Sadık Cemre Kocak, Sıfırlananlar'ı inceledi.
25 Nis 16:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

SPOİLER İçerir. Unutmamak adına.



Gene çocuklar üzerine odaklı bir kitap aslında. Anlatımı da oldukça akıcı. Wren Connolly bizim kahramanımız. Aynı zaman da eğitimci. Buna Callum adında bir çocuk düşüyor ve puanı oldukça düşük ama onu seçiyor. 'Belki de sen eğittiğin için en iyisi oluyorlardır' lafından sonra seçiyor onu.

Öncelikle güzel geçen ama sonradan isyana dönmesi muhtemel bir hikayeyi kafanızda mutlaka canlandırabiliyorsunuzdur. Hatırladığım kadarıyla kendisine verilen bir ilaç sonrası Wren'in oda arkadaşı Ever, hemen ardından da kendi elemanı Callum'un da aynı şeyi yaşaması.

Panzehir almak için yapılan çabalar derken, IGI yani 'İnsan Geliştirme ve İskan Kurumu' üzerine yapılan saldırılar ve finalde de şu tabela:

"Sıfırlananların Bölgesi - İnsanların Girmesi Yasaktır"

Kitabımız buraya kadar geliyor ve sonra bitiyor. Devamını da şuna göremediğim için bir şey diyemem ama vakit geçirmek adına gayet güzel gidiyor. Acayip kafam dağıldı. Bugün aslında bir kitap daha gelir de çok yorgunum bakalım hayırlısı. Kendinize iyi bakın, şimdiden mutlu günler..

Kübra A., Charlotte Bronte'nin Gizli Günlükleri'ni inceledi.
 19 Nis 00:59 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

GÖZDÜR DÜNYAYI GEZEN AMA GÖNÜL BİRİNEN OLUR.

Bu inceleme 1 sene önce yazıldı. Bu kitap, Rüzgar Gibi Geçti ve Jane Eyre benim için çok kıymetli eserler. Bu sene biraz daha eski kitaplarımı gözden geçirmek istediğim bir sene olsa da, yenilere de uzanıyor elbet bu ellerim. Aşkın, ayakta kalmanın, hayatta kalmanın kitabıdır bu. Bay Nicholls'lara gelsin.

Çok severek, karşılaştığım ve satın aldığım için çok şanslı hissederek, çoğu zaman da burnumun direği sızlaya sızlaya ve buruk bir mutlulukla okuduğum bir kitaptı. Buruktu çünkü yaşanan acılar kurgu değil gerçekti. Charlotte Bronte, ünlü klasiklerden Jane Eyre'ın yazarı. Kısa denebilecek bir ömre, çok güzel anılar biriktirmiş, bizlere de güzel kitaplar bırakmış bir İngiliz. Onun hayatını araştıran, günlüklerini okuyan Syrie James bunları derleyip romanlaştırmış ve bizlere bu mükemmel kitabı yazmış.

1800'lü yıllarda ne çok insan hastalıklardan ölmüş! Kalp hissetmeyi bırakmaz. İnsan acıya da alışmıyor. Okuduğum her ölümle yapma be, gitme be, sen bari ölme yahu derken kıvırıştım. Elim yüzüm üzüntüden buruştu. Ah... Derin bir iç çekmeden ne yazılabilir ki?

Kitap, Charlotte Bronte'nin Gizlik Günlükleri adından anlaşılacağı üzere, onun hayatını ve hayatındakileri anlatıyor. Uğultulu Tepeler'in yazarı Emily Bronte, Agnes Grey'in yazarı Anne Bronte, Charlotte Bronte'nin kız kardeşleri. Bir de erkek kardeşleri Branwell var. Birbirlerini çok seven ve uyum içinde yaşayan kız kardeşler uzun bir süre erkek kardeşlerinin bazı tercihlerinden çok sıkıntı yaşasalar da bu sıkıntı anlarında birbirlerine destek olarak yazma kararı almış ve tarihe adlarını zarifçe yazdırmışlar. Şehre uzak yemyeşil bir köyde papaz babaları ile mütevazı bir hayat yaşamışlar. Ama meselenin ne yokluk ne uzaklık olduğunun birer canlı kanıtı olmak ister gibi hayatları boyunca okumuş, diller öğrenmiş ve başlarını dik tutmuşlar. Küçükken ölen iki kız kardeşleri de yaşasalardı onlar gibi yaşayışlarıyla saygı uyandıracak kızlar olurdu, buna eminim.

