• Sevdim deyip de bir gün seni kandırırlarsa
    Ne olur sen onlara uyma
  • SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • Eşref gibi yerinde duramayan savaşçı bir karakter için tutsaklığa dayanmak zordu. Teslimiyet; hareket kabiliyetini yitirmek, eylemsizliğe zorlanmak ve eski düşmanlarının elinde tutsak olmaktan kaynaklanan sayısız rahatsızlık anlamına geliyordu. İlk önce Arabistan’da, ardından Kahire’de ve son olarak Malta’da olmak üzere neredeyse üç yıl boyunca savaş esiri olacak kalacak, bu esnada alışık olmadığı uzun bir eylemsizlik dönemiyle cebelleşecekti. Söz konusu dönem yaralarına iyileşmek imkânı verecek, fakat zaman geçirmesi için kendisine çeşitli meşgaleler
    bulmasını gerektirecekti. Eşref, bu mecburi aylaklık döneminde bile Birinci Dünya Savaşı’nın küresel sonuçlarından etkilenecekti. Birinci Dünya Savaşı’nın küresel boyutu ve topyekûn savaşa dönüşmesi, bu savaşın esaret düzenine de yansımıştır. Savaş sırasında 6.6 ile 8.4 milyon insanın hapsedildiği hesaplanmıştır. İtilaf Devletlerince Endonezya, Doğu Afrika gibi bölgelerde gözaltına alınan esirler ve Arabistan çöllerinde yakalanan Eşref, kendilerini onlar için aynı ölçüde uzak olan Man Adası, Yeni Güney Galler, İngiliz Kolumbiyası, Barbados, Trinidad, Burma, Hindistan, Mısır ve Malta gibi bölgelerde buldular. Diğer tarafta ise Kuzey Afrika’dan, Hindistan’dan, Kanada’dan, Birleşik Devletler’den, Fransa’dan, Britanya Adaları’ndan, Rusya’dan vb. alınan esirler, sayıları 300’ün üzerinde olan Alman kamplarında toplanmıştı. Bu hapishanelerin yol açtığı bir arada bulunma hâlleri, savaşın
    en büyüleyici fakat az çalışılmış boyutlarından birini teşkil etmektedir. Ortaya çıkan milliyetler, siyasi ideolojiler, etnisiteler, dinler, diller, gelenekler ve toplumsal sınıflar karışımı akıllara durgunluk vericiydi. Bu küreselleştirici tecrübenin Eşref ’i nasıl etkilediğini saptamak zor olsa da, bunun kendisinin ufkunu açtığı, ülkesi ve kendisinin bu tecrübedeki rolü üzerine düşünme fırsatı verdiği açıkça görünmektedir. Eşref ’in esaret günleri 13 Ocak 1917 tarihinde başladı. Hayber’de ele geçirilmesinden birkaç gün sonra, bu yeni ve alçaltılmış statüsünü henüz idrak etmeye çalışırken, Hicaz’da oradan oraya götürülecekti. Başlangıçta yaralarının yakıcı acısından başka pek az şey düşünebiliyordu. Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah, Eşref ve birliğinden geriye kalan birkaç adamı toplamak
    için bir müfreze göndermişti. Bunlar Abdullah’ın selamını iletip Eşref ’i bir devenin üstüne yerleştirdiler. Hayvana binmeye çalışması Eşref ’in acısının daha da artmasına neden oldu. Daha kötüsü, devenin sırtından, muharebe meydanında oluşan kıyımı daha iyi görebilmesi moralini bozmuştu. “Millet sağda, solda, sırtlarda parçalanmış yatıyor. Hepsinin de ayağındaki dona kadar elbiseleri alınmış idi.” Eşref toprağa düşen yoldaşlarının ruhlarına Fatiha okuyabilmek için orada biraz beklemek istedi. Bedeviler, “sanki arkadaşlarını öldüren onlar değilmiş gibi” Eşref ’in duasına katılarak ve adamlarının cesaretlerini överek, Eşref ’in gözündeki durumlarını kısmen değiştirdiler. Toprağa düşenler için söylenen birkaç acıklı sözün ardından grup, “Kuşların Şeyhi”nin sıcak bir şekilde karşılanacağı Abdullah’ın karargâhına doğru yola çıktı. Abdullah Eşref ’i Arabistan’daki bağlantılarının kimler olduğu ve buraya savaşmaya neden geldiği konusunda sorguya çekerken ve Emir, isyancı unsurların İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne düşmanlıkları ile Osmanlı hükûmetine bağlılıkları arasında bir nebze samimiyetsiz
    bir ayrım yapmaya çalışırken Eşref ’e tıbbi tedavi uygulandı. Eşref bir kölenin dizlerine yatırıldı ve İsa isimli bir doktor yaralarını tedavi etti. Gücünü toplaması için kendisine yağ ve bal getirildi ve geriye kalan yegâne elbisesi olan kanlı ve parçalanmış üniformasını değiştirmesi için de bir ihram verildi. Ertesi gün Hadiye isimli yere gitmek üzere yola koyuldular. Hadiye’ye ulaşmak üzere sarsak deve üzerinde yaptıkları bir günlük yolculuk, Eşref ’in yaralarının yeniden alevlenmesine neden oldu. Aldığı yaralar çöl şartları ölçüsünce bakım gördüğü için artık ciddi şekilde iltihaplanmıştı. O gece uyuyabilmesi için Doktor İsa tarafından kendisine önce bir doz, ardından da
    ikinci doz morfin verildiyse de Eşref çok acı çekiyordu. Sabah olduğunda bacağı “normal boyutunun iki katına” çıkacak kadar şişmişti ve “kalçasından aşağısı sanki kalın bir kütük gibiydi.” Kalçası karardı ve baldırında mor benekler çıktı. Maalesef önlerinde yolculukla geçecek iki gün daha vardı. Abdullah Eşref’e iyi bakılmasını sağlamaya çalıştıysa da, bulundukları yerde yapılabilecek pek az şey vardı. Bu sırada Emir, bir telgraf direğine
