• Uzun bir aradan sonra bir kitabı bitirmenin verdiği hazzı tekrardan hatırlamakla oldukça mutlu olduğumu ve sizlerle tekrardan düşünce alışverişinde bulunacak olmamın heyecanını yaşadığımı belirterek yazıma başlayayım istedim. Sizde hak verirsiniz ki hissiyatlar üzerinden bir girizgâh ile pek değerli yazarımız Güntekin’e de selam durmuş olacağım.

    Güntekin’in okuduğum üçüncü kitabı olmasına rağmen diğer kitaplarının ardından ne hissettiysem yine şu an aynı vaziyetteyim; boğazına düğümlenmiş birkaç yumru ile ne diyeceğini bilemez halde... Peki bir aile dramı mıdır yoksa sorgulanması gereken örnek bir vaka mıdır Ali Rıza Bey’in yaşadıkları? Bu soru üzerinden hem kitabı hem de günümüz aile yapılarına dair naçizane düşüncelerimi belirtmeyi umuyorum.

    Ali Rıza Bey kendi halinde kıt kanaat geçinen bir memurdur. Geç yaşında evlenmesine mukabil artarda beş çocuğu ile zor bir hayata merhaba der. Çocuklar büyüyesiye değin ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalmaz ancak bir gün bir kızcağıza yardım etmek münasebeti ile giriştiği işin gayri ahlaki nedenlerle ters tepmesi sonucu işinden istifa etmek zorunda kalır ve asıl hikâye bundan sonra başlar. Bu olayın ardından tüm ailenin yükü büyük evlat Şevket’e kalır ve musibetler silsilesi ile bir ailenin dağılışına şahit oluruz.

    Paranın bir arada tuttuğu ailelerin ne kadar çabuk dağıldığına ve para olmadığında ortaya çıkan gerçek benliklere hazır hale getiriyor bizi kitap. Bir baba olarak tek derdin çalışmak, evdekilere maddi anlamda yokluk yaşatmamak amacında isen bunun büyük bir hata olduğunu anlatmaya çalışıyor kitabımız. Sevgiden, saygıdan ve değerlerden uzak büyüyen aile bireylerinin maddi gücün de ortadan kalkmasıyla nasılda farklılaştığını, söylemlerinin ne derece değiştiğini görüyoruz. Güntekin, genel anlamda sorun üstüne sorun her çıkışta bir engelle karşı karşıya kalan karakterlerin yitişini gözler önüne seriyor ve en sonunda ahlak diye direnen ana karakterimize de ahlaksız bir birey olarak veda etmemizde bir vehim görmüyor.

    Bundan sonrası günümüz aile yapılarına eleştirel bir bakış açısı içermektedir. Kitapla konu bakımından ilişkili olmasına mukabil bağımsız bir konudur dileyen arkadaşım okumayı burada bırakabilir. Günümüzün en büyük hastalığı sosyal medya ile artık çoğu kavramın yapmacıklaşmaya başladığı hepimizin malumudur. Mutlu olduğuna bizleri inandırmaya çalışan insan sürüleri, annelerine babalarına sürpriz yapan sahtekarlar, can çekişen ilişkilerini gün batımında çekilmiş bir story ile uzatmaya çalışan çiftler ve daha niceleri… Keşke bu insanların fotoğrafları üzerine basılı tuttuğunda gerçeği göster diye bir özellik olsaydı. İnanın bu onlar içinde biz tiksinti içinde olan insanlar içinde en iyisi olurdu. Kitabın karakterleri Leyla ile Necla’nın misafir varken can ciğer, misafir gittiğinde ise kedi köpek oluşu gibi…

    Gerçeğe gittiğimizde mutsuzluğun dibini görenleri, anne babalarının kalplerini kıranları ve birbirine küfürler savuran çiftleri görebilseydik keşke. Neden kendimizi kandırmak istiyoruz ki yoksa Prestijde ki o meşhur sahne hepten tek gerçeğimiz mi olmuştu yani biz gerçeği bilmek istemiyor da kandırılmak mı istiyoruz. Sadece aile, sevgili ya da arkadaş ilişkilerimizde değil siyasette de böyle durum. Her şeyin o kadar kötü gittiğini içten içe bildiğimiz halde bir şeylerin iyi gittiğini söyleyen haber kanalarına veyahut gazetelerine ihtiyaç duyuyoruz. Gerçek ile karamsarlık birbiri ile bağdaşmış durumda ve çıkış için hiç ışık gözükmüyor.

