• 208 syf.
    ·10/10
    Rica ediyoruz, yalvarıyoruz hepinize, lütfen. Evinize gider gitmez atın televizyonunuzu pencereden. Televizyonun boşalan yerine, hemen koyuverin bir kütüphane. Sonra dolsun o güzelim kitaplar raflara, girmesin bir daha o kötü görüntü odalara.
    *
    Eğer televizyonu kaldıracak olursak, sonra nelerle oyalayacağız sevgili çocuklarımızı? Lütfen açıklayınız! “Yanıt vereceğiz size bir soruyla, eskiden ne yapıyordu insanlar çocuklarıyla? Nasıl mutlu oluyorlardı günlerce bu canavar keşfedilmeden önce?” Unuttunuz mu? Bilmiyor musunuz? Çok hızlı ve yavaş söylüyoruz: Okurlardı… Her zaman. Okurlardı… Durmadan…
    *
    Ne hayal dünyası, ne peri masalı, kesilir tepeden tırnağa kaskatı! Kafayı bir tek televizyona takar! Öyle oturur boş gözlerle bakar!
    *
    Aman derim çocukları asla şımartmayın, sakın televizyonun yanına yaklaştırmayın, ama kökten çözmek istiyorsanız sorunu, dünya yıkılsa açtırmayın o aptal kutusunu.
    *
    İnsan ne kadar okursa doyamaz o kadar kitaba! İnsan hayatının yarısı hiç düşünmeden kitap okumaya ayrılmalı!
    *
    Ve bir kez okumaya başladılar mı, seyredin yüzlerinde beliren aydınlığı!
    *
    Bu dünyada kim biliyor ki kimin nereye gittiğini! Kim nereye kürek çeker, ırmak nereye akar gider?
    *
    "...Bu kız canının her istediğini aldırırmış babasına! Babası bir dediğini iki etmezmiş! Kız, “isterim!” diye çığlığı basmayagörsün, istediği her neyse hemen alınırmış!" "Felaket, değil mi?" "Bence rezalet!"
    *
    Tek suçlu o mu koskoca dünyada?
 Çok şımarık bir kız, hem de çekilmeyecek kadar, Ama bilirsiniz, şımartamaz kimse kendini bu kadar. 
Kim şımarttı onu böylesine? Ah kim gerçekten?
 Kim var etti neyi istediyse olur olmaz yerden?
 Kim yaptı onu böyle arsız bir çocuk?
 Kim yaptı bunları? Kimlerdir sanık?
 Hiç öyle uzaklara bakmayın.
Suçluları hemen yanında arayın.
 Onlar -maalesef çok acı-
 onu çok seven anasıyla babası.

    *
    Babam, sizin eğitim görmüş dediğiniz adamlardan değildi. Hayatında yirmi kitap okuduğundan bile şüphe ederim. Ama harika bir masal anlatıcısıydı. Her gece, bana bir uyku masalı uydururdu ve en güzelleri de diziye dönüşen ve geceler boyu sürenlerdi…
    *
    Çocuklarınıza ne kadar risk alma olanağı tanırsanız, kendilerine bakmayı o kadar iyi öğrenirler.
    *
    Her şey uzadıkça incelir, biliyorsunuz.
  • 549 syf.
    ·7/10
    Murat Uyurkulak Tol adlı romanında şöyle der: “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.” Devrim hevesi daha güzel özetlenemez benim gözümde. Tesadüf, ben tam da böyle düşünürken Germinal adlı roman 1800lerden kalkıp bana bu sözü ispatladı. Émile Zola’nın, maden işçilerinin greve giriş süreci ve sonrasında yaşananları anlattığı romanına siyah ve koyu kırmızı olmak üzere iki renk hakim. İlk yarısında siyahı gördüğümüz romanın ikinci yarısı ise koyu kırmızı. İnanılmaz gerçekçiliği ve sürükleyiciliği sayesinde hem klasik bir roman, hem de ondan biraz daha fazlası Germinal.

    Not: Kurgu hakkında ufak ayrıntılar içermektedir.

    Fransa’nın kömür ocakları. Siyah bir dünya. İlk yarıda bu dünyada çalışanların çektikleri sıkıntıları izliyoruz. İzliyoruz çünkü Zola bu sıkıntıları adeta resmediyor. Bu resim ara sıra fazla karmaşıklaşsa da yine de o yükseklerden aşağılara inmesini de biliyor. Günümüzdeki maden işçileri de az çok bunları çekiyorsa Allah onlara kolaylıklar versin diye dua etmek lazım. Roman bu güçlükleri anlatırken bir yandan da maden işçilerinin mahallesine ayna tutuyor. İçki ve zinanın hükmettiği bir mahalle işçi mahallesi. Ergenliğe yeni girmiş insanların, yan yana, ama normal bir şeymiş gibi birbirlerini umursamadan ilişkiye girdikleri kömür karası karanlıklar, gece mesaisi ya da gündüz mesaisinden insanlarla sürekli dolu olan meyhaneler, genç kızların bir gün düşmekten korktuğu bir genelev… Zola aslında yanında durduğu işçilerin ideal değil gerçek resmini çiziyor. Hatta eleştiriyor bile. Bu cehalet ve ahlaki çöküntü sonra olacakların temellerini atıyor. Özellikle romandaki bir noktayı aktarmak isterim: İşçiler piyango kazandıklarında ne yapacaklarını anlatırken, işçilerin parası olsa burjuva gibi yaşayacağı ve geride kalanları umursamayacağına güzel bir vurgu yapılıyor.

    Romanda sadece işçi mahallesi değil, aynı zamanda romanın ilerisinde daha sık karşılaşacağınız burjuvaların hayatı da anlatılıyor. İlk başta karikatür gibi gelen bu karakterlerin, sıkıntıları aktarılmaya başlandığında, ayağı yere basan karakterler elde etmeye başlıyoruz.

    Yazar romanı genel olarak Etienne adlı karakter üzerine kurmuş. Etienne, alışılagelmiş düzene yazarın attığı bir bomba. Etienne sosyalist düşünceleriyle herkesi etkilemeye başlıyor ve ileride grev yaparlarsa onlara gerekecek bir yardım sandığı bile kuruyor. Etienne yazarın romana fikirlerini aktarma aracı. Etienne’in nasıl bu fikirleri öğrendiği, bu fikirlerin kafasında nasıl çarpıştığı da ayrıntıda fazla kaybolunmadan aktarılmış. Kimi için şaşırtıcı olmayabilir ama işin içine Darwin bile girince afalladım açıkçası. Karakterin düşünsel arka planına sahip olunca yaptıkları da mantıklı bir çerçeveye oturuyor. Zaten bu romanda göreceğiniz temel şeylerden biri de bu. Sebep-sonuç ilişkisinin fazlaca kurulduğu bir roman Germinal. Yazarın her şeyi açıklama hevesi sayesinde romanda eksik gedik kalmıyor.
    Her ne kadar bu özellik romana kendine güvenen bir hava katsa da günümüzde sorgulanabilir bir öge.

    Roman ilk yarısında size toplumun ve fikirlerin genel çerçevesini verdikten sonra bunları çarpıştırmaya başlıyor. Ücretlendirmedeki değişiklik işçilerin aslında daha az para almasına yol açacak hin bir değişiklik. Etienne önderliğindeki grup buna karşı çıkıyor ve greve başlıyorlar. Grevin tam kış vakti başlaması, grevin tam sanayi durgunluğa gitmişken başlaması herkesin elini zora sokuyor. Grev sonuçsuz ilerlemeye devam ettikçe yazar fikirleri daha sertçe çarpıştırıyor. Sosyalizmi destekleyen çoğunluğun arasına anarşist sesler sızıyor. Öte yandan çocuğuna yemek veremeyen annelerin insancıl çığlığı grevi bitirmek için inliyor. İşçilerin cehaleti sebebiyle bu çatışmalar iyi yönetilemiyor. Etienne bile sonunda kendini kaptırıveriyor. Yakıp yıkmalar başlayınca kan kaçınılmaz oluyor. Roman koyu kırmızı tonuna buradan itibaren kavuşuyor. Olanları çıplak bir gerçeklikle anlatan Émile Zola insanın kanını donduruyor. Sadece bu isyan sahneleri değil; grev sürecindeki açlık da çok başarılı aktarılıyor.

