• 112 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    "Spoiler İçerir.. "
    Yazarın sözüyle başlamak isterim : Gerçek Bir Kadının Öyküsüdür Bu Kitap ..!

    Psikiyatrist olan yazarımız Kanatır Cezaevi'nde bir grup kadın mahkumun kişilik yapıları üzerine bir araştırma yürütmeye başlar . Sonra diğer mahkumlardan ziyade Firdevs adında mısırlı bir kadın mahkum dikkatini çeker . Firdevs 10 gün sonra idam edilecek , her ne kadar devlet başkanına affını yazmasını isteyenler , idam cezasını müebbet hapise çevirmesini isteyenler olduysa da Firdevs ölümü tercih etmişti . Sayın es-Saadavi bu kadınla görüşmek için her yolu denemiş fakat her seferinde red cevabı almıştı . Diğer mahkumlardan çok farklıydı Firdevs , yemeğini düzgün yemiyor , düzgün bir koğuş istemiyor , hatta koğuşunda tek bir eşya bile barındırmıyordu . Tam ümitler tükendi derken Firdevs nasıl olduysa sayın es-Saadavi ile görüşmeyi kabul etmiştir.

    Çok mutlu olmuştur Firdevs'i göreceği için . Ölümüne sadece 48 saatten daha az kalan bir kadını göreceği için ...

    Firdevs Mısırlı bir fahişedir . Her şeyi anlatmaya başlar . Çocukluğundan şu anda bulunduğu zindanlara düşmesine kadar olan her anı tek tek anlatır .

    Ailesinden söz eder Firdevs babasının sofu diye geçinip karısını çocuklarını dövdükten sonra camiye gidip şeyhin arkasında nasıl iki büklüm olduğunu anlatır .
    Annesine , en sevdiğine , en yakınına sadece bir soruyu sorması hayatının hatası olur : Anne babam olmadan nasıl doğurdun beni ? Annesi bir güzel döver , çığlıklar içinde bir KIZ ÇOCUĞUNU SÜNNET ederler .
    Babasından , annesinden hiç bir zaman gerçek sevgi görmez , hatta bazen gerçekten annem babam bu insanlar mı diye bile düşünür . Bir amcası vardır , en çok onu sever ama amcası da onu çok sever . El Ezher ' de ders veren bir demokrattır .
    Annesi babası ölür , kardeşleri zaten daha önce ölmüştür .
    Amcasından bir kaç kez tacize uğrar . Gidecek bir yeri yoktur . Çaresiz sesini çıkartamaz 15-16 yaşında bir kırlangıç kalpli melek ..
    Amcası onu okula gönderir , okumayı çok sever , ilkokul ve orta okul diplomalarını alır .
    Okul biter , amcası evlenmiştir . Yengesi istemez bizim masum Firdevs'i . Şeyh diye geçinen amcası Mahmut ile Firdevs'i evlendirmek için konuyu kocasına açar . Fakirlik belki üç beş kuruş başlık alırız diyerek Firdevs'i 65 yaşında bir adama verirler . Firdevs'im , kuzum ne yapsın , kime gitsin nereye gitsin ...

    Firdevs'in dilinden evlendikleri ilk gece :
    ''Geceleri kollarını bacaklarını bedenime dolar , yumru yumru ellerini , yıllardır iyi yemeğe hasret aç bir adamın pençesiyle bir tabak yemeği silip süpürmesi , geriye tek bir kırıntı bile bırakmaması gibi , bütün bedenimde gezdirdi ''
    Vahşet bu , insanlık dışı ..!
    Her gece ağlayarak kalkar zavallı Firdevs Oyaratığın koynundan , banyoya gider , hıçkıra hıçkıra ağlayarak bütün bedenini defalarca yıkar ..

    Bir gün döver , o kadar çok döver ki kocası firdevsi kulaklarında burnundan kanlar gelir , amcasına gider , amcası : ''Her evlilikte olur diyip tekrar kocasının evine gönderir . Kocası ile her yemek yediğinde , kocamın gözleri kendi tabağında değil benim tabağımda olurdu , o kadar açtı ki benim tabağımdakileri bile yerdi , der .

