• 351 syf.
    Not: Spoiler vermemek için azami ölçüde özen gösterilmiştir. Bununla beraber, neşrettiğimiz çıkarımlarda, yazarımızın kastıyla ve meramıyla paralellik iddiası bulunmamaktadır. Kezalik, satırlarımız koca bir intibadan ibarettir.

    Söze başlarken;
    Faust kitabını “Edebi-Mistik-Teolojik-Felsefik ve Öz Çıkarım” olmak üzre toplam 5 ayrı bağlamda incelemeye çalışacağız. Bu kompakt bir anlatıya sebebiyet verecektir. Nihai olarak, 60 yıllık bir sürecin ürününden bahsediyoruz. İzah edeceğimiz her fikir ve çıkarmasa tartışmaya açık bir zemindedir. Sürç-i efkar eder isek affola..

    Kitapla alakalı künye ve tanıtım platformumuzda mevcut olduğu için incelemede yer vermeye lüzum görülmemiştir.


    Edebi Bağlamda:

    Çevirisi her ne kadar güçlü olursa olsun, yabancı dilden tercüme edilmiş her kitap için geçerli olan bir kaide; Edebi estetik az veya çok zedelenir. Nitekim Ahmet Haşim'in "Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak" mısrasını tercüme edebilirsiniz. Fakat ortaya çıkan "A heap of sun-colored leaves at the skirt" cümlesi, güneş rengi bir yığın yaprağın neyi kastettiğini karşılamaz.
    Fakat söz konusu Goethe olunca, kelimelerin münferid ehemmiyeti bir tutam ıskartaya çıkıyor. Zira Goethe; cümleleri kelime haline getirebilen endemik yazarlardan biri.

    Kitap bir tartışma ile başlıyordu. Ozan ve Palyaço'nun tartışmasıyla. Bir de Tiyatro Müdürü vardı bu tartışmaya dahil olan. Ozan, ortaya çıkacak oyunun emek ve zaman harcıyla ve dahi sanatsal niteliği eskitmeyecek incelikte bir hüviyete sahip olması gerektiğini savunuyordu. Çünkü onun gayesi kazanmaktı. Palyaço ise; seyircilerin gülüp eğlenmesini arzuluyordu. Zira onun amacı da kazanmaktı. Tiyatro müdürü için ise oyunun seyirciler tarafından merakla izlenmesi yeterliydi. Nitekim onun hedefi de kazanmaktı. Konsensüs noktaları kazanmaktı evet. Fakat konsens oldukları şey yalnızca "kazanma" kelimesiydi. "Kazanma" kavramında müşterek olamazlardı asla. Nitekim Ozan, insanlara katmak suretiyle; saygınlıklarını kazanmayı istiyordu. Palyaço ise insanlardan ilgi kazanmayı istiyordu. Tiyatro müdürü ise yalnızca "kazanmayı" istiyordu.
    Goethe bu üç isme de kazandırmak istiyordu adeta. Yine de pastanın büyük dilimini ozanımıza ikram ediyordu.

    İtiraf etmeliyim ki; hiçbir düşsel kaygıya ilgisi olmayan, yalnızca edebi estetik arayan ve hayatı lirik yaşan o sevecen ve her türlü hürmeti hak eden kitap sever dostlarımız, bu eseri bir yudumda bitirecektir ve "Bugün de doyduk Elhamdülillah" deyip, rafa kaldıracaktır. Üstelik kitabın içindeki sayısız bağlam çelmesine takılmadan yapacaktır bunu. İşte bu her yazara nasip olmayan bir istidattır. Velhasıl demem o ki; yalnızca edebi statüsüne istinaden bile okumaya değer bir eserle muhatabız.

    Faust kitabının edebi yönünü tartışmak belki de abesle iştigaldir. Zira kaç kitap tanıyoruz; akışındaki serüven ile okuyucuyu ziyadesiyle doyurup, kendi finalini önemsiz kılabilen? Kitabı doyurucu yapan yalnızca senaryosu değil, şiirsel disiplini. O dehşete sürükleyen betimlemeler ve çıldırtıcı teşbihler... Şair misin be adam?(!) Çünkü şairsin.


    Mistik Bağlamda:

    Goethe'nin gurbette geçen öğrencilik yılları esnasında; 19 yaşındayken hastalanıp, eve döndüğünü ve evinde 2 yıla yakın bir zaman geçirdiğini, en önemlisi de bu süre zarfınca simya ve astronomiyle ilgilendiğini biliyoruz. Astronomiden ziyade “simya”ya özel bir parantez açmamız gerekmektedir. Zira pek mevzu bahis olmasa da bu çarpıcı bir detaydır. Nitekim simya yasaklı bir ilimdir. Simya'nın bünyesinde bulunan Hermetizm ve Ezoterizm ile uğraş mıdır? Allahualem. Gerçi Ezoteristlerin Tanrı'yla bir problemi yoktur. Hatta saygı duyarlar. Fakat kitabın içinde geçen pentagram ve bazı mistik olaylar, bende birkaç soru işareti oluşturmadı değil. Aytunç Altındal'ın Bir Türk Casusunun Mektupları kitabında yer alan belgeler doğrulsunda, Newton ve Spinoza başta olmak üzre, Avrupa'daki birçok ismin Simya'nın bu karanlık yüzüyle uğraştığını, hatta Spinoza'nın şifrelenmiş bir pentagram yüzüğünün olduğu iddia edilmiştir. Merak edenler kitabı temin edip; mezkur meseleye dair belgelere ulaşabilir. Son tahlilde şunu diyebilirim ki; bu eserde simya dokusu çok şiddetli şekilde işlenmiştir.

    Teolojik Bağlamda:

    Eminim, Tanrı ve Mefisto (Mefistofeles)'in Faust gıyabında konuştukları o kısmı okurken, birçok kişinin aklına İblisin huzurdan kovuluşu ve Hz. Adem'in yaratılışı gelmiştir. Kahramanımız zaman zaman Mefisto'ya öfkelenip; Yüce Ruh'a yakarsa da bütüncül bağlamda Tanrı mefhumunu yalnızca kitabın başındaki bu diyalogda görüyoruz. Margarete'nin dahil oluşuyla beraber, senaryonun mizacı iyiden iyiye İtalyan Hümanizması'na doğru evriliyor. Faust için cennet ve cehennem, Margarete'nin varlığı ve yokluğu oluyor.