    Joker gibi bir delinin gelip bu topluluk artık yok edilmeli deyip hepimizi yeryüzünden silmesini isteyecek kadar karamsar olmak istemiyorum ama her geçen gün yapmacık insanları görmekten, haksız hukuksuz bir dünyada nefes almaktan mustarip olduğumu itiraf etmem gerek.

    Güzel günler göreceğimiz geleceği umut ediyor, karamsarlık çukurundan kurtulmak istiyorum. Okumak güzel şey aynı zamanda gerçekleri gösterdiği içinde tehlikeli. Kandırılmış bir adamın sahte mutluluğu mu? Hiçte fena durmuyor bu haliyle ama bu mutluluk için zannediyorum ki geç kalan bir adamım ben, geç kalanlara selam olsun, keyifli okumalar diliyorum.
  • **** KİTAPLA İLGİLİ UFAK TEFEK SPOILER MEVCUT OLABİLİR, AMA OKUMA TADINI KAÇIRACAK BOYUTTA DEĞİLDİR. ***


    Uzun kitaplar hep gözümüzü korkutuyor fakat bitirdiğimizde de bu kurguların gerçek olmadığını kabullenmekte zorlanıyoruz ve hayat bir süre kitaptan bağımsız geçirilemiyor.

    İşte Rüzgar Gibi Geçti de bu kitaplardan birisi. 26 gün süren şahane bir okuma serüveniydi kendi adıma. 26 gün boyunca kah Scarlett’e sinirlenip içimden saydım sövdüm, kah savaşın getirdiklerine üzüldüm. Melaine’ye ayrı kızdım, Ashley’e ayrı… Kitaptaki bütün karakterler mi ikircikli olur, dengesiz olur. Pardon bütün karakterler değil Rhettcim hariç. :P

    Öncelikle kitabı epub olarak okudum ve hangi yayınevi çevirisi bilmiyorum ama edebi dili çok güzeldi. Sadece haram, allahın izniyle gibi tabirler çok fazla kullanılmıştı. Yabancı bir kültüre ait kitaplar çevirilirken bu ifadelerin kullanılması hoşuma gitmiyor. Yoksa "Allah kahretsin!" gibi tabirler tabiki kullanılabilir ve bunda anormal bir durum da yok.

    #32478777
    #32377798

    Kitaba dönersem...

    Kitap bir aşk üçgenini, hatta iki adet aşk üçgenini ön planda tutarak, arka planda bir iç savaşı işliyor.

    Kitap açıldığında asi kızımız Scarlett, Scarlett’in ailesi ve çevresi günümüzün sosyete diye tabir ettiğimiz bir yaşantı sürmektedirler. Piknikler, balolar aman efendim o kıyafet öğle gezintisi için uygun değil, birbirine inceden inceye kurlar, bir sürü rol kesmeler… Genç kızlar çok yemez, kedi fare görünce bayılmamanız hiç uygun değil gibi gibi fenalık getirten sosyetik kurallar silsilesi.

    Tabii hayat keşke hep böyle çiçekler, flörtler, partiler olarak gitse ama o işler öyle olmuyor ne yazık ki!

    Kitap başlarken Scarlett’in aşk hayatının arka planından geçen “ufaktan ufaktan savaş geliyor” sinyalleri eşliğinde devam eden kitaba er geç savaş gelir ve tüm o dertsiz tasasız geçirilen günler geride kalmıştır. Tabi Güney halkı için, Scarlett hayıflanır durur. Bilemiyorum aslında ne kadar haksız. Tamam savaş kötü bir durum fakat vatandaşlarını sürekli gazlayıp, her şey süper bizim pamuğumuz var bir kere, bir Güneyli 10 Yankee’ye bedel gibi ütopyalarla bu duruma sürükleyen hükümet ve onu destekleyen çoğunluk karşısında eli kolu bağlanan bencil Scarlett, savaşı onaylamayan Ashley Wilkes ve bunun saçmalığını her fırsatta dile getirip kral çıplak diye bağırıp, dışlanan Rhett Buttler ve tüm diğerlerinin durumu kurunun yanında yanan yaş olmuyor mu?

    #31749472
    #31753754

    Evet Scarlett bencil fakat tüm diğer konular bir yana savaş ile gelen değişim karşısında yaşadıkları kendi müdahalesi ile düzeltilemeyecek şeylerdir, eski güzel günlere özlem duyup da isyan etmeye hakkı vardır bana göre.