    Dayanamaz daha fazla kaçar evden , terk eder o yaratığı .. Sokalarda dolanırken bir lokantanın önünde durur , dinlenmek birazda ısınmak için , hava çok soğuktur , içeri girer . Lokanta sahibi Beyumi diye bir adam , evime gel , kalacak bir yer buluncaya kadar kalırsın . Diploması olduğunu da söyleyince Firdevs , hem sana işte buluruz der .
    Giderler Beyumi'nin evine ilk günler güzeldir . Beyumi gayet kibar , gayet naziktir . Sonra bir gece Firdevs artık gitmek istediğini söyler , iş bulması gerektiğini ayakları üstünde durması gerektiğini ..
    Döver adam Firdevs'i .. Tecavüz eder ... Defalarca kez ... Arkadaşlarına satar Firdevs'i ..
    Bir gecelik zevklere meze olur zavallı Firdevs ...
    Bir yolunu bulup kaçar .. Şerife adında bir iyi! bir kadınla karşılaşır . Yüzündeki çürükleri görür . gel benimle der , yardım etmek isterim sana der .
    Şehrin en elit yerlerinden bir semtte bir apartmana gider . Kadın Fahişedir , hayatını böyle kazanıyordur . Firdevs'i de satar . Hayatta kalmak için razı olur Firdevs ..
    Derken bir adam''Müşterisi '' gözünü açar .. Şerife'nin yanından da kaçar ..
    Derken kendi çalışmaya başlar serbestçe , en yüksek fiyatı verenin olur . Bir gün bir adam hayatına girer ve tek soru ile ''Saygılı bir iş mi bu yaptığın ? '' hayatını değiştirmeye karar verir.


    ''Bir kere düşmeye gör , herkes vuruyor , seni bu bataklıktan kurtaracam diyip gelen erkekler bile işini görüp gittiler , gözümdeki yaşa , kalbimdeki acıya bakmadan .. '' der Firdevs .

    Sonunu anlatmıym artık , yeterince merak uyandırmışımdır kitap hakkında diye düşünüyorum . '' Kusuruma bakmayın çok uzattım farkındayım , daha da yazmak isterdim ''
    Okuyucu yorumu : Kesinlikle okunması gereken bir kitap ..
    İslam dinini kartvizit yapıp işledikleri suçları onlarla gölgeleyenlere söz yummak için din ne diyor iyi anlayalım , okuyalım ..

    Şimdi soruyorum sizlere : SUÇLU KİM ?

    '' Dipnot : The Stoning Of Soraya M. , filmini izlemenizi isterim kitabı okuduktan sonra . ''
  • Ç News Sunar.....!! Söz verdiğimiz gibi sizlerleyiz...!!

    22:00....

    Yaptıklarımız, yapacaklarımızın garantisidir...
    Amacımız tekrarlarının olmamasıdır....!

    Paylaşın... Kendilerini görsünler.....!

    İlk profilimiz.... Tasarımcı Bey....

    Kendisine ait olmayan bir çizimi, kendisine ait gibi gösterip, tasarımcı olduğunu beyan ediyor. Fotoğrafı gönderdiği kişi, çizimin aslını bulup, kendisine ait olmadığını söylüyor..

    Burada ki asıl konu normal tasarımlarını bırakıp iç giyime yöneldiği ve phonix adında bir firmasının olduğu.. Öncelikle öyle bir yer paylaşmıyor. Ne web sitesi ne de sosyal bir hesap. Daha sonra ise normal tasarımları bıraktığını ve gecelik, iç giyimi gibi tasarımlara yöneldiğini söylüyor. Konuşmanın gittiği yer hoş değil. Daha sonra ise yazılan hiç bir şeye cevap vermiyor....

    Çok ince konuşuyor... Söylediği Tek şey ise; yalan...