    Eşref ’in kendisinin “misafiri” olduğunu belirten bir not iliştireceğine dair bilgi verdi. Böylelikle Eşref ’in tutsak olduğu duyulacaktı. Bu, Eşref ’e Medine’deki Fahri Paşa’ya yazmak için müsaade isteme cesaretini verdi. Fahri Paşa’yı muharebe ve ele geçirilmesi konusunda bilgilendirecek ve ondan yaralı ve tutsak olduğu haberini ailesine bildirmesini isteyecekti. Göreceğimiz üzere, haberlerin Pervin’e ve ailenin geri kalanına ulaşması biraz zaman alacaktı. Bu sırada grup, yolculuğa devam etti. Bir vakit Eşref ’in acısı öylesine şiddetlendi ki devesinden inerken düşüp bayıldı ve bandajlarını değiştirmeye çalışan doktora, duyduğu yakıcı acıyla vurdu. Tüm bu çileli süre boyunca Eşref çektiği acıya rağmen gururunu elden bırakmamakta kararlı davrandı. Kendisine eşlik eden Bedevilerden biri bir saygısızlık alameti gösterdiğinde Eşref derhal ona haddini bildirdi. Abdullah, Eşref ’e kendisini rahatsız etmeye teşebbüs eden adamların hepsini cezalandıracağı güvencesini verdi ve hatta doktor İsa’ya Eşref ’e en ufak nezaketsizlik gösterecek herkesi vurmasını emretti. Fakat asıl büyük dert Eşref ’in bacağı idi. Abdullah yarayı bizzat inceledi. Hayatının kurtulması için bacağının kesilmesi gerekeceğinden giderek daha fazla kaygılanan Eşref, Abdullah’tan operasyonu icra etmesi için bir Osmanlı askerî tabibini çağırtmasını istedi. Abdullah ise yarayı
    yolculuğun kötüleştirdiğini söyleyerek yakında iyileşmenin başlayacağını belirtti ve sabır telkin etti. Abdullah ertesi gün Eşref ’in devesinin iki tarafına eşyalar yükletip yatak şekli verdirdi, böylece Eşref yolculuğa sırt üstü uzanarak devam edebilecekti. Bu önlem, ağırlığı bacağından alarak devenin sarsak hareketlerinin etkisini azaltmıştı. Böylece ilerlemeye devam ederlerken, Abdullah Eşref ’in yarasından ve yaraya neden olan muharebeden
    söz açtı. Emir ona silahsız ve küçük bir gruba sahip olmasına rağmen neden teslim olmadığını sordu. Eşref bir askere yakışır şekilde yanıt verdi. Bunu kolaylıkla yapabileceğini, fakat bu durumda vazifesini yapmaktaki başarısızlığından dolayı “ciğerinin müebbeden kanayacağını” söyledi. Akabinde, hayret verici bir şekilde, Abdullah isyana katılması durumunda ordusunu Eşref ’in komutasına vermeyi teklif etti. Tahmin edilebileceği üzere, Eşref
    bu teklifi reddetti: Abdullah Bey, ben Müslümanım. Sizin harekâtınızı da kritik etmiyorum. Çünkü bu bana ait bir şey değildir. Fakat her şeyden evvel ben bir meslek sahibiyim ve askerim. Ben dün hasım namına silah attığım bir orduya bugün şu hâle düştüğümden dolayı, değil kumandanlık yapmak, hasım olarak geldim, hasım olarak gitmek istiyorum. Bunu lütfen biliniz ki hakkın sizde olmuş olduğunu bilsem bile yine sanatıma leke getirmemek için teklifinizi kabul etmem. Fakat bu vaziyet ile ben bu teklifinizden çok müteessir oldum."
    Abdullah utanıp özür diledi ve atını dörtnala sürdü. Eşref gelecek günlerde isyancılarla kader birliği yapmayı seçmiş Arap kökenli eski meslektaşlarının bir kısmıyla karşı karşıya gelecekti. Bunlar tatsız karşılaşmalar olacaktı.
    Eşref ’in bacağıyla ilgili tartışmalar sürüyordu. Bacağı gören herkes, kesilmesi gerektiğinde mutabık kaldı. Abdullah sonunda insafa geldi ve Eşref ’e, Medine’deki askerî tabibe [Söz konusu doktor Rasih Bey’dir. (ç.n.)] yazması için izin verdi. Bu sırada, yerel tıbbi uygulamalar yapan bir Bedevi hekimi ortaya çıktı. Eşref ’in Bedevileri aşağılayan bir tavırla genellikle “Osmanlı Oryantalizmi”ni yansıtıyor gibi görünen hatıratında, kendisinden imalı ve şüpheci bir şekilde bahsettiği bu Bedevi “hekim” isteksiz hastayı muayene etmeye çalıştı. Lakin Eşref, Abdullah’a, “yeşil tırnakları ve elinde tuttuğu aslı faslı gayrı malum bir edviye ile” bu adama itimadı olmadığını söyleyerek bunu reddetti. Emir ısrar etmedi. Tam o sırada, Taif Emiri olan Şerif Şakir isimli bir başka kabile reisi geldi. Kendisi muharebe sırasında Eşref ’in adamlarına karşı icra edilen süvari hücumuna komuta etmişti. Eşref ’in yarasını inceleyen Şakir yarayı bizzat tedavi etmeyi önerdi ve eğer Eşref beş dakika içerisinde faydasını görmezse işlemi bırakmaya söz verdi. Ayrıca cerahatli yarayı kurcalamak şöyle dursun, ilaç kullanmayacağını ve ona elini bile sürmeyeceğini belirtti. Şaşıran, fakat açıkça meraklanan Eşref, Şakir’den izahat istedi. Şakir ona bacağını
    ısıyla tedavi edeceğini söyledi. Yerde 22 cm derinliğinde geniş bir çukur kazacak ve bu çukur, minyatür bir sauna, bir çöl saunası görevi yapacaktı. Bir ateş yakıp beş-on kadar taşı bu çukurda kızdıracaklardı. Yaranın ağzı bu çukurun üstüne getirilecek ve bacağının üstüne bir battaniye örtülecekti. Eşref ’in battaniyeye sarılacak bacağının altından girecek bir el sıcak taşlara su dökecek ve yaralı uzva nüfuz edecek bir buhar ortaya çıkacaktı. Şakir
    bu teknikten birçok kez anında fayda gördükleri konusunda güvence veriyordu.