    Felsefik Bağlamda:

    "Başlangıçta Eylem vardı." Bu Goethe'nin açmış olduğu sancağın ta kendisi. Nitekim kahramanımız, entelektüel birikimi ve toplum nezdinde saygınlığı olan bir doktor olarak sunuluyor başlangıçta. Birçok entelektüel gibi kışkırtıcı yalnızlığa ve varoluşunda aydınlatamadığı o sefil muğlaklığa yenik düşüyor. Öyle ki bir intiharın eşiğinden dönüyor. Aristo, mutluluğun hissedilebilir bir durumdan ziyade bir hayat tarzı olduğuna inanıyordu. Hayat ise yaşamaktı. Yaşamak, başlı başına bir eylem. Nitekim Mefisto ona "yaşamayı öğreteceğini" vaat ediyordu. Toplum nezdinde eriştiği saygınlığın oluşturduğu bir kimlik vardı ortada. Fakat Faust, bu kimliği aşağılamaktan çekinmiyordu. Faust bunda haksız mıydı peki?

    Hepimizin birer kimliği var. Bu kimliğe erişmek ve topluma sunmakla vazifeliyiz. Eriştiğimizde ise bu vazife, yerini ödeve bırakıyor. "Kimliği koruma ve muhafaza etme ödevi." Cebinde ciddiyet kimliği taşıyan bir bireyi, lunaparkta atlıkarıncaya binmiş bir vaziyette tahayyül etmekte güçlük çekeriz. Bu güldürür bizleri. Aynı nispette, ciddiyet kimliğine sahip olan birey, atlıkarıncaya binme arzusunu bastırmak zorundadır. Zira bu güldürecektir bizleri. Tek çare, bastırmak. Yok etmek değil, bastırmak. Bastırılan duygular ve istençler, beklenmedik bir anda infılak etmeye mecburdur. Tıpkı bir gayzer gibi. İnsan ne kadar analitik olursa olsun, bunu çözümleyemeyecektir.

    Mefisto, böylesi bir zamanda çıkıyor Faust'un karşısına. İntihardan dönen biri için zor olmuyor ruhunu iblise satmak. İşte bu eylemle başlıyor sona giden başlangıç. Faust “Varolduğum sürece kul kalacağım, ister senin, ister başkasının.” demişti. Hayatının yitik heyulasını mı kast ediyordu, yoksa insanın tapınma güdüsüne mi işaret ediyordu?
    Evet, insan sığınmalıydı. Bir sığınağı olmalıydı insanın. Sığınağı, yani sundurmasında yakarabileceği bir tapınağı.

    Öbür dünya umrunda değildi Faust'un. Zira içinde büyüyen anafor, yutmuştu manevi kaygılarını. Artık hesaplaşmalıydı bu dünya ile. Belki de bu hesap defteriydi, ruhunu şeytana satmasındaki birincil saik.

    Mefisto ve Faust sürekli kavga halindeydi. Fakat ikisi eylemde bir bütün. Zira sürekli Faust'un isteklerine hitap ediyordu Mefisto. Arzuların insanı nasıl köleleştirdiğini ve doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi tek hamlede nasıl silebildiğine şahit oluyoruz. Nefret, öfke, ihtiras ve haz!
    Bir köpek kılığında gelmişti Mefisto Faust'un karşısına. Fakat işler artık tam tersine dönmüştü. Faust'un boynunda bir tasma vardı artık. Mefisto “vur” diyor ve Faust vuruyor. “İç” diyor... Faust içiyor. Halbuki Mefisto başlangıçta; Faust'un emrine ameda olacağını ve onun hizmetkarı olacağını söylemişti.

    İnsan hazza iradesiyle yürür. İlk adım bir iradenin neticesidir. O ana kadar tüm kontrol bireyin hükmü altınadır. Fakat sonra bilgi ve sezgi yitip gider. Artık hazzın ve ihtirasın amansız fırtınasıyla savrulur. Dahil olduğu hazzın hezayanıyla çürürken, “telafi” kavramına “telafisi olmayan” hatalar silsilesini ekler. Yıpratıcı hazzı, bir başka haz ile bertaraf etmeye çalışır. Bu bir bataklık çırpınışıdır.

    Ortada vaat edilen bir mutluluk vardı. Kahramanımızın mutluluğu ise Margarete ile geçirdiği birkaç geceden ibaret olacaktı. Faust, Margarete'yi terk etmek zorunda kalmıştı. Fakat geri dönmek için her şeyi göze almıştı da. Mefisto onu bu aşktan vazgeçirmek istiyordu. Öyle ki bir çöpçatan gibi davranıp, ona tanrıçalar ve güzel cadılar sunuyordu. Fakat Faust'un Mefisto'ya olan aşkı, vicdanıyla bütünleşmişti.

    Aşk, izole edilebilen bir duygu değildir asla. Ya nefret vardır yanında yahut merhamet. Ya sadakat vardır kolunda, yahut ihanet. Ruhunu şeytana satmış biri, nasıl bu kadar sadakat yüklü olabiliyordu?

    Goethe, kitabın finaline yaklaşırken bize sunduğu "Perde arası" bölümde; birçok felsefik anlayışı alaya alıyor ve en şedit ithamını Septisizm'e yapıyordu.

    Bunca sayfadan bize kalan neydi acaba?
    Şuursuz bir eyleme geçip, hayata dahil olmanın ıstırap dolu ve haz yüklü serüvenine koşmamız gerektği mi? Yoksa korumak zorunda olduğumuz kimliğimize bir ömür sadık olmak mı? Biliyorum ki kimse Faust'un yerinde olmayı istemeyecektir. İkincisini ise aklımız reddedecektir.

    Yaşam bir eylemdir. Aslolan bu eylemin ilk adımı. Sağdan mı gitmeli, soldan mı?


    Öz Çıkarım Bağlamında:

    Birçok duyguyu yaşadım bu kitabı okurken. Aklın dehşet sahası sürekli yineledi kendini. Kitabı kapattığımda ise içimdeki o çılgın hissi bertaraf etmeye çalıştım. Bu kitabı aklımın kılcallarından söküp, bir kenara atmalıydım. Zira devam eden bir yaşam vardı ortada. Disipline edilmiş ve titiz bir program duruyordu karşımda. Böyesi keşmekeş bir halet-i ruhiye ile, bunca şeyin sıhhatini muhafaza edemezdim. İnsan hayranlık duyarken yaşar bu hissi. Evet, büyük bir hayranlık peyda olmuştu içimde.

    Tasavvufi nüanslar sürekli yokluyordu beni. Bu durum, Faust'un eşyalarla konuşmasıyla başlamıştı. “Eşyanın hakikati”ni düşündüm dakikalarca. Sonrasında ise Mefisto'nun bir köpek olarak gelişi. Fakat bir sokak köpeği olarak değil, bir fino olarak gelişi. İşte bu nefsin “emmare” haline işaret ediyordu. Zira tasavvuf öğretisi mucibince, nefsin emmaredeki hali; bir köpektir.

