• Biliyorum,
    Bir gün öleceğiz,
    Ve hepsi geçecek...
  • 21 Ocak Şiirleri (5)
    OF NOT BEİNG A JEW

    İniyorum kulelerinden katil
    iniyorum maktul minarelerden
    taraçadan, bahçeden
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
    canlıların korka korka uzandıkları zemin
    ağzımda kef
    iki gözIerimde mil
    iniyorum kulelerinden
    katil.
    Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor?
    Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan
    beni çağırmaktadır?
    Göklerin çökeltisinden başkaca soy
    toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin
    iniyorum kirli eteklerine
    beni emziren kaltak şehrin
    iniyorum ama indirilmedim
    iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek
    arada bir çehremi dalgalandıran karaltı
    vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek
    iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için
    indiğim yerde beni bir bekleyen yok
    indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim
    puslu, çapraşık, koklanmamış
    ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap
    bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim
    yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı
    benimle açsaydı ağırdan
    tükeniş faslını mızrap.
    Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana?
    Ne dökülüş inişimde, ne çakış…
    Yalnızca o çetrefil
    aralama zahmetine katlanarak
    iniyorum kızları utandıran iç çekişle
    erkekleri boğan kasvetle iniyorum.
    Öfkemdi başlattı yolu
    ısrara gerek var deyip durdu şehvetim
    istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat
    tarih onu tanımazlıktan geldi
    bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım
    belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra
    ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın
    sonunda yükü bıraktığıma yanacağım.
    İniyor ve inliyorum
    nereye bir kucak dolusu
    sonluluk sorgusu getiriyorsam
    oraya bir kucak da getiriyorum
    bir kucak sadece genç ve diri değil
    bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil
    bir kucak sadece erkek ve vakur değil
    bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil
    bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil
    bir kucak sadece gürbüz ve atak değil
    bir kucak sadece üzgün ve dindar değil
    bir kucak sadece temiz ve sevecen değil
    bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil
    bir kucak sadece cömert ve sıcak değil
    bir kucak sadece sancılı ve keskin değil
    bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil
    bir kucak sadece öksüz ve çolak değil
    bir kucak
    sadece bir kucak
    açılınca açıkları kapatan
    acıkınca doyuran
    ve doyurunca
    nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü
    darası alınmaz yüküm bu benim
    kayda geçirilemez, narhı konulmaz
    resmen ve alenen ifade usulü yok
    gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır
    dizimin dermanıdır o
    buradan gelir cesaretim
    bende bu kucak olduktan sonra
    iyi veya kötü ne yapılabilir
    kendi hayatı aleyhine
    binlerce defa dolap
    çevirmiş olan bana?
    Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor
    kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak
    her sevincimi viran eden bu hayvan
    yalanlar içinde boğulmamı önlüyor
    ondan kurtulacak olursam biliyorum
    beni yaşamakla coşturan
    bir kaynak keşfederim
    ondan kurtulduğum an
    bütün boyutlarımı
    kaybederim.
    Önceleri, acemiyken
    bu vaşak yokken daha yanıbaşımda
    okul müdürü
    veresiye satan bakkal
    kapıcı ve akrabaları
    dört ayrı ölümle ölmeyi öğren
    demişlerdi bana
    dört bucakmış
    anlattıklarına bakılırsa dünya
    omzun güneş kokuyor demişti
    kısa eteklikli kız
    o da omzuma bir şey konduracak mutlaka.
    İşte o zaman bildimdi
    anladımdı o sıra
    ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim
    bu çuha, bu sicim elden çıkarsa
    acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza
    bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi
    berbattır balkonda o güneşli sabahlar
    biraz açılmak için açıldığınız kırların
    aniden karşılaştığınız ırmakların
    ürpertisi ahmakça
    böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem
    benden iki bakışık parça
    çıkarmaya çabalayan boylam da berbat
    ipekli libas giymem, altın takınmam
    atımın eğerinde kaplan derisi yoktur
    çehreme iyi baksalardı yırtılırdı
    uykularının zarı
    uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar
    bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken
    uykularına tutundular…
    Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek
    acılardır paylaşan çocukları
    gün geldi paylaşıldı acılar
    çocuklar paylaşıldı
    bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım
    gittim bir kuyudan su çektim
    halka boynumdan geçti
    geçti boynuma kemend
    d harfine bak dedim
    nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin
    harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri
    harf ol harfle birlikte kıyam et
    harf of harfler ummanına bat
    çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin
    çünkü böndür altında kaldığım töhmet
    uğradığım kinayeler bön ve berbat.
    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
    kimsenin kölesi değilim
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim
    tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
    kendime rabb bellemiyeceğim
    razı değilim beni tanımayan tarihe
    beni sinesine sarmayan
    tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
    Gittim su çektim en derin kuyudan
    en hileli desteden
    kendi kartımı çektim
    yaktım belgeleri
    bütün tanıkları yok etmek için
    ricacıları öldürdüm
    onlar bu dumanlı dünyanın
    beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
    gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
    özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
    bu dokunuş parlatınca beni
    benden biraz dünya
    isteyen ricacıları
    öldürdüm ve
    kıtal bitti.
    Yazık.
    Yazık ki yazgımın boyası koyu.
    İnilecek kadar indim. Hayfa.
    Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
    eskilerin tayfası yine hep buradalar
    hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
    havada hayza benzeyen aynı koku
    binalara yaklaşırken eskisi gibi
    sıklet artıyor
    hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları
    çocuk çığlıklarından
    tanıyorum bunlar
    bulutlara bakmak için penceresi evlerin
    bu da deniz
    hırs püsküren, toynak durduran deniz
    rezeleri yerlerinden oynatan
    vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz.
    Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı
    ufku muallâk deniz, bir yanımda
    kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât
    kimin yüzünü çevirdiysem
    hüznü de sevinci kadar ıskarta…
    Niye indim buraya ben?
    Boşuna mıydı yol boyunca benliğime
    musallat olan belâ?
    Bir çevrim tamamlandı mı şimdi?
    Yine mi döndüm başa?
    Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak
    kimse başa dönmemiştir, dönemez
    hele sen geçtiğin o ormanlar
    rüyalarındaki canavarlardan sonra
    çok uzaksın o ilk
    fırlatıldığın zamana.
    Aldanma bunlar tayfa değil
    burada doğdu hepsi
    denize hiç açılmadılar
    denizi sen kadar bile
    tanıyan yoktur aralarında
    her biri uzak bir beldeden geldi
    sanılsın istiyor yosmalar
    böylece saygın fahişeler
    arasına katışacaklar
    müptezel birer facire ofsalar da.
    Tecimenler, onlar da sahi değil
    onlar da olmayan tayfaların
    gemilerinden çıkan malları
    sattıklarına inandırmak istiyor
    şehrin acemi insanlarını.
    Sen ve yağmur.
    Başa dönemezsiniz.
    Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak
    dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
    inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
    Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
    sen yalnız senken sensin
    burada kalamazsın ve başa dönemezsin
    gitmek zorundasın
    kovalanan bir Yahudi gibi
    ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun
    her şey çok yetersiz senin için
    her şey sana çok fazla
    ayıklarsan ayık durabiliyorsun
    aranı açıyorsun kendinle
    eşyayı araladıkça
    uyanmanın bedeli serapları fedadır
    uykuyu tadayım dersen
    kâbusa dalmak pahasına.
    Tarihe dersini vermen gerek
    yoldan ayrılamazsın
    yediremezsin sokulmayı kendine
    tabiatın apışaralarına
    ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu
    durdurabiliyor seni
    ne gürültülü bir havra.
    Yükün ağır.
    He’s so heavy
    just because he’s your brother.
    Kardeşlerin pogrom sana.
    Dostlarının eşiğine varınca başlıyor
    senin diasporan.
    Herkesin bahanesi var, senin yok
    günahlı bir gölgenin serinliğinde
    biraz bekleyebilirsin, daha sonra
    burada kalamazsın, başa dönemezsin
    ama dön
    Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
    Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
    Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
    Eve dönmek
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
    orada, arada bir beni yoklar
    intihara ayırdığım zamanlar
    bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
    düzgün sabuklamalardan bana kalan..
    Evde
    anlaşılmaz bir tını
    bilmem nereden gelir
    uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?
    bilemem Yahudi değilim
    gizli bir yerde genizam yok
    bilemem insan nerenin yerlisidir
    ömrüm burada
    bütün Yahudiler gibi
    raflara doğru, çekmecelere
    sahanlıklara doğru geçti
    yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için
    bir sıvaydım kendime kendi ellerimde
    tıpkı Yahudiler gibi
    buraların yerlisi ben değilim.
    Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek
    ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın
    şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut
    yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar
    ben şarkıya dönünce
    boğazlarındaki boğum insanların epriyecek
    ve onun yerine her günkü işleri yaparken
    kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı
    kalbe gizlice batan kıymık geçecek
    şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya
    holokost neymiş meğer
    herkes bilecek.
    Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
    Yedeğimdeki okunaksız
    şarapla lekelenmiş, solgun harita
    uyduruk bir şey mi bilmiyorum
    yoksa sahiden definenin yeri
    gösteriliyor mu orada?
    Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir
    kalbe dönmekle define bulmak arasında?
    Lâkin ben inerken her dönemeçte
    bir parçasını ele geçirdiğim
    her molada, her zorlanışında nefesimin
    her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
    bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
    nerelerde kıraçlaşır
    rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
    güneşin şifa diye bilinen ışıkları
    nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir…
    Haritamda caddeyi ürpertiye açacak
    bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.
    Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir
    bir cenaze kalkarken yağan yağmurun
    bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.
    Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı
    ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için
    hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde
    canı sıkkın kızların yüzlerinden
    döşünden ahı kalmış delikanlıların
    dünyaya habire pörtleyeceğim
    evlerin olanca tınısı dindiği zaman
    kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları
    fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.
    Yahudi değilsem bile
    bende Yahudalık da mı yok-
    Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?