    Son ise tüm bu sürece uygun olarak tasarlanmış: Acı kayıplar, endişeli bekleyişler, korkunç bir maden kazasında eritiliyor. Romandaki natüralizmin canı en çok yaktığı yerler de bu son kısımlar. Etienne’in eciş bücüş, fikirleri arasında kaybolan aşk hikayesi de can acıtıyor.

    Yine de, tüm bu gerçek resme rağmen, Germinal’i asıl başarılı kılan şey, kitabın arkasında da yazdığı üzere, romanın ideolojiye kurban edilmemesi. Germinal gidişat itibariyle pek tahmin edilemez gitmiyor; ancak bunun sebebi her şeyin durağan olması değil. İdeolojilerin, insanların, sınıfların çatışmasında kimse ak veya kara değil. Herkes günahları ve sevaplarıyla ortada.. Germinal’i özel kılan bu. Etienne’i kahraman olarak ilan edemiyorsunuz; o kadar güvenmiyor kendine. Ancak romanı roman kılan şey de zaten bu: Çatışma. Germinal bunu sonuna kadar kullanıyor. Sadece fikirleri fikirlerle değil, kendi içlerinde de çarpıştırıyor. En sonunda ortada yalnızca ve yalnızca insanın kaldığını söylüyor yazar. Acıkan, üşüyen, muhtaç insan, paraya teslim oluyor. Yine de roman mutsuz bir sonu reddediyor. Tüm bu kötü olayların bir filizlenme olduğunu söylüyor. Germinal de zaten filizlenme ayı manasına geliyor. Benim için bu illa sosyalizmin filizlenmesi değil, sadece, işçilere çile çektiren bu düzenden daha iyi bir düzenin filizlenmesi. İşçilerin de insanca yaşayabileceği bir düzenin.
  • Evet! -asabi- hep çok, çok, dehşetli asabiydim, şimdi de öyleyim, ama kim demiş deliyim diye? Bu illet duyularımı yok etmek, köreltmek şöyle dursun, daha da duyarlı kılmıştı. En çok da işitme duyumu. Yedi İklim dört bucak her şeyi işitiyordum. Cehennemden pek çok şey işitiyordum. O zaman nasıl deli olabilirim ki? Şimdi kulak verin bana! Ve görün bakalım, olan biteni baştan sona ne kadar doğru düzgün, güzel güzel anlatabiliyorum size.

    Bu fikrin aklıma ilk nereden geldiğini söylemek olanaksız; ama bir kez aklıma düştükten sonra bir daha da aklımdan çıkmadı. Hiçbir niyetim yoktu. Hiçbir garazım yoktu. İhtiyarı severdim. Bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı. En küçük bir küstahlığını görmemiştim. Altınları umurumda değildi. Galiba, sorun gözüydü! Evet, oydu sorun! Bir gözü akbaba gözüne benziyordu – üzerinde saydam bir tabaka olan uçuk mavi bir göz. Bana dikilmeyegörsün, tüylerim diken diken olurdu; işte o yüzden, yavaş yavaş -ağırdan ağıra- ihtiyarın canını almaya, böylece o gözden sonsuza kadar kurtulmaya karar verdim.

    Efendim, mesele şu. Siz benim deli olduğumu düşünüyorsunuz. Deli dediğin hiçbir şey bilmez. Oysa beni bir görmeliydiniz. Ne kadar akıllıca davrandığımı, işe ne kadar temkinlilikle, ne kadar öngörülü, ne kadar gizlice koyulduğumu bir görseydiniz! İhtiyara hiç onu öldürmeden önceki hafta boyunca davrandığım kadar iyi davranmamıştım. Her gece, gece yarısı gibi, kulbunu çevirip kapısını usulcacık açtım -ah, çıt çıkarmadan! Sonra da, kapıyı kafamın sığacağı kadar aralayıp, ışık vurmasın diye kapakları tümden kapatılmış bir hırsız fenerini odadan içeri uzattım, ardından da kafamı içeri soktum. Ah, kafamı kapının aralığından içeriye ne kadar büyük bir maharetle soktuğumu görseniz gülmekten kırılırdınız! İhtiyarı uyandırmayayım diye kafamı odadan içeriye yavaşça, çok, çok yavaşça uzattım. Kafamı kapı aralığından içeriye, onun yatağında yattığını görebileceğim kadar uzatmam bir saat sürdü. Hıh – bir delinin kafası bu kadar çalışır mı? Sonra da, kafam odadan içeriye iyice girince, fenerin kapanı temkinlilikle araladım -ah, hem de ne büyük bir temkinlilikle (çünkü kapağın menteşeleri gıcırdıyordu)- ancak o akbaba gözünün üstüne incecik bir ışık huzmesi düşünceye kadar araladım. Ve yedi uzun gece bunu yaptım -her gece, gece yarısından hemen sonra- ama göz her seferinde kapalıydı; o yüzden bir işe yaramadı; çünkü beni çileden çıkaran ihtiyar değil, ihtiyarın Kem Göz’üydü. Ve her sabah, gün ağardığında, cesurca odasına girdim, ona içtenlikle adıyla seslenerek ve geceyi nasıl geçirdiğini sorarak hiç korkmadan konuştum onunla. Sizin anlayacağınız, her gece saat tam on ikide uyurken ona göz attığından kuşkulanması için ihtiyarın aklımı okuyabilmesi gerekirdi.

    Sekizinci gece kapıyı aralarken her zamankinden de temkinliydim. Bir saatin yelkovanının bile benim elimden hızlı hareket ettiği söylenebilirdi. O geceye kadar kendi becerilerimin, ne kadar akıllı olduğumun hiç o kadar ayırdına varmamıştım. Zafer duygusuna kapılmaktan kendimi alamıyordum. Orada olduğumu, kapıyı usulcacık açtığımı ve onun gizlice ne yapacağımdan, aklımdan neler geçtiğinden zerre kadar haberi olmadığını düşününce hafifçe kıkırdayacak oldum; belki de duydu beni; çünkü irkilmişçesine yatağında birden kıpırdadı. Şimdi, o anda geri çekildiğim sanabilirsiniz – ama hayır. Odası kapkaranlıktı, göz gözü görmüyordu (çünkü hırsız girmesin diye kepenkler sımsıkı kapatılmıştı), o yüzden kapının aralandığını göremeyeceğini anlamıştım, kapıyı biraz daha, biraz daha açıyordum.

    Tam başımı içeri sokmuş, feneri açıyordum ki, başparmağım teneke mandaldan kayınca ihtiyar yattığı yerden sıçrayarak bağırıverdi – ”Kim var orada!”

    Kıpırdamadan, sesimi çıkarmadan öylece durdum. Bir saat boyunca put kesildim; bu arada yeniden yatağına uzandığını duymamıştım. Hâlâ yatağımda dikilmiş, kulak kesilmişti; -tıpkı benim geceler boyunca duvardaki ölüm bekçilerine kulak verirken yaptığım gibi.

    Çok geçmeden bir inilti duydum; ölüm korkusuna kapılan birinin iniltisi olduğunu anlamıştım. Canı yanan ya da kederli birinin iniltisi değildi -yok, hayır!- dehşete kapılan bir ruhun derinliklerinden yükselen bir sızlanıştı. İyi bildiğim bir sesti. Pek çok gece, tam gece yarısı, dünya âlem uykudayken, can evimden yükselerek, o ürkünç yankısıyla beni perişan eden korkuları daha da azdırmıştır. Evet, bu sesi çok iyi biliyordum. İhtiyarın neler hissettiğini anlıyor, kıs kıs gülmekle birlikte ona acıyordum. Çıkardığım o hafif sesi duyup da yatağında döndü döneli uyumadığını biliyordum. Yüreğine düşen korku o andan beri gitgide büyüyordu. Korkusunun aslı astarı olmadığını düşünmeye çalışıyorsa da başaramıyordu. Kendi kendine, ”Rüzgârın bacadaki uğultusundan başka bir şey değil – odanın içinde koşuşturan bir fare yalnızca,” ya da ”Cırcır böceği bir cırcır etti işte,” deyip duruyordu belki de. Evet, böylesi tahminlerle yüreğini ferahlatmaya çalışmış olsa gerekti, ama hepsinin nafileydi. Hepsi nafileydi; çünkü Ölüm ona yaklaşarak kapkara gölgesiyle karşısına dikilmiş, kurbanı sarıp sarmalamıştı. Ve kafamın odadan içeriye uzandığını – görmediği, işitmediği halde- hissetmesini sağlayan, ayırdına varamadığı o gölgenin dokunaklı etkisiydi aslında.