    Ekran görüntüsü burada....!

     https://ibb.co/bMojgc

    (Soldan Sağa okuyunuz...)

    Sizlerden şikayet etmenizi isterdik ama biz zaten o işi gayet gerekli yerlerden yaptık. O yüzden kişiler gizlendi. Amacımız birilerini kırdırmak ya da kirletmek değil..??!!

    Amacımız şu; kaşınmayın... Kaşırız.. Uslu durun.. Bugün kapattık profilin üzerini... Yarın kapatmayız.. Bir şans verdik... Belki bir işe yarar? Ne dersiniz?


    Şimdi Sırada Yavrumcu Bey...

    Bu arkadaş birden fazla kullanıcıya aynı şekilde yaklaşmış ve biz bu görüntüleri yüklerken de devam etmektedir.......! Şaka gibi ama değil, gerçek....!

    Buyrunuz neler diyormuş?

     https://ibb.co/khWy7H

    Şimdi iki profil ve iki erkek gördünüz... Birisi direkt konuya girmeyi amaçlarken bir diğeri ise ürkütmeden bir şeyleri yapma çabası işine giriyor...

    Evet, burası kitap sitesi farkındayız... Biz bunları paylaşıyorsak keyfimizden yapmıyoruz..!

    İnsanları rahat bırakın... Kitaplarınızı okuyun, alıntı paylaşın, inceleme yapın.. Sohbet edin ama bunları yapmayın.. Bunlar size hiç bir şey kazandırmayacak!

    İsimler ifşa edilmemiş olup, yönetime direkt iletilmiştir... Profiller büyük olasılıkla kapanacaktır.!

    Sağlıcakla ve huzurla kalın...! Bu ve benzeri kişilere ise kesinlikle prim vermeyin...!

    Bizden bu kadar sayın 1k sakinleri...!!!

    Biz buradayız....! Hep birlikte bu zihniyetleri sileceğiz!!

    "Önce komünistler için geldiler.
    Sesimi çıkarmadım.
    Çünkü ben komünist değildim.
    Sonra sendikacılar için geldiler.
    Sesimi çıkarmadım.
    Çünkü ben sendikacı değildim.
    Sonra Yahudiler için geldiler.
    Sesimi çıkarmadım.
    Çünkü ben Yahudi değildim.
    Sonra Çingeneler için geldiler.
    Sesimi çıkarmadım.
    Çünkü ben Çingene değildim.

    Sonra benim için geldiler.
    Kimse sesini çıkarmadı.
    Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

    ~ Martin Niemoller

    Saygılarımızla....!

    {Ç News}
  • 368 syf.
    ·Beğendi·8/10
    O, daha küçükken babası, annesini terk etmiş. O da erkeklere düşman olarak büyümüş. Üstelik bu bilinçaltı durumun farkında bile değil.

    Türkiye için biraz iddialı ama orada (İngiltere) olabilir, erkeklere tek gecelik ilişki gözüyle bakan, hatta hiçbiri ile sabaha kadar bile kalmayan, kendini beğenmiş, kariyerinde ilerleme uğruna feda edemeyeceği pek bir şey olmayan, kaprisli ve ukala İngiliz iş kadını…

    Ve bi’ aşkın ‘kadını’ yedinden var etmesi. Kibrin doyulmaz, tatmin edilemez açlığına karşı mütevazı bir adamın, aile bağlarını hiç anlamamış bir kadına hayatı yeniden tanıtması…