    Eşref, bir nebze gönülsüz de olsa teklifi kabul etti. Belinden aşağısı soyulup çukurun üstüne yerleştirildi, Şerif Şakir operasyonu bizzat yönetiyordu. Beş dakika içerisinde, Eşref bacağının yumuşadığını ve kan dolaşımının başladığını hissetti. “Günlerden beri hasret kaldığım tatlı bir uyku üzerime çöktü.” Ardından, işlemin topuğundan beline kadar bütün bacağının tedavi göreceği şekilde genişletilmesini istedi. Çukur gerektiği kadar genişletildi, sıcak taşlarla dolduruldu. Eşref yarım saat içerisinde acısının kalmadığını fark etti. Bacağı terliyor ve yarasından
    “hayret etmemenin kabil olmadığı sarı-mor cerahat” boşalıyordu. İşlemin ardından Eşref on dört saat süren deliksiz bir uykuya daldı. Uyandığında kendini günlerdir ilk kez acıkmış buldu. Bu mahallî tedavi sayesinde cerrahi müdahaleden kurtulmuştu ve iyileşiyordu. Bu, esaret durumuyla daha iyi başa çıkabileceğinin kuşkulu olduğu bir vaziyete yol açacaktı. Büyük ve küçük sorunları kolaylıkla görebiliyordu. Örneğin, serbest bıraktığı kölelerden bazıları Bedeviler tarafından ganimet olarak alınmıştı ve şimdi yeniden köleleştirilme tehlikesi altındaydılar. Sudan
    kökenli bu adamlar Medine’de sefer kuvveti toplarken kendisine katılmışlardı. Bu adamların altısından dördü, biri göğsünden ağır yaralanmış olmak üzere, muharebeden sağ çıkmıştı. Geriye kalan adamlarına göz kulak olmak düşüncesi Eşref ’in zihnini kendi sorunlarından uzaklaştırdı ve maksat ve vazife anlayışını yeniden canlandırdı.
    Birkaç başka hadise, muharebe hakkındaki konuşmalar ve Bedevilerle birkaç irtibatın ardından, kervan yoluna devam etti. Sonunda Eşref ’in İngilizlere gönderilme vakti gelmişti. Abdullah İngilizlere Eşref ’e iyi bakmaları için bir mektup yazdı ve Eşref ’in Kahire’de kalacağı zaman zarfında iyi bir evde tutulması için gereken masrafları karşılamayı vaat etti. Ayrıca Kızıldeniz’deki Yenbu limanına kadar kendisine refakat edecek bir kervan ayarladı.
    Eşref orada İngilizlere teslim edilecekti. Kervan 28 Ocak 1917’de Yenbu’ya vardı. Fakat çok geçmeden planların değiştiğini öğrendiler. Şerif Hüseyin Yenbu’daki valisine Eşref ’in önce Cidde’ye, ardından da Mekke’ye gönderilmesine dair haber göndermiş, Eşref ’in kaçmak hususundaki şöhreti konusunda da valiyi uyarmış, fakat bu “önemli kişiye” iyi bakmalarını emretmişti. Grup Yenbu’da bir İngiliz gemisine binip, güneydeki bir sahil kenti olan ve Şerif Hüseyin kuvvetlerinin karargâhı hâline gelen Rebiğ’e gitti. İngilizlerin Hicaz’daki temsilcisi Albay Cyril
    Wilson ve isyana katılmış olan Arap kökenli bazı eski Osmanlı subayları da oradaydı. Bu kişiler, Trablusgarp Savaşı’nda Derne’de Eşref ’le birlikte çarpışan, fakat Irak’ın istikbaldeki Başbakanı Nuri el-Said olacak Nuri Bey ile eski Teşikat-ı Mahsusa subayı Aziz Ali el-Mısrî, yani gelecekte Mısır askeriyesinde önemli bir rol oynayacak olan bir Çerkesti. Eşref ’in gemisi Rebiğ’e yanaştığında, Albay Wilson ve Aziz Ali Bey, Eşref ’i ziyaret etmek için güverteye çıktılar. Fakat Eşref ’in Aziz Ali’yle karşılaşması garip bir karşılaşma oldu. İki adam Libya’da İtalyanlara karşı birlikte savaşmış, ama şimdi kendilerini daha büyük bir savaşın zıt taraflarında bulmuşlardı. Aziz
    Ali, birçok Osmanlı subayının Balkan Savaşları’nda çarpışmak üzere bölgeden çekilmesinin ardından Libya’daki komutanlık görevini bırakıp gitmesi ve Osmanlı askerî fonlarını zimmetine geçirmesi nedeniyle divan-ı harbe verilmişti. Başlangıçta ölüme mahkûm edildiyse de, muhtemelen İstanbul’un bu popüler ve tecrübeli Arap subayından bir kahraman yaratmaktan korkması nedeniyle cezası hafifletilmişti. Aziz Ali, Eşref ’i görür görmez onu içtenlikle kucakladı ve geçmiş olsun dedi. Eşref irkilmişti: “Şimdi ben hayret ve teessürle acayip bir manzara karşısında kalmıştım. Dün bu Aziz Ali Bey bizim orduda memleketimizin müdafaasına memur, şimdi ise onun zıttı. Hayret, hayret!” Eşref, Şerif Hüseyin isyanı saflarında “Paşalığa” ve “Harbiye Nazırlığına” terfi ettirilmiş olan
    Aziz Ali’yle kendini baş başa bulmuştu. Aziz Ali karşılaştıkları koşullardan yakındı; Eşref ’in kendisini bir hain olarak görmesinden korktuğunu, aslında kendisinin Türk milleti için kan ağlamaya hâlâ hazır olduğunu söyledi. Eşref ’in “Kuva-yı Milliye” dönemindeki taraf değişikliğini düşününce, eski meslektaşının Osmanlı subaylığından isyancı “Paşa”lığa geçişini böylesine sert bir şekilde yargılamış olduğunu görmek ilginçtir. Akabinde, Şerif Hüseyin’den Eşref ’in gemiyle Cidde’ye gönderileceğine ilişkin haber geldi. Bu hareketli limanda kıyıya çıkan Eşref, şehir eşrafından oluşan bir heyet ve askerî törenle, bir kahraman gibi karşılandı. Bir yemeğin, Hüseyin’den bizzat