    Mefisto yaşamayı öğreteceğini vaat ediyordu Faust'a. Bu işe bir meyhane yolculuğu ile başlıyordu. Yani ilk önce Faust'un şuurunu alacaktı elinden. Bu esnada aklıma şu kıssa gelmişti;
    “Zamanın behrinde, bir Allah dostunu hapse atıp, ona üç günahtan birini işlemesi gerektiğini ve bunlardan birini seçme hürriyeti olduğunu, kabul etmediği taktirde tüm müridlerinin kılıçtan geçirileceğini söylemişlerdi. Bu hal üzre, zindana attılar Allah dostunu. Zindanda üç günah duruyordu. Birincisi bir kadın, ikincisi şarap ve üçüncüsü bebek. Ya o kadınla zina yapması gerekiyordu, ya şarabı içmesi gerekiyordu ya da bebeği öldürmesi gerekiyordu.
    Allah dostu, bunlar arasındaki en hafif günahın şarabı içmek olduğuna kanaat getirmişti ve öylede yapmıştı. Fakat şarabın tesiriyle şuurunu yitiren arif zaat, önce kadına tecavüz edip ardından bebeği öldürmüştü.”

    Sonrasında sunulan gençlik iksiri, aşk, cinayet, kaçış ve aşk uğruna geri dönüş.. Hepsi Mefisto'nun kusursuz oyunlarıydı. Her şey meyhanede başlamıştı. Aşka giden yolculuğa kadar ki yaşananlar güzeldi Faust için. Fakat ikinci bir meyhane yolculuğu, hem Faust'un hem de sevdiği kadının tüm dünyasını mahvetmişti. Nitekim orada bir cinayet işlemişti ve kaçmak zorunda kalmıştı. Öldürdüğü insan ise sıradan bir kimse değildi.

    Birçok kişi kitabın finalini beğenmemiş olsa da benim en büyük hayranlık duyduğum sahneydi final sahnesi. Nitekim Faust'un ve sevdiği kadının başına gelen her şey Mefisto yüzündendi. Faust bunun farkındaydı da. Finalde sevdiği kadının elini bırakıp, Mefisto'nun elini tutmuştu.


    Dertli okumalar!
  • Belki sıcak yaz aksamlarına çare olur diye her klima sahibi olmayan insan gibi o da yarı isli perdesini cekmis penceresini aralamıştı geceden. Sabah onu içeri girip çıkamayan asil renkli kelebek uyandırdı. İntihar eder gibi amaçsızca her tarafa uçup sonucsuz hareketlere yoneliyordu. Her canlı gibi o da keskeli cümleler kuruyordu cok ömrü olmamasına rağmen. Sonunda onu yaz sabahında yakacak çıkışı buldu ve asırlar boyu orda yaşayacakmış izlenimi verip uçtu 2 günlük omru kalan kelebek. Yanı başında daha önceden hazırladığı kür vardı. Yüzünü buruşturarak bi yudum içti ve pencereden dışarıya dikkat kesildi. Dışarıda onu yeni güne bekleyen sonsuz kombinasyon düzeni vardı. Logaritmik şemada günün sonunda tekrar buraya gelip yatacaktı. Bir kac atıştırmalık alıp dışarı çıkmaya karar verdi. Evden çıktı ve cok geçmeden afallayarak geri döndü. Hiç yapmadığı seyi yapıp yanına kitap almayı unutmuştu. Odasına ayakkabı ile girip kimseye görünmemeye çalıştı ve kitabi alıp çıktı. Evi yüksekte kalıyor, bazen kendisini buluttan ev almış gibi varsayıyordu. Sokağının sonu onu masmavi çarşafa götürüyordu. Üzerinde sayısız yelken, dibinde bağrışan insanlar, bir yandan kola içip diger yanda mangal yakan enişteler... o her zaman ki ve talibi az yere gitti oturdu ve kitabına başladı, turuncu-mor bulut altında; "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi." Diye başladı kitaba.
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstünde Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi


    Ulaş Başar Gezgin


    “Essâlamu Aleyküm!”

    Muhteşem bir halk anlatıları toplaması olan ‘Binbir Gece Masalları’, uzunluğu dikkate alınırsa (Alim Şerif Onaran (1992) çevirisiyle 1. cildi, 66 bin sözcük ve 477 bin vuruş olmak üzere 16 cilt), dilbilimsel ve toplumbilimsel bir içerik çözümlemesi için gereğinden kat kat fazla malzeme sağlıyor. Bu yazıda, bu tür bir içerik çözümlemesi çabası için kısa bir giriş yapmak ya da uzun bir not düşmek amaçlanıyor. Yazının kapsamı, çeşitli nedenlerle, 1. ciltten öteye gitmiyor.

    Öykü içinde öykü kurgusunu başarılı bir biçimde kullanan ‘1001’in temel konusu, kadınların güvenilmezliği ve aldatma eğilimleri. Zaten, Şehriyar’ın hergün bir kızla yatıp onu öldürmesi de, bundan ileri geliyor. Bu açıdan, ‘1001’in kadın düşmanı bir metin olduğu ya da döneminin ataerkil değerlerini birebir yansıttığı söylenebilir. Yapıtta, cinsel ilişkinin ayrıntılı anlatılması, ‘zeb’ (penis) ve ‘ferç’ (vajina) sözcüklerinin sık sık geçmesi ve cinsel organlar için kullanılan ifadeler (gedik, alet, koçbaşı vb.) dikkat çekiyor. Şehvet ve şehvani duygular, çiftleşme, sevişme, gerdek, bekâretin bozulması, harem vb.’ye anlatıda sık sık veriliyor.
    Biraz alıntıyla, bunu örnekleyelim:

    “Dostum, kadınlara inanma! Vaatlerine gül geç! Çünkü onların iyi ya da kötü halleri ferçlerinin heveslerine bağlıdır.” (s.31).