    Kitabın üslubundaki samimiyet ve kadın kahramanın onca ihtişamına rağmen aşka düşünce yerle bir olması olabildiğince güzel aktarılmış. Çok hızlı biten; bitince de insanın üzülmesine neden olan, bir erkek olarak kadın ruhunun farklılığına zaman zaman dokunma fırsatı bulmamı sağlamış çok ender kitaplardan biri. En sevdiklerim arasında olduğunu da eklemeliyim.
  • 400 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Wulf Dorn'un geçen yıl okuduğum ve hiç beğenmediğim Oyunbaz kitabından sonra açıkçası bu sefer biraz isteksizce aldım Karabasan'ı. İyiki almışım. Beklentilerimizin düşük olduğu kitaplar bazen bizi şaşırtır ya hani, biraz beklentimizin düşük olmasındandır bu şaşırma hissi, bazen de gerçekten güzel bir sürprizdir hani söz konusu olan, işte bu sefer beni bir sürpriz bekliyordu. Dört güne ve çoğunlukla gecelere yayılan okumalarım beni çocukluk korkularıma çağırdı bir yandan, bir yandan da o yalnızlık ve kimsesizlik hissi ara ara yokladı beni. Kitapta Simon adlı genç karakterimiz korkunç bir kazada anne ve babasını çok kötü bir şekilde kaybediyor, kendisi ise aynı kazadan yaralı kurtularak beş ay psikiyatri kliniğinde yatacak şekilde büyük bir travma yaşıyordu. Eve döndüğünde onu eski hayatı bekliyor muydu ama? değişen birşeyler var mıydı? Meselâ abisi, meselâ halası, mesela beş ay önceki hayatı aynen olduğu gibi onu bekliyor muydu, yoksa Simon yaşının küçüklüğü, hayat tecrübesizliğiyle omuzlarına yüklenen bu yükü beş aydır yaşadığı korkunç kâbusları sürdürerek taşımak zorunda mı kalacaktı?

    Kitap bir gerilim kitabından beklenen klişelerin çoğunu es geçerek ya da bunları daha az kullanarak bizi özellikle Simon'a yönlendiriyor. Sayfalar boyunca bu kimsesiz kalmış gencin giderek daha kimsesiz kalmasını okurken, bir yandan da kâbuslarının ısrarla ona ima ettiği şeyi ve gece kurtlarındır sözünün korkunçluğunu öğrenmeye başlıyoruz. Gece kurtlarındır sözüyle bizi dışardaki düşmanlara bakmaya çağırırken yazar, bir yandan da kurdun sadece dışarıda değil içerde de yaşayabileceğini, ve zihnimizin bizi en korkunç kâbuslarla darmadağın edebileceğini de anlatıyor. Bu anlamda Karabasan aslında bir zihin terörü gibi, Simon'ı felç dahi edebilecek bir korkular silsilesi ile kıskıvrak yakalarken öte yandan onu yüzleşmeye, kâbuslarında anne babasını kaybettiği yolun ortasında durduğunu gördüğü kapının arkasına bakmaya ve orada olan neyse onun gözlerinin içine bakmaya zorluyor, buna çağırıyor.

    Kitabı okurken bazı yerlerde tüylerim hakikaten diken diken oldu. Simon'ı kâbuslarında öfkeli gözleriyle takip eden bir kurt olduğu için, şu an yazarken olduğu gibi , okurken de küçük odamda, annem uyumuş, dodim uyumaya çalışarak sağa sola dönerken yatağımda, evin bütün ışıkları sönmüş, sadece odamdaki loş ışıkla bakıyordum kitaba ve bu kurt bana çok ama çok tanıdık geliyor ve tüylerim ürpererek ara veriyordum. Çocuk muyum ben, diye söyleniyordum, ama banyoya geçmek ya da kendimce küçük bir cesaret örneği sergileyerek mutfağa gidip bir bardak su içeceksem karanlığa bakarak, sanki hiç birşey olmuyormuş gibi yürümek, ışığı açşam dahi her yere sinen karanlığın bir kaç saat önceki aşina, bildik duvarları gizlediğini görerek, hatta içerde simsiyah ve artık hiç de dost gibi durmayan kütüphanem ve kitaplarım bana bu uğursuz havanın kötü olayların habercisi olduğunu düşündürüyordu.