    Evet Scarlett sırf kendisi istediği halde elde edemediği bir adama hırsı yüzünden bize göre etik olmayan pek çok davranış sergilemiştir. Gidip saçma sapan bir evlilik yapmış, cicim aylarının tadına varamadan kocası savaşta ölünce genç dul durumunda kalmış ve toplumun bir duldan beklediği pek çok davranışı uygulamak istememiştir, haksız mıdır? Haksız değildir hatta oldukça da haklıdır.

    #31788126
    #31767893

    Hayatı bir kere yaşayabiliyoruz ve bazen tüm bu kurallar çok fazla boğucu ve kişiliğimize ters.

    İsteyen desteklesin, isteyen karşı çıksın sonuç olarak savaş kapıya dayanmıştır ve artık kocalar, oğullar, torunlar hepsi birer askerdir. Şaşaalı günler geride kalmış, kuşatma sebebiyle pek çok ürün karaborsaya düşmüş, tüm üretim orduya ve cephaneliğe yönelik şekle bürünmüştür, pastalı börekli beş çaylarını yerini ekmek bulma derdine bırakmıştır. Tüm bu süre boyunca cepheye sürekli daha fazla asker yollanır, şanlı ordu için büyük fedakârlıklar yapılmaya devam edilir, neden? Çünkü verilen savaşın kutsallığına dair pek çok propaganda yapılmaktadır. Güney asildir, güçlüdür, Yankeeler Güney’i ÇEKEMEMEKTEDİR. Hayallerindeki pamuk krallığı ile aralarında sadece bir zafer daha vardır, son bir zafer, son bir zafer daha ha gayret! Fakat bir sabah uyandıklarında şehri kuşatan sarmaşık güllerinin kokusu değil, barut kokusudur artık. Savaş kaybedilmiş, dava yitirilmiş, yağma başlamıştır. Hayat tüm planları ile dalga geçercesine gülerek “Korkunç günler yaşadığınızı mı düşünüyordunuz? Daha fragmanı bile görmediniz oysa ki?” demektedir.

    #32252976

    İşte buradan sonra bizim asi, mızmız kızımız dehşet bir dayanıklılık örneği sergiler. Ay ben bilmem demez, elleriyle süt sağar, çiftliğe döner pamuk eker elleri nasır tutana kadar çalışır çabalar, evini toprağını korumak için türlü türlü entrika çevirir. Yetmez kadın başına yapamazsın diyenlere aldırmaz, kereste ticaretine girer, patroniçe olur. Çoğu yerde bu kadar da ileri gidemez deriz, döner başka çaresi yoktu der yine hak verirken buluruz kendimizi. Bir şekilde hayatta kalır, kurtulur.
    Motto hep aynıdır, "Bunu yarın düşünürüm! Çünkü yarın başka bir gün..."

    #32227628

    Ne kadar sıradan ama ne kadar haklı bir cümle aslında… Bazen olaylar öyle bir başımızı döndürür ki yaptığımız şeylerin doğruluğunun üzerine çok düşünemeyiz ya da verdiğimiz kararlar ne kadar sağlıklı, doğru, tutarlı muhakemede bulunamayız. O “an” atlatılmalıdır, şey gibi bu, düşünürsem korkar vazgeçerim o yüzden düşünmeye fırsatım olmadan hayata geçirmeliyim. Başımıza gelen kötü olayları atlatmak için de hep bir şeylere tutunmaya çalışırız, başka bir yere odaklanmışken tüm o üzücü, korkutucu hisler yatışmış, rüzgar gibi geçip gitmiş biz fazla etkilenmemişizdir. Kimimiz için bu sığınak kitaplardır, kimileri gezer tozar, kimileri battaniye altında saklanır. Scarlett içinse bu sığınak Ashley’e duyduğu aşktı.

    Scarlett’e kitap boyunca çok kızdım, sinirimden kendimi yedim ama aradan biraz zaman geçince kendimi ona hak verirken buluyorum. (Bir parça ve bazı noktalarda…) Tüm şeytanlığına, paragözlüğüne rağmen oldukça korkmuştu ve kendisine en doğru gelen şekilde hareket etti.

    #32369948

    Kitabın yazarının da güneyli olduğunu ele alırsak kendi hayatını ya da genç kızlığında yaşadığı yeri, savaşı ele almış diye düşünülebilir. Kitap kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlar diye bağırıp toplum kurallarına bir başkaldırı bildirgesi sunar adeta Scarlett karakteri ile. Kadınların erkeklere itaat etmesini yanlış bulan yazarımız, kölelik sisteminden aslında hayattaki en harika ve normal şeymiş gibi bahseder yalnız. Yani Yankeeler zencileri kandırdılar, yoksa onlar bize köle olmaktan çok mutluydular gibi bir mesaj var kitapta.