    Uzun süre büyük bir sabırla bekleyip de yatağına yeniden uzandığını duymayınca, fenerde daracık, çok, çok küçük bir yarık açmaya karar verdim. Böylece fenerin kapağını araladım -bilmezsiniz ne kadar yavaşça, çıt çıkarmadan- ta ki, sonunda, örümcek ağının iplikçiği kadar ince tek bir soluk ışın yarıktan dışarı vurup akbaba gözünün tam üstüne düşünceye kadar.

    Gözü açıktı -ardına kadar- ona bakarken cinlerim başıma üşüştü. Tam bir açık seçiklikle görebiliyordum -üstündeki o tiksinç perde yüreğimi ürperten, uçuk mavi bir göz; ama fenerin ışığını içgüdüyle olsa gerek o kör olası noktaya yönelttiğim için, ihtiyarın yüzünü de bedenini de göremiyordum.

    Sizin yanlışlıkla delilik sandığınızın gerçekte duyuların aşırı duyarlılaşmasından başka bir şey olmadığını söylemiştim ya, -şimdi de, diyorum ki, kulağıma alçak, tekdüze, ivecen bir ses geliyordu, sanki pamuğa sarılmış bir saatin tiktakları gibi. Bu sesi de çok iyi biliyordum. İhtiyarın kalp atışlarıydı. Trampetlerin sesi askerlerin cesaretini arttırır ya, bu ses de benim öfkemi artırıyordu.

    Yine de, kendimi frenledim, hiç kımıldamadan öyle kaldım. Nefesimi tutmuştum. Feneri hiç oynatmadan tutup, ışığı gözün üstünden ayırmamaya çalıştım. Bu arada kalbin o asap bozucu atışı hızlanmıştı. Gittikçe daha hızlı, daha yüksek sesle atıyordu. İhtiyarın yüreği ağzına gelmiş olsa gerek! İnanın, her dakika daha da yüksek sesle atıyordu! -bilmem, anlatabiliyor muyum? Asabi olduğumu söylemiştim size, öyleyim işte. Şimdi herkesin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi uyudu bu saatte, bu köhne evin ürküntü veren sessizliğine karışan bu kadar tuhaf bir ses dizginlenemez bir dehşet salıyordu yüreğime. Yine, birkaç dakika daha kendimi gemledim, hiç kımıldamadan öyle kaldım. Ama kalp atışlarının sesi durmadan yükseliyor, yükseliyordu! Kalbi yerinden sökülecek gibiydi. Şimdi de yeni bir kaygıya kapılmıştım – ses komşunun biri tarafından duyulabilirdi! İhtiyarın vadesi gelmişti! Birden cayırtı bastığım gibi fenerin kapağını ardına kadar açtım ve odadan içeri daldım. İhtiyar bir çığlık attı – tek bir çığlık. O saat onun yere sürükledim, ağır döşeği de üstüne çektim. İşi bitirmiş olmanın sevinciyle gülümsedim. Kalp birkaç dakika daha boğuk boğuk atmayı sürdürdüyse de, hiç umursamadım; duvarın öbür yanından duyulacak değildi ya. Sonunda durdu. İhtiyar ölmüştü. Döşeği üstünden kaldırıp cesedi yokladım. Evet, kesin ölmüştü. Elimi kalbin üstüne koyup birkaç dakika orada tuttum. Atmıyordu. İhtiyar kesin ölmüştü. Gözü artık huzurumu kaçıramayacaktı.

    Eğer hâlâ deli olduğumu sanıyorsanız, cesedi gizlemek için ne kadar akıllıca önlemler aldığımı anlattığımda bu sanınızdan eser kalmayacak. Gece ilerliyordu, elimi çabuk tutuyordum, ama ses çıkarmadan. Önce cesedi parçaladım; başı, kolları ve bacakları kestim.

    Sonra odanın döşemesindeki üç tahtayı söktüm ve parçaların tümünü alttaki kerestelerin arasına yerleştirdim. Sonra da, döşeme tahtalarını, hiçbir insan gözünün –onunkinin bile- bir terslik bulamayacağı kadar becerikli ve usturuplu bir biçimde yeniden yerlerine koydum. Silinip temizlenecek hiçbir şey kalmamıştı – ne bir leke ne de bir kan izi. İnce eleyip sık dokumuştum. Bir leğen yetmişti hepsine -hahha!

    Bütün bu işleri bitirdiğimde saat dört olmuştu – ortalık hâlâ zifiri karanlıktı. Çan saat başını vururken, sokak kapısının vurulduğunu duydum. Kapıyı açmak için aşağıya inerken gönlüm ferahtı – artık korkacağım bir şey yoktu ki! İçeriye giren üç adam kendilerini son derece efendice polis memuru olarak tanıttılar. Komşulardan biri gece vakti bir çığlık duymuştu; bir cinayet işlenmiş olabileceğinden kuşkulanarak karakola haber vermişti; onlar da (memurlar) evde arama yapmakla görevlendirilmişlerdi.

    Gülümsedim – korkacağım bir şey yoktu ki! Beyleri içeriye buyur ettim. Çığlığı rüyamda benim attığımı, ihtiyarın da köyüne gitmiş olduğunu söyledim. Ziyaretçilerime evi baştan aşağı gezdirdim. Evi arayıp tarayabileceklerini –altını üstüne getirebileceklerini söyledim. Sonunda, onları onun odasına götürdüm. İhtiyarın değerli eşyalarını gösterdim onlara, hiçbir şey karıştırılmıştı, hepsi de yerindeydi. Kendimden emin olmanın coşkusuyla odaya birkaç iskemle getirdim, orada oturup biraz soluklanmaları için ısrar ettim; ben de kusursuz zaferimin verdiği cüretkârlıkla, iskemlemi tam da altında kurbanın cesedinin durduğu yere yerleştirdim.

    Memurlar tatmin olmuşlardı. Halim tavrım onlara inandırıcı gelmişti. İçim çok rahattı. Oturmuşlar, ben şen şakrak yanıtlar verirken, havadan sudan çene çalıyorlardı. Ama biraz sonra benzimin sarardığını hisseder oldum, artık gitmelerini istemeye başlamıştım. Başım ağrıyor, kulaklarımda bir çınlama varmış gibi geliyordu; ama kalkmak bilmiyorlar, hâlâ gevezelik ediyorlardı. Kulaklarımdaki çınlama daha bir belirginleşti; – sürüp gidiyor ve gittikçe belirginleşiyordu: Ben de bu duygudan kurtulmak için lafı uzattıkça uzatıyordum; ama çınlama sürüyor ve gittikçe belirginlik kazanıyordu – sonunda birden anladım ki ses kulaklarımdan gelmiyordu.

    Artık betim benzimin daha da uçtuğundan kuşkum kalmamıştı; – ama çan çan konuşuyordum, üstelik daha da yüksek sesle. Ne ki, o ses yine de yükseliyordu – elimden ne gelirdi ki? Alçak, boğuk, ivecen bir sesti – pamuğa sarılı bir saatin çıkardığı sese çok benziyordu. Nefes nefese kalmıştım – ama memurlar farkında bile değildiler. Gittikçe daha hızlı – daha hararetli konuşuyordum; ama o ses de durmadan yükseliyordu. Yerimden kalktım, yüksek perdeden ve abartılı el kol hareketleriyle ipe sapa gelmez bir şeyler söyleyecek oldum, fakat o ses yine de durmadan yükseliyordu. Neden kalkıp gitmiyorlardı ki? Adamların gözlerini benden ayırmamalarına cin ifrit olmuş gibi odanın içinde sert adımlarla gidip gelmeye başladım – ama ses habire yükseliyordu. Aman Tanrım! Ne yapabilirdim ki? Küplere bindim -çılgınca bağırıp çağırdım- küfürler savurdum! Oturduğum iskemleyi tutup sarsaladım, tahta döşemeler üstünde sürükledim, ama o ses bütün seslerden baskın çıkıyor, durmadan yükseliyordu. Daha da yükseldi -daha da- daha da! Ve adamlar hâlâ hoşbeş ediyorlar ve gülümsüyorlardı. O sesi duymuyor olabilirler miydi? Yüce Tanrım! -yo, hayır! Duymuşlardı! -kuşkulanmışlardı! –anlamışlardı! -dehşete kapılmış olmamı alaya alıyorlardı! -o sırada bana öyle gelmişti, hâlâ da öyle geliyor. Ama bu azaptan daha kötü bir şey olamazdı! Bu aşağılamadan daha dayanılmaz bir şey olamazdı! Bu riyakâr sırıtışlara daha fazla katlanamazdım! Avazım çıktığı kadar bağırmazsam ölecektim sanki! – ve işte – yine! – kulak verin! ses yükseliyor! yükseliyor! yükseliyor! yükseliyor!