    “Sonra sudan çıkmış ve hamalın kucağına yerleşmiş; ve sırtüstü uzanıp apış arasında yer alan şeyi göstererek "Sevgilim, bunun adım biliyor musun?" diye sormuş. Hamal yanıt vermiş: "Ha! Ha! Genellikle, buna, Günah Bağışlama Evi derler" demiş. Bunu duyan kız, "Yuh! Yuh! Utanmıyor musun, sen?" diye bağırmış. Ve hamalı boynundan tutup tokatlamaya başlamış. O zaman hamal, "Hayır! Hayır! Buna kadının ferci derler" demiş; ama kız "Başka?" diye diretmiş. Hamal da, "Öyleyse, senin yedek parçan!" demiş. Kız diretmiş. "Başka, başka?" diye. O zaman hamal, "Senin eşekarın!" demiş. Bu sözleri duyunca kız, hamalın ensesine öyle fena vurmuş ki, derisi sıyrılmış. Bunun üzerine hamal, "Öyleyse sen söyle adını!" demiş. Kız yanıt vermiş: "Köprülerin kokulu çiçeği." Bunu duyan hamal, "Tamam, Allah selamet versin, ey köprülerin kokulu çiçeği!" diye haykırmış. Bunu izleyerek bardak ve altlığı yine elden ele dolaştırılmış.
    Sonra da ikinci genç kız giysilerini atmış ve kendini suya firlatmış, Aynen kardeşinin yaptıklarını yapmış ve sudan çıkarak kendini hamalın kucağına bırakmış. Orada, parmağıyla apışarasını ve orada yer alan şeyi göstererek hamala sormuş: "Ey gözümün nuru! Bunun adı nedir?" Hamal da "Senin çatlağın!" diye yanıt vermiş. Kız, "Ne çirkin şeyler söylüyor bu çocuk böyle!" diye haykırmış; ve hamala öyle bir tokat atmış ki salon çınlamış. Hamal, "Öyleyse, köprülerin kokulu çiçeği!" demiş. Kız, "Hayır! Hayır!" deyip yeniden ensesine vurmaya başlamış. O zaman hamal sormuş, "İyi ya, nedir bunun adı?" Kız, "Soyulmuş badem" diye yanıt vermiş. Bunun üzerine üçüncü genç kız ayağa kalkmış, soyunmuş ve kendini havuza atarak iki kızkardeşinin yaptığı hareketleri yapmış; sonra yeniden giyinip hamalın bacakları üstüne uzanmış ve ona gizli yerini göstererek, "Bunun adı nedir?" diye sormuş. Bunun üzerine hamal da "Ona şu derler, ona bu derler!" diyerek yanıt vermeye başlamış; sonra da dayağı kessin diye ona sormuş: "Öyleyse adını sen söyle!" diyerek... Kız yanıt vermiş: "Ebû Mansur'un Hanı!" Bunun üzerine hamal ayağa kalkmış, giysilerini çıkarmış ve havuza girmiş, cinsel organı suyun hemen üstünde kalarak, daha önce genç kızların yıkandığı şekilde yıkanmış; sonra havuzdan çıkmış, kendini kapıyı açan kızın kucağına atmış, ayaklarını da çarşıdan dönen kızın kucağına uzatmış. Sonra da, erkeklik organını göstererek, kucağında uzandığı kıza, "Ey efendim, bunun adı nedir?" diye sormuş. Bu sözleri duyan kızlar öylesine gülmüşler ki, sırtüstü düşmüşler ve bağırmışlar, "Senin zebbindir, o!" diye. Hamal, "Hayır!" demiş, O zaman senin aletindir" demişler. Hamal kabul etmemiş, "Hayır efendim!" diyerek her birinin göğsünü çimdiklemiş. Kızlar, şaşarak tekrarlamışlar, "Senin aletindir pekâlâ! Baksana ne kadar kızgın! Zebbindir pekâlâ, hem de ne kadar hareketli!" demişler. Hamal her seferinde başını geriye iterek söylediklerini reddetmiş ve sonra onları öpmüş, ısırmış, çimdiklemiş, kollarında sıkmış; kızlar da kahkahalar fırlatmışlar. Ve sonunda ona sormaktan başka çare bulamamışlar, "Öyleyse adını sen söyle bize!" demişler. Bunun üzerine hamal bir an düşünmüş, apış arasına bakıp göz kırpmış ve, "Hanımlarım, benim zebbim olan bu küçüğün bana söylediği sözler şunlar: 'Benim adım: Köprülerin kokulu çiçeğini koparıp yiyen, soyulmuş badem yemeye bayılan ve Ebû Mansur'un Han'ında dinlenen iğdiş edilmemiş güçlü katırdır'" demiş. (s.105-106)

    “Çünkü bil ki, sen ilk değilsin ve senden önce bize senin gibi çok aygırlar yüklendi. Biz de sana yaptığımız gibi onlara aman vermedik. Yalnız sen, gerçekte, en usta biniciydin: gerek saldırılarından, gerekse genişlik ve uzunluktan yana...” (s.170)

    “"Vallahi! Sevgilim, al beni! Al beni! Kucağına oturt beni!" diye haykırmış. Ve Sitt-ül Hüsn, iç çamaşırlarını tüm olarak çıkardığı için, üzerindeki harmani içinde çırılçıplakmış. "Beni kucağına oturt!" dedikten sonra, giysisini ferci hizasına gelinceye kadar yukarı kaldırmış ve tüm göz kamaştırıcılığı içinde kalçalarını ve ay yuvarlaklığındaki kıçını açığa çıkarmış.” (s.250)

    “Kızın açık kalçalarının arasına diz çöküp Sitt-ül Hüsn'ün bacaklarını ayırmış. Sonra da saldırıya hazır vaziyette bulunan koçbaşlı saldırı gerecini kalenin duvarlarına vurmuş ve bir vuruşta engeli ortadan kaldırmış; ve Bedreddin, incinin delinmemiş olduğunu ve kendisininkinden önce hiçbir koçbaşının buna ulaşmadığını, hatta burnunun ucuyla bile dokunmadığını anlayarak çok sevinmiş. Sonra engelin ardındaki bölgenin de aynı mutlu bekâret durumunu sezinleyerek bundan büyük bir zevkle yararlanmış. Zevkin doruğunda, bu genç bedenin bekâretini giderdikten sonra, koçbaşı, on beş kez daha kesintisiz girip çıkarak aynı zevki tatmış, hiçbir incinme duymadan...” (s.251)

    “Sevgilim, sakin ol! Ben sana kollarımda geçirdiğin, koçbaşının benim gediğime on beş kez girdiği geceden söz ediyorum!” (s.289)

    Yapıtta, Müslümanlık dönemi ekinsel öğeleriyle bundan önceki döneme ait öğeler içiçe. Masallarda, bol bol şarap içiliyor örneğin. Şarap, Halife’ye bile sunuluyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’). Ama aynı zamanda, güneşe tapanların taşa dönüştüğü bir masal da var (‘Birinci Genç Kız Zübeyde’nin Öyküsü’). Bu yönüyle, anlatı, geçiş özellikleri taşıyor.

    Yapıt, zencilerle ilgili ırkçı ve ayrımcı ifadelerle dolu. ‘1001’, kölelik döneminin bir ürünü olarak, sık sık zenci kölelerden ve hizmetçilerden söz ediyor. Bunları, kimi zaman, olumsuz olarak anıyor. Şehriyar’ın ve Şahzaman’ın hanımları da başta olmak üzere birçok kadın, kocalarını, zenci kölelerle aldatıyor (‘Hükümdar Şehriyar ile Kardeşi Hükümdar Şahzaman’ın Öyküsü’). Bu, masallardaki kadınların da erkeklerin de bir takım cinsel takıntılarına bağlanabilir. Aslen Müslüman olanın değil Müslüman olmayanın köle ve cariye yapıldığı İslam toplumunda, Müslüman olanların da köleleştirilmesi/cariyeleştirilmesi sürecini burada gözlemleyebiliyoruz. ‘Vezir Nureddin, Kardeşi Şemseddin ve Hasan Bedreddin’in Öyküsü’ndeki Yahudi dışında, diğer etnik kimlikleri çok nadir olarak görüyoruz.

