• Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze ölüyü mezar.
    Ne de şeytan, bir günahı,
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti istemem gelmeni,
    Yokluğunda buldum seni;
    Bırak vehmimde gölgeni,
    Gelme, artık neye yarar?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    Ve İşte O Hikaye!!

    "Üniversiteli delikanli kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa göruyordu takımda.. Hoşlandıgını, fena halde hoşlandıgını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı degil, o güzel kızı izlediğini…Kız servis atarken hemen önunden geçti. Göz göze geldiler..Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok populerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı.Kimbilir, belki kız da ondan hoslanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmisti..Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini degistirdi,o da karsıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndu.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba..Bir defa daha gülümsedi.Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu…Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü..Pazar günü,sabahın körunde kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım,o dünyalar şirini kizi gormek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu…Dahası..Ankara Koleji’nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek icin… Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme,çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır Olmuşlardı…O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gulumseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak,bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız çok şaşırdı ,karşısında,sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu.Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı,kaptana açıldı..O kızdan fena halde hoşlanıyordu.Galiba, kız da ona karşı boş degildi. Bir yerde,bir şekilde tanısmaları gerekiyordu…O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü… Kaptan "tabi" dedi… "Bu hafta sonu güzel bir konser var.Beraber, gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız…"Mutluluk işte bu olmali" diye düşündü delikanlı.."Mutluluk işte bu …" Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı. Konser gününü de hiç ama hiç unutamadı.. O ne heyecandı öyle…Konserin verildigi sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokundugu anı da hiç unutmadı delikanlı..Voleybol takımı kaptanı, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yaptı Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.Inanamıyordu delikanlı..Onunla nihayet yan yana oturduğuna,onun sıcaklıgını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor….Delikanlı, sahne de dünyanın en romantik şarkısı soylenirken -o an dünyanın bütün sarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki icinde… Ama uzatamıyordu işte elini…Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki…Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu…Kızın omuzuna değil.. Koltuğun uzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli,delikanlının elinin üzerine dokundu…Kalbi yerinden firlayacak gibi atıyordu artık genç adamın. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu cünkü… Konserden çıkarken, kız, sakalaştı…"Sizi her maçımızda görüyoruz.Alıstık nerdeyse…Yarın Adana’da maçımız var…Gözlerimiz sizi arayacak.. Hayır!, aramayacaktı…Delikanli o anda kararını vermisti çünkü..Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta ögle yemeginde bir de, Adanakebap yedirecek kadar para vardi… Gece yarısı kalkan otobuse bindi.. Sabah erkenden Adana’ya indi. Mac saatine kadar başı boş dolaştı.Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken,salonda ki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan degildi sebep tabii..İlk sette kız farkın da bile degildi onun..Nerden olsundu ki? İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız farketti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifada biraz mutluluk,birazda gurur vardı sanki.. Ankara’nın hele Kolejde çok populer bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu…Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti.Tek kelime konuşmadan.. Konusmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti.O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona,o kadar çok sey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladi. Daha dogrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.Söylemek istedigi hersey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Ögleden sonrayı zor etti,Kolejin önüne gitmek için… Kızın karşıdan geldiğini gördü.Koşarak yanına gitti."Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl’in dört satırını okurken…

    "Ne hasta beklerdi sabahı
    Ve ne genç ölüyü mezar
    Ne de şeytan bir günahı
    Seni bekledigim kadar!.."

    Ertesi gün ögleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önundeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu…Bu defa yanında arkadaşları yoktu.Yanlızdı…Yaklastıgında işaret etti delikanliya..Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çagırıyordu işte…Kalbinin duracagını sandı yaklasırken… "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız..O’da heyecanlıydı,belli…"Bak iyi dinle.. dünkü satırlar için çok teşekkürler…Herhalde hissettin, bende senden hoslanıyorum… Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var.Ondanda hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha cok hoşlandıgıma.. Ve de şu anda, onu terketmem için bir sebep yok…Delikanlı : "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam,hayatında baska kimse olmazsa, ara beni" dedi hiç nefessiz… Ayrıldı kızın yanından..Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda
    önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden…Yıllarca sonra Levent Yüksel’in söyleyeceği şarkıda ki Sezen’in sozlerini O, o zaman biliyordu sanki… Aşk onurlu olmalıydı…Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdigi o dörtlükteki gibi bekledi…Hastanın sabahı, şeytanın günahı bekledigi gibi bekledi… Heyecanla bekledi.Hırsla, arzuyla bekledi.Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen ofkeyle bekledi.. Ama bekledi…Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.Bir gün bir şiir antolojisinde siirin tamamini buldu.. İki dörtlüktü şiir…İlki kıza verdiği… Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar…O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu…Bekleyiş sürüyor,sürüyordu…Okullar kapandı,acıldı.. Aylar,aylar geçti…Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördüü…"Günlerdir seni arıyorum" dedi kız… "Günlerdir seni arıyorum.işte sana haber…Artık hayatımda hiç kimse yok!.." " Yaa" dedi delikanlı… "Yaa"dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye bekledigi an gelip çatmışken,ağzından sadece bu ses çıkmıştı.."Yaaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.."Sana bir şiirin ilk dörtlügünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.. " Sonra yürüdü gitti,arkasına bile bakmadan…Kız ikinci dörtlügü oracıkta okurken…

    "Geçti istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar!.."

    Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar gecti.Delikanli bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?… Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıstı ki,artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı..O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmisti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti ugruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugun hala bilmiyor…"

    Hıncal Uluç

    Alıntı
  • Bir kuşun oradan bir çöp, buradan bir ot, bir yaprak toplayarak kendine bir yuva yapması gibi, biz de bir kitaptan bir sayfa, bir filmden bir sahne, bir efsaneden bir bölüm, bir öğütten bir ders toplayarak kendimize bir kişilik yaparız.
  • 245 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    DİKKAT: ALINTI İÇERİR!!!