    Sayfalarca okudum. Simon'ın kederli hayatına düşen parça parça ışıkların odama düşmesini ümit ederek, ama öfkeli gözleriyle loş ışıklı odamın az ötesinde, koridorda, avluda ya da büyük salonda kurdun beni beklediğini bilerek, hayâl gücüm çocukluğuma dek uzanıp bana hatırlatınca suadiye atlantis sinemasını, sene diyorum, sene 1980'lerin başı ya da ortası, ama altı arkadaş okulu kırmış ve sinemaya gitmişiz, ve sinemada kurt adamlı bir film oynuyor, ama sinemada bizden başka çok az seyirci var ve hayatımın en büyük hatalarından birisini o gün yaptığımı sonradan anlamak üzere filmi izlemeye başladığımızda başıma geleceklerden habersizim. Sinemadan çıktığımda hayatım temelli değişmiş durumda. Gece yatamıyorum, annem kızıyor bağırıyor, yanına yatıyorum ve Yasin okuyor bana, Yasin koruyacak çünkü, evet o gecelik karanlıkta beni bekleyen bir kurt adam ya da kurt yok ama bu ne ki? O yaşımdan bu yaşıma, yani otuz sene belki de daha fazla zamandır, ne zaman bir kurt adam filmi ya da kurtlarla ilgili bir film izlediysem aynı akıbetin koynunda buldum kendimi: ışığı söndür, yatağa gir, korkma, bunların hepsi film. Ne kâbuslar, ne korkular.

    Bu kurt kimdi gerçekten, kimdi, bunca sene hayatıma musallat olmuş bir çocukluk korkusu değil miydi, nasıl olur da buna izin verebildim, diye düşünerek yirmi sene kadar önce bir daha izledim filmi, ve sonuç korkunçtu. Rahmetli babam bana çok gülmüş, hatta dalga geçmişti. Simon için ormanlarla kaplı kasabasının ıssız otellerinde onu izleyen, kâbuslarında onu öldürmek için öfkeyle bakan gözlerini ona diken ve rüyalarında yol ortasında gördüğü kapının ardından üzerine atlayarak öldüren pençesini ve parçalayan dişlerini boğazına daldıran bir kurttu o. Benim kurdum neydi, kimdi peki? Geceleri beni de öldürmek için bekleyen, uykularımı kaçıracak denli beni huzursuz eden kimdi? Kitabı elime alana dek benim için hep bildik, kırk beş senelik bir aşinalıkla her köşesini bildiğim evimi birdenbire yabancı ve bana düşman kılan bu gölgeli, karanlıklı, kasvetli düşman kimdi? Gündüz vakti her yere baktım ve hiç birşey göremedim. Kitaplar ve kütüphanem aynıydı, raflar daha boş, ama daha güzel; masalar, koltuklar, dodinin oyuncakları ve duvarda rahmetli babamın resimleri; annemin küçük odasında lila renkli duvarlarda asılı çok çok eski resimler: solmuş, paslanmış renkli köy resmi, az ötesinde babamın gençlik fotoğrafı, hemen yanında annem siyah beyaz fotoğrafta melek yüzüyle bakıyor hayata, bilmeden nice sürprizin onu beklediğini, bakarak resmini çeken kişiye. Hemen yanında kendi odam, odamda yine kitaplar, bilgisayarım, dodinin yatağı, güzel perdeler, duvar saati ve üzerinde babamın hemen ölmeden önce çekilmiş güzel, güler yüzünü seçebildiğim küçük fotoğrafı, arkada köy arazimiz, çay bahçeleri, bir çok dalı neşeli kıpırdanmış ağaçlar...hani nerde? Kurt nerede, hani? Arıyorum bulamıyorum. Bu odada değilse hangisinde, şu içerdeki küçük odada mı? Orada bohçalardan başka ne var ki, ya da mutfakta, kap kacaktan başka? Arasam da bulamıyorum ve o zaman anlıyorum ki gündüz değil, gece kurdu bu, sadece geceleri çıkıyor ortaya, aynen Simon'ın kurdu gibi; hep kaçmak istediğim ama kaçamadığım, nihayetinde dişlerini boğazıma daldıracağı âna dek bekleyecek olan, öfkeli gözlerini bana dikmiş, korkunçluğu ödümü patlatan bir gece kurdu o.