    Zenci anlatımlarıyla ilgili kimi alıntılar yapalım:

    “Karım bir zencinin yanına girdi. Bu zencinin üst dudağı bir tencere kapağı gibi idi; alt dudağı da tencerenin ta kendisiydi; iki dudağı da o denli aşağı sarkıyordu ki, bunlarla kumlardaki çakılları ayıklayabilirdi.” (s.87)

    “Zenci, "Yalan söylüyorsun, ey alçak karı! Bak, şerefim, zencilerin erkek olarak üstün niteliği ve insan olarak beyazlardan sonsuz üstünlüğümüz üzerine yemin ediyorum ki, bu günden sonra, bir kez daha geç kalırsan, artık senin dostluğunu reddeder ve vücudunu bir daha vücudumun üstüne çekmem! Ey nankör hain! Sen kadınlık arzularını başka yerlerde doyurduğun için geç kalmadın mı yani? Ey pislik, ey beyaz kadınların en aşağılığı!" diye yanıt verdi.” (s.88)

    “Bilmez misin ki zenciler hızla ürer, oysa ruhun tektir ve yerini dolduramazsın!” (s.216)

    - Yapıtın kişilikleri içinde, insan olmayanlar olarak, bolca ifrit, ifride, ecinni ve ecinniye (cin) görüyoruz. Bunların büyük bir bölümünün gayrımüslim ve kötü; küçük bir bölümünün ise, Müslüman ve iyi olduğunu görüyoruz. Ayrıca, masallarda, insanlar, kimi zaman hayvana dönüyor ve şansları varsa yeniden insan biçimine dönebiliyorlar. Bu dönüşler, ya ifrit, ifride, ecinni ve ecinniyeler eliyle ya da büyücü bir kız ya da kadın eliyle gerçekleşiyor. En sık dönüştürülen hayvan, köpek (‘İkinci Şeyhin Öyküsü’, ‘Üçüncü Şeyhin Öyküsü’, ‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’, ‘Birinci Genç Kız Zübeydenin Öyküsü’). Diğerleri, ceylan (‘Tacir ile İfritin Öyküsü’), maymun (‘İkinci Kalenderin Öyküsü’) vb.

    ‘1001’de, kardeşlerin başından geçen olaylar, başlı başlına bir masal oluşturuyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’ ve ‘Vezir Nureddin, Kardeşi Şemseddin ve Hasan Bedreddin’in Öyküsü’). Zaten, açılış öyküsü de, Şehriyar ve kardeşi Şahzaman’ı konu alıyor. Aynısı, Sultan ya da hükümdar ve veziri arasındaki ilişkiler için de geçerli (‘Kral Yunan’ın Veziri ile Hekim Ruyan’ın Öyküsü’ vd.). Kimi masallarda, Sultan’ın Halife oluşu vurgulanıyor (‘Hamal ile Genç Kızların Öyküsü’).

    ‘1001’de, adalar ve deniz yolculukları, ayrı bir yer tutuyor. Mıknatıs Dağı, özellikle, dikkate değer (‘Üçüncü Kalenderin Öyküsü’). Olaylar, çoğunlukla, Basra, Bağdat, Mısır ve Şam dörtgeninde geçiyor. Bu yer çeşitliliği, anlatıları hem renklendiriyor hem de daha heyecanlı kılıyor. Anlatılanlarla birlikte, bu dört kentte, sık sık, saraylara, sokaklara ve başka ortamlara giriyoruz.

    Yapıtta, şaşırtıcı olmayacak biçimde, yaşam döngüsünün yapıtaşları olan doğum, düğün, evlilik ve ölümlere çok kez yer veriliyor. Bu anlatılarda, kimi zaman, sandıklar ve develerin yer aldığını görüyoruz. Belki de, en çok dile getirilen kavram, adalet. Şiir ve şiir okumaları, önemli bir yer tutuyor. Sanki operada ya da bir müzikaldeymişiz gibi, kişilikler, karşısındakine şiirle seslenebiliyor. Aslında, masallar, bir karşıtlamı da (paradoks) birlikte getiriyor: ‘1001’e göre, herşey, önceden yazılmıştır; alınyazısından ya da yazgıdan kaçılmaz. Bunu, en çok da, ‘Üçüncü Kalender’in Öyküsü’nde görüyoruz. ‘1001’i okumuş Atlantikli okurların Küçük Asya ve Güneybatı Asya (Ortadoğu) hakkında bol haremli bol cariyeli bir algı edinmesine şaşmamalı. Bu da, herhalde, alnımızın yazısı.

    ‘1001’deki kişilikler, sık sık, "duyduk ve itaat ettik!" (“Semi'na ne ata'na!”) diyorlar. Bu, çevirmene göre, “Müslümanların aldıkları emri yerine getirecekleri anlamındaki saygılı yanıt şekli” (s.25). Yine çevirmen, ilk öyküde, “Essâlamu Aleyküm!”ün anlamını veriyor (“barış içinde yaşam”). Tam bu satırları yazarken, bir ifride, bana “burada dur; daha fazla yazma” diyor; ben de duyuyorum ve itaat ediyorum.


    Kaynak

    Adsız (1992). Binbir gece masalları, Cilt 1 (çev. Alim Şerif Onaran). İstanbul: Afa Yayınları.









    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • Yıl: 2012
    Yer: Şanlıurfa'nın ilçesi Siverek'e 22 kilometre uzaklıktaki
    Kayalar köyü...
    Ayten ve Mustafa Özgulan çiftinin 6 çocuğundan 2'ncisi olan 12 yaşındaki Melek, o gün de okula gitmek için mavi pantolonun üstüne mavi önlüğünü giydi. Annesinin tüm imkânsızlıklar içerisinde yıkadığı beyaz kolalı yakalığının düğmesini ilikleyerek boynuna taktı. Ceketi yoktu.