    gelen bir çağrının ve yeni giysiler istemek için bulduğu bir şansın ardından, Eşref ve adamları Mekke’ye götürülmek üzere yola çıkarıldılar. Eşref, İslam’ın doğduğu topraklara varacağı vakit çok daha kötü bir şekilde karşılanacağından habersizdi. Yolcuları şehrin dışında, aralarında Hüseyin’in yaveri olan Rauf el-Kubeysi’nin de bulunduğu bir grup bekliyordu. Rauf eski bir Osmanlı subayıydı ve Eşref ’in aktardığına göre, “pintiliğiyle
    meşhur” olduğu Harbiye’de Eşref ’in sınıf arkadaşı olmuştu. Şimdi, oldukça farklı koşullar altında karşılaşmışlardı. “Ben bu kirli mahlukun istikbalci olduğunu zannettim. Meğerse Şerif[in], kafasızlığını, şerefsizce olan muamelesini bana tatbike memur imiş.” Küçümsenmeye ve herhangi bir saygısızlık belirtisine karşı hep hassas olan Eşref ’in şimdi şikâyet etmeye değer bir sebebi vardı.
  • Hayır hayır hayır hayır
    Gökyüzünde bir çapak gibi duruyorken güneş
    Evlerde oturmak bana göre değil
    Elimde pergeller, gönyeler, iletkiler
    Bir gülün hacmini ölçmeye kalktım
    Yanıldığım kesin
    Yenildiğim belli değil
    Hayır hayır hayır hayır
    Bütün şiirlerimi odanın duvarına astım
    Ağzım kurudu tükürmekten
    Ömrümü cm2'lere böldüm de bir türlü anılarımı yazamadım
    Sarı peruka takmış bir acı
    Sokaklarda sürtüyor boyuna, barlarda benim adıma beş tek bir duble konuşuyor

    Ancak ölümle diyor, ancak ölümle sağalır yara
    Cebimde jeton var, uluslararası

    Sylvia Plath'ı arıyorum, mezarında buluyorum konyağını yudumlarken
    Bana daha bir incelmiş, ne bileyim daha bir güzelleşmiş gibi geliyor
    Thank you very much! diyorum ve jetonumun soluğu tükeniyor
    Cüzdanımda mor bir biletten başka bir şey yok

    Gecenin son otobüsü çoktan gitti
    Durdum ardından baktım
    Güneşi sabah sabah burnunu karıştırırken yakaladım
    Ay ağlıyordu ve bilmem kaç milyonuncu kez öldüğünü sanıyordu
    Parkta çükünden su fışkıran o tuhaf melek heykelinin önünde yüzümü yıkadım
    Kar yağıyordu usul usul

    Hayır hayır hayır hayır
    Paltomun yakasını bir daha kaldırdım, atgözlüğü gibi
    Yalnızca önümü görmek istiyorum artık
    Kızılay'dan Ulus'a doğru yürürken yolda Pink Floyd için üç şarkı sözü yazdım
    Küllerini suyla yoğurup bir hamur yapmak istedimse de boşuna
    Doymadı karnım
    Radikal takılıyorum son günlerde
    Ultra-yalnızlık sokağından geçtiğimden beri
    Dün annemin aynasına bir boyunbağı astım
    Ve üstüne yapıştırdım on yıl önceki resmimi
    Bu kadar bendeki nostalji

    Hayır hayır hayır hayır
    İpsizin biriyim, doğru
    Kendime oniki formalık kara bir defter aldım
    Oturdum sarı şiirler yazdım
    Artık bana kim inanır
    Güneş ve ay yerli yerinde duruyorken
    Ve ben sonsuza dek kova burcunun çocuğu
    Sanki bir yağmur yağsa oluklardan gök boşanır
    Yüzüme öyle dönüp dönüp bakma
    Bana artık herşey yakışır
    Terzim dünya çünkü, o ki kimlere neleri yakıştırdı
    Günlerini ölüme teğelledi
    Ölümlerini unutuşa kopçaladı



    Hayır hayır hayır hayır
    Duymak istemiyorum artık tek sözcük bile
    Niye ben, neden, böyle mi olmalıydı
    Aklımı her hafta temizleyiciye vermek
    Aç karnına yuvarlamak binlerce birayı
    Niye ellerim ceplerimde hala
    Niye bir yumruk durumunda değil
    Dünyada bir tek insanın bile
    Kuracağı bir şeyler vardır

    Hayır yaşam hayır ölüm hayır su hayır toprak
    Hayır hayır hayır hayır
    Çok mürekkep yaladım
    Ama tükürüyorum burada hepsini



    Bütün sözcüklerini
    Okuduğum kitapların
    Yazdıklarımınsa arasından bilmem ne kalır
    Aynalarda her sabah her sabah
    O cam kırıklarından oluşmuş yüzü görmekten bıktım
    Hiç değilse elişi kağıtlarım olsaydı
    İpsiz uçurtmalarım
    Göğe fırlatılan bir naylon tabak gibiyim
    Ve kendi kollarıma atılıyorum her keresinde
    Hayır yalnızlık hayır kimsesizlik hayır sıla hayır gurbet
    Hayır hayır hayır hayır
    Gezinip dururum yıllardır
    Koltuğumun altında
    Radarlardan kurtulmuş üç beş kitap

    İyi demlenmemiş bir çay gibi kaldım
    Kırdım dolduğum tüm fincanları