    ŞAİRİN DOĞUMU VE ÇOCUKLUK DÖNEMİ

    •4 Ekim 1910 Diyarbakır doğumlu şair ve yazarın asıl adı Hüseyin Cahit Tarancı'dır. Ailesi köklü Prinççizade'lerden olup babası Soyadı Kanunu'nun çıkması ile çiftçi anlamına gelen Tarancı soyadını almıştır. Amcası eski bakan Feyzi Pirinççioğlu'dur.

    "Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
    Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
    Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı
    Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim."

    "Affan Dede'ye para saydım,
    Sattı bana çocukluğumu.
    Artık ne yaşım var, ne adım;
    Bilmiyorum kim olduğumu.
    Hiçbir şey sorulmasın benden;
    Haberim yok olan bitenden.

    Bu bahar havası, bu bahçe;
    Havuzda su şırıl şırıldır.
    Uçurtmam bulutlardan yüce,
    Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
    Ne güzel dönüyor çemberim;
    Hiç bitmese horoz şekerim!"


    ÖĞRENİM HAYATI VE ŞİİRE BAŞLAMASI

    •İlköğrenimine Diyarbakır'da başladı. Bir aile geleneğinden ötürü orta öğrenim için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi'ne gönderildi. Lise öğrenimi için 1931 yılında Galatasaray Lisesi'ne sınavla geçti. Fransızcayı iyi derecede öğrenerek Baudelaire, Rimbaud, Mallarme'den esinlendi. Ömrü boyunca yakın dostu olacak Ziya Osman Saba ile bu okulda tanıştı.

    "Sevgili anneciğim, kıymetini takdirden aciz olduğumuz üç aylık muammalı bir saadet devresinden sonra böyle birdenbire uzaklara atılmak, şefkatiniz ülkesinden uzak, yabancı bir yerde yatıp kalkmak, yiyip içmek, annesini mustarip hayatının biricik güneşi addeden hassas bir çocuk mukadderatın amansız bir fermanıdır. Diyarbakır’ı terk edeli yirmi gün kadar oldu. Geçmiş ayın bu günlerinde beraber oturup kalktığımızı, yiyip içtiğimizi ve gülüştüğümüzü, mağrur kahkahalarımızın kulaklarımızda uzun müddet manalı çınlayışı, ruhumuza sığmayan ezelî sarhoşluk ve ilahî saadet, sizler, kardeşlerim, akrabalarım, hepiniz birbirinden ayrılmayan bu müstesna tabloda mazi diye karşımda sönmeğe mahkûm, zayıf bir mum gibi tüttükçe çıldıracağım geliyor ve bu denaeti, bu korkunç ve amansız harikayı tuğyan eden ruhum baştanbaşa lanetliyor…”

    •Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı. İlk şiirlerinde hayata karşı karamsar bir bakış açısı vardır.

    “Bende edebiyata bilhassa şiire karşı hakiki ve köklü denilebilecek ilk alaka Galatasaray onuncu sınıfta sıra arkadaşım Ziya Osman Saba’nın delaletiyle tanıdığım Baudelaire’le başlar. Bu Fransız şairini içime sindire sindire okuduktan sonradır ki, şiir yazmak benim için teneffüs etmek, yemek içmek kadar tabii bir hayat faaliyeti oldu.”

    "Çölde bir yolcu gibi, yalnızlığın içinde
    Kavrulup gidiyorum.
    Serseri bir rüzgâr gibi hep ganimet peşinde
    Savrulup gidiyorum.
    Serçe kadar pervasız, bir günden ötekine
    Atlayıp gidiyorum." (1930 tarihli ilk şiiri)


    İLK ŞİİR KİTABI

    •1931’de girdiği Mülkiye Mektebi'nden ikinci senenin sonunda atılınca Yüksek Ticaret Okulu'na girdi ancak memuriyet sınavını kazanıp Sümerbank’ta çalışmaya başladıktan sonra bu okuldan da ayrılmak zorunda kaldı. “Ömrümde Sükût” adlı ilk şiir kitabı henüz Mülkiye Mektebi’nde iken yayımlandı. 

    "Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
    Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
    Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
    Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek!"


    YAŞAM ŞEKLİ ÜZERİNE

    •Diyarbakır’dan İstanbul’a gittikten sonra yabancı bir kentte tutunmaya çalışır. Şairin ilk şiirlerindeki kötümser atmosferin arka planında dış dünyadan kopuk, içe kapanmış bir kişinin ruh hali vardır. İstanbul hayatının ilk yıllarında sadece sigara tiryakiliği bulunan Cahit Sıtkı, kısa sürede içkiye alışacak ve bu tiryakiliği onun hayatında önemli bir yer tutacaktır. 

    "Otur ki sandalye hatırlasın
    Sandalye olduğunu.
    Masa da unutur masalığını,
    Elini komasan üstüne
    Bakışlarını ayırmaya gelmez,
    Sürahi boşalır sonra suyundan.
    Kadehim kadehim dediğin şey,
    Dudağını değdirmedikçe kadeh değildir.
    Mezeler de bilmez renklerini, lezzetlerini,
    Çatalını dokundurmazsan.

    Fakat farkında mısın?.."


    ŞİİR TEMALARI

    •İçerisinde bulunduğu huzursuzluğu dizelerine yansıtan Tarancı, umutsuzluğun, yalnızlığın ve ölümün birer izlek olarak birbiri ardına devam ettiği şiirler kaleme alır.

    "Aynada zifiri bir gecedir,
    Bütün zulüm bu suçsuz kalbedir,
    Sabır tespihim kopmak üzredir.
    Ne gün kalkacak bu perde ölüm?"


    AVRUPA SERÜVENİ

    •1938’de Siyasal Bilgiler okumak üzere Fransa’ya gider. Öğreniminin yanı sıra Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği de yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine uçakların Paris'i bombalaması üzerine yurda bisikletle kaçmak zorunda kalır.