    ”Aşağılık herifler!” diye haykırdım, ”bırakın numara yapmayı artık! Ben yaptım, kabul ediyorum! – sökün tahtaları! – burada, burada! – onun o tiksinç yüreğinin atışı bu!”
  • 184 syf.
    ·2 günde·7/10
    Tüm alıntılar
    Sıkıntı,
    üzüntü ve vicdan azabından bütün gece
    uyuyamadım. Hâlbuki vicdan azabının ruhu
    rahatlattığını söylerler.

    Nasıl oldu bilmem ama
    gururum mutsuzluğuma karıştı.


    Bugüne dek kaderimde tanışmamız yazılı
    olan insanların en garibi, en görülmemişi ve en
    acınacak hâlde olanı hakkında bir şeyler
    söyleyeceğim şimdi. Onun hakkında şu anda
    konuşmamın sebebi, o ana kadar pek dikkatimi
    çekmemiş olmasıdır. Oysa şimdi Pokrovski’yi
    ilgilendiren her şey, birden özel ilgimi çekmeye
    başladı.


    Taşıdığı tek insanca duygu
    oğluna olan sınırsız sevgisiydi


    Acaba yazı mı yazıyordu yoksa
    düşünüyor muydu?

    Ben aptalın biriydim, hiçbir şeyden
    haberim yoktu. Tek kitap bile okumamıştım ama
    o bilgiliydi. O anda kitapların ağırlığıyla
    yamulmuş raϐlara kıskançlıkla baktım. Hayal
    kırıklığı, ümitsizlik ve öϐke duyuyordum. Bütün
    kitaplarını tek tek ve mümkün olduğunca çabuk
    okuma hevesine kapıldım. Bilmem, belki de onun
    bildiği her şeyi öğrenirsem, onun arkadaşlığına
    daha çok layık olurum diye düşündüm. Hemen
    ilk rafa koştum ve elime geçen ilk tozlu cildi hiç
    tereddüt etmeden alıverdim. Korku ve
    heyecandan titreyerek kıpkırmızı bir hâlde
    çalıntı kitabı odama götürdüm. Annem yattıktan
    sonra kandilin ışığında gece boyunca okumayı
    kafama koydum.

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!”

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!” diye düşündüm. “Hapı yuttum,
    belaya çattım! On yaşında bir çocuk gibi aptalca
    bir yaramazlık yaptım. Aptal, küçük bir kızım
    ben! Tam bir budalayım!


    “Böyle aptalca şeyler yapmaktan utanmıyor
    musunuz? Adam olmayacak mısınız?”

    “Ne zaman
    kendinizi kontrol edip değişiklik olsun diye akıllı
    uslu davranmayı öğreneceksiniz? Size bakan da
    artık bir çocuk olmadığınızı, on beş yaşında
    kocaman bir kız olduğunuzu sanır!


    Acı çekiyordum.


    Şiddetli bir acı kalbimi sıkıştırdı...
    Sandalyeden fırladım, içimdeki ezici sıkıntıyla
    çığlığı bastım. Tam o anda kapı açıldı ve
    Pokrovski içeri girdi.


    Hatırladığım tek şey, kendime geldiğim
    zaman kollarında olduğumdu. Beni sandalyeye
    oturttu, bana bir bardak su verdi ve soru
    yağmuruna tuttu. Ne yanıt verdiğimi
    hatırlayamıyorum.

    “Kendi başınıza oturmak can sıkıcı olur,”
    dedi. “Alın size bir kitap getirdim. Okursanız
    sıkılmazsınız.”


    . O anı bütün kalbimle beklediğim
    hatta bütün gün hayalini kurup sorularını ve
    yanıtlarımı hazırladığım hâlde yine de utangaç,
    sıkılgan ve kendimden rahatsız olmuştum,


    Okumak, bazı şeyler öğrenmek istediğimi, küçük
    bir kız olarak görülmenin beni rahatsız ettiğini
    anlattım...


    Garip bir ruh hâli içinde olduğumu
    tekrar söyleyeyim. Kalbim hassaslaşmıştı,
    gözlerimden yaş geldi. Ondan hiçbir şey
    saklayamadım. Her şeyi, her şeyi anlattım.
    Onunla arkadaş olmak, sevgi içinde yaşamak, onu
    avutmak istediğimi söyledim. Bana utanmış,
    hayret etmiş biçimde baktı, hiç sesini çıkarmadı.


    Pokrovski ellerimi
    tutuyor, öpüyor, göğsüne bastırıyordu.


    Kalbim
    ısındı!.. Duygularımı ondan saklamaya
    kalkışmadım.

    Hem hüzünlü hem neşeli günlerdi.
    Şimdi de hem hüzün hem de neşeyle
    hatırlıyorum. Acı tatlı anılar hep üzüntü
    kaynağıdır,

    Kalbim ağırlaştıkça, içim
    sıkıldıkça, hüzünlendiğimde, tıpkı sıcak bir
    günün ardından gelen nemli bir gecede çiy
    tanelerinin, güneşte kavrulan zavallı, solmuş
    çiçeği tazeleyip canlandırması gibi anılar da kalbi
    canlandırır ve tazeler.


    Yeni düşünceler, yeni
    izlenimler, coşkulu bir hızla kalbime aktı. Bu yeni
    duygu ne kadar heyecanlı, karmakarışık ve
    büyük bir çaba gerektiriyorsa, o kadar da
    çekiciydi; ruhumu tatlı tatlı titretiyordu. Ansızın
    kalbime hücum ettiler. Garip bir karmaşa tüm
    bedenimi rahatsız etti. Ama bu çılgın saldırı
    benim dengemi bozamadı. Kendimi hayallere
    kaptırdım, bu da benim kurtarıcım oldu.

    Onu hemen benim kitapçıma doğru çektim.
    “İşte,” dedim, “bu on bir kitap sadece otuz iki
    buçuk ruble ediyor. Benim otuz rublem var, eğer
    iki buçuk ruble de siz eklerseniz o zaman bunları
    alıp oğlunuza beraber hediye ederiz.”

    “Hepsini mi? Yani bütün kitapları mı?”
    “Evet, bütün kitapları.”
    “Kendi adıma mı?”
    “Evet, kendi adınıza.”
    “Sadece kendi adıma? Yani yalnız ben
    almışım gibi?”
    “Evet, evet, sadece kendi adınıza...”

    Çok garipti, ağlayamıyordum
    ama içim parçalanıyordu.


    Son bir kez
    aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek
    arzusundaydı.


    annemin kucağına
    atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım,
    öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
    Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim
    etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm,
    zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu...



    ***
    Dünkü adalar gezimiz için size nasıl
    minnettarım Makar Alekseyeviç! Ne güzeldi, taze
    ve yemyeşil! Yeşil doğayı görmeyeli çok uzun
    zaman olmuştu. Hastayken öleceğimi, ölümümün
    çok yakın olduğunu düşünüp duruyordum. Şimdi
    dün yaşadıklarımın benim için ne demek
    olduğunu bir düşünsenize!




    Gökyüzü de soluk ve bulutsuzdu, güneş
    batıyordu.

    Kalbim parçalandı, gözyaşlarımı
    tutamadım. Ama bütün bunları size neden. yazıyorum ki?



    Bunlar başkalarına kolay kolay
    anlatılabilecek şeyler değil, insan kendisi bile zor
    anlıyor. Ama belki siz beni anlarsınız. Aynı anda
    hem hüzün hem kahkaha! Siz ne kadar iyi bir
    insansınız Makar Alekseyeviç!



    Dün neler
    hissettiğimi anlamak için gözlerimin içine
    baktınız ve coşkumu görüp memnun oldunuz.
    Her çalıda, ağaçta, su birikintisinde şöyle bir
    durup güzellikleri gösteriyor ve sanki bunlar
    benim diyordunuz. Bunlar da sizin çok iyi bir
    kalbiniz olduğunu gösterir Makar Alekseyeviç.
    İşte sizi bu yüzden seviyorum.