    Bana iyilik edenlerin yüzüne tükürdüm
    Ve sevdim düşmanlarımı
    (Atılan güller solar, geride hep taşlar kalır)
    Hayır hayır hayır hayır
    Ne saptan yanayım şimdi ne de baltadan
    Kırdığım ceviz sayısı kırkı geçmedi daha
    Ama hiç değilse az kaldı
    Hele bir geçsin
    Olurum iyi bir aile babası
    Hayır akşam hayır yol hayır otobüs hayır ev
    Hayır hayır hayır hayır



    Ölüm ki ancak bir başka ölümle yıkanır
    Teneşirler bu yüzden hep beyaz kalır
    Kandan, pıhtılaşmış kandan bir anıt yükseliyor önümde
    Gece artık bütün günü içeriyor
    Ve ben umutsuzluk hakkımı elimde tutmak için
    Bir sürü saçmalık yapıyorum
    Bay garson, sizden özür diliyorum
    Demek saat 0.2, demek ki servis çoktan kapandı
    Bahşişin güneş olsun iyi mi
    Hayır hayır hayır hayır
    Toprakta yaralar açıyor her damla yağmur
    Kovulacak bir kapı daha bulmak için
    Yangın merdivenlerine tırmanıyorum ben

    Annem niye böyle uzakta oturuyor
    Ve otobüsler niye bu kadar erken
    Geçip gidiyorlar ufkumdan
    Şöförleri ölü, yolcuları uykusuz
    Her gece oniki kilometre yürüyorum
    Köstekli saatimi rehin bıraktığım için
    Hayır hayır hayır hayır
    Kardeşler, bu dünya bana göre değil
    Kötü basılmış bir kitap gibiyim
    Çamur duygusu veriyorum okuyana
    Elimde bir gümüş zincir
    Alnımda bir derin leke
    Kar mı yağmur mu ne yağdığını bilmediğim bir gecede
    Ey hayat, seni sevdiğim için özür diliyorum
    Duruyorum önünde, düğmelerim ilikli, aklımın ipleri çözük



    Hayır hayır hayır hayır
    Yazmak umurumda bile değil
    Okumak da bir rastlantıdır artık
    Annem üzümlü kek yapıyor mutfağında
    Karım akvaryumdaki balıklarla oynuyor
    Okul-aile birliğinden gelen bir yazıyı okuyorum bense
    Çiçekler bile sulanmaktan bıktılar
    Ellerim titriyor, neden bilmem
    Belanı mı arıyorsun be adam!
    Böyle diyor kimi görsem
    Ne yapsam yağmurdan kaçırılmış bir şemsiye kadar saçma kalıyorum şu dünyada


    Bütün insanlar tutuklanır sanıyorum
    Ellerimi göğsümde kavştursam
    Güneşi masturbasyon yaparken yakalıyorum o an
    Hayır hayır hayır hayır
    Ey hayat
    Başımda lacivert berem
    Önümde konyak durur
    Beni oğlum, beni oğlum diye
    Saracaksın ne zaman
    Radikal bir çiçeğim ancak kendi saksısında açan



    Annesini seven
    Oğlunun okul taksitlerini ödemeye hazırlanan
    Karısını ancak barışırken görebilen
    Böyleyim, sulak toprakta gövermeyen tek ekin
    Bilmem bir yerde durur muyum, durulur muyum
    Alnıma dövülürse kara bir yalnızlık gibi ölüm
    Arkamdan üç kulfallahi bir enam okunsun
    Sonra naaşım Tekel kibritiyle yakılsın
    Nasılsa gözyaşları söndürür
    Hayır hayır hayır hayır
    Bırakmayın, beni ölüm götürür...
    Ahmet Erhan
    Sayfa 529 - kırmızı kedi yayınları / 3. basım 2017
  • 18 Nisan 1912 gecesi Kaptan Arthur Roston'un yönetimindeki küçük Carpathia gemisi, New York Limanı'na girdi. Çan, düdük ve sirenlerini çalan belediye başkanının römorkörü ve irili ufaklı tekneler tarafından karşılandı. Rıhtımda yolcular borda iskelesinden inerken, hemen üzerlerine üşüşen kalabalık bir gazeteci grubu dahil, kırk binden fazla insan bekleşiyordu.
    Bu yolcular, birkaç gün önce anlaşılmaz bir şekilde okyanus sularına gömülen batmaz gemi, Titanic'ten kurtulan kazazedelerdi.
    Carpathia, Titanic'in SOS sinyallerini ilk kez 14 Nisan gece yarısından hemen sonra işitti. Roston, dev gemiyi kurtarmak için hemen rotasını değiştirdi. Roston Titanic'i parçalayan aynı buzul alanında ilerlemek zorunda olmasına karşın, Carpathia'nın hızını on yedi mile çıkarmıştı ki, bu, gemi için bir hız rekoruydu.
    Carpathia dört saat sonra, Titanic'in telsizle bildirdiği son mevkisine ulaştı. Yaklaşık bir buçuk saat gecikmişlerdi: Titanic, gemide kalan 1502 yolcu ve mürettebatı ile birlikte batmıştı. Roston birkaç saati gemiden kurtulanları arayarak harcadı. Sabah 08: OO'de Titanic'in filikalarına binmeyi başaran 750 kişiyi denizden toplamıştı.
    İşte tam bu noktada, Kaptan Stanley Lort'un gemisi, Californian sahnede belirdi. Kazadan kurtardığı yolcuları zaman geçirmeden New York'a götürmek isteyen Roston, son aramayı Lort'a bırakarak, uzaklaştı. Lort başka kazazede bulamadı ve ilk rotasına geri döndü. Carpathia'nın New York rıhtımına yanaşmasından dokuz saat sonra, Californian da sessizce Boston limanına süzüldü.