    İŞ HAYATI

    •Askerlik görevini bitirince, 1943’te bir yıl kadar İstanbul’da babasının işyerinde çalışır. Sırasıyla, Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı’nda çevirmen olarak çalışmaya devam eder.


    SİYASİ GÖRÜŞÜ

    •Ankara’da bir barda arkadaşı Fethi Giray, Nazım Hikmet’in “Kalbimin yarısı buradaysa doktor, yarısı Çin’dedir” dizelerini okur. Yanlarında oturanlardan biri, komünizm propogandası yapıyorlar diye ihbarda bulunur. Karakol, mahkeme derken salınırlar.

    •Bir dönem solculuğa merak sarar. Atatürkçü ve ilerici gençlerin kurduğu Türkiye Gençler Derneği’ne üye olur. Nâzım Hikmet hakkında Kafeste Dolaşan Aslan, Bir Şey, Amerikan Bezi Üç Buçuk Arşın gibi şiirlerini bu dönemde yazar. Bu şiirler çok ilgi görse de memuriyet, çevresindeki insanların baskısı, mizacının bu türlü işlere yatkın olmaması sonucu sonradan böyle şiirler yazmaktan vazgeçer.

    "Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
    Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
    En yavuz evlâdı bu memleketin
    Nazım ağabey hapislerde çürür"

    "Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
    Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

    Memleket isterim
    Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.

    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
    Olursa bir şikayet ölümden olsun."


    AŞK HAYATI

    •En büyük etkiyi bırakan meşhur Beşiktaşlı sevgilisinden de söz etmek gerekir. 

    “Şimdiye kadar bir iki kere sevdim, bundan sonra da Mecnuncasına, Ferhatçasına sevebilirim. Fakat şimdiye kadarki sevgililerimden ancak birisi belki aşkıma kısmen mukabele etmiş olduğu için hala hayal halvethanemde hüküm sürmektedir.”

    "Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalb ağrısı.
    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.
    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana,
    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan." (Emir eri Abbas oğlu Abbas)

    •1947 yılının Aralık ayında Çalışma Bakanlığı’nda işe başlayan Tarancı’nın, ofiste 1951 yılında evleneceği tek ve şahâne iptilâsı olan ve bütün saadetini ona borçlu olduğunu söylediği Cavidan Tınaz Hanım’la tanışması hem hayatı hem de şiiri için bir dönüm noktası sayılır. 

    "Aşkından tâlihimin düzeldiği
    Sen gökte ararken yerde bulduğum
    Bir sende gördüm ince ruh ince bel
    Sende murada erdim kırk yaşımda"


    ŞİİRLERİ ÜZERİNE

    •Şiir yaşamının büyük bir bölümünde, bir gruba, bir edebi harekete bağlanma konusunda çok da istekli davranmamıştır. 

    •Sıradan insanlara, toplumun alt tabakalarına yönelik bir tematik tercih yoktur. O, şiirinin düşünsel arka planına başkalarının yaşamını yerleştirmemiştir. Onun şiiri, kendinden yola çıkan ve kendinden başka bir yere ulaşmayan bir şiirdir. Türk şiirinde daha çok sembolizm ekseninde konumlandırılmış bir şairdir.

    • İlk dönem şiirlerinde kendi bireysel duygulanımın etrafında dolaşmış ve ruhunun ihtiyacı olan varoluş alanını bulmaya çalışmıştır. 1946’da yayımlanan Otuz Beş Yaş adlı 2. şiir kitabındaki şiirlerinde ise güzelliği, saadeti, yaşamayı ve mutluluğu fark eder, büyük bir coşkuyla bağlandığı hayatın bir gün ölümle son bulacağı gerçeğiyle yüzleşir adeta.

    "Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
    Her yıl biraz daha benimsediğim.
    Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
    Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
    Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
    Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o musalla taşında."

    •Şiir ile ilgili görüşlerini dile getiren şu üç değerlendirmesi oldukça meşhurdur:

    -Şiir, ulaşmak istediğim esas mefkuredir.

    -Şekilsizlik içinde güzellik avına çıkanlar, kendi kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmazlar.

    -Şiirdeki esas rol, kelimelerin istifidir.

    •Cahit Sıtkı, çeşitli vesilelerle şiirlerinde Fransız edebiyatının yanı sıra Tanpınar ve Dıranas etkisi olduğundan bahsetmektedir. 

    "İnsan oldum kaya oldum
    İnsanda kaya oldum kayada insan
    Havada kuş oldum kuşta gökyüzü
    Soğukta çiçek, güneşte nehir oldum
    Şebnemde parlayan şey
    Kardeşçesine yalnız kardeşçesine hür"

    Paul Eluard (Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı)

    •Şiirlerinde eşya-insan arasında kurduğu ilişki edebiyat incelemelerine konu olmuştur. Hece veznini başarıyla kullanan Tarancı, az sözcükle çok şey söylemek taraftarı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.


    ÖLÜMÜ

    •Evlendiği 4 Temmuz 1951’den 3 yıl sonra 18 Ocak 1954’te felç geçirir ve bir daha düzelemez. Eylül ayında Viyana'ya tedavi için gönderilir. 13 Ekim 1956 yılında yaşama veda eder. 

    "Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben
    Ben öyle her insandan, o kadar uzağım ben
    Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar
    Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var

    Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan
    O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan
    Bir ses bana: ‘Gel! ‘ dese, ben o sesi işitsem
    Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem"
  • Bu benim son mektubum, son sözlerimdir. Anacığım! Bin defa, binlerce defa hep sana, senin bana yüregine sığınacağım
    sana sonsuza kadar borçlu kalacağım. Seni umutsuzluklara düşürdüğüm için bağışla beni anacığım. Beni anlamanı da istiyorum. Benim fedakarlık duygum hayat okulunda yoğrularak pekişti. Bu benim, öğretmenleri olmak istediğim çocuklara da ilk ve son dersimdir. Ben gönüllü olarak gidiyorum, insanlara böyle büyük bir armağan sunabileceğim için de gururluyum.
    Ağlama anacığım ağlama. Hiç kimse ağlamasın. Gözyaşı dökmenin zamanı değil artık.
    Beni bağışla anacığım. Elveda.
    Elveda dağlarım, elveda Alatav... Ah bilseniz sizi ne kadar çok seviyorum!