    Kitapta sevmediğim birkaç şeyden bahsedecek olursam, birisi ve en önemlisi yazarın Ku Klux Klan sanki dünyanın en masum örgütüymüş de yanlış anlaşılmış gibi bir tavır sergilemesi. Aslında zenciler çok kötüydü, Klan yanlış anlaşılıyordu gibi bir kısım vardı bulursam düzenlerim incelemeyi. Adamlar nefretçi, ırkçı bir gizli örgüt, bir sürü de işkence yapmışlar zencilere… Eyyy Mitchell! Sen kimi savunuyorsun. Sonradan tepki mi topladı nedir bilmiyorum, Klan aslında kötüymüş biz fark edemedik, iyiliğinden çok kötülüğü dokundu, KANDIRILDIK gibi bir bölüm yazmış.

    #32488502

    Sevmediğim diğer şey ise Melanie karakterinin neredeyse kanatsız melek şeklinde yaratılmış olması, bir insanın bu kadar kusursuz, bu kadar iyilik ve sevgi dolu, Meryem Ana gibi bağışlayıcı olması gerçekçi gelmiyor. Bir kere şikayet et be kadın, bir kez hırslan, kıskan…
    Scarlett’in tutunduğu dalın aslında çürük olduğunu fark etmesi ise yıllar aldı ve bir hayat böyle geçip gitmiş oldu, her şey netleşip 800 küsür sayfa boyunca beklediğim “dank” kafasına vurunca da oh oldu mu desem, asi kızımıza üzülsem mi yine ikilemde kaldım. Ama en ağır darbeyi alan kesinlikle Rhett oldu, attan düşme kısmı sonrasında inanmıyorum çığlığı attım ve gerçekten adama üzüldüm.

    Kitapla ilgili günlerce konuşsam doyamayacakmışım gibi hissediyorum. Kitabı ister bir dönem romanı olarak alın, ister bir aşk romanı, ister savaşın bir toplumda yaptığı değişiklikleri gözlemleyebileceğiniz bir roman olarak… Ne olarak okursanız okuyun keyif dolu bir okuma olacaktır.

    Son olarak aklımda bile yokken bu kitabı okumama vesile olan Kübra A.'ya bana böyle güzel bir dünyaya giriş bileti sunduğu için çok teşekkür ediyorum.
  • Roman, Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayıp Tanzimat dönemine kadar geçen dört yüz elli yıllık serüveni, romanda olan herhangi bir karakter değil de L&M kitabının kendi anlatması kitaba özgüllük katmıştır. Olumsuz düşündüğüm yanı ise romanın kurgusu çok zayıf ve çok fazla bilgi yoğunluğu var. Herhangi bir tarihi bilgi sayfalarca anlatılmış. Bu da kitabın okurken oldukça yavaş ilerlemesine neden oluyor. Ama bütünüyle bakıldığında, o döneme ait birçok şeyi ve divan edebiyatını yakından tanıyabiliyorsunuz.

    Kütüphaneye aradığı cildi bulabilmek için gelen Hilleli Mehmet Efendi(Fuzuli) , başına geleceklerden habersiz araştırma yapar. Bu sırada kütüphaneyi Kanun Koyucu’nun isteği üzerine teslim almaya gelen Celalzade Mustafa'nın sesi kütüphaneye doğru yaklaşır. Bağdat İlimler Akademisi'nin Süryani kütüphanecisi, Fuzuli'ye yaklaşır ve ona kabzası çift boynuzlu, çatal dilli bir yılanbaşı şeklinde yapılmış, üzerinde değerli taşların, pırlantaların bulunduğu ve Fuzuli'nin anlamadığı dilde yazıların olduğu hançeri ona uzatır. Ona '...ölmesini bilenler için hançer hayat demektir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur.' der ve emanetini korumasını ister. Sonra etkisini sonradan gösterecek olan yüzüğündeki zehri içer. O sırada Celalzade Mustafa içeri girer ve Kanun Koyucu adına kütüphaneyi teslim alır. Orada Fuzuli ile tanışır, sohbet eder ve onu evine davet eder. Fuzuli’ye yıllardır dilden dile anlatılan Leyla ile Mecnun hikayesinin, bir de onun gibi usta bir şair tarafından kaleme alınmasını ister. O da bu fikri düşüneceğini söyler. Sonraki günler Fuzuli kütüphaneye gittiğinde, kütüphane bekçisinden duydukları karşısında telaşlanır. Ondan Süryani kütüphanecinin öldüğünü ve onu şimdiye kadar birkaç kişinin daha sorduğunu öğrenir. Fuzuli korkar ve elindeki hançerin önemini kavramaya başlar. Hançeri inceler ve hançerin üzerindeki yedi taşa aynı anda basınca hançerin kabzasından üzerinde harflerin olduğu, deri parçasından oluşan bir şerit fırlar. Hilleli bu şeridi alır ve hançeri kaldığı medresenin bahçesindeki ağacın dibine gömer. Deri şeridi de matarasına bağlar.