    Çok geçmeden. Lort tüm şimşekleri üzerine çekti. Birkaç gün içinde, dünyanın dikkati Carpathia'dan Californian'a yöneldi. Californian mürettebatıyla görüştükten sonra, birçok Boston gazetesinde, geminin sulara gömülmekte olan Titanic'e, Carpathia'dan daha yakın olduğu haberleri yayınlandı. Gerçekten de, 14 Nisan gecesi 11: 00 gibi, Lort ve mürettebatı sahiden, güneydoğu yönünde sadece birkaç mil uzaklıkta bir gemi görmüştü. Çok geçmeden, Titanic'teki bazı kişiler de kuzeybatıda bir gemi saptamışlardı.
    Böylece, gece yarısından, aynı zamanda, Titanic'in korkunç buzdağına çarpmasından, hemen sonra Californian'ın kaptanları diğer gemiden atılan bir havai fişek gördüler. Titanic'in yardım amacıyla havai fişekleri ateşlediği birkaç saat içersinde Californian'ın kaptanları ve mürettebatı yedi fişeğin daha gökyüzünde patlayışını seyrettiler.
    Gene de Lort yerinden bile kımıldamadı. Californian, tarihçi Leslıe Reade'nin sözleriyle, tarihe "yerinden bile kımıldamayan gemi" olarak geçecekti. Lort rotasını Titanic'in son mevkisine ancak şafak sökerken, 05:00'ten sonra çevirdi.
    O zamandan beri, tarihçiler merakla şu soruyu sorarlar: Acaba Californian, Titanic'tekileri kurtarabilir miydi? Peki, kurtarabilecek durumda olsaydı, Lort neden hiçbir şey yapmamıştı?
    Carpathia'yı New York'ta karşılayanlar arasında, felaketi araştırmak amacıyla bir altkomite kurmakta gecikmeyen Senatör William Alden Smith de vardı. 19 Nisanda, Carpathia'nın rıhtıma yanaşmasından bir gün sonra Smith, WaldoorfAstoria'da kazadan kurtulanlarla görüşmüş bulunuyordu. Boston'da Californian'ın batmakta olan geminin işaret fişeklerini gördüğü haberleri duyulur duyulmaz, Smith, Lort'u ve mürettebatını ifade vermeye çağırdı.
    Süvarisi ve mürettebatının tanıklığına göre, Californian 14 Nisan gecesi, Titanic'in de bulunduğu Kuzey Atlantik'in sürüklenen buzullarla kaplı aynı bölgesindeyken, Londra'dan Boston'a doğru yol almaktaydı. Buzullara rağmen hızını artırarak gemisini kötü sona mahkum eden Titanic'in süvarisi Edward Smith'in aksine, Californian'ın süvarisi çok temkinli bir adamdı. Lort gemisinin gece stop etmesi emrini verdi.
    Gece yaklaşık l l:00'de Californian'ın telsiz operatörü, Cyril Evans, aynı bölgede bir yerlerde olduğunu bildiği Titanic'e hiç de resmi olmayan bir mesaj geçti: "Baba konuşuyor; buzlarla sarıldık ve stop ettik."
    Titanic'in operatörü Jack Phillips, bu müdahaleden rahatsız olmuştu. Bütün gün geminin zengin yolcularının mesajlarını göndermek için uğraşmıştı ve sohbet edecek vakti yoktu. "Mesajı kesin! Bize engel oluyorsunuz!" diye cevapladı.
    Bütün gün çalışmış olan ve belki de bu sert cevaba biraz sıkılan Evans, telsizini kapatıp yattı. Californian'da sadece tek telsiz operatörü bulunduğundan, bu noktada telsiz temasından yoksun kalmıştı. Titanic gece yarısı yaklaşık 12:15'te SOS vermeye başladığında, Californian'da bunu duyabilecek ayakta kimse bulunmuyordu.
    Peki ya işaret fişekleri? Californian neden Titanic'in imdat işaretlerine yanıt vermemişti?
    Lort ifadesinde sadece bir fişeğin uçtuğunu gördüğünü ve sonra yattığını söyledi. Kaptanları daha sonra başka fişekler de gördüklerini haber verdiklerinde, uykulu uykulu bunların imdat işaretleri olabileceğini düşünememiş, kaptanları da ısrar etmediği için uyumaya devam etmişti.
    Ayrıca, Lort senatörlere bunların imdat işaretleri olduğundan hala emin olmadığını söylemişti. Gemiler her zaman geçen gemileri selamlamak için değişik tür fişekler kullanıyordu. İmdat fişekleri genellikle daha büyük ve gürültülü olduğundan, Californian'da hiç kimse gece boyunca hiçbir şey duymamıştı. Lort'un neden bazı gemilerden o gece işaret fişekleri atılmış olabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. En azından, o sırada bir geminin tehlikede olabileceğine inanması için bir neden yoktu.
    Lort, ifadesinin devamında aslında kendisini ve mürettebatının gördüğü geminin Titanic olmadığından emin olduğunu da söyledi. Evans telsizle temas kurmuş olduğu için, elbette Titanic'in bölgede bulunduğunu biliyorlardı. Ama Lort'un saptadığı gemi çok küçüktü ve iyi çalışır durumdaki geminin motorlarını yaklaşık olarak 02:00'de durdurduğunu görmüşlerdi, işte bu yüzden Californian'da hiç kimsenin aklına Evans'ı uyandırıp, SOS sinyalleri var mı diye araştırmak gelmemişti. Belki de fişeklerin kötüye alamet olduğunu hisseden Lort'un kaptanları Evans'ı ancak 04:00'de uyandırmış, o da diğer gemilerden Titanic'in buzdağına çarptığını o sırada öğrenmişti. Loıt'a haber verilir verilmez, süvari hemen Californian'ın harekete geçmesini emretmişti.