    Öğretmen oğlun
    Teğmen Maysalbek Suvankulov
    Cephe, 9 Mart 1943, Gece yarısı
  • William Shakespeare

    23 Nisan 1564’te Stratford-Upon-Avon’da doğan Shakespeare’in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hakimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakespeare’in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakespeare’in diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitim dili Latince olan King’s New School adlı ortaöğretim okuluna devam ettiğine ve burada Roma edebiyatının klasikleriyle tanıştığına kesin gözüyle bakabiliriz. Üniversiteye gitmeyen Shakespeare’in Latincesinin düzeyini tam olarak bilemediğimizden kaynak olarak kullandığı bazı eserleri asıllarından mı, yoksa çevirilerinden mi okuduğu hakkında bir şey söyleyemiyoruz.

    1582’de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hathaway ile evlenen Shakespeare’in bu evlilikten üç çocuğu olmuş ancak oğlu Hamnet’i 1596’da kaybetmiştir. 1585 yılı ile 1590’ların başı arasındaki yaşamı hakkında elimizde güvenilir bilgi yok. Ancak Shakespeare’in bu yıllar içinde Londra’ya gelip aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk mesleğine başladığını ve kısa zamanda ün kazandığını biliyoruz. Londra’da yaşadığı yıllarda Stratford ve ailesiyle ilişkisini düzenli olarak sürdüren Shakespeare’in profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiş. Soneleri (“Sonnets”), konularını klasik mitolojiden alan iki uzun öyküsel şiiri (“Venus and Adonis” ve “The Rape of Lucrece”) ve oyunlarıyla tanınan Shakespeare yazarlık ve aktörlüğün yanı sıra çalıştığı tiyatro kumpanyasının altı ortağından biriydi. Eline geçen paranın önemli bir kısmıyla emlak satın almış ve bu yatırımlar sayesinde 1610’da Stratford’a oldukça varlıklı bir kişi olarak dönmüştür.

    İşleriyle ilgili olarak ara sıra Londra’ya gitse de yaşamının son dönemini Stratford’da geçiren Shakespeare 23 Nisan 1616’da ölür. Stratford’luların bu ünlü hemşehrilerinin onuruna yaptırıp kiliseye koydukları anıtta, adının Sokrates ve Vergilius’la birlikte anılması dikkat çekicidir.

    Shakespeare Döneminde Tiyatro

    Shakespeare’in Londra’ya gidip meslek yaşamına başladığı yıllarda İngiltere’de oldukça canlı bir tiyatro ortamı yeşermişti bile. Gerek şiir gerek düzyazıyla yazılmış oyunlar gezginci tiyatro kumpanyaları tarafından tiyatro oynamaya elverişli her türlü açık ve kapalı mekânda sergilenmekteydi. Asıl amacı oyun sahnelemek olan ilk yapının 1576 yılında James Burbage tarafından inşa edilen ve “Tiyatro” adını taşıyan bina olduğu sanılıyor. Bu tarihlerde Londra belediyesi şehir merkezinde ve yerleşimin yoğun olduğu mahallelerde tiyatro yapımına izin vermediğinden, tüm tiyatrolar Thames nehrinin diğer kıyısında, şöhreti pek iyi olmayan bir bölgeye toplanmıştı.

    Elizabeth döneminin ilk tiyatroları genelde daire izlenimi veren sekizgen biçiminde, ahşap, çatısı kısmen açık mekânlardı. Bugünkünden farklı olarak, izleyicilerin arasına doğru uzanan yüksek bir platform şeklindeki sahne perdesizdi. Üzeri kapalı olan platform-sahnenin tavanı “gökyüzü”, altındaki kısım ise “cehennem” işlevi görüyordu. Şeytanlar, hayaletler ve kötü ruhların “cehennem”le “dünya” arasında gidiş gelişleri sahne zeminindeki kapak açılarak sağlanırdı. Sahnenin hemen arkasındaki iki veya üç katlı, balkonlu bölüm sahne efektleri için kullanılan malzemeyi, müzisyenlerin bulunduğu mekânı ve aktörlerin bekleme odasını barındırırdı. Aktörler sahneye sağ ve sol taraftaki, üzeri perdeyle örtülü kapılardan girerlerdi.

    Açık çatılı tiyatrolarda oyun hiç ara verilmeden, baştan sona kadar oynanırdı. Üç kattan oluşan ve sahneyi çevreleyen izleyici sıraları bugünkü ölçülere göre dar ve rahatsızdı. En ucuz biletlerden alanlar sahnenin etrafında durup oyunu ayakta seyrederler ve yağmur serpiştirdiğinde ıslanırlardı. Sahne gibi, izleyici sıralarının da üzeri çatıyla örtülüydü. Oyun sırasında izleyiciler arasında dolaşan satıcılardan meyve, fıstık gibi şeyler alıp yemek, oyunculara laf atmak, yergiyi ıslıkla, beğeniyi ise gürültülü alkışlarla ifade etmek âdetti. Tiyatrolarda tütün içilmesi zamanla yasaklandıysa da arkadaki seyircinin sahneyi görmesini engelleyen, devrin modası büyük şapkaların serbest olduğu anlaşılıyor. Bunun nedeni, açık havada izleyicilerin başlarını sıcak tutma ihtiyacı olsa gerek. Eski Globe ve Rose tiyatrolarının bulunduğu yerde yapılan arkeolojik kazılarda sahnenin etrafındaki zeminin cüruf, kül, çamur ve fındık kabuklarından oluşan bir harçla kaplı olduğu görülmüş. Yağmur suyunu süzüp aşağı geçiren ve sahne çevresinde ayakta duran izleyicilerin daha kuru bir zemine basmasını sağlayan bu harcı yeni Globe’a uygulamak için gerekli 7,5 ton fındık kabuğu 1997 yılında Giresun’dan gönderilmiştir.