    Beni unutmayın, sık sık uğrayın.
    V. D.


    Varvara Alekseyevna!
    Benim küçük güvercinim; ben dünkü
    gezimizi şiirsel bir anlatımla sergilemenizi
    beklerken, siz tek bir sayfada geçiştiriverdiniz.
    Küçücük mektubunuzda bile her şeyi ne güzel
    anlatmışsınız.

    Bana kinsiz,
    insanları incitmeyen, Tanrı’nın doğada ortaya
    koyduğu güzelliklerin değerini bilen iyi bir adam
    olduğumu söylüyorsunuz ve bana bir sürü övgü
    yağdırıyorsunuz. Bütün bunlar doğru. Her şey
    doğru.

    Ben cahil ve aptal bir insan olabilirim ama kalbim
    herkesin kalbi gibidir.

    Kötü niyetlinin biri bana
    neler etti biliyor musunuz Varenka? Bana
    yaptıklarını anlatmak bile utanç verici. Şimdi siz,
    ‘neden yaptı?’ diye sorabilirsiniz. Uysal bir insan
    olduğum için. Sakin ve iyi niyetli olduğum için!


    Ben her şeye alışabilirim, çünkü uysal
    bir adamım, küçük bir adamım. Ama bütün
    bunların sebebi ne diye soruyorum? Kime ne
    yaptım? Kimin rütbesini çaldım? Kimseyi
    üstlerine ispiyon ettim mi? Hak etmediğim
    ikramiyeye el uzattım mı? Yalan uydurdum mu?
    Bunları yapabileceğimi düşünmek bile
    haksızlıktır. Neden böyle bir şey yapayım ki?
    Bana bir baksanıza. Kalleşliğe ve hırsa eğilimli
    biri gibi görünüyor muyum?


    Siz beni yine de
    değerli biri olarak görüyorsunuz hayatım. Siz
    onların hepsinden çok daha yüce bir insansınız.

    En büyük vatandaşlık erdemi nedir?

    Öyleyse geçimimi böyle kazanmamın nesi kötü?
    Bu iş günah mı? “Sadece evrak kopya eder,”
    diyorlar. “Şu kâğıt faresi adam kopyacılıkla para
    kazanıyor,” diyorlar. İyi de bunun utanılacak nesi
    var?

    Hoşça kalın benim
    sevgilim, küçük güvercinim, tek tesellim! Söz
    veriyorum sizi görmeye geleceğim. Sakın
    sıkılmayın, size kitap getireceğim. Şimdilik hoşça
    kalın Varenka.
    İyiliksever dostunuz,
    MAKAR DEVUŞKİN


    Sayın Makar Alekseyeviç!
    Size çok acele yazıyorum, çünkü hemen
    bitirmem gereken bir işim var. Bakın size ne
    söyleyeceğim. Çok avantajlı bir alışveriş
    yapmanız mümkün. Fedora bir erkek arkadaşının
    yenisi kadar iyi bir üniforma, çamaşır, yelek ve
    şapka sattığını söyledi, hem de çok ucuza. Neden
    siz almıyorsunuz? O kadar da parasız değilsiniz.
    Biraz paranız var, kendiniz söylemiştiniz. Artık
    cimriliği bir tarafa bırakın lütfen! Bunlar gerekli
    şeyler. Kendinize bir bakın, yırtık pırtık giysilerle
    dolaşıyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz! Her tarafı
    yamalı. Hiç yeni bir şeyiniz yok. Olduğunu
    söyleseniz de ben olmadığından eminim. Lütfen
    söylediğimi yapın, bu giysileri alın. Bunu benim
    için yapın. Eğer beni seviyorsanız alın onları.

    Ah Makar Alekseyeviç kendinizi
    harap ediyorsunuz. Benim için harcadıklarınız
    hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Korkunç
    bir para! Benim bunlara ihtiyacım yok. Nasıl da
    müsrifsiniz. Bunların hepsi gereksiz. Beni
    sevdiğinizi biliyorum. Buna inanıyorum. Onun
    için de bana bunu hediyelerinizle kanıtlamanıza
    gerek yok. Üstelik ne kadar pahalı olduklarını
    bildiğim için bana acı veriyor. Size son kez
    söylüyorum, vazgeçin artık, duyuyor musunuz?
    Sizden rica ediyorum, yalvarıyorum.

    Artık benden daha ne istiyorlar? Fedora bunların
    dedikodu olduğunu, beni artık rahat
    bırakacaklarını söylüyor! Umarım öyledir!
    V. D


    Benim güvercinim!

    Sizin
    varlığınız bile yetiyor. Ben hiç böyle bir şey
    yaşamamıştım. Artık iyice hayata karıştım.
    Öncelikle artık iki kat daha güçlü yaşıyorum
    çünkü siz benim çok yakınımdasınız ve beni çok
    mutlu ediyorsunuz.

    Çocukların düşünceli olmalarına hiç
    dayanamam Varenka, bunu görmek bile çok
    üzücü!

    Yerde paçavralardan yapılmış bir bebek
    duruyordu. Onunla oynamıyordu. Parmağını
    ağzına sokmuş hiç kıpırdamadan dikiliyordu
    orada. Ev sahibi ona şeker verdi, şekeri aldı ama
    yemedi. Ne hüzünlü değil mi Varenka?
    Makar DEVUŞKİN

    Sevgili Makar Alekseyeviç!
    Kitabınızı geri gönderiyorum. Hiçbir işe
    yaramaz bir şey! Boşu boşuna göz yormak! Böyle
    bir hazineyi nereden kazıp çıkardınız? Şaka bir
    yana Makar Alekseyeviç siz gerçekten böyle
    kitaplardan hoşlanıyor musunuz? Yakında bir
    yerlerden kitap gelecek. Eğer isterseniz sizinle
    paylaşırız. Şimdilik hoşça kalın. Hiç yazacak
    zamanım yok gerçekten.
    V. D.


    Ah Varenka edebiyat harika bir şey. Önceki
    gün bu insanlarla beraber olunca bunu daha iyi
    anladım. Çok esrarlı bir şey! İnsanların kalplerini
    güçlendirir, ders verir. Ellerindeki küçücük bir
    kitapta bir sürü şey var. Harika bir kitap!


    “Kontes!” diye bağırdı. “Kontes! Bu
    tutkunun ne kadar korkunç olduğunu, ne delilik
    olduğunu biliyor musunuz?


    Sizi seviyorum, sizi delice, çılgınca
    seviyorum



    Önemsiz şeyler
    bitkin kalbimi tüketen cehennem ateşini
    söndüremez. Zinayida, Zinayida...”


    “Beni sevdiğini söyle Züleyha! Söyle, söyle.
    Hadi söyle!”
    “Seni seviyorum Yermak,” diye fısıldadı
    Züleyha.




    “Şükürler olsun! Çok mutluyum!..
    Gençliğimden beri zavallı ruhumun istediği her
    şeyi verdin bana. Yol gösterici yıldızım, beni
    buralara sen getirdin. Beni Kamenni Poyas’a
    [15]
    sen getirdin. Züleyha’mı bütün dünyaya
    göstereceğim. O vahşi canavarlar beni
    suçlamaya cesaret edemeyecekler!



    Ah şu seven
    ruhumun gizli acılarını bir anlayabilselerdi!


    Tek
    bir damla gözyaşındaki şiiri görebilselerdi!



    Bırak da gözyaşlarını öpeyim, o kutsal yaşı kurutayım...
    O bu dünyaya ait bir kadın değil!”


    “Yermak,” dedi Züleyha, “dünya çok kötü,
    insanlar çok acımasız! Bize rahat vermezler, bizi
    kınarlar sevgili Yermak! Baba yurdunda,
    Sibirya’nın karları içinde yetişmiş zavallı bir kız
    senin soğuk, buz tutmuş, acımasız, boş dünyanda
    ne yapsın? İnsanlar beni anlamazlar, canım!”









    Ama dikkat edin de ağzınızda
    eritin, sakın çiğnemeyin, dişleriniz ağrır. Belki de
    meyveli şekerleri seversiniz. Lütfen bana yazıp
    haber verin. Şimdilik hoşça kalın. Tanrı sizi
    korusun küçük güvercinim. Sonsuza dek sizin en
    sadık dostunuz olan,
    MAKAR DEVUŞKİN

    İnsanın alıştığı yerde
    yaşaması iyidir, zamanının yarısı seϐillikle geçse
    bile iyidir.