    İsmet Özel
  • hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var.
    ama geçecek hepsi, geçecek.
    şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
    gözlerimin içine bakmaktan korkma anna.
    sen adımını attığın andan itibaren
    hira dinginliğine dönüşecek ortalık.
  • EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.

    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. 🤔 Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor 🤔

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) 🤔 Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.🤔
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..🤔
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı
  • 3.15. TARIH BOYUNCA TÜRK ERMENi ILIŞKlLERl SEMPOZYUMU
    Şimdi, söz sırada, Araştırmacı Yazar Sayın Aytunç Altındal Beyefendide: Buyurun efendim.
    AYTUNÇ ALTINDAL: Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli konuklar;
    Yüce Meclisin çatısı altında, ERMENi meselesini konuşmak için buradayız. Ne mutlu ki,
    Meclisimiz de, nihayet bu konuya el attılar. Parlamenterler Birliği sayesinde, bu olayı Meclise
    taşıdılar. Gönül isterdi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir genel görüşme açsın ve bunu,
    bizzat parlamenterlerimiz kendi aralarında bir kere daha tartışsın isterdi; ama, biz bununla da
    kifafınefs edelim.
    Değerli konuklar, ben, ne oldu, neler oldu üzerinde değil, ne yapmalıyız üzerinde durmak
    istiyorum. Olaya, hangi bakış açısıyla baktığımı anlatmak istiyorum ve arşivleme ve
    belgeleme çalışmaları hakkında sizlere bazı lojistik bilgiler aktarmak istiyorum. Olaya bakış
    açısında, öncelikle, Türkiye'nin son elli yılda bir devlet politikası yoktur, olmamıştır ve de
    özellikle oluşturulmamıştır. Türkiye'nin Ermeni meselesine nasıl bakması gerektiği, maalesef,
    hiçbir zaman ele alınmamış ve devlet politikası olarak belirlenmemiştir. Bu, ilk saptamamız-
    dır.
    Bildiğimiz gibi, 1948'den bu yana, bize empoze edilmiş olan "bu olayı, siz tarihçilere bırakın"
    anlayışı egemen olmuştur; ama, günümüz-
    >196-
    de, başta Israil olmak üzere, hiç kimse, kendi millî meselesini, tarihçilere bırakıp, sırtüstü
    yatmamıştır, maalesef, bir tek Türkiye'deki iktidarlar, sırtüstü yatmışlardır. 1950'lerden
    itibaren gelinen bakış açısında, Türkiye'nin Ermeni meselesinde, hemen hemen hiç yol
    alamamış olduğu, bir gerçektir. Dolayısıyla, olayı tarihçilere bırakalım anlayışının, ben,
    karşısındayım. Bu olay siyası", diplomatik ve hukuki" bir olaydır. Bize, bunu çok acı bir
    şekilde, Washington'da kongreye gittiğimiz zaman, çeşitli faaliyetleri engellemek için
    gittiğimiz zaman, son beş yıl içinde, her seferinde "burası kongre binası, tarih kurumu değil"
    dediler bize, fakat biz bunu, maalesef, bir türlü Dışişleri Bakanlığımıza anlatamadık. Onlar,
    hâlâ "bu işi tarihçilere bırakalım" dediler.
    Ikinci husus, ortada bir Ermeni sorunu var mı? Türkiye'nin yurtiçinde ve dışındaki
    Ermenilerle, en ufak bir sorunu yoktur; fakat, Osmanlı döneminden, 1850'lerde başlayarak,
    bugünkü cumhuriyetimize kadar ve bugünlerimize kadar yönelmiş olan, bir Ermeni terörü sorunu vardır. Şunu hiç unutmayalım ki, Osmanlı dönemindeki olay, Ermeni terör olayıydı,
    burada bir manipülasyon yapılıyor, buna dikkat etmemiz gerekir. Çeşitli metinlerde, bugün
    karşımıza getirilen metinlerde "Efendim, siz, Osmanlı'nın devamı değilsiniz, doğru, siz
    cumhuriyetsiniz" diyorlar; fakat, af buyurun özür dilerim terimden, işin içinde bir üç
    kâğıtçılık var. Ne diyorlar: "Türk Ordusu yaptı bunu." Neyi Türk Ordusu yaptı; Osmanlı yaptı
    demiyor, Türk Ordusu öldürdü diyor. Dolayısıyladır ki, Türk Ordusu o günde var, bugün de