    Bu devirde açık çatılı tiyatroların yanı sıra daha küçük, kapalı tiyatroların da inşa edildiğini görüyoruz. Pencerelerden giren ışık ve mumlarla aydınlanan bu tiyatrolarda mumların fitilinin kesilip düzeltilmesi için oyuna dört kez ara verilirdi. Daha çok varlıklı kesimin gittiği kapalı tiyatrolarda açık çatılı tiyatrolardan farklı olarak, en pahalı biletler sahneye yakın olanlardı. Açık ve kapalı tiyatrolar arasındaki mimari farklar akla hep şu soruyu getirmiştir: Acaba oyun yazarları farklı tiyatro mekânları için farklı türde oyunlar mı yazdılar? Bugün artık biliyoruz ki aynı oyunlar hem açık hem kapalı tiyatrolarda sahneye konulmuş; demek ki yazarlar oyunlarını genelde mekân farkı gözetmeden kaleme almışlardır.

    Shakespeare’in kumpanyası önceleri kiracı olarak “Tiyatro”da temsiller verirken, daha sonra iki ayrı tiyatro binasına sahip oldu. Bunlardan ilki, yani 1599’da yaptırdıkları yaklaşık 3000 kişilik, açık çatılı ve daire şeklindeki Globe Tiyatrosu, kumpanyanın ana mekânıydı. (Globe’un adı yer küresinden, yani dünyamızdan esinlenmişti; Shakespeare’in karakterlerinden biri dünyanın bir sahne, insanların da bu sahnedeki oyuncular olduğunu söylerken, gerçek yaşamla tiyatroda canlandırılan yaşam arasında kurulan bağı dile getirmiş olur.) 1613’te yanan Globe Tiyatrosu ikinci kez yapıldıktan sonra, 1642’de Cromwell’in tiyatroları kapatmasına kadar işlevini sürdürmüştür. Shakespeare’in ortağı olduğu kumpanya 1609’da ikinci bir tiyatro edindi. Blackfriars adlı ve Globe’a oranla daha küçük olan bu kapalı tiyatro kumpanyanın kışlık mekânı işlevini görüyordu.

    Bugün Londra’da, Amerikalı oyuncu ve yönetmen Sam Wannamaker’in 1970’lerde başlattığı girişim sayesinde yeni bir Globe Tiyatrosu var. Umutsuz görünen ve uzun yıllar süren çabalar sonucu eski Globe’un durduğu yerin hemen yanında artık gerek mimari gerek malzeme ve uygulanan yapı teknikleri açısından aslına sadık yeni bir Globe yükseliyor. Wannamaker düşlerinin gerçeğe dönüşmesine yaklaşmışken 1993’te yaşamını yitirdi. Onun ölümünden sonra yapımı tamamlanan tiyatro 1997 Haziranında Kraliçe tarafından resmen açıldığında, sahneye konan ilk oyun, tıpkı 1599’da olduğu gibi Shakespeare’in V. Henry adlı oyunuydu.

    Shakespeare profesyonel yaşamı boyunca hep aynı tiyatro kumpanyasıyla çalışmıştır. “Lord Chamberlaine’s Men” (Başmabeyincinin Oyuncuları) olarak tanınan grup Kraliçe I. Elizabeth’in ölümü üzerine 1603’te kral olan I. James’in himayesine girdikten sonra “King’s Men” (Kralın Oyuncuları) adını alır.

    1590’larda bir endüstri haline gelen ve pazar hariç her gün oyun sahneleyen tiyatrolar toplu olarak haftada on beş bin kadar seyirci çekiyorlardı. Tiyatro temsillerinin en yoğun olduğu aylar eylülden aralık sonundaki Noel’e kadar olan süreydi. Genellikle yaz aylarında başgösteren veba salgınları nedeniyle tiyatrolar zaman zaman kapatılır, böyle zamanlarda kumpanyalar turneye çıkarak ülkeyi dolaşırlardı. Bazen de saraya çağrılarak temsillerini Kraliçe I. Elizabeth’in ve daha sonra Kral I. James’in huzurunda sunarlardı. Shakespeare’in hangi oyunlarının hangi tarihlerde sarayda temsil edildiği belgelerde vardır.

    Shakespeare’in yaşadığı dönemde bugün sinemada olduğu gibi “yıldız” sistemi geçerliydi. Ancak oyuncular alkışlanıp övülürken oyunculuk mesleği hor görülmüş, ahlakın bekçiliğinden sorumlu yerel yöneticilerin, din adamlarının ve sansür kurulunun gözü hep tiyatronun üzerinde olmuştur. Shakespeare’in kumpanyasının yıldızı özellikle trajedilerde ünlenen Richard Burbage’dı. Burbage “Tiyatro”yu yaptıran James Burbage’ın oğludur. Will Kempe ve Robert Armin ise kumpanyanın en sevilen komik aktörleriydi. Bu oyuncuların ölümlerinden yıllar sonra bile hatırlanmaya devam ettiklerini görüyoruz. Tiyatrolardaki tüm oyuncular erkekti; kadın rolleri kadrodaki en genç aktörler tarafından canlandırılırdı. İzleyicilerin gerçekçilikle ilgili bu ve buna benzer sorunları düşgüçlerinin yardımıyla aştıkları anlaşılıyor. Sahnede hemen hiç dekor bulunmadığından belirli bir mekânın canlandırılması sembolik birkaç parça sahne eşyası, metnin içine serpiştirilmiş yer betimleyici sözler ve izleyicinin düşgücünü seferber etmesi sayesinde gerçekleşirdi. Temsiller gündüz yapıldığından bugünkü gibi izleyicilerin oturduğu kısmı karartıp sahneyi aydınlatma veya ışığı azaltıp çoğaltma olanağı yoktu. Bu durumda karanlığı ifade etmek için bazen meşaleler yakılır, bazen oyuncular ellerinde mumla veya gecelik entarisi giyerek sahneye çıkarlardı. Ayrıca oyun yazarının diyaloglara gece veya gündüz, karanlık veya aydınlık olduğunu belirten sözler koyarak ışık sorununu metnin içinde çözdüğü de görülür. Özellikle tarihi oyunlarda iki ordunun savaşmasını gerektiren sahneler borazan ve top sesleri eşliğinde iki veya dört kişinin stilize bir biçimde döğüşmesi ile canlandırılırdı. Bu da yine düşgücünü devreye sokan, aynı zamanda pratik ve (kumpanyadaki aktör sayısının çok büyük olmadığı düşünülürse) ekonomik bir yöntem sayılır.