    Neden beni hiç görmeye
    gelmiyorsunuz?


    Çok yakında öleceğimi
    düşünüyorum -aslında bundan eminim-. Kimse
    bana cenaze töreni düzenler mi? Tabutumun
    arkasında duran olur mu? Kimse beni özler mi?..

    Neden beni
    şekerlerle besleyip duruyorsunuz? Nereden
    bulursunuz bu parayı bilmem!



    Kalbimden
    geçenleri söyleyebildiğim zaman kendimi daha
    iyi hissediyorum. Hoşça kalın, hoşça kalın
    dostum!
    V. D.

    Artık bu perişanlık yeter! Kendinizden
    utanmalısınız! Yeter artık küçük meleğim. Nasıl
    oluyor da böyle şeyler düşünebiliyorsunuz?
    Hasta falan değilsiniz. En küçük bir hastalığınız
    bile yok. Gayet iyisiniz, biraz soluksunuz ama
    iyisiniz.


    Siz giderseniz ben ne yaparım, benim
    kimim kalır? Hayır, Varenka sevgilim, bu ϐikri
    kafanızdan çıkarın. Bizim neyimiz eksik? Sizi çok
    seviyoruz, siz de bize düşkünsünüz, öyleyse
    böyle sakin sakin yaşamaya devam edelim.



    Sadık dostunuz,
    Makar DEVUŞKİN
    NOT: Kitap için teşekkür ederim. Biz de
    Puşkin okuyacağız. Bu akşam size uğrayacağıma
    söz veriyorum.

    Sizin benim
    yüzümden kendinizi nasıl mahvettiğinizi, son
    kuruşunuzu bile bana harcadığınızı görmediğimi
    mi sanıyorsunuz? Varınızı yoğunuzu satıp beni
    güç durumdan kurtaracağınızı yazıyorsunuz.
    Size inanıyorum dostum. İyi kalpliliğinize
    inanıyorum ama her şey söylendiği gibi kolay değil.

    Sizin gibi iki iyi kalpli insanın perişanlığını
    seyretmekten doğan keder, o kadar. Size küçük
    de olsa nasıl bir yararım dokunabilir? Bana ne
    diye ihtiyacınız olsun? Size ne iyilikte bulundum
    ki?



    Bütün ruhumla size bağlıyım.



    Sizi tüm
    kalbimle seviyorum ama acı kader! Sadece
    sevmekle kalıyorum.


    Sizi seven,
    V. D.

    Saçmalık, saçmalık bunlar Varenka! İnsan
    size bir saniye için arkasını dönse aklınıza kim
    bilir neler gelecek. Hiçbir konuda haklı değilsiniz!
    Hepsi saçmalık!



    Neyimiz eksik küçüğüm, söyleyin bana. Biz
    size düşkünüz, siz de bize. Hepimiz hâlimizden
    memnunuz. İnsan başka ne ister? Yabancıların
    içinde ne yapacaksınız? Bu ne demektir, bilir
    misiniz?..



    Siz olmadan ne yaparız? Benim
    gibi bir yaşlının hâli ne olur?



    Bana büyük bir yararınız var Varenka. Üzerimde
    çok iyi bir etkiniz var. Sizi bir an düşünmekle bile
    neşeleniyorum... Size mektup yazıp içimden
    geçenleri anlatıyorum, sizden de ayrıntılı bir
    yanıt alıyorum. Size giyecek alıyorum, şapka
    alıyorum, bazen siz bana sipariş veriyorsunuz,
    onu yerine getiriyorum... Bana yararınız
    olmadığını nasıl söylersiniz? Bu yaşımda yalnız
    başıma kalsam hâlim ne olurdu? Belki siz bunları
    düşünemezsiniz Varenka ama düşünmelisiniz




    “Ben olmazsam hâli ne olur?” diye kendi
    kendinize sormalısınız.

    Siz
    olmasanız Neva’nın dibini boylardım! Evet,
    Varenka sonum bu olurdu. Siz gidince bana
    yapacak ne kalır? Belli ki bir arabacı beni
    arabaya yükleyip Volkovo’daki mezarlığa
    götürsün, tabutuma da elbisesi çamur içinde,
    yaşlı bir dilenci kadın eşlik etsin, mezarım
    toprakla doldurulsun ve oracıkta yapayalnız
    kalayım istiyorsunuz. Bu haksızlık küçüğüm

    Neler yapmışım ben? Hangi dağ başındaymışım?


    Örneğin beni
    düşünün. Ben aptalım, doğuştan aptalım. Çok
    önemli kitapları okuyamıyorum ama bunu
    okuduğum zaman sanki kendim yazmışım gibi
    hissettim. Sanki kalbimi elime alıp, insanlar
    içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve
    ayrıntısıyla tanımladım. İşte böyle! Öyle sade ki.
    Böyle bir kitabı ben de yazabilirim. Neden ben
    yazmadım? Ben de kitapta anlatılan aynı şeyleri
    hissediyorum.



    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    V. D.
    NOT: Eğer tiyatroya gidecek olursak yeni
    şapkamı ve pelerinimi takacağım. Nasıl
    kaderindeki her şeyi Tanrı yazar. Birinin
    kaderinde general apoleti takmak varken,
    ötekinin düşük dereceli bir memur olmak
    yazgısıdır. Biri emirler yağdırırken öteki de
    verilen emirlere hiç homurdanmadan titreye
    titreye korkuyla boyun eğer. Her şey insanın
    yeteneğine göre olur. Birisinin bir şeye, ötekinin
    de başka bir şeye yeteneği vardır ama bunların
    hepsi de Tanrı vergisidir.

    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.


    2
    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.

    Kaldırımın kötü
    olduğu yerlerde çizmelerimi korumak için
    parmak uçlarımda yürürsem ne olur sanki?
    Param yoksa ve çay bile alamıyorsam bundan
    söz etmeye ne gerek var? Sanki herkes çay içmek
    zorundaymış gibi! Ben ne yiyorlar diye insanların
    ağzının içine bakıyor muyum?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım? Yo hayatım, benimle
    uğraşmayan insanları neden aşağılayayım?

    Bazen içine düştüğüm durumları
    anlatamamak kaygısıyla herkesten kaçar,
    saklanırım. Bazen yüzümü göstermeye korkarım.
    Kim bilir kötü diller hakkımda neler
    konuşuyordur diye düşünürken bile titrerim.
    Çünkü insanın aleyhine sürekli bir şeyler
    uydurup dururlar


    İnsanın tüm özel ve genel
    yaşamı edebiyata konu olur, basılır, okunur,
    gülünür, dedikodusu yapılır! Bu durumda da
    artık sokağa çıkmak imkânsızlaşır. Her şey
    öylesine ayrıntılı anlatılır ki sokaktaki
    yürüyüşümden bile hemen tanınırım.


    Peki, siz neden bana
    böyle bir kitap gönderdiniz? Bu kötü bir kitap
    Varenka. Gerçek hayat bu değil. Çünkü böyle bir
    memur olmaz. Böyle bir kitap okuduktan sonra
    insan kederleniyor.
    Sadık köleniz,
    Makar Devuşkin


    Nasıl olur? Nasıl olur da
    cesaretinizi kaybedersiniz Makar Alekseyeviç?
    İnsanlar sizin için ne düşünür?

    ? Benim ve herkesin saygı
    duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve
    bilgeliğiniz ne oldu?



    Ah
    dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır



    Zavallı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak
    için birbirlerinden uzak durmalıdırlar.


    Size
    yazmam için beni zorlayan şey onurum
    konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir
    zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın.
    Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum.



    Ah Varenka, ah! İşte bu kez suçlu olan
    sizsiniz! Mektubunuzla beni hayal kırıklığına
    uğrattınız ve şaşırttınız. Ancak şimdi sakin
    hâldeyken kalbimin derinliklerini inceleyince
    haklı olduğumu fark ettim. Ben sarhoş olmamdan
    söz etmiyorum. -Onu boş verin hayatım- Ben size
    duyduğum sevgiden söz ediyorum. Bu sevgi hiç
    de mantıksız bir sevgi değil. Siz bu konuda bir şey
    bilmiyorsunuz.


    Sizi sevmekten başka yapılacak bir
    şeyim olmadığını bilseydiniz böyle şeyler
    söylemezdiniz. Siz sadece düşündüklerinizi
    söylüyorsunuz, eminim ki kalbiniz başka şeyler
    söylüyordur.