    var, demek ki bugünkü Türk Ordusu da suçludur diyor ve buradan yola çıkarak, Türk Silahlı
    Kuvvetlerine yönelik çok ağır ve de Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi içinde bölmeye yönelik
    faaliyetler
    düzenliyorlar. Bunların hepsini, biz, birebir yaşıyoruz, içinde bulunuyoruz, Aramızda,
    bunlarla birebir yüzleşmemiş olanlar vardır; fakat, biz içinden geliyoruz ve biliyoruz bunları.
    Yurt-dışında görüyoruz bu olayları.
    Üçüncü husus, uluslararası mahkemeler bizi haklı görür. Bu da, çok tatlı bir Batıcılık hayali.
    Yani, uluslararası mahkemelerde, bizim haklı çıkabileceğimizi ümit etmek mümkün değil.
    Ben, biraz da sert bir ifadeyle, bazı konuşmalarımda şöyle bir şey söyledim. Hz. Isa'yı gittiği
    yerden geri getirip, bizim lehimize tanık olarak dinletsek, adamlar istemiyorlar. Kardeşim,
    kabul etmiyorum diyor, ben seni bir defa mahkûm ettim; mahkûm ettim ve seni tazminat ve
    toprak ödemeye mahkûm edeceğim diyor. Yani, biz, ne yaparsak yapalım, ister belge
    koyalım, ister arşivlerimizi açalım -ki hepsi açık- isterseniz hepimiz amuda kalkıp, biz böyle
    bir şey yapmadık diyelim, adamlar dinlemiyor, adamlar bitirmiş bu meseleyi. Bu, üçüncü
    husus.
    Şimdi, bu arşivleme ve belgeleme çalışmalarını yaparken, belirli bir strateji izlemek
    gerekiyor. Ben, böyle bir teklif getiriyorum, kabul edilir edilmez ayrı meseledir; ama, dilerim
    ki, bu işin bir metodolojisi olur, bir metotla bakmamız lazım. Ondan sonra da, Türkiye
    Cumhuriyet Devleti'nin bir stratejisini oluşturmak lazım.
    Birinci husus -burada altı tane husus var, çok kısa, bunları hemen geçeceğim- bu olayın
    psikolojik boyutu var. Yani, Ermenilere baktığımız zaman, kendilerinin Ermeni milliyetçiliği
    denilen olayın, temelde, bildiğimiz milliyetçilik kategorisiyle açıklanamadığıni; fakat, çok
    ilginç bir olay, kurban felsefesi dediğimiz, kurban olma psikolojisi dediğimiz, psikolojiyle
    açıklandığını görüyoruz. Ermeniler, kendilerinin victimails edildiğini, dolayısıyla da iki bin
    yıl içinde Hıristiyan aleminin tek kurban edilmiş milleti olduğunu, tıpkı isa gibi, onların da,
    Müslümanlar tarafından çarmıha gerilip öldürüldüklerini öne süren bir felsefeleri var. Yani,
    milliyetçilikleri, biz kurban edilmiş Hıristiyanlarız felsefesi üzerine oturuyor.
    Dolayısıyladır ki, geçenlerde bir toplantıda değerli kardeşimiz Mim Kemal Öke'de güzel bir
    şekilde değindi, biz, bu genosit olayını, soykırımı reddettikçe, adamların altındaki halıyı
    çekiyoruz; ama, bize düşen görev, bunun hastalıklı bir bünye olduğunu göstermektir
    psikolojik boyutunda. Yani, kendini durmadan kurban kabul ederek, efendim, ben
    Hıristiyanlığa işte, böyle katkıda bulundum demenin, hastalıklı bir ruh halinden başka bir
    anlam taşımadığını, bunun milliyetçilik de olmadığını anlatmak zorundayız. Bu, işin
    psikolojik tarafı.
    Ikinci husus, yine psikolojik bir olay, Hıristiyan aleminde, biliyorsunuz, kiliselerin, özellikle
    Vatikan'ın, bugün Vatikan dediğimiz Katolik kilisesinin büyük katliamları var; fakat, islam
    aleminde, dünya tarihine mal olmuş büyük katliam yok. Yani, islam dini, hoşgörü dini olarak
    gelirken, Hıristiyanlık, hoşgörüsüzlük dini olarak ortada. Dolayısıyladır ki, 2000 yılına
    gelindiğinde, adamlar dediler ki, artık Hıristiyanlığın üzerindeki bu suçlamayı istemiyoruz,
    işte Türkler Müslüman'dır. Onlar da Hıristiyanlar! kestiler, kıyım yaptılar, dolayısıyla bir
    milyarlık Müs-
    lüman alemi de hiç kuşkunuz olmasın ki, katliamcı bir dinin temsilcileridir. Bir boyutu da bu.
    Diğer bir husus, işin sosyolojik boyutu var. Sosyolojik boyuta bakarken, bir ayırım yapmamız
    gerekiyor. Önce, Diaspore Ermenilerini ayırmak, sonra Türkiye'de yaşayan Ermenileri