    Dekorsuz sahneye karşın efektler ve kostümler oldukça çarpıcıydı. Sahne efektleri arasında gökgürültüsü, top sesi, havada tel ve makaralar sayesinde uçan doğaüstü, tanrısal yaratıklar ve tabii müzik önemli bir yer tutar. Oyuncuların temsillerde giydikleri kıyafetler de olabildiğince görkemliydi. Bunlardan bazılarının soyluların elden çıkarttıkları giysiler olduğu sanılıyor. Giyimde tarihselliğe bağlı kalmadıklarını, örneğin 14. yüzyılda geçen Richard II adlı oyunun Shakespeare döneminde giyilen kıyafetlerle oynandığını biliyoruz. Shakespeare’in toga giydikleri sanılan Romalı karakterleri tarihe sadık kostümün neredeyse tek örneğini teşkil ederler. Bakireler beyaz giysileri, hortlak ve hayaletler deri kıyafetleri ile sahneye adım attıklarında hemen tanınırlardı. Bir karakterin ıslak elbiselerle sahneye çıkması, deniz kazasından kurtulduğuna işaretti. Oyundaki karakterlerden birinin kişiliğini veya cinsiyetini gizlemesi ya da başka birinin kişiliğine bürünmesi gerektiğinde ayrıntılı saç ve makyaj değişikliği yerine kıyafet değişikliği veya takma bir sakal yeterliydi.

    Dönemin oyunculuk tarzının bugünkünden farklı olduğu bir gerçek ancak bunun nasıl bir tarz olduğu konusunda fikir birliği yok. Konu üzerinde çalışanların bir kısmı bu tarzın mimik ve nüansa olanak verdiğini söylerken büyük bir çoğunluk stilize olduğu, kalıplara, belirli jest ve hareketlere dayandığı görüşünü savunuyor. Bazı izleyicilerin sahne etrafında gezinip aktörlere laf attığı ve herkesin birbirini görebildiği aydınlık bir ortamda oyuncuların güçlü bir ses tonu ve belirgin jestler kullanmak zorunda kalacaklarını düşünmek pek de yanlış sayılmaz. Nüanslı ve ince jestlere dayanan bir oyun tarzı ancak küçük ve kapalı tiyatrolar için söz konusu olabilir. Ancak oyuncuların oyun tarzlarını mekâna göre değiştirdiklerine dair elimizde herhangi bir belge yok.

    Dönemin estetik anlayışı sanatın doğayı yansıtması gerektiğini söyler. O dönemde yansıtma kuramı sadece sanat eserleri için değil tiyatro oyunculuğu için de geçerli olmalı ki Hamlet oyunculara insan doğasına sadık kalmalarını öğütler. Ancak doğanın yansıtılması farklı dönemlerde farklı şekillerde anlaşılmıştır. Acaba Shakespeare döneminde “yansıtma”, “canlandırma” ve “natüralizm” oyuncunun kendisini oynadığı rolle bütünleştirmesi anlamına mı geliyordu? Büyük ölçüde kalıplara dayanan bir oyunculuk stili, aktörlerin aynı hafta içinde birkaç farklı rolde sahneye çıkmaları gibi faktörler Stanislavski metoduna benzer yöntemleri dışlıyor gibi görünebilir. Öte yandan bir oyuncunun gelenekselleşmiş jestler kullanmasının, kendini canlandırdığı karakterle psikolojik açıdan bütünleştirmesine engel teşkil edip etmediği de düşünülmeye değer bir konudur.

    Provalar hakkında maalesef elimizde çok az belge var. Bugünkü anlamda “yönetmen” sayılmasa da her kumpanyada aktörlere yol gösterici konumunda bir oyun sorumlusunun varlığından söz edebiliriz. Bu kişi bazen oyun yazarının kendisidir. Hem oyun yazarı hem aktör olan Shakespeare de provalarda diğer oyunculara yol göstermiş olabilir. Aktörlere ezberlemeleri için verilen metinler genellikle oyunun tümü değil, sadece canlandıracakları karaktere ait satırları içeren metinlerdi. Diğer karakterlere ait satırlara ancak aktörün söze hangi noktada gireceğini göstermek amacıyla yer verilirdi. Genel prova sayısının yok denecek kadar az olduğu anlaşılıyor. Oyuncular rollerine tek başlarına çalışırlar, şölen, savaş, cenaze gibi törensel sahneler hep belirli bir tarzda oynandığından bunlar için ayrıca prova gerekmezdi. Yılda yaklaşık kırk değişik oyun sahneye koyan bir kumpanyada provalar için ayrılan sürenin epey kısa olduğunu varsayabiliriz. Oyuncuların ezber yetenekleri ve bellekleri çok güçlü olmakla birlikte oynanan oyun ve üstlenilen rol sayısının fazlalığı nedeniyle temsillerde suflöre mutlaka ihtiyaç vardı.