    Peki, bu şifre kime veya neye aittir. Bu şifre Babil Cemiyeti üyesi bilge Akeldan'a aittir. Babil Cemiyeti, uzay araştırmaları yapan yedi bilge rahipten oluşur. Kurdukları Babil Uzay Araştırmaları Merkezi'nde (BUAM), yaptıkları gözlem ve hesaplamalara göre; dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneş çevresinde döndüğünü keşfetmişler fakat bunu kimseye anlatamamışlar. Dönemin kralı, Nabukadnazar'ın üçüncü torunu zalim bir kraldı ve bu bilgilerin onun kulağına giderse, kralın ürkeceğini ve bununda hayatlarına mal olacağını biliyorlardı. Bu bilgileri BC, şifreleyerek fırında pişirdikleri yedi adet tablete yazmışlardı ve bunu İştar Tapınağı'na gizlemişlerdi. İçlerinden bir tanesi bunu krala gammazlayınca, kral bu üyelerin kellesini almış fakat bir üyeleri hasta annesini ziyarete gittiği için yaşamıştı. Bu kişi Arşiyan Akeldan'dı. Akeldan'ı ise Babil heykellerini çalmakla suçlayıp halkın öfkesini uyandırmışlardı. Bir gece Akeldan bütün tabletleri ve Babil'in heykel ve hazinelerini alarak, kendini tapınağın mahzenine hapsetmiş, diğer kuşakların bunları bulması içinde mahzenin şifresini siruş başlıklı bir hançere kaydetmiş ve kölesine vermişti. Bu hançerin bilimsel zekası olan ve iyi insanların eline geçmesini istemişti.

    İşte bu şifre şimdi Fuzuli'nin elindedir ve bu durum onda büyük sorumluluklara, canını kaybetme telaşına neden olmuştur. Fuzuli düşünür ve bu şifreyi yazacağı Leyla ile Mecnun hikayesine gizlemeye karar verir. Bundan sonra olan olaylar çöl kızı Leyla'nın kendi eliyle yaptığı ve dudak izini bıraktığı parşömen kağıdına, Hilleli'nin Leyla ile Mecnun mesnevisini yazması ve bu yedi sırrı da mesneviye gizlemesinin ardından, parşömen kağıdının dilinden anlatılır.

    Bu L&M mesnevisinin Fuzuli'nin kaleminden çıkıp saraya girmesi ve sevilmesi, kuşaktan kuşağa önce cariye Rukal'in eline geçmesi, sırayla Baki Efendi'yi, Atai'yi, Nefi'yi, Nabi ve Nedim'i dolaşmasını, bu sırada BC üyelerinin kötü emellerine maruz kalarak, bu şifreyi bulmak isteyenlerin mesneviyi kötüye kullanmasını hırsızların elinden dolaşa dolaşa en son Namık Kemal'e oradan da Tanzimat dönemine kadar geçen dört yüz elli yıllık macera dolu bir serüveni bu parşömen kağıdı anlatır.

    Olaylar, bu L&M mesnevisinin Robert Koldewey adlı bir arkeolog tarafından şifreyi çözmesi, Babil heykellerini ve bilimin yazıldığı o yedi tableti bulmasının ardından son bulur.

    Yorulan ve yıpranan bu parşömen kağıdı, Leyla'nın dudak izini, cariye Rukal'in ölmeden önce kanıyla çizdiği şakayık resmini taşıyarak, kuşaktan kuşağa anlatılacak ve okunacak olan L&M mesnevisinin bir sayfası olarak, tozlu raflara kaldırılır.
  • Muradına Eren Dilber

    Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş;

    Sultanım, küçük sultan!
    Bir ölü başında duracaksın,
    Kırk gün bekleyeceksin,
    Muradına ereceksin!

    Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye “adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini” söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye “kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu” sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu” söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen’e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir” sabır taşı istediğini” söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; “sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım” der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

    Muradına Eremeyen Dilber

    Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş.” Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin” demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; “her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler”. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, “bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste” demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip “yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu” söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi” olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar.

    Tasa Kuşu

    Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım “bir derdinin olduğunu” söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkân da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkânı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkândan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkânda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza âşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    İğci Baba

    Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41’inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar.

    Hırsız ile Yankesici

    Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, “marifetini en iyi sergileyen kadının alır” demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikâyelerini anlatır, padişahın hikâye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar.

    Sefa ile Cefa

    Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını “Sefa ile Cefa” koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa’ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa’nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa’dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa ‘ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen’e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa’ya kaçmayı kabul eder. Cefa’yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa’nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve âşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa’nın idamını ister. Cellat, Cefa’ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa’ya… Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa’ya rastlarlar. Cefa’yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler.

    Alicengiz Oyunu

    Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. “Bilen var mı?” Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    Saka Güzeli

    Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline “hangimiz daha güzel?” diye sormuşlar. Saka güzeli, “vezir kızının daha güzel olduğunu” söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah’ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi’ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.

    Karayılan

    Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; “bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun” demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; “bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin” demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp “doğum yaptırabilen var mı?” diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; “bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını” söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; “kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at” demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar’ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş.