    Melek, maddi imkânsızlıklar nedeniyle okula geç başlamıştı. 9 yaşında okula kaydolmuş, köylerinde okul bulunmadığı için taşımalı eğitim kapsamında her gün servis minibüsü ile Siverek'te bulunan Selimpınar İlköğretim Okuluna gitmek zorunda kalmıştı. Hayat mücadelesine zor koşullarda atıldı. Evinin önündeki servise binmek için evin kapısını açtığında eksi 10 derecedeki buz gibi havayı suratina tokat gibi yedi. Yine de geri adım atmadı. Öğretmen olmak istiyordu. Atladı servise, arkadaşlarına "günaydın" dedi... Kendisi gibi öğrenci arkadaşları ile birlikte Melek'i taşıyan servis minibüsü ise okul yolunda zar zor gidiyordu. Etraf geceden yağan karla kaplıydı. Yolda bazı bölümler buzdu. Buzda gitmek şoför için kolaydı ama kara saplanmak büyük tehlikeydi. Dağ yolunda korktuğu başına geldi. Yolda giderken servis aracı aniden kara saplandı. Öğrencilerle yolda mahsur kaldı. Minibüs sürücüsü çabasına rağmen aracı hareket ettiremedi. Yardım çağırdı. Bölgeye giden iş makineleri yolu açtı ve ardından minibüsü halat yardımıyla çekerek hareket ettirdi.

    Bu işlem sırasında arkadaşlarıyla minibüsten inip saatlerce bekleyen Melek'in üzerinde sadece önlük vardı. Daha kötüsü öğretmen olmak için eksi 10 derecelik soğuk tokada rağmen geri adım atmayan Melek'in ayağında yazlık terlik vardı. Kendine göre Melek'in bu durumdan şikâyet etmeye bile hakkı yoktu. Çünkü kendisi gibi kardeşlerinin de ayakkabısı yoktu. Okula terlikle gittiği için üşüyordu. Üşümekle kalmayıp arkadaşlarınin yanında böyle durduğu için utanıyordu da... Terliğini sürekli sırasında oturarak gizlemeye çalışan Melek, islak çorapları nedeniyle üşüyen ayaklarını ise birbiri üstüne koyarak isitmaya çalışıyordu her seferinde. Hatırlatayım 40 yıl öncesinden bahsetmiyorum. Yil 2012... Okula iki yıl geç başlayan Melek daha öğrenciliği bile yeni yeni tadarken öğretmen olmanın hayalini kuruyordu. Üstelik sara hastasıydı. Tüm Türkiye onu eğitimde köklü dönüşümün yaşandığı yıllarda tanımıştı. Melek Özgulan, özveriyle çalışan bir gazetecinin fotoğraflamasıyla, okula giderken arızalanan servis aracının arkasında üşüyerek ayağında terliklerle verdiği fotoğrafla vicdanımızı yaralamıştı.
    "Vicdan" kelimesini unutmayın...
    Melek o koşullarda okula gitmeye çalışırken Türkiye "eğitimde atılım yapıyor” denilerek bir dizi değişikliğe gidiyordu.

    Kız çocuklarının türban takip takmamasını tartışan Türkiye, Melek'in ayağındaki terliği tartışmıyordu.
    Evet, Melek'e ve ailesine kaymakamlık tarafından yardım edildi. Peki ya o fotoğraf ortaya çıkmasaydı ne olacaktı? Kimse bu ülkede kaç Melek olduğunu düşünmedi. Melek okula gitmeye, okumaya çalışırken, eğitimde milyarlarca liraya mal olan "sistem değişikliklerine" gidildi. Kimse Melek'in vicdanındaki çığlığı duymazken Melek'in yaşıtları, denetimsiz Kuran kurslarında tacize, tecavüze uğradı. Melek bizim suratımıza çarpan bir tokattı ama o tokadın acısını her zamanki gibi çabuk unuttuk. Tarikat yurtlarında yanarak ölen Melekleri çabuk unuttuk. İktidar yandaşı vakıfların yurtlarında sapık bir öğretmenle aynı odada yatmak zorunda kalan Melekleri de çabuk unuttuk. Karadeniz'in dağ köyündeki hafızlık kursunda 13 yaşındaki çocukların arkalarını parmaklayan hafızları da çabuk unuttuk. Merak etmeyin bunlar kısmen ömür boyu ceza alan suçluların yaptıklarıydı. Bir de Türkiye'nin her tarafında unutmak için hiç uğraşmadığımız, hiç duymadığımız çığlıklar var. Türkiye'nin günlük siyasi mevzulara göre çok daha önemli bir sorunu var: Çocuklarımız! Çocuklarımız farkında olmadan ele geçiriliyor. Eğitilmiyor, ele geçiriliyor. Hem de kaos tarafından. Tarzı, yöntemi belli olmayan sürekli değiştirilen; yöntemi kaos olan zorunlu bir eğitim sistemi tarafından yetişen kuşaklar geliyor.
    Ve ardından onları takip eden diğer kuşaklar...
    Tekrarlıyorum, çocuklarımız okula gitmiyor ele geçiriliyor!
  • 440 syf.
    ·3 günde
    11 kitaplık bu külliyatın ilk kitabı ile başlıyoruz. Bütün Oyunlar serisi hem Agora Kitaplığı hem de Mitos Boyut tarafından basıldı. Ben Mitos Boyut serisinin PDF halini edindim onu okuyorum. 11 tane oyun yer alıyor bu kitapta Brecht'in bu külliyatı üzerine pek az konuşulmuş o yüzden epik tiyatronun öncü ismi için okuduğum ciltlere inceleme yazmak istiyorum. Agora kitaplığı tarafından 11 ciltlik külliyatı yeniden basılmıştı. Geçen günlerde bir bakayım dedim çok uygun bir fiyata satılıyor kitaplar. Lakin her zaman olduğu gibi 11 kitabın sadece üç dört tanesi var onları alabildim. Okuma kültürümüzün yoksulluğunun sonucudur bu. Brecht gibi bir ismin oyun külliyatını bile bir arada bulamıyoruz..

    Brecht'in çocukluk yılları katı bir dini eğitim ile geçmiştir. Anne ve Anneannesi onun çocukluk yıllarında İncil üzerine epey deyişler yapmışlardır. Bu kitapta da ilk oyunlari yer alıyor. İncil'e onlarca gönderme var çocukluk yıllarındaki dini esintiler buna neden olmaktadır. 16-21 yaşları arasında yazdığı oyunları içeriyor bu cilt. O yüzden çok yüksek bir beklentim yoktu. Geceden Trampet Sesleri oyununu diğerlerine nazaran daha çok beğendim. Kalan oyunlar genelde tek perdelik oyunlardı. Tarih, din ve mitoloji göndermeleri yer alıyor. Dipnotlar ve açıklamalar kitabın sonunda yer alıyor. Ve üç beş sayfa değil açıklama kısmı tam 110 sayfa. Ben çok faydalı buldum bu bölümü. Eserlerin oluşum süreci, gösterimi ve yankılarını anlamak için çok yararlı bilgiler yer alıyor. İlk metinden itibaren bir tarafta oyun bir tarafta açıklamalar-dipnotlar olacak şekilde okudum. Brecht önemsediğim bir isimdir. O yüzden yavaş yavaş bu 11 eserlik külliyatı bitireceğim. Sıralamada yukarı doğru çıktıkça çok daha deneyimli ve çok daha etkileyici bir Brecht olacağı kesin o yüzden okumayı düşünürseniz ilk başlarda biraz daha sabırlı olmanız gerekmektedir.