    Shakespeare döneminin tiyatro izleyicileri farklı sınıflardan, farklı kültür, refah ve eğitim düzeylerinden gelen kadın ve erkeklerden oluşuyordu. Aristokratlardan tüccarlara, hukuk öğrencilerinden bakkal çıraklarına kadar geniş bir yelpazeyle karşı karşıyayız. Yine de orta ve üst sınıf izleyicilerin sayıca alt sınıf izleyicilerden fazla olduğu tahmin ediliyor. Tiyatroya hiç gitmeyen gruplar ise Püritenler ve Anglikan kilisesinden kopan diğer bazı dini cemaatlerdi.

    O dönemin tiyatro izleyicileri şiir dili ile yazılmış ve karmaşık tümce yapıları içeren oyunları algılamaya bizlerden daha yatkındılar. Sözlü edebiyatın bir anlamda devam ediyor olması, insanların tiyatroya gitme alışkanlıkları ve her pazar kilisede dinledikleri, özenli bir dille sunulan vaazların yarattığı kulak dolgunluğu gibi faktörlerin bunda önemli bir payı vardır. Altıncı sınıfa kadar okuyan herkesin klasik yazarları bir ölçüde tanıdığını göz önüne alırsak, oyunlarda mitolojiye ve klasiklere yapılan göndermelerin önemli bir kısmını algılamakta fazla zorlanmadıkları sonucuna ulaşırız. Ancak sessizliğin hiçbir zaman tam olarak sağlanamadığı tiyatrolarda izleyicilerin bazı sözcük ve dizeleri duyamamaları olasılığını da akıldan çıkarmamak gerekir. Shakespeare’in çağdaşı Ben Jonson’un izleyicilerden oyunları “görmeye” değil “dinlemeye” gelmelerini istemesine karşın, izleyicilerin hiç olmazsa bir bölümü için görselliğin sözcüklere ağır bastığını söyleyebiliriz.


    Shakespeare’in Oyunlarının Yayımlanması

    Dönemin diğer oyun yazarları gibi yılda ortalama iki oyun ürettiği sanılan Shakespeare’in özgün elyazmalarından maalesef hiçbiri elimizde yok. Uzmanlara göre, Shakespeare bir oyunu tamamladığında elyazması metni bazen temiz kopya bazen de temize çekilmemiş müsvedde halinde hemen oyun sorumlusuna teslim ederdi. O andan itibaren oyun, yazarın değil kumpanyanın malıydı artık. Kolay okunmayan, kenarlarına dizeler sığdırılmış müsveddeler bir başkası tarafından temize çekilirdi. Shakespeare’in kaleme aldığı özgün metinlerde perde ve sahne bölüntüleri olmadığı gibi genelde olayların geçtiği mekân, oyuncuların sahneye giriş çıkışları ve kullanılacak efektler hakkında pek fazla açıklama bulunmadığı sanılıyor. Bu tür notlar ve açıklamalar, oyun sorumlusunun kullanımı için hazırlanan özel kopya üzerinde işaretleniyordu. Kumpanya açısından çok değerli olan bu kopya zaman içinde yıprandığında yenisi hazırlanırdı. Oyuncuların kullandığı ve sadece kendi rollerini içeren kopyalar da yıprandıkça yenilenirdi.

    Telif hakkının olmadığı bu dönemde gişe hasılatını düşünen kumpanyalar doğal olarak oyunların basılmasını ve rakip kumpanyaların eline geçmesini istemiyorlardı. Buna karşın Shakespeare’in oyunlarından ondokuzu yani yarısı kendi yaşamı sırasında yayınlanmış. Genel kanı sözkonusu oyunların, birkaç istisna dışında, yazarın ve ortak olduğu kumpanyanın izni olmadan basıldığıdır. Bunların tümü quarto yani sayfa boyutu olarak nispeten küçük baskılardı. İyi ve kötü olarak sınıflandırılan quarto’lardan, iyi quarto denilen basımlar ya Shakespeare’in özgün metinlerinin kopyalarına ya da oyun sorumlusunun açıklamalar ve notlar içeren özel kopyasına dayanır. Bu kopyaların matbaaya izinsiz olarak nasıl ulaştığı konusunda kesin bir bilgi yok. Kötü quartolar ise basımcıların ele geçirdiği bozuk ve okunaksız müsveddelere veya oyuncuların hafızasına dayanan metinlerdir. Kendi rolünü zaten ezbere bilen bir aktör (ki bazen aynı aktörün bir oyunda iki ayrı rol üstlendiği olurdu) diğer karakterlerin rollerini de oyun sırasında iyi kötü ezberleyebilirse belleğindeki bozuk metni yayımcıya satabilirdi. Gerek Romeo ve Juliet’in gerek Hamlet’in korsan baskıları o denli bozuktu ki kumpanya bu iki oyun kötü bir ün kazanmasın diye eldeki yedek kopyalardan ikisini (belki de Shakespeare’in müsveddelerini) basımcıya göndermek zorunluluğunu hissetmiş, böylece oyunların iyi sayılabilecek ikinci quarto baskılarına olanak sağlamıştır. Ancak Fredson Bowers’ın işaret ettiği gibi, III. Richard’ın ve V. Henry’nin yine çok kötü olan quartoları yayımlandığında kumpanya daha temiz metinlerin basılmasına yardımcı olmamıştır.

    Shakespeare’in oyunlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra aynı kumpanyadan iki oyuncu, John Heminges ve Henry Condell, tarafından 1623 yılında gerçekleştirildi. Bu baskıda Perikles ve İki Soylu Akraba adlı oyunlara yer verilmemiştir. Yazarın bu iki dostu oyunları folio boyutunda (yani matbaa kâğıdını quarto’lardaki gibi sekiz küçük sayfa yerine dört büyük sayfa halinde katlayarak) yayınladıkları için bu tek ciltlik basım İlk Folio olarak adlandırılır. Heminges ve Condell baskıyı hazırlarken oyun sorumlusu tarafından kullanılan elyazmalarının kopyalarından, bazen de mevcut quarto baskılarından yararlanmışlardır.