    ayırmak, sonra terörist Ermeniler, sonra Ermenistan Cumhuriyeti'nde yaşayan insanları ayrı
    ayrı kategorilerde ele almamız gerekiyor. Topluca, Ermeniler şöyledir, Ermeniler böyledir
    demekten ve suçlamaktan kaçınmalıyız.
    Şimdi, burada devreye, uzun zamandır sokulmuş olan Yahudilerin başına gelen, Ermeniler
    başına gelen karşılaştırması var; ama, dikkatten kaçan bir husus, Nürenberg yasaları.
    Nürenberg Mahkemeleri değil, Nürenberg Yasaları, yani, Hitler'in 1933'ten sonra iktidara tam
    olarak geldikten sonra sırayla çıkardığı 23 yasadan oluşan bölüm. Burada, dikkat edilirse, çok
    mühim bir olay var. Yahudilere ilk defa Avrupa'da vatandaş olma hakkı.... Burada bir
    parantez açıp bir noktayı vereyim, Avrupa'da Yahudilere vatandaş olma hakkı verilmeden
    önce, Yahudiler, toplumda af buyurun işte çiziyorlardı, prensler, papazlar, tüccarlar vesaire
    sokak kadınları, altına bir çizgi Yahudi diye yazıyorlardı. Yani, sıralamada, toplumsal
    hiyerarşideki yerleri buydu. Ilk defa 1850'lerde, 1800'lü yılların başlarında ama, 1820'lerden
    itibaren, vatandaş olma hakkı verildi; ama, aynı dönemde, dikkat ederseniz, Osmanlı
    devletinde, birçok Ermeni devleti yönetiyordu. Yani devletin içinde etkin görevdeydi, mal
    mülk
    sahibiydi, zengindi vesaireydi. Nürenberg Dönemine gelindiğinde ise, genoist kavramının ilk
    ayağını oluşturan husus gerçekleştirildi, neydi o, Nürenberg yasalarından Hitler dedi ki,
    Yahudiler, birinci sınıf vatandaş değildirler, insan olarak ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    bunlar vatandaş değil, nasyoneldir dedir. Dolayısıyla ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    olacaksınız. Türkiye'deki tehcir vesaire veya genosit gibi suçlamalarda, bir ikinci sınıf
    vatandaşlığa düşürme yaşandı mı, böyle bir tek kanun gösterebilir mi kimse; hiç kimse
    gösteremez. Dolayısıyla, bizim dikkat etmemiz gereken hususlardan bir de, Nürenberg
    Yasalarının topluca ele alınarak, hukukçularımız tarafından yeniden getirilmesidir.
    Kültürel boyutu var, burada, kiliseleri, özellikle de Vatikan'ı dikkate almamız gerekiyor.
    Ermeni kiliselerinin faaliyetleri ile Vatikan'ın ekümenizm faaliyeti bir ve aynı paralellik
    göstermektedir. Yönlendiren Vatikan'dır. Nitekim Papa II. Jean Paul, 20 Kasım 2000 tarihinde yaptığı tarihi açıklamada
    "Türkler 1915-1923 yılları arasında 8 milyon Hıristiyan'ı kurban etmişlerdir" dedi. Burada,
    demin Sayın Perinçek'te dikkati çekti, bizim Kurtuluş savaşımızı bir katliam olarak
    yorumladı. Kim yapıyor bu işi; Papa yapıyor, artık bunun üzerinde bir otoritesi yok Hıristiyan
    aleminin, Katolikler için. O zaman, dikkatimizi yöneltmemiz gereken unsurlardan bir de,
    kiliseler, kiliselerin faaliyetleri ve Vatikan.
    Burada, dördüncü boyut, tarih boyutu. Osmanlı'daki isyanlar ve tehcir diye baktığımız zaman,
    eğer tehcir olayı mutlaka genosit olarak suçlanacaksa, ilk tehciri yapanlar, biliyorsunuz,
    ingilizlerdir. Ingilizler, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya tam 2 milyon insan atmışlardır ve
    inanır mısınız ki, bakın bunlar, maalesef Türkiye'de gündeme gelemiyor, anlatılamıyor.
    Televole kültürü -kültür demek bile ayıp da- yani televole anlayışı çerçevesinde, şu
    söylediklerimiz, buralarda kalıyor ve geçecek. O Ingiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne
    süren Ingiltere, 2 milyon insanı ki, bir örnek vereceğim hepimiz güleceğiz, 2 milyon insanı
    çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda'ya göndermiş ve 1986 yılına kadar, 15 sene
    öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda'ya ingiltere'ye girmek isteyen dördüncü nesil
    insanların özel izin alması gerekmiştir. Izin, vize değil. Özel izinle girebilmişlerdir