    Mercan Kız

    Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve “Mercan kıza âşık olasın” diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkânsız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. “Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı” demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından” yedi yıl hasretlik çekiniz” diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, “anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim” demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır.
  • Hadi biraz detaylı inceleme yapıp sonra bu güzel (!) fırtınada sürüş dersine gidelim. Tanıtım Yazısı olduğundan muhtemelen Spoiler da olur. Siz gene şikayet falan edin belki bir şey uydurursunuz. Geçenlerde bir kardeşimiz 1924te ölen bir yazardan ‘Öldü’ diye bahsettiğinden Spoiler diye şikayet eden bir dengesizle karşılaşmış. Allah kurtarsın ne diyelim böylelerinden. Hem okumaz avare avare gezerler hem de işleri güçleri milleti şikayet etmek. KUDURUN!
    Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı eserimizde Sait Faik gerçekten Yalnızlık üzerine öyle yazılar yazıyor ki hani son zamanlarını hissedip hissetmediğini düşündürüyor insana. Nereden mi anlıyoruz? Onunla beraber okurken bizlerin de şahit olduğu gözlemcilikten, kahramanın anlatım şekline geçiyoruz ve bu sefer başkasını değil de olayları yaşayan bir ‘Ben’ kişisiyle karşılaşıyoruz.
    Hatırlayın bir alıntı da paylaştım. ‘Gün onunla ağarır, onunla kararırdı. Bir dakikam yoktu onu düşünmediğim,’ diye.
    Bir Hastalık adlı hikayesinde de Milletvekili Hastalığı diye bir hastalık keşfetmesini tebrik ediyorum. Bence halen devam eden bir durum. Millet için değil de Zenginlik için vekil olanları kast ediyorum.
    Bu kitabı neden okuyorum? Ölmeden önceki son kitabı. En son röportajları olsun; Vedat Günyol ve Adalet Ağaoğlu'ndan sonra bir dokunuş olsun. Bir şeyler buluyoruz. Öyküler gene güzel kötü değil, birkaç cümle yetiyor onu anlamaya aslında.
    Az Şekerli kitabında dikkatinizi çekti mi bilmem ama 'Ölüm' konusu üzerinde çok fazla durulmuş. Hani yazarımız bir şeylerin farkına varmış da direkt söylemek yerine böyle yazarak mı ifade etmiş kendini bilemedim de insan üzülüyor be.
    Böyle olunca karşılaşılan tema pek iç açıcı olmadığından fazla da beğenilen bir kitap olmuyor. İşin özüne inilemiyor çünkü. Yalnızlık ve Ölüm. Bu iki konudan iyi bir şey çıkartmak mümkün mü? Çıksa çıksa sadece Stephan King (doğru yazdım mı) kitabı çıkar buradan. Korkutucu, insanı geren.
    Röportajlar bölümü de oldukça güzeldi benim açımdan. Gerek 1923 yılında Gronoble’de geçen ‘Bir Başka İstanbul’ ve gerekse de 1932 Paris’inde geçen hikaye olsun güzellerdi. Burada bir mektup, gönderen kişi Ahmet İnel. Yazarımızın ilk mektubu. En sevdiği olsa gerek ki kitabında onu da paylaşıyor. Bir tane konu daha var ki ona ayrı paragraf açmak gerektiğini düşündüm. Hep beraber alt paragrafa geçelim efendim.
    Genç Edebiyatçılar adlı son bölümde ise gerçekten çok güzel isimlerin çok güzel bir sohbeti anlatılmış. Oradaki kitap ve yazarlardan 7 sayfayla Edebiyat bölümü için Yazar-Şair konusuna çalışacak kadar bilgi kapmış bulundum. Adını duyduğum eserini anımsamadığım ya da eserini duyup adını hatırlayamadığım birçok yazarı sonunda eşleştirdim ya bana yeter.
    Gördüğünüz gibi kitabımız dolu dolu bir eser denilecek cinsten. Açıkçası ben çok memnun ve mutlu oldum bu kitabını da okuduğuma ve şaka maka 1 hafta dolmadan 7. kitabını da bitirdim. Nasipse 8e de geçeceğiz.
    Bu havada da güzel bir gün diye başlayamadığımdan mutlu günler ve keyifli okumalar diliyorum. İlla da güzellik olsun, olmazsa olmaz diyorsanız bir aynaya bakmanız yahut daha kolay erişimden telefonunuzun ekranını kapatıp (ekran açıp kameraya girmekle şarjınızı harcamayın lazım oluyor yahu ) ekranınıza bakmanız yeterli olacaktır. Kitaplı Günler..
  • Kürk mantolu madonna, aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatıyor. Yani, hiç bir şeyi gördüğümüz kısımlarıyla yorumlamammız gerkektiğini ve hayatın çok derin bir anlamı olduğunu anlatıyor. En azından Raif Bey için bir zamanlar öyleymiş yani şöylede de denebilir; hayatın eğer biz ona anlamlar yüklersek çok derin olabiliceğini anlatıyor çünkü bir hayat bir amaç üzerine olabilir, arzular istekler üzerine ya da sadece sayılar veya rasyonellik üzerine olabilir ama Raif Bey’in hayatı Maria Puder üzerine kurulu, ve sonu ise onlar için müthiş bir aşkın, sonbaharın acı dolu hüznü ile bitişidir. Raif Bey ve Maria’nın aşkı güzel günlerine gözlerini yumduktan sonra Raif Bey’in hayatı düşüncelerinin görüşünü kapatmasıyla, bakarak ama hiç bir şeyi görmeyerek geçmiştir.