Köyde gönderilecek bir okul olmadığı için babaları onları birkaç yatılı okula göndermiş. Bu okullarda bazen öyle kötü karakterli öğretmenleri vardı ki okuduklarımla vicdanıma cam kırıkları battı. Ve onların olanlar karşısında çocuk yüreklerinin aldığı asil tavır beni inanılmaz şaşırttı. Düşünmeden edemedim, bu çocuklar neden bu kadar olgun?

Çocukluktan beri hep hikayeler uyduran, kendi krallıklarını kuran, bunları kendilerine özgü yazılarla hatıralaştıran bu yazarlar, yazarlığın öyle pat diye olmadığını, uzun bir zamanın antrenmanıyla bu ünvanın hak edildiğinin birer örneği olmuşlar.

Bu yoldaşlardan Emily Bronte hem hırçın, hem ağır, hem olgun, hem katı ama kesinlikle iyi bir yol arkadaşı imiş. Katı mizacı bazen kalp kırsa da yerinde kurduğu bazı olgun cümleler onun aynı zamanda ne kadar asil de bir insan olduğunu göstermiş. Jane Eyre yazıldığında o kadar büyük bir başarıya ulaşmış ki Charlotte Bronte mütevazı mizacıyla kardeşleri üzülmesin diye sevincini bastırmaya çalışmış. Fakat Uğultulu Tepeler ve Agnes Grey'in bu kadar başarılı olmaması gerçeği karşısında Emily de Anne de kendilerine üzülmek yerine kardeşlerine sevinmeyi seçmişler.

Hastalıklar... Ne zor hayatlar yaşanmış. İnsan düşünmeden edemiyor, hayat yaşam denen şey başladığından beri hep zormuş. Değişen, bir şeyler kolaylaşırken başka şeylerin zorlaşması olmuş. Şu an birçok insan yalnızlığın pençesinde kıvranırken o zamanlarda da pek yalnızlık yokmuş. Kalabalık aileler, büyük YUVAlar varmış. Belki yemek az, ama kalpler sıcakmış. Şimdi en kötü makarna yer, aç kalmaz insan ama soğuk algınlığından ölen neredeyse yoktur. Ah diyorum neyi nasıl aktaracağımı bilemeden. İstiyorum ki bu kitap daha fazla okunsun. Ama yaşanan her olay öyle etkileyiciydi ki sürprizbozan verme endişesiyle sadece kıyıya kıyıya vuruyorum. Biri beni denize atabilir mi?

Ölümler o kadar çokmuş ki. Ordan burdan açan çiçekler gibiymiş. Ama kötü kokan, çirkin çiçekler. Bu ölümlerle, bazen yaşanan büyük mutluluklarla, kendimi bu tecrübeleri edinmiş biri gibi hissettim. Kitap okumanın en büyük artısı da bu zaten. Sıyrıksız tecrübe sahibi oluyoruz.

Gelelim aşka, biraz da güzel kokan çiçekler açsın. Şöyle her taraf yemyeşil, toz pembe çiçekler dört bir yanda, ruhumuz ince bir heyecanla uçalım değil mi? Charlotte'a öyle bir aşk geliyor ki bu süprizi bozsam mı bozmasam mı bilemedim :) Ama aşk üzerine biraz konuşabilir miyim: Aşık oldunuz diyelim. Bunun bir ömür boyu sürecek bir birlikteliğe dönüşmesi için neler yaparsınız? Karşınızdaki insanı bedeninden sıyırıp, ruhuyla ne kadar değerlendirirsiniz? Aşk sadece bir duygu işi değil, aynı zamanda bir karar işidir. Bir umuda tutunup, sonu meçhul bir bekleyişi kaçımız göze alabiliriz? Kaçımız bu kadar mangal yürekliyiz? Malum insanlar vazgeçmeye o kadar meyilli ki aşklar da birçok arkadaşlık gibi zamana hapsedilerek yalan olmuş gidiyor. Gerçekten ''aşkım'' sözcüğünü derin bir saygı ve sevgiyle kullanan kaç kişi var? Vefasız insanlar neden aşktan bu kadar kolay bahsediyorlar? Neden bu sözcüğü sokağa düşürüyorlar? Kaçımız Bay Nicholls gibi olabiliriz? Okuyun da adam görün. Böyle birinin gerçek olması, böyle bir sevmenin yaşanmış olması hayatta iyi insanların olduğuna inancımı bir kez daha artırıyor ve inanıyorum güzel günler gelecek. Bay Nicholls'ın derin aşkı beni o kadar etkiledi ki şu şiir aklıma geldi:

''Bekliyorum, yıllar geçti aradan
Herkes geldi, geçti, gitti buradan
Sensiz geçen tüm günlerim sıradan
Ve beklemek güzel şey, beklenen sen olunca''

Vay be... Ekmek Teknesi diye bir dizi vardı bilirsiniz, orada Herodot Cevdet'in anlattıklarıyla aşka gelen bir karakter vardı ''Alllllllahh'' derdi :) Şu an derin bir Allllllah çekesim geldi :)

Çok güze bir kitaptı, Jane Eyre'ı okuduktan sonra mutlaka ama mutlaka bu kitabı da okumalısınız. Sevgiyle kalın.

《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ, bir alıntı ekledi.
 30 Mar 17:39 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hayatı:
*Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.

Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.

Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının huzûruna vardı.

O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.

Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.

"Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.

Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.

Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.

Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.

Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.

Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
"Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti.
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
"Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
"Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
Fakîr de;
"Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
Zengin;
"Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?" diye sordu.
Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
Zengin;
"Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
"Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
"Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
"Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular.
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
"İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
Fakîr;
"Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
"O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
"Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
Fakîr;
"Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

TESBİH EDEN MENEKŞELER

Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; "Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.

TÖVBEYE GEL
1
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye,
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
2
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.
3
Nice beslersin teni,
Yılan çıyan yer anı,
Ko teni, besle cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
4
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
5
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
6
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.
7
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye
8
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şeşer,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
9
Göçer bu dünyâ kalmaz.
Ömür pâyidâr olmaz,
Son pişman, assı kılmaz
Tövbeye gel, tövbeye.
10
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.
11
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.

DÜNYÂ DEDİKLERİ

Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.

Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."

Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.

1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
2) Müzekkin Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074
5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374

Eşɾefoğlu eseɾleɾinde genelde yalın biɾ Tüɾkçeyi teɾcih etse de az da olsa Aɾaρça ve Faɾsça sözcükleɾ de kullanıɾ. Eseɾleɾinde tasavvufi etki ɾahatlıkla göɾülebiliɾ. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifleɾ ve kuɾgusal unsuɾlaɾ da tasavvufi imgeleɾdiɾ. Bunun dışında eseɾleɾi genel dini öğütleɾ de içeɾiɾ. Heɾ ne kadaɾ teknik bakımdan çok büyük başaɾı gösteɾmese de, Tüɾk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimleɾindendiɾ.

Eşɾefoğlu'nun en önemli eseɾi Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhuɾ biɾ eseɾi de bulunuɾ. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatleɾ içeɾen biɾ eseɾdiɾ. Bunlaɾ dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalaɾ halinde olan çeşitli eseɾleɾi vaɾdıɾ: Taɾîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbɾetnâme, Mâziɾetnâme, Hayɾetnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esɾaɾüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.