    Benim kurdum geceleri beni uykudan uyandıran ve karanlıkta bana ölümümü düşündüren şeydi işte.. Boğazımda dişlerini hissettiğim, pençesi yüzüme basan bu kurt bana ısrarla aynı akıbeti hatırlatıyordu. Herşeyi odamda, duvar saatinin altındaki aynada kendimi görünce anladım: gözlerimin altındaki torbalar, orta okul sıralarından beri saçlarımın her yanına yayılmış beyazlarıyla bu ürpermiş, yorulmuş, giderek babasının kaderini üstlenmiş bedenim aslında bir alışkanlıkla korkarken bir yandan o kurdun rahmetine de selam ediyor gibi, çünkü bir abartıyla titrerken bedenimiz ve kendimizi sakınırken o mel'un andan, sanki az daha sabredip ve cesaretle bakabilsek belki öfkeli, düşman ve vahşi bir kurdun dişlerini değil, kurt maskesi takmış bir güzel köpeğin havlaması ya da oyunu gibi akıbetimizi göreceğiz. Bir büyüğün Eyüp mezarlığına bakarak söylediği gibi, bu şehir binlerce kez doldu boşaldı, yani evet gerçekten misafiriz hepimiz, ve evet, gidiciyiz, bunu bilsek de bir kurt gecelerce rüyalarımızı kâbusa çevirmeye çalışarak kendini hatırlatır durur, nice geceler hatırlamadan, gölgesi zihnimize uzak uzak düşer ve yine de oyalanıyoruz bir şekilde. Akıbet ister maltepe'deki sanatoryumda bekleyerek, aynen hayâl ettiğin gibi gençliğinden beri, ister âniden gelsin, ya da ortalık kan gölü ve herkes şiddetle celâllenmiş ve delirmişken, herkes herkesin düşmanıyken, asla görünüşe aldanma mı diyor, korkmadan, uzat boynunu kurdun dişlerine ve bırak bitsin, çünkü bir ümitle inanıyoruz, bu değildi, bu değil sonu ebedi olana susayan içimizin, gerçekten böyle mi? Yoksa bütün bu karanlık gecelerde, sıcakta ya da soğukta, kitaplarımın arasında, hayâllerle anarken nice kaybettiğim insanı ve sokak kedilerimi, odamı geceyarısı loş ışık zar zor aydınlatırken, her bir edebiyat hikâyesiyle, her yaprakta biraz daha teselliyle kendimi avuturken, yoksa hepsi bir avuntu muydu, sadece kendimizi oyalıyor ve karanlıkta korkmamak için kendimize masallar mı anlatıyoruz? O âna dek sürecek, avutacak ve kollayacak bir teselli ümidiyle o halde, edebiyata ve kitaplara sığınmaya devam...
  • 86 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Filmini izleyip beğendiğim için, rastgele görüp de aldığım kitap.

    Kaplumbağalar da uçar gibi film replikleri ve film sahnelerinden verilen bilgilerle senaryo gibi okunan bir kitap.

    Fransız bir kadın
    Japon bir erkek

    Barış konulu bir film çekimi için Japonya'ya gelen Fransız bir kadın oyuncu ile Japon bir mimar olan adamın aşkını anlatılıyor. Film çekimleri bitmiş yalnızca son bir sahne kalmış çekilmesi gereken... Ülkesine dönmeden bir gün önce yaşanan, bir aşk.

    Kadın Neversli.
    Aşık olduğu Alman subay öldürülünce ve böyle utanç verici bir alkın cezası olarak kadının saçları kesilip, mahzene kapatılınca Nevers kadının aşkıyla birlikte aklını da kaybettiği yer olarak kalıyor.

