleştirisi var. Tabi öyküde gerçeği fark eden. Ve peşine düşen bir karakterimiz de var. Sonrası kitapta. Yazar öykünün coğrafyasını gizli tutarak öyküyü evrensel bir boyuta taşıyabilirdi.

    İkinci öykü “Muskacı Edhem Efendi”. Öykü yine eleştirel. Karakterimiz Edhem Efendi çağını aşan görüşlere sahip. Bu özelliği onu coğrafyamızda bir filozof yapacağına muskacı yapıyor. Coğrafyamızın bize bahşettiği trajikomik kaderlerden birini yaşıyor. Ama okur olarak, bizim Muskacı’nın bu kadar bilgili, ileri görüşlü olması öykünün inandırıcılığını hafiften baltalıyor diye düşündüm. Kitabı edinip öyküyü okuduğunuzda farklı düşünürseniz nedenleriyle tartışırız. Belki yanılıyorum. Hata payı bırakalım :)

    “Tiranlık” öyküsü esasında güzel bir konuya değinmiş olsa da. İnandırıcılığını en zayıf bulduğum öykülerdendi. Belki öykünün uzunluğu ve anlatımın yoğunluğu sebebiyle böyle düşünmüş olabilirim.

    “Gece Yarısı Ekspres’i” eleştirel bir anıydı benim için. Evet öyküden ziyade bir anıydı. Kahramanımızın çocukluğunu ve o dönem de ülke gündeminde de uzun süre yer tutmuş, öyküyle aynı ismi taşıyan filmi konu alıyor.


    “Eşref Kitabevi” öykümüz özellikle yazarları eleştiriyor. Bu yüzden cesur bir öykü olduğunu düşünüyorum. Bir kitabevi düşünün, yazarlar kitap röportajları verirken, çekilecek fotoğrafların arka planındaki aksesuarı tasarlıyor. Yazarlara belki de hiç okumadıkları kitapların yer aldığı kütüphaneler tasarlıyor. Zamanla işleri kötüye giden kitabevi sahibinin gerçekleri anlatmaya kalkmasıyla kurgu şekil alıyor. Öyküde üst kurmacanın kullanılması da ayrı bir katman ve tat katmış.

    “8 Mart Olayı” öyküsü büyülü gerçeklikle yazılmış enfes bir öykü. Dinin, güzellik kavramının, insanın acımasızlığının boyutlarına kadar bir çok olguyu sorgulamaya itiyor okuru. Yazarın büyülü gerçeklikle bu denli güzel bir kurgu yakalamış olması çok hoş. Favori öykülerimden biri oldu.

    Diğer favori öyküm “Nisyan”. Yazarımız öykülerinde postmodernizm ve toplumsal konuları öyle güzel harmanlamış ki tadından yenmiyor. Öykünün konusu siyasi kayıplar. Konu çokça işlenmiş bir konu. Peki özel kılan ne ? Büyülü gerçeklik. Yazar bu öyküde de başaralı bir kurgu çıkarmış ortaya. Bir öyküyü unutulmaz kılacak en önemli unsurlardan biri büyülü gerçeklik benim için. Metafor ve anaforu da unutmamak lazım tabi. Öyküde kullandığı şarkı her duyduğumda tüylerimi diken diken eder. Öyküyle beraber yazarla aynı hisleri paylaşıyor olmak öykünün içine daha çabuk aldı beni. Uzun bir öyküydü. Okurun gözünü korkutuyor bazen uzun öyküler. Ama sonuna kadar merakla okudum. Bir solukta. Sanırım ömrümün sonuna kadar unutmayacağım bir kayıp öyküsü oldu.

    Tanrı O’ul’un öyküsü ise gayet yaratıcı bir öyküydü. İnce ince işlenmiş ilginç bir kurguydu. Öykünün bazı kısımlarında acı bir gülümseme kaplıyor insanın yüzünü. İnanç, din, Tanrı kavramlarını sorgulatacak güzel bir kurgu.

    “Son olarak Sarı Pançolu Kız” yazarımızın öykü karakterlerinden birinin yarım bıraktığı öyküden firar etmesini konu alıyor. İlham verici, akıcı, kurgusu sağlam, büyülü gerçekliğin nimetlerinden faydalanmış sürükleyici bir öykü olmuş. İşte unutamayacağım bir öykü daha.

    Yazarın dili, aktarımı, üslubu okurun gönlünü fethediyor. Öykü yazmaya devam ederse, roman yazmanın alışkanlığı olan uzun cümlelerini kısaltacağını umuyorum. Çünkü kısa cümleler öyküye daha çok yakışıyor. Anlatımı rahatlatıp, akıcılığı arttırıyor. Bunun dışında bazı öykülerin anlatımında balçık kıvamında bir yoğunluk vardı. Bu da o öykülerin kısa zamanda unutulmasına sebep oluyor. Bunu birkaç okur birlikte okuyup birlikte unuttuğumuz öyküler olduğu için söylüyorum. Tek başıma edindiğim bir tecrübe değil. Yoğunluğu azaltılmış olsaydı inandırıcılığı da akılda kalıcılığı da daha yüksek olurdu. Öykü kitabı okuduğumda postmodern yazan, büyülü gerçekliğin sonsuz aktarım imkanını keşfetmiş bir yazara rastlamak beni çok mutlu ediyor. Umarım Ayhan Koç eşsiz kurgularıyla büyülü gerçekçi öyküler yazmaya devam eder.

    Kaynak; https://www.ishakedebiyat.com/...arahavadislerkervani
  • 88 syf.
    ·4 günde·8/10
    Baron Frederich M. 36 yaşındayken, ölen ailesinden kendisine kalan mirasla, günlerini kadınlar, antikalar, kitaplar arasında geçiren birisidir. Son zamanlarda içinde bir boşluk hisseder. Bir pazar gecesi başına gelenler onu derinden etkiler ve artık hayatı bambaşka bir bakış açısıyla şekillenir.


    BU KISIM SPOİLER İÇERİR


    Gecede, önce at yarışı sırasında bakıştığı kadının kocasının yere düşen kuponunu ayağının altında saklar. Kazanan kuponun parasını alır, yeniden oynar, yine kazanır. Suçlu hissetmek isteyen ama hissiz bir şekilde, geldiği arabayla ordan uzaklaşır. Eğlence yerine gider. Bir hayat kadınının peşine takılır. Kadın ve iki adam onu tuzağa çekip parasını almak ister. Baron hissizlikle itiraz etmez. Adamlar şaşırır ve neredeyse para istedikleri için özür dileyecek duruma gelirler. O gece bir çok şeyin farkına varmıştır artık.