Müzekki'n Nüfus, Eşrefoğlu RumiMüzekki'n Nüfus, Eşrefoğlu Rumi

BABA YARISI
Dört beş yaşlarındayım, vakit gecenin bir yarısı, öperek uyandırdılar. Amcam askerden izne gelmiş. Aldığı hediyeyi vermek için bekleyememiş sabahı. Lambanın ışığından korunmak için kısılan gözler ve paketin açılırken çıkarttığı hışırtı zihnimde taptaze, az önce gibi. Bir de traşlı ve mütebessim asker çehresi, neşeyle parıldayan gözler, havaya atılırken elimden düşürmemeye uğraştığım beyaz bir oyuncak at... Belki de ilk olarak o zaman anlar gibi olduğum fakat şimdi tam manasıyla ne demek olduğunu ancak kavradığım o ifade: Amca baba yarısıdır.
Yedi sekizli yaşlar... Bir zikir halkasının orta yerindeyiz. Yanık ilahiler, Allah deyip kendinden geçen insanlar, gözyaşları ve cezbeler arasında bir muhabbet meclisine ilk adım atışım. Kapıdan girişte kalbime dolan heyecan ve tereddüdü, elimden tutuşuyla muhabbet ve güvene dönüştüren adam, amcam. O güvenden aldığı güçle bana yüzmeyi öğretişini unutabilir miyim, asla. Köydeyiz, kayalıklar arasında küçük bir gölet, Gürleyik. Uzunca bir dal bulmuşuz, bir ucundan ben tutuyorum, bir ucundan o. Suya giriyoruz birlikte, korkuyorum ama dalın diğer ucundan amcam tutuyor, rahatım. Devam et diyor, çok güzel, işte böyle, bak yüzüyorsun. Yüzüyorum hakikaten ama ses neden giderek uzaklaşıyor? Kafamı çevirip bir bakıyorum ki amcam bir kayanın üzerine çıkmış oradan sesleniyor, panikle batıyorum, gülerek atlıyor suya, sitem ediyorum önce sonra ben de gülmeye başlıyorum. Amca baba yarısı...

Çocukluğumun bayram sabahları onunla güzeldi. Ankara’da küçük bir bahçe içinde, iki katlı bir ev. Evlenmiş amcam, alt katta oturuyor. Bayram namazından sonra merhum dedemin ardı sıra eve doğru gelişlerimiz, bizi bahçe kapısında karşılayan rahmetli babaannemin ardı sıra dizilmiş evin hanımları ve küçük çocuklar... Üst katta kahvaltı, sohbet, bayramlaşma derken amcama gitmek için sabırsızlanışlarım... En çok harçlığı o verir çünkü benim amcam dünyanın en zengin insanı.

Omzunda halı sattığı günler geçmiş, artık bir mobilya dükkânı var amcamın. Liseye gidiyorum, okul çıkışı uğrarım bazen. Diyor ki, bu akşam bir eve mobilya kurmaya gideceğiz, gelir misin? Gelmem mi... Gidiyoruz, ne işten anlarım hâlbuki ne bir şey. Yardım ediyorum mobilyaların taşınmasına, vidaları ayırıyorum, çekici uzatıyorum, çekmeceleri takıyorum ve iş bitip evden çıkarken ev sahibi avcuma bir harçlık uzatıyor. Bu benim kazandığım ilk para, şaşkınım. Bir kaşını her zaman yaptığı gibi yukarı kaldırıp gülüyor amcam, artık erkek oldun der gibi. Sonra bir gün geliyor gerçekten erkek oluyorum, âşık oluyorum çünkü. Çok seviyorum çok. Fakat kızı vermeyecekler gibi. Eve geliyorum bir akşam, diyorlar ki amcan seni çağırıyor. Alt kata iniyorum hemen, gel diyor seninle biraz dolaşmaya çıkalım. Biniyoruz arabaya, yüksek bir tepede duruyoruz, Ankara ayaklarımızın altında, konuşmuyoruz hiçbir şey. Cebinden bir paket sigara çıkarıyor, şaşırıyorum, içmez. Bir sigara yakıyor acemice, yakışmıyor ellerine, güleceğim gülemiyorum. Paketi bana uzatıp yak diyor. Olur mu diyorum, senin yanında estağfirullah amca, acemice öksürerek yak yak diyor. Şaşkınım, bu da neyin nesi şimdi. Elini omzuma koyuyor, ne yaparsan yap yanındayım diyor. Aşk güzeldir, ne yap yap geri adım atma, bir ömür içine yara olur sonra. Sen sakın kafana takma, üzülme, isteriz, olmuyorsa kaçırırız yeğenim, biz ne güne duruyoruz burada? Amca ah amca, baba yarısı...