    ingiltere'ye. Yani, 2 milyon insanı başından atmış ve o sırada, bu tehcir olayı sırasında
    28.000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyladır ki, eğer, Osmanlı'daki tehcir, genosit kabul
    ediliyorsa, öncelikle Ingiltere'nin Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yaptığı tehcir de genosit
    kavramı içine alınmalıdır diyoruz; çünkü, ölü sayısı, Ingiltere'nin verdiği rakamlarla 28.000,
    Yeni Zelanda ve Avustralya 60.000 veriyor. Buna göre, burada dikkat etmemiz gereken,
    demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu meselesidir.
    Tabii", bunların arasında, bildiğiniz gibi Rusya'dan Kafkaslardan Balkanlardan 1,5-2 milyona
    yakın Müslüman'da topraklarını reddettirilerek, maalesef, bizim topraklarımıza, Anadolu'ya
    gönderilmiştir. Bu tehcir değil midir? Bunu da kim yapmıştır; Fransız ve Ingilizler yapmıştır.
    Balkanlardan Müslümanları sürmüşler, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan kopartıp,
    Anadolu'nun bağrına itmişlerdir. Bu da tehcirdir.
    Beşinci boyut siyası" boyutu. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında
    kurduklarım meselede, bu olayın siyasi"
    '201'
    tarafını biz, hiçbir zaman göremedik. Yani, efendim, bunlar aslında bir Ermeni meselesi var
    ya, yok, işte biz bunu şöyle yapalım, üstünü örtelim, gözlerimizi kapayalım, şeklinde bakıldı.
    Bu olayın, özü itibariyle siyası" olduğunu unutmamız gerekiyor. Yani, biz de siyasi"
    mücadele yapmalıyız, bu siyası" mücadeleyi yaparken de, son nokta hukuki boyut. Sizim
    hukukçularımız, tabii" ki tarihçilerimiz, siyası" mücadeleyi yönlendirecek olan kişilere,
    yeterli malzemeyi sağlamalıdırlar. Burada da, tarihçi ve hukukçularımıza görev düşüyor.
    Uluslararası hukuku çok iyi bilen ve tarih konusunda da uzmanlaşmış olan çok değerli
    tarihçilerimiz var, onlarda buralarda, zaten ortaya koydular, vermek gerekiyor. Ben, size bir
    örnek olarak, kendim ortaya getirdiğim bir noktadan değinerek bitireceğim sözümü.
    Aynı dönemde, Türkiye toprakları üzerinde doktorluk yapmış olan yabancılar var. Bu adamlar
    isviçreli hatta Venezüellalı hatta Norveçli, ingiliz, Fransız insanlar var. Bunların hazırladıkları
    raporlar. Bunların bir kısmını gördük, baktık, inceledik, çok ilginç sonuçlar var. Örneğin,
    defin ruhsatlarına göre, silahlı darp yoluyla ölen Müslüman sayısı, 6r-meni'den fazla. Onların
    kendi yazdıkları 1915 ve daha sonrasıyla ilgili. Şimdi, bunu da aldık World Health
    Organizationa gittik, bunlar, acaba kabul edilebilir mi, siz bunları belge olarak kabul edebilir
    misiniz diye sordum, "Evet, bunlar doktor raporlarıdır, bu belgeleri kabul ediyoruz" dediler;
    fakat, ne yazıktır ki, Türkiye'den belge götürdüğünüz zaman "Türkiye'nin belgesini kabul
    etmiyorum" diyor. Niye kabul etmiyorsun diyorsun, "Sizin mahkemelerinizi kabul etmiyoruz
    ki, bunu, belgesini kabul edeyim" diyor.
    Neden bu böyle oluyor, inanın, Türkiye'nin kendi gücü, Türkiye çok güçlü bir devlet bu kesin;
    fakat, bu devletin gücünü kullanamayan siyasilerimiz ve de maalesef, burada serzenişte
    bulunmak zorundayım, bir Dışişleri Bakanlığımız var. Umarım, bir an önce Türkiye silkinir,
    bu konu, PKK konusu vesaire gibi değil, bu konu, bir başörtüsü sorunu da değil, açıkça
    söylemek lazım, bu konu Türkiye için inanılmayacak kadar önemli bir konu; fakat hâlâ bu
    konuda bir gayret göremiyorum ben.
    Dinlediğiniz için saygılar sunuyorum, Allah'a emanet olun. Sağ
    olun.
    15. 13-14 Nisan 2001-Tarih Boyunca Türk Ermeni ilişkileri Sempozyumu.
    TÜRK PARLAMENTLER BIRLIĞI/TBMM, III. Oturum. Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri Aytunç Altındal
  • YARINA HOŞ GELDİNİZ!