    Önsözde de belirttiği gibi;
    "Saçlarını kazımışlar Nevers'de, 1944'te, yirmi yaşındayken. Bir Alman'mış ilk sevgilisi. Kurtuluş sırasında öldürülmüş.
    Saçlarını kazıyıp bir mahzene kapatmışlar onu Nevers'de .
    Ancak Hiroşima'ya bomba atılınca, mahzenden çıkıp sokaklardaki çılgın kalabalığa karışabilecek duruma gelmiş."

    Bu olayı anlattığı ilk ve tek kişi o tek gecelik ilşki yaşadığı Japon mimar.

    İzleyenler bilir, bir aşk filmi görünse de yalnız aşk filmi değil. Yaşanılan aşkın yanında, savaşın bıraktığı kalıntıları, acıları, geçmişi… hem görsel olarak hem de sözlerle aşk ile harmanlayıp anlatıyor.

    Başları, kalçaları kopmuş gövdeler, yanan bedenler... annesinin ölümüne ağlayan bir çocuk...

    20. Sayfadaki şu alıntı, görmek, hissetmek, yaşamak arasındaki fark;

    #41361065

    Herkes yaşadığını bilir. Kimse kimsenin aynı acıyı yaşasa bile tamamıyla anlayamaz.

    Çok güzel ve düşündürücü bir önsöz ve diyaloglarla başlayıp biten kitap. Önce filmini sonra kitabını tavsiye ederim. Keyifli okumalar ve izlemeler diyemeyeceğim...

    Sonuçta onun adı HİROŞİMA!

    İnsanlığın kaybettiği bir yer daha.
    Tarih: 6 Ağustos 1945
    Yerel saat: 08:15′te
    ABD Hava Kuvvetlerine ait "Enola Gay" adlı B-29 bombardıman uçağı
    Japonya'nın Hiroşima kentine "little boy" (küçük çocuk) adı verilmiş bir atom bombası attı.

    Şu güzel şiiri de eklemeden edemeceğim...

    Kapıları çalan benim 
    Kapıları birer birer. 
    Gözünüze görünemem 
    Göze görünmez ölüler.

    Hiroşima'da öleli 
    Pluyor bir on yıl kadar. 
    Yedi yaşında bir kızım, 
    Büyümez ölü çocuklar.

    Saçlarım tutuştu önce, 
    Gözlerim yandı kavruldu. 
    Bir avuç kül oluverdim, 
    Külüm havaya savruldu.

    Benim sizden kendim için 
    Hiçbir şey istediğim yok. 
    Şeker bile yiyemez ki 
    Kâat gibi yanan çocuk.

    Çalıyorum kapınızı, 
    Teyze, amca, bir imza ver. 
    Çocuklar öldürülmesin 
    Şeker de yiyebilsinler.
  • 68 syf.
    ·10/10
    Oya Uysal kim biliyor musunuz?
    Kankam °°° Vaveyla °°° ile bir espri sonucu keşfettiğimiz şair olur kendisi. Evet hiç uysal olmayan geyik muhabbetimizde güldük eğlendik ama şimdi çok fazla pişmanız.

    Şairimiz manyak gülüşlerimize inat bizi neredeyse ağlatacaktı. O derece etkilendik. İddiamızın ben tarafını sonuçlandıran incelememi nihayet paylaşabildim. Kaybeden olmadı ama çok anlamlı şiirler kazandık.

    Gecenin sabaha ulaştığı saatlerde okudum kendisini. Beni bekleyen hüzünlerimi bir sandığa gizleyip, gitmeyen iç sıkıntımı yanıma alıp yürümeye başladım ve yaklaştım kitabın kalbine.

    Mısraları seyrettim birer birer. Oyanın aşkı benim aşkım, onun pişmanlıkları benim pişmanlığım oldu. Ruhunu ruhumda hissettim. Kederlerini sahiplendim. Acıdım, üzüldüm, dertlendim.

    Sonrasında ben de çoğaltarak sevdiğim kişilere selam gönderdim. Umarım değmişsinizdir bu büyüklüğe...