    Benim
    meleğimi hiç kimse aşağılayamaz.

    kaderimde varmış, hiç
    kuşkusuz kaderimmiş. İnsan kaderinden
    kaçamaz, biliyorsunuz.



    Duygularım ölmüş gibi.

    Tanrı aşkına gelip
    beni görün, hemen bugün gelin.


    Aslında her
    gün gelseniz ne güzel olur.


    Melek
    kalbinizin iyiliğine inanıyorum Varenka. S


    Kalbimin
    derinliklerinde acıdan başka bir şey yok.

    Neler hissettiğini
    mi merak ediyorlar?

    Nasıl biri olduğunu mu
    düşünüyorlar?


    Şu yazar
    bozuntuları ne yazarlarsa yazsınlar zavallı
    insancıklar hiç değişmez.


    Paralarını bağış için verdiklerini düşünüyorlar
    ama hiç de öyle değil. Onlar zavallı insancıkları
    sergilemek için böyle yapıyorlar. Bağışın bile
    günümüzde bir amacı var...

    Peki, nasıl oluyor da
    zavallıcıklar bütün bunları biliyorlar ve böyle
    düşünebiliyorlar? Çünkü tecrübeleri var!


    Kabalığımı affedin, siz kimsenin içinde
    soyunmazsınız, değil mi? Aynı şekilde onlar da,
    insanların onların gizli köşelerine dalıp özel
    hayatını öğrenmelerini istemezler. O hâlde
    dürüst bir insanın onuruna, şereϐine saldırmaya
    kalkışan düşmanlarla birlik olup beni
    aşağılamanın bir gereği yok.

    Sizi mutlaka görmek
    istiyorum.
    V. D.

    Meleğim Varvara Alekseyevna!


    Sonuç olarak bütün
    cesaretimi toplayıp, utancımı delik deşik cebime
    sakladım ve Pyotr Petroviç’in yanına gittim.
    Umut doluydum ama aynı zamanda da
    heyecandan ölecektim

    Görüyorsunuz Varenka, belki
    değerli insanlar olabilirler ama hepsinin de burnu
    büyük. Neden onlara muhtacız sanki?


    Yarın onu görmeye gideyim mi? Ne diyorsunuz
    meleğim? Eğer borç para bulamazsam başım
    derde girer. Ev sahibim beni evden çıkarmak
    üzere, artık yemek de vermeyecek. Çizmelerim
    de berbat durumda. Ceketimde düğme kalmamış.
    Ya amirlerimden biri bu durumu fark edecek
    olursa? İşte o zaman çok kötü olur Varenka!
    Makar Devuşkin


    Size yardım edememektense ölürüm daha iyi!
    Yapamayacak olursam ölürüm Varenka, ölürüm!

    Neden dikiş dikmek zorunda kalasınız?
    Neden çalışmak zorundasınız? Neden güzel
    başınızı ağrıtıyorsunuz, güzelim gözlerinizi
    yıpratıyor, sağlığınızı bozuyorsunuz? Ah Varenka
    ah!

    Yani sizce ilk görüşte böyle
    bir güven bırakabilir miyim? Daha ilk bakışta
    benim hakkımda iyi bir izlenim edinirler mi?
    Görünüşümü gözünüzün önüne getirin, sizce
    güven verebilir miyim? Ne dersiniz?

    Bütün
    mektuplarınızı dikkatle okuyorum ve her bir
    mektubunuzda kendiniz için olmadığı kadar
    benim için endişelendiğinizi görüyorum.
    Kuşkusuz insanlar iyi bir kalbiniz olduğunu
    söylerler ama bence bu çok fazla.

    Eğer insan başka
    birisinin dertlerini bu denli ciddiye alıp ilgilenirse
    sonu mutsuzluk olur!


    Göreceksiniz, her şey yoluna girecek. Her şey
    düzelecek. Aksi hâlde böyle yaşamanız, hep
    insanların acılarına üzülmeniz, perişan olmanız
    çok kötü sonuçlar doğuracak. Hoşça kalın
    dostum. Size yalvarıyorum benim için
    endişelenmeyin V.D



    Varenka, küçük güvercinim!


    Evet meleğim, ben de kendi
    kendime yüreksiz olmamam gerektiğini
    söylüyorum.

    işe giderken giyeceğim
    ayakkabılarımın hâlini siz de biliyorsunuz. Sorun
    bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer
    bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim
    için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı
    çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya
    da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna
    dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit
    bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz
    dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler
    konuşurlar? Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.
    Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak
    içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu
    hem de namını kaybeder. Buna inanın,
    deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem
    yazan yazar müsveddelerini değil, dünyayı ve
    insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.


    Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.

    Ah Varenka, o anda keşke yer yarılsaydı da
    içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı
    oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona
    baktım, o da bana baktı.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    “Seni aptal seni,”
    “Sensin,

    Böyle yaşamak utanç verici.


    Sanki yersiz yurtsuz
    bir serseriyim.

    Bu büyük bir felaket! Bu benim
    sonum! Bir daha iϐlah olmaz bir şekilde
    mahvoldum.
    M. D.

    Bugün bizi ziyarete gelirseniz biraz teselli
    bulacağım.
    V. D.


    Aklımı
    kaçıracağım. Hiç utanmıyor musunuz? Kendi
    kendinizi mahvedeceksiniz. Adınızı bir düşünün!


    Onurlu bir beyefendi ve kendisine saygısı olan
    bir insansınız. Herkes duyarsa neler olur?
    Utancınızdan ölürsünüz! Hiç Tanrı korkunuz yok
    mu?

    Size
    bizi görmeye gelmenizi söylemiştim ama
    gelmediniz. Demek ki benim gözyaşlarımın ve
    yalvarmalarımın sizin için bir anlamı yokmuş
    Makar Alekseyeviç

    Lütfen bize gelin, göreceksiniz size iyi gelecek.
    Beraber okuruz, geçmişi anarız.



    Ben yalnız sizin için
    yaşıyor, sizin hatırınız için burada kalıyorum.

    fakirliğin günah
    olmadığını unutmayın. Aslına bakarsanız
    ümitsizliğe kapılacak ne var? Hepsi geçici!

    Tanrı’ya
    güvenin, o her şeyi düzeltecektir.
    V. D.


    Utanç duyuyorum Varvara Alekseyevna,
    canım, utanç duyuyorum.

    Ayakkabımın tabanı düşüyor ve ben buna hiç
    aldırmıyorum. Taban dediğiniz nedir ki? Sıradan,
    çamurlu, pis bir şey! Zaten ayakkabılar
    saçmalıktır! Yunanlılar ayakkabısız dolaştılar da
    bizim gibi insanlar neden acaba böyle önemsiz
    şeyleri konu ederek zaman kaybediyorlar ki? O
    zaman neden beni küçümseyip aşağılıyorsunuz?

    Ben de çok
    üzülüyorum ve ağlıyorum. Size mutluluk ve
    sağlık diliyorum. Bana gelince mutluyum,
    sağlığım yerinde meleğim.
    Dostunuz,
    Makar Devuşkin

    Suçlu olduğumu bilerek cesaretimi
    kaybettim.
    Ben kötü bir insan değilim, zalim değilim

    İnsanın sizi incitebilmesi için kana susamış bir
    kaplan olması gerekir güvercinim. Oysaki benim
    kuzu gibi bir kalbim var

    Çok duygulu ve iyi bir
    insan. Ben de çok duyguluyum, bütün bunlar bu
    yüzden başıma geliyor zaten

    Benim aptal olduğumu
    söylüyorlardı, ben de onlara inanıyordum. Ama
    siz gelince, karanlık dünyam aydınlandı. Kalbim
    ve ruhum aydınlandı. İçime huzur doldu. Başka
    insanlardan daha kötü olmadığıma inanmaya
    başladım


    Siz
    her şeyi bildiğinize göre gözümde yaşlarla size
    yalvarıyorum, lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D



    3

    lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D


    Köydeyken sonbaharı nasıl da severdim! O
    zamanlar çocuktum ama ne duygular yaşardım.
    Sonbahar akşamlarını, sabahlarından daha çok
    severdim. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde
    bir tepenin altında bir göl olduğunu hatırlıyorum.
    Hâlâ görür gibiyim. Bu göl kocaman, aydınlık ve
    kristal kadar pürüzsüzdü. Bazen eğer durgun bir
    akşamsa göl de sakin olurdu. Su ayna gibiydi.