Evleniyorum o kızla, kaçırmadan, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle. İstanbul’a taşınıyoruz, amcam da İstanbul’da. Zaman akıp geçiyor hızla, benim çocuklarım büyüyor, onun torunları oluyor. Dükkânına uğruyorum bazı bazı, dertleşiyoruz. Çocuklarına kızıyor arada, gülüyorum. Babam bana kızınca sen araya girerdin hatırlıyor musun diyorum. Bir kaş yukarı kalkık, hatırlamaz gibi yapıyor. Sen de yaşlandıkça babama benziyorsun diyorum, anlamazdan geliyor. Hızla akıp geçiyoruz içinden zamanın, ben kırkıma basıyorum amcam elli altıya merdiven dayıyor ama hâlâ baba yarısı.

Ankara’ya taşınıyor, son bekâr evladı da nişanlanmış, işleri fena değil keyfi yerinde. Geçen hafta Çankırı’da bir program sonrası kulise geçiyorum. Abdullah; hacım diyor biraz otur istersen. Yüzüne bakıyorum bir sıkıntı var, belli. Amcan diyor bir trafik kazası geçirmiş, hastanedeymiş. Metanetimi korumaya çalışıyorum, ona bir şey olmaz biliyorum ama içim acıyor. Babamı arıyorum, ağlıyor, yoğun bakımdaymış Veli amcam. Arabaya biniyoruz, susuyorum, gelmiyor elimden bir şey. Biraz hızlı git diyorum şoför arkadaşa, biraderleri arıyorum sıradan. Kalbi iki defa durmuş diyorlar, bacakları kırıkmış, karnından da darbe almış. Dualar ediyorum, bir beyaz at geçiyor gözlerimin önünden, hatıralar diziliyor birbiri ardınca karşımda, silip atmaya çalışıyorum bütün hatıraları kafamdan. Yaralılar için böyle olmaz biliyorum çünkü. Ancak göçenlerin ardından... Allah’ım diyorum, her şey senden, şifa ver ne olur baba yarısına. Yol bitmiyor, bitmek bilmiyor. Babamı arıyorum, açmıyor, biraderi sonra, dayımı... Telefona çıkmıyor hiç kimse, sızlıyor kalbim, içim acımıyor bu defa yanıyor, yutkunuyorum. Yol bitti mi yoksa, Allah’ım ne olur... Ne kadar yolumuz kaldı diyorum arkadaşa, dayım arıyor. Durum nedir, diyorum, ağlıyor dayım. Haberin yok mu Serdar, Veli’yi kaybettik...

Kapatıyorum telefonu, dünya yalandan bir şey oluyor. Rüyada gibiyim, uyurgezer gibi, hissetmiyorum hiçbir şey. Dudaklarım kıpı kıpır Fatiha, zaman ağır çekimde yaşanan bir şeye dönüşüyor, kesik kesik, yarım kalmış cümleler gibi her şey... Hastane, ağlaşanlar, babama sarılışım, yengemin mütevekkil yüzü, annem, biraderler ve kız kardeşlerim, akrabalar... Hayalet gibi dolaşıyorum insanlar arasında, teselli veriyorum önüme gelene, ağlamıyorum. Görmek ister misin diyor birisi. Nasıl bir cesaretle bilmem ama olur diyorum başımla. Morga giriyoruz, bir çekmece açıyorlar, bir örtü açıyorlar, yüzüne bakıyorum, eğilip alnından öpüyorum amcamın...

Babasıyla annesinin ayakucuna sırlayacağız baba yarısını. Musalladan kaldırıp omuzluyoruz mahzun bir dervişi, mütebessim bir çehreyi, ışıldayan gözleri, bir zikir halkasını, omzumdaki o eli omuzluyoruz. Toprak atıyoruz sonra en güzel bayram sabahlarımın üstüne, bir askerin izne geldiği gecenin, bir dükkân köşesinde demli çayla edilen sohbetlerin, bir dal parçasının ucunda giderek uzaklaşan sesin...

Amcamı en çok seven de çıkıp gidiyor bir müddet sonra kabristandan, amcamın en çok sevdiği de. Kimsecikler kalmıyor yanında salih amellerinden, aldığı hayır dualardan, yaptığı güzel işlerden başka. Madem diyorum ölüm bir ibret insana, giderken geride bırakacağın şeyleri artırmak sevdasından vazgeç gönlüm, seninle gelemeyecek olanları dert etmeyi bırak. Toprağın altına girince sana yoldaşlık edecek ne ise onun uğrunda tüket ömrünü!