    Senatör Smith, Lort'un anlattıklarını doyurucu bulmamıştı. ABD Donanması'ndan o gece Californian ve Titanic'in bulunduğu mevkide başka bir geminin daha bulunup bulunmadığını araştırmasını istemişti. Smith Californian'ın seyir defterinin o geceye ilişkin notlarını da incelemiş Lort ve kaptanlarının tanıklığına rağmen işaret fişeklerinin görüldüğüne dair herhangi bir ifadeye rastlamamıştı. Daha da kuşku verici olan, resmi seyir defterinin bir çeşit müsveddesi olan seyir belgesinin 15 Niiitn tarihli bölümün kaybolmasıydı. Smith'e göre bu, Californian'ın yaptıkları konusunda bir soruşturma bekleyen Lort'un bağışlanamaz davranışını örtbas etme çabasıydı.
    Smith, Lort ve mürettebatının sözünü ettiği meçhul geminin gerçek olmadığı sonucuna vararak, "O buzullarda Californian ve Titanic'ten başka bir gemi olmadığı"nı ilan etti.
    Senato altkomitesi raporu Lort'u sert bir şeklide suçluyordu. "Komite, kaçınılmaz olarak, Californian'ın Titanic'e süvarisinin söylediğinin aksine, on dokuz milden yakın olması, süvarisi ve mürettebatının Titanic'in tehlike fişeklerini görmelerine rağmen, insanlığın ve uluslararası hukukun gereklerine aykırı olarak bu imdat çağrısına yanıt vermediği sonucuna varmıştır."
    O ay içinde daha sonra toplanan Britanya Ticaret Kurulu da aynı derecede ağır suçlamalarla doluydu. Lort Charles Mersey'in vardığı sonuca göre: "Californian ilk fişekleri gördüğünde, açık denizde ciddi bir risk taşımadan buzullar arasından ilerleyerek Titanic'in imdadına koşabilirdi... Bu şekilde davranmış olsaydı, ölenlerin hepsini olmasa bile birçoğunun hayatını kurtarabilirdi."
    Lort bütün suçlamaları sineye çekti, ancak çok sayıda destekleyici de buldu. Özellikle, diğer birçok denizci, deniz yollarının, dikkatleri Titanic'in sahibi White Star Line'ın ve deniz taşımacılığının güvenliğinden sorumlu Britanya Ticaret Kurulu'nun büyük ihmalinden uzaklaştırmak için Lort'u günah keçisi haline getirdiğine inanıyordu.
    Her iki kurumun da yanıtlaması gereken yüzlerce soru olduğu reddedilemezdi.
    İlk önce, Californian dahil, diğer gemilerden bölgede buzullar görüldüğünü bildiren sekiz mesaj alınmasına rağmen, Süvari Smith'in Titanic'in hızını kendi rekoru olan yirmi iki knotta tutma emri verdiği bir gerçekti. Gene de gemisiyle birlikte sulara gömülen Smith'i eleştirmek bir parça yakışıksız görülebilirdi ama birçok kişi, Süvari Smith'in hatasından kaynaklanan birçok suçtan Süvari Lort'un sorumlu tutulduğunu düşünüyordu.
    Daha kötüsü, Smith'in tehlikeli hızının, White Star'ın işletme müdürü olan ve o sırada Titanic'in ilk (ve son) seferinde yolculuk yapan armatör Bruce Ismay'in doğrudan emri değilse bile, baskısının sonucu olduğu şeklindeki kuşkular da giderek artıyordu. Titanic'in sadece en büyük ve en lüks değil, aynı zamanda en hızlı transatlantik de olduğunu kanıtlama telaşına düşerek, Smith'i hızlanmaya itip itmediğini merak edenler sadece Lort'u savunanlarla sınırlı değildi. Hatta Ismay'in buzul uyarısı yapan mesajlardan birini cebine attığı, böylece Smith'in yavaşlamadığı bile söyleniyordu.
    Ayrıca, Ismay'in kazadan sağ kurtulması bile başlı başına bir rahatsızlık kaynağıydı, çünkü o devirde "önce kadınlar ve çocuklar" ilkesi çok ciddiye alınıyordu. Titanic'te, 1300 erkeğin yanında 150'den fazla kadın ve çocuk da boğulduğundan, birçok kişi Smith gibi, Ismay'in de gemiyle birlikte batması ya da en azından, Titanic'teki bütün kadın ve çocukların kurtulduğunun kesinleşmesinden sonra bir filikaya atlaması gerektiğini düşünüyordu. Ama en azından Ismay bir biçimde, Smith'in kararlarını etkilediği şeklindeki suçlamaları reddetme fırsatı bulmuştu. Böylece ne Senato alt komitesi ne de Ticaret Kurulu kararlarında şanslı kazazedelerden biri olması dışında, hakkında herhangi bir suç bulunmuştu.
    Lort'u savunanlara göre, eğer şirket paçayı ucuz kurtarmışsa, Ticaret Kurulu daha da şanslıydı. Ticaret Kurulu bir geminin kaç adet cankurtaran sandalına sahip olması gerektiğini geminin tonajına dayanan bir formülle hesaplamıştı; Titanic'in sahipleri gemiye 14 adet nizami ve 4 adet portatif cankurtaran sandalı koyarak, geminin ihtiyacından fazlasını karşılamışlardı. Bu 18 sandal 1178 kişilikti. Buna rağmen, Titanic'in yolcu kapasitesi 350C'ü aşıyor ve daha ilk seferinde 2100 kişi taşıyordu.
    Öyleyse, başka kim ve ne suçlanırsa suçlansın, kurulun iyice eskimiş tüzüğünün de sorumlu olduğu açıktı. Ayrıca, acentenin görevi İngiliz deniz yollarının çıkarlarını korumaktı ve White Star Line onun en güçlü şirketlerindendi. Dolayısıyla, Lort'u destekleyenlerin Californian'ın süvarisini suçlayan kararı geçiren acenteye öfkelenmelerinde şaşılacak bir yan yoktu.