    Raif Bey, Maria ile babasının isteği üzerine sabun üretimini öğrenmek için gittiği almaya da bir sanat galerisinde tanışır. Raif bey almanyaya geldikten sonra zamanını dili öğrenmek için harcamıştır bu arada sanat galerilerine gitmektedir ve bir gün bir sanat galerisini gezerken onu hayatı boyunca derinden etkileceyek o tabloyu görür, kürk mantolu madonna... Raif Bey günlerce bu sergiye gitmeye devam eder bu sıralarda da etrafında dolaşan bi kadın vardır ama Raif Bey için kadanın ilgisi önemsizdir çünkü o kürk mantolu madonnasından başka bir şey göremez. Raif Bey’in her gün bıkmadan usanmadan o sergiye gidip saatlerce o tabloyu incelemesi gariptir ve bunu farkeden insanlar vardır. Bir gün Raif Bey’in yanına bir bayan gelir ve Raif Bey’e göre alaylı bir tavırla ona sorular sorar. Raif Bey bu sorları kadının suratına bile bakmayarak acaleyle yanıt verir. Acelesi vardır çünkü insanlarında onun her gün oraya gidip aynı tabloyu serrettiğinin farkında olduklarını biliyorudur ve yanlış anlaşılmak istemez. Daha sonraki günlerde Raif Beyden hoşlanan kadın onun birden öpüverir tam o sırada Raif Bey’in neredeyse kalbini durdurucak bir şey olur. Kürk mantolu madonnası mantosuyla yolun ortasında öpüşen iki insanın yanından geçer. Raif Bey untansın mı yoksa rüyasını peşinden mi koşsun bilemez başka bir gün kürk mantolu kadını tekrar görür ve takip eder işte onların acı ile bitecek hikayesi bu şekilde başlar. Raif Bey ve Maria harika günler geçirirler kavga ederler, gülerler, beraber galerileri gezerler, birbirlerine aşık olular ve beklemtileride bu aşk ile birlikte oluşmaya başlar ama en başında ikiside birbilerine sadece arkadaşlık etmek konusunda anlaşmışlarıdır. Bir gün bu ilişkileri bozulur. Maria hastalanır ama Raif ona bakar ve iyileşir. Marianın hasta olduğun dönemlerde önemlidir. Hastalığıının sonuna doğru güzel vakit geçirmişlerdir ama ne önemi var ki sonunda Raif Bey her şeyini kaybetmiş, haberi olmadığı ama marianın sürekli mektuplarında süpriz olarak bahsettiği kızının sadece bir kez altın sarısı saçlarını görmüş sonra da kederinden ama belki de gripten yatağında yanında hayatının son zamanlarında ona biraz olsun yaklaşmış, arkadaşlık etmiş olan insan varken zorla geçindirdiği evinde bir yabancı gibi ölmüştür.
    Raif bey’in günlüğünü okuyan ve onun hayatına son dönemlerinde giren Rasim onu aslında asla tanıyamadı çünkü Rafi Bey her ne kadar hayatının bir kısmnı yazmış olsada Rasim onu Mariayla tanışmadan, beraber geçirdikleri o günleri yaşamadan veya kürk mantolu madonna’yı her gün hayranlıkla seyretmeden asla anlayamaz. Rasim, Raif Bey’i anlayamayacak olsa da onların hikayesi kimsenin haberi olmadan yok olamasına engel olmuştur bir şekilde ve hatırasında bu aşık adamı her gün yaşatacaktır çünkü Raif ve Maria’nın narin ilişkisini anlaması Rasim’in onu anlamasında çok önemlidir. Bir insanı asla dışarıdan gördüğümüz kadar anlayamayacak olduğumuz gibi Rasim de Raif’i bu şekilde anlayamaz. Raif Bey’in sakinliğinin, hayatı boşvermesinin, ailesini geçindirmek için çalıştığının, ailesi içinde olan hiç bir şeyi kafasına takmamamsının, akrabalarının kötü kişiliklerine rağmen onlarla muhattap bile olmamasının tek sebebei hayatı boyunca asla unutamadığı her gün aşkını yeniden yaşadığı kadın, acısının nedeni, hüznünün ve başka insanların onu belki de ezmesini ve ya rahatsız etmesini bile umursamamasını sağlayan tek insan, Maria; Raif Bey’in sakinliğinin çok büyük bir acıyı gizlemesinin ve bu acını Raif Bey’i hayatından vezgeçerebilecek kadar büyük olmasının neden ise yine Maria'dır.
    Maria'nin dışarıdan kırılamayacakmış gibi görünen ama onun arkasına saklandığı duvarları aslında kıldan incedir. Maria “Atlantik” diye bir yerde sadece annesi için çalışmaktadır Raif onu ilk gördüğü zaman bütün hayallerini yıkıldığını düşünür ama öyle değildir çünkü dediğim gibi hiç bir şey dışarıdan göründüğü gibi olamaz. Maria da aslında o işi sadece iyi bir neden için yapmaktadır insanlara bedenini ve sesini satmayı her gece gerçek olmaya çok uzak bir tavırla sahneye çıkmayı istememektedir. Sahneye çıkarken kendisini dışarıda bırakıp sadece annesini düşünür ama Raif Bey ise onunla tanışmadan önce galeride her gün ziyaret ettiği kürk mandolu kadının nasıl bu kadar farklı bir insan olabileceğini düşünmektedir. Raif, Maria'nın her gece olmaya çalıştığı güçlü kişiliğin olmadığını Maria'yı tanıdıkça ona daha da yaklaştıkça fark eder.
    Raif Bey’in bize hissettirebileceği başka bir şey ise hayatının anlamı olarak gördüklerimizi kaybettikten sonra nefes almanın bile önemsiz olabileceğidir çünkü Raif Bey bize hayatın nası sadece yemek yemek para kazanmak ya da nefes almak olabileceğini gösterir. Raif Bey bize sonunun peri masallarındaki gibi olacağı beklenen bir hikayenin nasıl göz yaşının bile yetmeyeceği şekilde bitebileceğini gösterir Raif Bey bize acısını ve acizliğini anlatır bu kitapta Sabahattin Ali'nin yer verdiği bu karakter fazlasıyla gerçektir bu yüzden işte bütün o gerçekliğin acısını taşır.
    Yaşamını tek bir şeye bağlamış bir insanın hayalkırıklıkları arasında geçen yaşamının sonunun nasıl bu kadar yalnız olabiliceğinin örneğidir Raif Bey....