Mekânın cennet olsun güzel adam, makamın âlî, komşun Resulullah efendimiz...
Serdar TUNCER

emre saydam, Yeraltından Notlar'ı inceledi.
07 Mar 16:51 · Kitabı okumadı · Puan vermedi

Dünya Edebiyatı’nı belki de en çok etkileyen yazarlardan biri olan Fyodor Dostoyevski tarafından 1864 yılında yazılan Yeraltından Notlar insan ruhunun karanlık dehlizlerini okuyucunun önüne başarılı bir şekilde sermeyi beceren nadir kitaplardan biri. Yazarı Dostoyevski hakkında az çok herkesin bilgisi olmakla birlikte bilmeyenler için kendisinin insan iç dünyasını analiz eden ve özellikle de insan ruhunun karanlık tarafına ayna tutmayı başaran nadir yazarlardan olduğunu söyleyebilirim.
Kitabın yazıldığı yıl olan 1864, aynı zamanda olay öyküsünün de geçtiği zamana kısmen denk diyebiliriz. Çünkü romanda özellikle belirtilmiş spesifik bir tarih bilgisi geçmemekle birlikte olay ve mekan yapısı bize kısmen romanın yazım dönemiyle hikayenin geçtiği dönemi denk gösteriyor. En azından 1800’lü yılların sonlarına doğru olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kitap mekan olarak Rusya’da geçmektedir birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi. Aralara serpiştirilen semt, sokak ve cadde adlarından olayların Rusya’da geçtiğini ve karakterin Rusya’da yaşadığını biliriz.
Romandaki ana karakterimizin bir ismi yoktur. En azından kitapta bu isim hiç zikredilmemiştir. Kendisi kırklı yaşlardadır ve kitapta fiziki özelliklerine dair pek betimleme bulunmamakla birlikte karakterin kendinden bahsedişinden birkaç çıkarım yapılabilmektedir. Mesela karakter daha kitabın ilk sayfasında “Çirkinim,” diyerek bizi görsel olarak beklememiz gerekenlere hazırlamıştır. Bununla birlikte ben karakterin sorunlu ruh halinden dolayı mı kendini çirkin gördüğünden yoksa gerçekten çirkin mi olduğundan hiçbir zaman tam olarak emin olamamışımdır. Bunda da en büyük sebebi kendisinden bahsederken kendisini ‘zeki yüzlü biri’ olarak tanımlamasıdır. Ama zaten Yeraltından Notlar’da kahramanın bir adının olup olmaması ya da karakterin fiziki özellikleri birer teferruattır. Kitabın bizlere sunmayı amaçladığı şey karakterin iç dünyasıdır. Bu yüzden de dış görünüşü bir ayrıntıdan ibarettir.
Yeraltından Notlar’ın ilk cümlesi “Hasta biriyim ben,”dir. Gerçekten de hasta biridir karakterimiz. Fakat bu hastalık fiziksel değil, ruhsal bir hastalıktır. Adı konulmuş, tanı halinde dile getirilmiş bir hastalığın bahsi geçmiyor olsa da okuyucunun anlayacağı üzere kendisinde Duygu Durum Bozukluğu mevcuttur. Hatta taşkınlıklar çok uç noktada olmamakla birlikte Bipolar Bozukluk yani Çift Kutuplu Duygu Durum Bozukluğu emareleri de göstermektedir.
Karakterin en büyük problemi kendini severken aynı oranda da kendinden nefret etmesidir. Kendini diğer insanlardan çok daha üstün ve zeki gören, fiziksel olarak olmasa da karakteristik yapısı, sosyo-kültürel yapısı ve bilgi birikimiyle üst noktalarda olduğuna inanan biridir. Bununla birlikte aynı karakter kendinin işe yaramaz, rezil, zavallı, adi, yalancı ve kötü karakterli biri olduğuna da inanmaktadır. Yani karakterimiz aslında büyük bir kişilik çatışması yaşamaktadır.