    1. oyun, İncil:

    Çok kısa bir oyundur. Brecht'in ilk eseridir. 1913 yılında yazılmıştır. Brecht henüz 15 yaşındadır. Babasp Katolik annesı Protestan olan Brecht dinsel açıdan karmaşık bir çocukluk geçirmiştir. Büyükannesi ona sürekli İncil'den bölümler okur, Annesi ise İncil'de geçen deyişleri sürekli evin içinde kullanır. Brecht de bu oyunda Katolikler tarafından kuşatılan bir Protestan kentinde geçen aile içi bir konuyu ele alır. 16. Yüzyılda Nederland'ın İspanyol-Katolik birliklerine karşı verdiği özgürlük mücadelesinden esinlenmiş olduğu yazılmaktadır. Eser içinde günlük hayatında olduğu gibi büyükbaba sürekli İncil'den bölümler okur. Aile üyeleri de İncil'de geçen deyişlere göndermeler yapar. Kısacık oyunda İncil'e 11 tane gönderme yapılmıştır.

    2-3-4. Oyunlar BAAL

    Bu oyun Brecht'in sürekli oynamalar yaptığı bir oyun. İlk yazımı 1918'de yapılmış ve sonrasında farklı yıllarda başka düzeltmeler yapılmış. Bu kitapta da üç farklı versiyonu yer alıyor. 1918'de Brecht, arkadaşı Caspar Neher'e şu haberi iletir: "XV. yüzyılda Bretagne'da katil, sokak soyguncusu ve balad şairi olan François Villon üstüne bir oyun yazmak istiyorum" O sıralar Villon'un yaşamı ve yapıtlarıyla Brecht çok ilgilenmişti, şiirlerinde de ondan esinlendiği hiç az değildir. Neher'e yazılan satırlar, Baal'e yönelik bir düşünsel ön adıma işarettir. Bu işaret, geniş anlamda Brecht'in üstünde uğraştığı, Villon'un, Rimbaud'nun, Verlain'in ve Frank Wedekind'in yaşam ve yapıtlarından meydana gelen edebi ve tematik malzemeyi göstermektedir; ki bir başka oyunun itkisi 1918 ilkbaharında ve yazında Baal'in ilk yazımını sağlayacaktır.
    Baal aynı zamanda mitolojik bir figürdür. Baal lirik bir şair gibi gözükse de bazen sert söylemeleri olan bohem bir hayat süren bir karakter. Toplum kalıplarını kıran da bir şairdir. Kadın ve insan ilişkileri konusundaki söylemleri bize bunu ifade ediyor. Bu kitapta üç farklı yazımı var oyunun. Brecht'in kendisi de bu sürekli kurgu kırpmaları ve düzenleme işlerinden memnun olmadığını belirtiyor bazı mektuplarında. Ciddi anlamda metnin üç farklı tarihte yazılmış hallerini okuyunca siz de dikkat edeceksiniz metin gittikçe tatsız bir hale bürünmüş 1919 metni bana göre en başarılı olan metindir. En fazla ayrıntı, nüans bu metindedir o yüzden okunma süreci daha bir keyifli olmaktadır. İkinci metinde yani 1922 baskısında bazı kişiler ve onlarla olan diyaloglar metinden tamamen çıkarılacak. Anne figürü buna bir örnektir. Üçüncü metinde ise Baal'in edepsiz yaşamı çok daha fazla hafifletilmiş çünkü bu metin sahneye uyarlanacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Ama dediğim gibi favorim 1919 halidir. Tabii Brecht'in ilk oyunları bunlar cilt cilt ilerledikçe ustalığı daha da artacaktır. O yüzden gayet doğal olan yazar karmaşalarıdır bunlar...

    5.Oyun, Gecede Trampet Sesleri:

    Burada Rosa Luxemburg gömülü
    Polonyalı bir Yahudi kadın
    Alman işçilerinin öncü savaşçısı
    Alman sömürücülerinin emriyle öldürüldü
    Ezilenler, gömün ayrılıklarınızı!
    Bertholt Brecht

    Brecht bu eserinde 1919 Ocak çatışmaları ve Spartaküs oluşumunu konu edinmiştir.
    15 Ocak 1919’da, sadece Almanya’nın değil dünya devrimci hareketinin iki öncü ismi, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht hunharca katledildi. Faili meçhul cinayetlerin en büyüklerindendir bunlar. Rosa devrimci hareketin çok önemli bir figürüdür. Onu hapishaneye sevk edecekleri bahanesiyle alırlar ve araca binmeden önce birkaç dipçik darbesiyle zarar verilir ona sonra bir teğmen onu silahla vuracak ve onu Landwehr Kanalı’na atacaklardı. Tam beş ay o nehirde kalacak Rosa'nın cesedi. Bulunacak ve bir arkadaşı tarafından teşhis edilecekti. Teşhis eden arkadaşı da Mathilde Jacop
    1943'te Theresienstadt ölüm kampında Naziler tarafından öldürülecek... “Kızıl Rosa”, 13 Haziran 1919’da on binlerce kişinin katıldığı cenaze töreni ile toprağa verilir. Öldürülen bir öncü isim daha Karl Liebknecht, yaşamını verdiği düşünce ve eylemlerini şu sözlerle anlatıyordu: “Sıkı durun. Kaçmadık. Yenilmedik... Çünkü Spartaküs – ateş ve ruh demektir, yürek ve can demektir, proleter devrimin iradesi ve eylemi demektir. Çünkü Spartaküs zafer özlemini, sınıf-bilinçli proletaryanın mücadele azmini temsil etmektedir... bunlar elde edildiği zaman, biz ister yaşayalım, ister yaşamayalım, programımız yaşayacaktır ve kurtulan halkların dünyasına egemen olacaktır. Her şeye rağmen!”


    İşte bu oyun o yılların perde arkası bir nevi Spartaküs olacaktı oyunun adı sonradan Brecht değiştirip Gecede Trampet Sesleri yapmıştır. Üç farklı gösterimi var komedi-dram-komedi olarak sergilenmiş. Zaten komedi ve dram arasında ufak bir çizgi var bana göre en büyük acılarımıza bile bazen kahkaha atarken akar gözyaşlarımız..