    1-Oto tamir atölyeleri gelecekte var olmıyacak

    2-Bir benzinli / dizel motorda 20.000 ayrı parça bulunur. Elektrikli motor ise 20. Elektrikli araçlar ömür boyu garantili satılmakta ve sadece satıcılar tarafından tamir edilmektedir. Bir elektrik motorunun çıkarılması ve değiştirilmesi yalnızca 10 dakika sürer.

    3-Arızalı elektrik motorları bayide tamir edilmemekte, robotlarla tamir edilen bölgesel bir tamirhaneye gönderilmektedir.

    4-Elektrikli motor arıza lambanız yandığında, Arabanız, araba yıkamaya benzeyen bir istasyona götürüyorsunuz ve bir fincan kahve içerken arabaniz tamir ediliyor olacak.

    5-Benzin pompaları gidecek.

    6-Sokak köşelerinde elektrik dağıtan sayaçlar olacaktır. Şirketler elektrik şarj istasyonlarını kuracak; Aslında, gelişmiş dünyaya çoktan başladılar.

    7-Akıllı büyük otomobil üreticileri, sadece elektrikli araba üreten yeni tesisler kurmak için çoktan butce ayırdılar.

    8-Kömür sanayileri gidecek. Benzin / petrol şirketleri gidecek. Petrol için sondaj duracak. Öyleyse OPEC'e veda edin! Ortadoğunun başı dertte.

    9-Evler gün boyunca elektrik üretecek ve depolayacak, daha sonra kullanacak ve şebekeye geri satacak. Tesla çatısını gören var mı?

    10-Günümüzdeki yeni doğanlar sadece kişisel arabaları müzelerde görecek. GELECEK çoğumuzun halledebileceğinden daha hızlı yaklaşıyor.

    11-1998'de Kodak'ın 170.000 çalışanı vardı ve dünya genelinde tüm fotoğraf kağıdının% 85'ini sattı. Sadece birkaç yıl içinde iş modelleri ortadan kalktı ve iflas etti. Bunun olacağını kim bilebilirdi?

    12-Kodak ve Polaroid’in başına gelecek 5-10 yıl boyunca birçok sektörde yaşanacak… ve çoğu insan bunun geldiğini görmüyor.

    13-1998 yılında 3 yıl sonra bir daha asla film çekmeyeceğiniz aklına gelirmiydi? Günümüzde kimin kamerası var ki?

    15- Bunların hepsi Yapay Zeka, sağlık, özerk ve elektrikli otomobiller, eğitim, 3B baskı, tarım ve iş alanlarında yine olacak

    16-“Future Shock” kitabını unutun, 4. Endüstri Devrimi'ne hoş geldiniz.

    17-Yazılım sektörü inovasyondan geçti ve önümüzdeki 5-10 yıl içinde çoğu geleneksel sanayi sektörüde aynı kaderi bekliyor.

    18-UBER sadece bir yazılım aracıdır, herhangi bir arabaya sahip değiller ve şimdi dünyanın en büyük taksi şirketi! Herhangi bir taksi şoförüne bunun geldiğini görüp görmediklerini sorun.