    Su ayna gibiydi.
    Taptaze ve soğuk!

    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...


    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...

    Biz çocuklar,
    dudaklarımızda gülümsemeyle birbirimize
    sokulurduk.

    Çocukluğum
    hayatımın altın çağıydı!..

    Onları hatırladıkça çocuk gibi ağlıyorum.
    Her şey öylesine canlı gözlerimin önüne geliyor
    ki, bütün geçmişim aydınlık bir şekilde önümde
    duruyor ama bugünüm karanlık ve kasvetli! Nasıl
    bir sonum olacak acaba, nasıl? Biliyorsunuz, bu
    sonbahar öleceğime inanıyorum. Çok hastayım.
    Hep ölümü düşünüyorum. Ama böyle ölmek ve
    buraya gömülmek istemiyorum.
  • 950 yılı civarında İskoçya, İskandinavya'dan gelen atlı birlikler tarafından istila edilmişti. Gece yarısı sinsice toprakta sürünerek
    ilerleyen süvariler İskoç kampına kadar gelmişlerdi ki içlerinden biri devedikenine basınca çığlığı kopardı. İşte bu sayede İskoç askerler uyanarak kamplarını korudular ve düşmanı yendiler. Bundan dolayı devedikeni İskoçya'nın ulusal sembolü ilan edildi.
  • AKŞAM OLUNCA bakışın açılıyor
    gece yarısından da öte görmeye başlıyor-
    karşında senin çiftim-
    kuruyan taçyapraklarından yükselen yeşil tomurcuk,
    biz ayrı dünyaların ait olduğu odada.
    Sen ölüleri de
    buradakileri de aşıyorsun.
    Bilgin dahilinde kabuklarını gizden bağlamış
    dünyadan gelen o çiçeklenenler.

    Ana karnında nasılsa doğmamış olan
    eskil ışıkla başının üzerinde
    hudutsuz gören
    bir yıldızdan diğerine-
    böyle akar son başlangıca doğru
    bir kuğu çığlığı gibi.
    Hasta odasındayız.
    Ancak gece meleklerin!
  • 1062 syf.
    ·317 günde·Puan vermedi
    ANNA ..
    1878 de yazıldı 2019 hâlâ okunmakta ve sonsuza kadar okunacak .

    #Dehşetli SPOILER vardır! !!! kitabın sonunu bilmeyen tarafta_iseniz bu incelemeyi okumayın!!!

    Anna ile bir gece yarısı karlı bir istasyonda tanıştım.Dokuz yaşından küçüktüm çünkü hâlâ Yeşilköy de yaşıyordum ..
    Muhtemelen pazar gecesiydi ..
    çünkü banyo yapmıştım ..
    ..ve kıştı ki pamuklu pembe sabahlığımı giydirmişti annem ..
    Babamın eve gelmediği gecelerden biri olmalıydı ki,büyük yatakta yatma keyfine nail olmuştum ..
    ..anneyle koyun koyuna geceler ..
    ben mutluydum ..
    ama ..
    acaba annem ne hissediyordu ???
    sobanın önünde mandalina yediğini hatırlıyorum,odada soba üstü meyve kabuğu kokusu vardı ..
    zaten tek ampullü ışığı kapatmıştı Anna Karenina izliyordu ..
    ben yatakta yatiyordum..
    nizami,örtüyü bile karıştırmadan ..
    elimde bir ciltli kitap vardı rengi koyu yeşil ..
    ama neydi acaba ..???
    Siyah beyaz televizyon ışığında okumaya uğraşıyordum ..
    İnatla ..
    Başımı tiz bir tren çığlığı ile kaldırdığımda, kar..
    İstasyon
    ve bir kadın yüzü gördüm
    belki kadın ağlıyordu ..
    ..belki annem ağlıyordu ayırt edemedim ömrümce.
    ..sonrası
    istiklal Marsi_kapanış
    Bakın bu sahne o kadar etkileyicidir ki aklınıza kazılır ..
    Mesele vals dediğinizde de bir Anna Karenina görüntüsü sinyal vermeye başlar :)
    https://youtu.be/WTZSQv9cA-0

    BIR Tolstoy muamması Anna Karenina

    Neden Tolstoy Anna öldüğünde yaslara girdi ..
    neden yemeden içmeden kesildi ..
    baygın bir halde bulunana kadar neden odasından çıkmadı..
    Neden gözyaşları içinde "Anna Karanina öldü " dedi. .

    Ben bu sorunun cevabını şöyle buldum
    "Tolstoy kendi yarattığı bir karakter olan Anna Karanina ya aşık mı oldu ..hayır
    Tolstoy Anna Karenina ismimini kullanarak bu kitaba dikkat çekti
    .. özellikle de yasak aşk kelimelerinin cazibesine okuyucuyu çekip bize Levin'i dikte etti .
    "sayfalarında ruhumdan kabuklar bıraktım "
    demesi bir kadını ortaya atıp aslında onu ne kadar iyi bir aldatmaca olarak kullandım ve sizi kandırdım ifadesidir
    Ve sergilediği bu aşırı davranışları belkide Annayı "kurban etmesinden" kaynaklı idi ..
    ..............

    Zamañın eleştirmenlerine göre kitabın ismi "Pava" (Levinin ineginin ismi)

    Anna Karenına'nın dönemde çok ilgi çeken Fransız edebiyatına ..
    özellikle de'Kamelyali Kadın' bir karşı duruş olarak yazılmış olma durumu var bu bir tez tabii .. tartışılır.
    Fakat Tolstoyun her zamanki Rus milliyetçiğı ,ülkesindeki değişimler,kültür farkları ve toprak sevgisi romanın sadece bir aşk hikayesi olarak ilerlemesine müsaade etmemiş ..
    ilk taslaklarda Levin karakteri öyküye dahil değilmiş ..
    dolayısıyla kendi ruhuna fazla uzak bir eser olduğunu görmüş. .
    Tolstoy bu kadar soyut bir aşk romanı yazmış olmaktan o kadar rahatız olmuş ki. .
    Levin olarak romana girmiş ve fikrinde ne varsa toprak ve gelişim adına ortaya dökmüş .. eğer böyle yapmasaydı. .
    .. bence hiç bir zaman bir Anna Karanina romanı basılmayacaktı ..

    Anna Karanina bir "aldatmaca"roman ismidir..
    çünkü ikiye ayrılmış olan romanın sadece bir bölümünü temsil eder ki onda bile asıl karakterler erkektir onların hareket ve duyuları Annadan çok daha fazla ifade edilir ..

    ANNA ve Vronsky aşkı hem yanlış taraftır hem de okuyucu Annayı her şeye rağmen asil ve güzel bulur ..
    Annaya hem kızar hem bir yandan üzülür ..
    kitapta Levinin bir kaç kez Annayı hem güzel akıllı ve büyüleyici hem "acımak" ile biten cümlelerden oluşan söylemlerini görürüz ..

    Kitty doğru kadındır ve gerçek hayatta da Tolstoyun eşini ifade ettiği söylenir.
    Ama Anna "eşsizdir"
    Öyle diyorlar:)

    Dip not:

    Bu kitapta beni rahatsız eden en büyük unsurlardan biridir "Kitty" ve "Dolly" isimleri ..zaten bir isim takıntım vardır bir çoğunuz bilir ..hele de bir Rus Klasiğini bu isimlerle okumak çok amerikanvari geldi bana .. fakat yine bir değişim _ dönüşüm zamanında oluşan gelişmelerde rus toplumunun fransız kültüründen sonra (ki fransızca konuşuyorlar) bir ıngilizce öğrenme merakına girdiğini görürüz .. yani bu dışa açılım yeni kültürlerin gelip kendi toprağının dilini bile değiştirmesine sebep olacaktır ...

    "Puskin okurken dikkat ettigim söylem gibi "şiirlerimi rusça yazmak istemiyorum" demiş mesela ' ..
    Hem bu kadar devrimci_milliyetçi olup hemde dil konusundaki bu fikirler beni şaşırtıyor . Konuyu enine boyuna bir araştırmak gerekiyor

    Konuyu çok dağıttık topluyorum :))
    Anna Karenina okunmalı mı _elbette
    Çünkü okumamak bir kayıp olacaktır
    Ama
    Okuyup beğenmedim diyebilir misiniz _elbette bu tamamen kendi insiyatifinize bağlıdır ..

    Şimdiden iyi okumalar ..
    Sevgiler ..