    Almanya'nın Afrika sömürgelerinde görev yapan bir asker olan Kragler Birinci Dünya Savaşı'ndan önce oraya gitmiş geride nişanlısı kalmıştır. Dört yıl boyunca onu bekleyen Anna'ya ailesi Kragler'in öldüğünü kendi hayatını kurması gerektiğini daima söyleyerek onu evlendirme peşindedirler. Bu yeni evlilik arifesinde Afrika'da esir düşen Kragler kaçıp geri gelir. Geldiği tarih Ocak çatışmalarına denk gelir. Almanya İmparatorluğunun askerlerinin bazıları Spartaküs içinde görev alan devrimci askerler. Kragler de onlardan biri. Trampet Sesleri Spartaküs'ün ayak seslerini duyuruyor. Artık Kragler özel hayatının sorunlarını mı devrimi mi seçecek bu bocalama ve burjuva yaşamının yansıması ile harmanlayarak mükemmel bir tarihi kesit sunuyor bize Brecht. İncil ve Baal beni pek etkilemedi. Lakin bu oyunla benim tanıdığım Brecht vücut bulmuş oldu.

    6.Oyun, Düğün:

    Brecht'in tek perdelik oyunlarından biridir. Burjuva aile yapısına bir eleştiri metnidir. Beş aylık hamile bir gelin ve onun düğün gecesinin oyunudur. Geleneksel aile yapısına düğün mekanizmasına göndermeler yapar Brecht. Aile kurmak için bakire bir kadın ve kutsal bir düğün gerekir. Alman aile yapısı için halbuki büyük bozuklukları da vardır burjuva yaşamının August Bebel'in de dediği gibi. "Burjuva dünyasının cinsel yaşamının bir yanını evlilik, diğer yanını fuhuş oluşturur. Evlilik madalyonun düz tarafı, fuhuş ise ters tarafıdır." Sırf Burjuva geleneği sürsün diye aylar boyu ev kurma, döşeme sürmüş gelinin de karnı burnunda düğün gecesi düzenlenmiş mükemmel bir eleştiri metni. Oyunun sonunda bekarete verilen göstermelik önemi de eleştirir. Damat zaten hamile olan eşine ithafen kadeh kaldırırken şöyle diyecektir:

    DAMAT: ..soyumuzu çoğaltmanın ilk gecesi bizi bekliyor! Mukaddes denen o iş.


    7.Oyun, DİLENCİ veya ÖLÜ KÖPEK:

    Arka arkaya tek perdelik oyunlar var. Bu oyun da öyle. Toplumun en üst statüsünde bulunan Kayzer ve en altta bulunan Dilenci arasında geçen bir metindir. Diyalog, espri ve felsefi söylemler içerir bu metin. Köpeği ölen bir dilencinin acısını unutmak için Kayzer ile olan diyaloglarını okuyacağız. Dilencinin Kayzer'in olumlu ve olumsuz özelliklerini sıraladığı paragraflar dikkat çekicidir. Sahnelenmek için uygun bir metin değildir çünkü çok kısa bir oyundur. Buna yönelik de eleştiri almış Brecht. Lakin her oyun sahnelenecek diye bir şey yok.


    8.Oyun, Şeytan Kovma


    Yine tek perdelik bir oyun. 1919 yılında yazılmıştır. Bozulmuş otoritenin, ailenin, kilisenin ve kamu ahlâkının bir eleştiri metnidir. İki gencin ilişkisi ve bu ilişkiye otorite temsilcilerinin gözlemleri ile gelişen bir metindir. Çok kısa bir oyundur. Brecht hayattayken bu eseri sahnelenmemiştir. Brecht öldükten sonra 1975 yılında Basel'de Yeni Devlet Tiyatrosunun açılışında sahnelenmiştir. Çok iddialı bir eser olarak tanıtılmış ve 3 günde 30 seans halinde sergilenmiştir. Diğer bir ifadeyle hayatta olmayan bir yazarın eseri sömürülmüş. Tabii ki iddia edildiği kadar iyi bir oyun değildir. Ama reklam kampanyası işe yaradı sonuçta. Yazarlar öldükten yıllar sonra arşivlerden oyunlarını bulup ticari amaçla eserin kaymağını yemek de aşağılık insanoğluna yakışır ancak...

    9.Oyun, KARANLIKTA IŞIK:

    Yine 1919 yılında yazılan tek perdelik bir oyundur. Brecht hayattayken oynanan bir oyun değildir. İlk kez 1969 yılında Essen Şehir Tiyatrosunda sergilenmiştir. Bu oyunda Brecht Kapitalist iş uygulamalarından biri olan "fuhuş" sektörü üzerine komedi türünde bir eleştiri getirmiştir. Bir sokak düşünün bir tarafta Genelev var. Karşı tarafta Anti-Genelev var. O nedir? Cinsel hastalıklar yoluyla bulaşan Bel soğukluğu, Ulkus Molle ve Frengi gibi hastalıklara karşı insanları bilinçlendirme derneği. Görünürdeki amacı Fuhuş'u ortadan kaldırmak. Lakin bu binada verilen eğitimler ücretli bir Frengi eğitimi 2.5 Mark...

    Kapitalist düzende her şey birbine bağlıdır. Fuhuş olmadan onun yarattığı hastalıkları tedavi edecek merkezler olmaz ve ikisi para ile çalışıyor. Yani bu mekanizmanın bataklığı da tedavisi de insanın parasını sömürmeye yöneliktir. Genelev sahibi kadının gelip bunu dernek sahibinin aklına sokması buna işaret etmektedir.

    Lakin bu oyun 1969 da oynandığı vakit güldürü seviyesi o kadar yüksek olmuş ki vermek istediği mesajlar etkisiz kalmış insanların bir kahkahasında sıkışıp kalmıştır. Her şeyin fazlası zarar deyimi de karşımıza çıkıyor böylece...

    10.Oyun, BALIK AVI:

    Bu oyun Homeros'un Odysseia'sındaki 8. Bölümde geçen bir olayla benzerlik oluşturur. Afrodite'nin kocası Hefaistos Afrodite'yi Ares ile zina halinde basar bir ağ içinde yakalar. Bu durumu gören diğer Tanrılar da kahkahayı basar. Bu oyunda da bu aldatma durumunu dinleyen diğer balıkçılar da kahkahayı basar. Aldatma ile dinsel duygusallık arasında bir hesaplaşmayı işliyor oyunda Brecht yine tek perdelik bir oyundur. Ve 1919 yılının sonbaharında yazılmıştır. Brecht öldükten sonra oynanan bir oyundur.

    11.Oyun, Ova:

    Knut Hamsun'un Zachäus öyküsünden esinlenerek yazdığı bir operadır. Tek perdeliktir. Knut Hamsun'un eserinde kadın figürü yok Brecht uyarlamaya kadın karakter eklemiş ve oyunu biraz zenginleştirmr yoluna gitmiştir.