    İlk Folio ile quarto’ları karşılaştırdığımızda metinler arasında farklılıklar görürüz. Sözcük düzeyindeki ufak tefek farkları açıklamak kolaydır. Gerek elle çoğaltma sırasında gerek dizgide dikkatsizlik sonucu meydana gelen hataların yanı sıra, özgün elyazmasının yer yer okunaksız olmasından doğan hatalar nedeniyle de metinler arasında bazı farklılıklar oluştuğunu biliyoruz. Sağlam ve güvenilir kaynaklara dayanmasına karşın uzmanlar İlk Folio’da da çok sayıda hata olduğu görüşündedirler. Çoğu sözcük düzeyindeki bu hataların azlığı veya çokluğu kaynak metnin okunaklılığı kadar dizgiyi yapan kişilerin (bu konuda tahminler iki ile dokuz kişi arasında değişiyor) ustalığı ve tecrübesiyle orantılıdır. Aynı oyun metninin değişik bölümleri üzerinde çalışan farklı dizgicilerin farklı kalitede metinler ürettiklerini görüyoruz. Özellikle quarto’lardaki birtakım hataların ise dizgicilerin metne sık sık bakmak yerine birkaç satırı birden okuyup akılda tutmaya çalışmalarından, bazen daha da ileri giderek sözcükleri değiştirmelerinden kaynaklandığı sanılıyor.

    Ancak bazı oyunların quarto ve İlk Folio metinleri arasında sözcük düzeyinde kalmayan ciddi farklılıklar görmekteyiz. Örneğin Hamlet’in iyi quarto ve İlk Folio metinleri arasında toplam 310 satırlık fark vardır; iyi quarto Folio metninde bulunmayan 230 satır, buna karşın Folio metni quarto’da bulunmayan 80 satır içerir. Metinler arasındaki bu tür farkların yazarın zaman içinde oyunda yapmış olduğu değişikliklerden ya da provalar sırasında veya oyun temsil edilmeye başlandıktan sonra yapılan ekleme ve çıkartmalardan kaynaklandığı sanılmaktadır. Shakespeare’in oyunlarını okurlar için değil sahnede temsil edilmek üzere yazdığını, bu nedenle kendi yaşamı boyunca sabit değil değişken oyun metinlerinin söz konusu olduğunu düşünürsek, iyi metinler arasında bile farklar bulunmasını yadırgamamamız gerekiyor.

    İlk Folio’dan sonra Shakespeare’in oyunları 17. yüzyıl boyunca pek çok kez gerek quarto gerek folio olarak yayımlandı. Metinlerin baskıya verilmeden önce editör tarafından ciddi bir biçimde gözden geçirilip yanlışlıkların ayıklanması ise 18. yüzyılda yaygınlaşır. Yine bu yüzyılda Shakespeare’in editörleri arasında kendileri de ünlü yazarlar olan Alexander Pope ve Samuel Johnson da bulunmaktadır. Dönemin editörleri oyunları kendi anlayışlarına göre perde ve sahnelere ayırmışlar, satırları numaralamışlar, sözcüklerin yazılışını modernize etmişler, yine kendi anlayışlarına göre metinlerdeki bozuklukları düzeltmişler, açıklayıcı notlar düşmüşlerdir. Her sahnenin başında mekân/zaman belirtme ve sahneye giriş çıkışları metinde işaretleme geleneği yine 18. yüzyılda oluşur. Bazı editörler ayrıca eleştirmenlik görevi üstlenerek yazdıkları önsözlerde oyunları o dönemin edebiyat kuramı ışığında tartışmışlardır. Yine bu dönemde metinlere ek olarak farklı editörlerin düzenleme ve açıklamalarını bir araya getiren “variorum” baskıları yapılmaya başlanır.

    1864’te Cambridge Üniversitesi’nce yayımlanan tek ciltlik Globe metni çok sayıda 20. yüzyıl basımına kaynaklık etmiş, bu metinde kullanılan satır numaralama sistemi uzun süre geçerli olmuştur. 19. yüzyılda toplu basımların yanı sıra oyunları yıllara yayarak dizi şeklinde okurlara sunmak fikri ortaya atıldı. Arden ve Oxford gibi ünlü dizilerin başlangıcı 19. yüzyıl sonuna dayanır. Günümüzde de tek ciltlik toplu yayımların yanı sıra Oxford, Cambridge, Bantam, Arden, Signet ve Penguin gibi birçok Shakespeare serisi zaman içinde yenilenerek okurlara sunulmaktadır.

    Shakespeare’in oyunlarının yeni yayımları sadece İngilizce konuşulan ülkelerde değil dünyanın her tarafında, çeşitli okur ve kullanıcı gruplarının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ve artan bir hızla sürmektedir. Metin oluşturma tekniklerindeki ilerlemeler ve Shakespeare’e olan ilgi devam ettikçe yenilenme süreci de devam edecektir kuşkusuz.
  • Bir gece yarısı çal kapımı
    Ellerinde çiçekler
    ve yüzünde gülümsemenle

    Bir gece yarısı çal kapımı
    Hiçbir söz söylemeye gerek yok
    Bir sen olursun benimle
    Bir de ellerin ellerimle

    Bir gece yarısı çal kapımı
    Mutsuzluklarımızdan bahsedelim birbirimize
    Sen gökyüzünü anlat bana
    Bense gözlerindeki gökyüzünü meselâ
    Ben -deki- se -n. Bense...

    Bir gece yarısı çal kapımı
    Avuç içlerinde yılmışlık
    ve parmak uçlarında sessizlik

    Bir gece
    Sessiz bir gece.