    19-Airbnb şu anda mülk sahibi olmasalar bile, dünyanın en büyük otel şirketi. Hilton Hotels'e bunun geldiğini görüp görmediklerini sorun.

    20-Yapay Zeka: Bilgisayarlar dünyayı anlamada katlanarak daha iyi hale gelecekler.

    21-Günümüzde ABD'de genç avukatlar zaten iş bulamamaktadır. IBM'in Watson'ı sayesinde, insanlar tarafından yapıldığında% 70 doğrulukla karşılaştırıldığında% 90 doğrulukla, saniyeler içinde% 90 doğrulukla (şu ana kadar şu ana kadar temel şeyler) yasal tavsiye alabilirsiniz. Yani, hukuk okuyorsanız, hemen durun. Gelecekte% 90 daha az avukat olacak.

    22-Watson, hemşirelerin, kanser teşhisi konmasına yardım ediyor, bunun 4 katı, insan hemşirelerinden daha doğru.

    23-Facebook artık yüzleri insanlardan daha iyi tanıyan tanıma yazılımına sahip. 2030'da bilgisayarlar insanlardan daha akıllı olacak.

    24-Özerk otomobiller: 2018'de ilk otonom otomobiller ile tanıştık. Önümüzdeki 2 yıl içinde, tüm sanayi sektörü büyük inovasyondan geçecek. Aracınızı örneğin telefonunuzla çağırabileceksiniz.

    25-Park etmenize gerek kalmayacak, sadece sürüş mesafesini ödeyeceksiniz ve sürüş esnasında üretken olabileceksiniz. Bugünün küçük çocukları hiçbir zaman ehliyet alamayacak ve asla bir araba sahibi olmayacaklar.

    26-Bu şehirlerimizi değiştirecek, çünkü% 90-95 daha az arabaya ihtiyacımız olacak. Eski park yerlerini yeşil parklara dönüştürebiliriz.

    27-Her yıl yaklaşık 1.2 milyon insan, dikkat dağıtıcı veya sarhoş sürüş de dahil olmak üzere trafik kazalarında hayatını kaybediyor. Şimdi her 60.000 milde bir kaza geçiriyoruz; otonom sürüş ile 6 milyon milde 1 kazaya düşecek.

    28-En geleneksel otomobil şirketleri şüphesiz iflas edeceklerdir. Teknoloji şirketleri (Tesla, Apple, Google) devrimci yaklaşımı uygulayacaklar.

    29-Volvo içten yanmali motor araç üretimini dürdürmak hedefi ile 2019 modellerinin tümünü sadece elektrikli ve hybrid üretmekte

    30-Volkswagen ve Audi'den birçok mühendis; Tesla'dan korkuyorlar ve öyle olmalılar. Tüm elektrikli araçları sunan tüm şirketlere bakın. Birkaç yıl önce duyulmamış bir şeydi.

    31-Sigorta şirketleri büyük sıkıntı yaşayacak, çünkü kazalar olmadan maliyetler daha ucuz hale gelecek. Onların araba sigortası işletme modeli ortadan kalkacak.

    32-Emlak değişecek. Çünkü işe giderken çalışabilirseniz, insanlar çok daha uygun fiyatlı mahallelerde yaşamak isteyecek ve kulelerini terk edeceklerdir.

    33-Elektrikli arabalar 2030’da yaygınlıgın en üst noktasına varacak. Artık sehirlerin gürültüsü değişecek, çünkü tüm araçlar elektrikli. 34-Şehirler de daha temiz bir havaya sahip olacak.

    35-Elektrik inanılmaz ucuz ve temiz olacak.

    36-Güneş enerjisi üretimi 30 senedir üssel bir eğriye bürünmüş durumda, bu önümüzdeki senelerde sadece artacak.

    37-Fosil enerji şirketleri, evdeki güneş enerjisi kurulumlarından kaynaklanan rekabeti önlemek için şebekeye erişimi sınırlandırmaya çalışıyor, ancak bu devam edemez - teknoloji bu stratejiyi bozacak.

    38-Sağlık: Tricorder X fiyatı bu yıl açıklanacak. Telefonunuzla birlikte çalışan, retina taramanızı, kan grubunuzu ve nefes aldığınız tıbbi bir cihaz inşa edecek şirketler var. Daha sonra neredeyse her Hastalığı tanımlayacak 54 biyobelirteç analiz eder. Şu an sağlık amacıyla onlarca telefon uygulaması var.

    Yarına hoşgeldiniz