    Ama hem Ticaret Kurulu hem de Senatörün altkomitesine karşı adil olmak gerekirse, ne İngiliz ne de Amerikan kurulları, Lort'u savunanların iddia ettiği gibi suçları hasır altı etmişti. Her iki kurul da Smith'in, White Star Line'ın ve tüzüğün hatalarını incelemişti ve bunlar süvari Lort'unkiler gibi öne çıkarılmamakla birlikte, üstleri de örtülmemişti. Gerçekten de, hem ABD hem de İngiltere hükümetleri, gemilerdeki tüm yolcu ve mürettebat için yeterli sayıda cankurtaran sandalı taşımayı zorunlu kılan yeni tüzükleri hızla geçirmişti. Aynı şekilde, Titanic trajedisi özellikle, Titanic burnunun dibinde batarken kamarasında uyuyan Cyril Evans görüntüsü her iki hükümeti yirmi dört saat telsiz iletişiminin sürdürülmesinin gerektirdiğine de inandırmaya yetmişti.
    Kuşkusuz, bu değişiklikler denizyolları güvenliği açısından olumluydu ama Stanley Lort için yapılacak hiçbir şey yoktu. Kaptan Californian'in sahipleri tarafından işten atılmış ama o Californian'dan görülen geminin Titanic, Titanic'ten görülen geminin ise Californian olmadığını ısrarla söylemeye devam etmişti.
    Lort 1962'de öldü, aynı yıl en sadık savunucusu, Leslie Harrison o gece kaptanın hem Titanic hem de Californian'dan görüldüğüne inandığı meçhul gemiyi bulduğunu öne sürdü.
    Harrison gemi kaptanlarım temsil eden ve Lort'un savlarının baş savunucusu Ticari Deniz Hizmetleri Birliği'nin genel sekreteriydi. Harrison'a göre, meçhul gemi Samson adlı İzlanda balıkçı gemisiydi. Harrison'ın kanıtı, Samson'un tayfalarından birinin o gece teknelerinin Titanic ve Californian arasında öldüğünü kabul eden eski günlüğüne dayanıyordu. Kaçak fok avlamakta olan Samson, Titanic ya da Californian'a kaçak avlarıyla yakalanma korkusuyla ikisinden de mümkün olduğunca hızlı uzaklaşmıştı.
    Ne var ki, diğer araştırmacılar hem 6 Nisan hem de 20 Nisanda Samson'un İzlanda'da olduğunu belirlediğinde, Harrison'un savı çürütülmüştü. Bu kadar küçük bir teknenin on dört günde neredeyse tüm Atlantik'i geçip geriye dönerek, üç bin beş yüz millik bir yol kat etmesi olanaksızdı.
    Lort'u savunanlar 1985'te, okyanus bilimcisi Robert Ballard önderliğinde, AmerikanFransız ortak girişimi, Titanic enkazının yerini saptadığında nihayet bir açık yakaladıklarını düşündüler. Geminin en son SOS verdiği yerden doğu yönünde iyice uzaklaşmış olduğu ortaya çıktı. Böylece Titanic'in mevkisinin o gece Californian'ın yaklaşık yirmi bir mil uzağında olduğu ortaya çıktı. Bu uzaklığın ise Lort'un ya da kaptanlarından herhangi birinin Titanic'i görmesini olanaksız kıldığı apaçıktı. Ama Ballard, eğer Titanic'in kaptanlarının düşündüğü yerden doğuya doğru sürüklenmişse, Californian'ın da sürüklenmiş olabileceğini, bunu her iki gemiyi de birbirinin görüş alanının dışına çıkardığını da göstermişti.
    Harrison'un kararlı lobi faaliyetlerinin yanında, Titanic enkazının bulunması, en sonunda İngiltere Ulaştırma Bakanlığı'nı davayı yeniden açmaya itti. 1992'de açıklanan bakanlık raporu, Lort'a kısmi bir aklama sağladı. Raporda, Californian'ın Titanic'ten on yedi ile yirmi mil arasında bir uzaklıkta bulunmasının, eğer Lort ilk işaret fişeğinde harekete geçseydi bile, batmakta olan gemiyi görmesini ve belki de zamanında olay yerine ulaşabilmesini olanaksız kıldığı sonucuna varılmıştı.
    15 Nisan sabahı Lort'un Carpathia'ya yetişmesi iki saatten fazla sürmüştü ve karanlıkta buzullar arasında manevra yapmaya kalkışması halinde, bunun daha da uzun süre alabileceğini düşündüren nedenler vardı. Ve ilk işaret fişeğinin atılmasından iki saat sonra, Titanic zaten batmıştı. Rapora yazıldığına göre, dolayısıyla, Lort gemiden hiç kimseyi kurtaramayacaktı.
    Bununla birlikte, rapor her şeye rağmen Lort'un hareketsiz kalmasının bağışlanamayacağını açıkça belirtiyordu. Titanic'i kurtaramasaydı bile, açıkça bunu denemesi gerekirdi. Ve hatta Titanic'i görmediyse bile, bir fişek görmüştü ve kaptanları yedi fişek atıldığına tanıktılar. Deneyimli bir denizci bunların tehlike işaretlerinden başka bir şey olmadığını hemen anlayabilirdi. Buna rağmen ne Lort ne de kaptanları sorunun ne olduğunu anlamak için telsiz operatörünü uyandırma zahmetine girmişlerdi.
    Titanic'le ilgili araştırma yapan en son tarihçiler, 1992 raporuyla aynı fikirdeydi. Californian'dan görülen fişeklerin Titanic'ten atılması çok büyük olasılıktı ve yakınlarda başka bir gemi olduğuna ilişkin de hiçbir kanıt yoktu. Ama fişekler Titanic'ten atılmasaydı bile yardım isteyen başka bir gemiden atılmış olabilirdi. Lort'un buna yanıtı ise kamarasına çekilip yatmak olmuştu. Lort'un yataktan kalkmayışının birçok nedeni olabilirdi. Belki korkaktı. Ya da ne bileyim, belki o kadar kuralcıydı ki, kaptanları diğer fişeklerin atıldığını görmelerine rağmen, onu rahatsız etmekten korkmuştu. Ya da belki, sırf başka bir gemi buzulların arasında rekor denemesi yapıyor diye kendi gemisini riske atması gerektiğini hissetmemişti.