Olaylar onun için çok büyüktür ve unutulmaları, bastırılmaları neredeyse imkansızdır. Bu da karakterdeki Obsesif Kompulsif Bozukluk’u gözler önüne serer. En ufak sıkıntıyı sorun haline getirmesi, bu sorunları her geçen dakika biraz daha büyütmesi, sürekli konunun etrafında dönmesi, kafasında kurması ve bu yüzden de bazen günlerce uyuyamaması, küçük olayların gözünde devasa facialara dönüşmesi, hayatını genel olarak bir trajedi olarak görmesi gibi örnekler de hep bu durumun belirtileridir aslında.
Karakterin sıkıntılı ruh hali bize üç ana hikayeyle verilir kitapta. Bu olaylardan ilki meşhur subay hikayesidir. Bir gece gittiği bir meyhanede kendisine yol vermesi için karakterimizi iterek kendisine yol açan bir subaydır bu kişi. Ve karakterimiz kendisini bu olay karşısında o kadar küçük düşürülmüş, o kadar o kadar utanç içerisinde ve o kadar rezil edilmiş hisseder ki günlerce bunun acısını çeker. Yıllarca da bu olayı unutmayarak yolda sık sık karşılaştığı bu subaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen, derin bir nefret besler. Sonunda harekete geçmeye karar verir ve önce bir dergiye subay hakkında suçlayıcı bir öykü yazar. Fakat öyküsü yayınlanmaz. Kahramanımız pes etmez ve sonunda kendisine göre dahiyane olan bir plan yapar. O planı da ince ince işlemeye başlar. Plan, subayla sürekli karşılaştıkları Neva Caddesi’nde ona omuz atmaktır. Ama bu, öylesine basit bir plan değildir onun için. Olay gerçekleştiğinde kılık kıyafetinin düzgün olması gerektiğine inanmaktadır mesela. Planı işlediğinde ve subaya omuz atarak dersini verdiğinde onun gözünde mükemmel bir imajı olmalıdır çünkü. Bu yüzden kendine deri eldivenler, pahalı şapkalar alır. Bunları hep zaten oldukça az olan maaşından avans çekerek yapar. Paltosunun onu ucuz gösterdiğine inandığı için yakasını bir kunduz kürkü yaka ile değiştirmesi gerektiğine inanır. Bu yüzden de bir iş arkadaşından borç alır. Tüm bu hazırlıklar bir subaya omuz atabilmek içindir ve bu kadarla da bitmemektedir. Provalar, her gün yapılan hazırlıklar ve başarısızlıkla sonuçlanan denemeler… Görüldüğü gibi karakterimiz olaylara karşı, kaba ama yine de sevdiğim bir tabir olan ‘Drama Queen’ edasıyla ve olabilecek en obsesif düzeyde yaklaşmaktadır.
Diğer iki olayı çok ayrıntıya girerek anlatmayacağım. Çünkü benim için subay olayı kadar travmatik değiller. Ama en az onun kadar etkileyiciler. Örneğin ikinci olay… Karakterimizin yine bir subay olan ve uzak bir ile atanan, okuldan tanıdığı ve arasının bozuk olduğu Subay Zverlov’un veda yemeğine kendini dahil ettirmesi olayı, karakterimizin psikolojik durumunun uçlarda dolaştığının sağlam bir göstergesidir. Yemek anındaki ani iniş-çıkışları, sarhoşluğa yorulan ama alkolün üzerinde çok da etkisinin olmadığı fevri hareketleri ve parlamaları bir Bipolar Bozukluk vakasının mani dönemine dair çok sağlam bir örnek teşkil etmekte.
Bahsi geçen yemek olayının devamı niteliğinde gelişen üçüncü olay ise karakterimizin yemek sonrası, birlikte yemeğe çıktığı kişilerin peşine takılarak bir geneleve gitmesi ve orada geceyi Liza adında bir fahişe ile geçirmesinden ibaret. Ama asıl olay geceyi Liza ile geçirmesi değil sonrasında olanlardır aslında. Karakterin bir fahişe ile birlikte olma eylemini kendine yakıştıramamış, fahişeyi çok alçak, kendisini ise çok çok yüksek bir insan olarak görmesinin sonucu olarak gelişen diyalogları okumak, okuyucu için kitabın belki de en efsane anlarından birine tanık olma anıdır. Karakterin kendini gördüğü noktadan Liza’ya bakışı, bulunduğuna inandığı noktanın varlığına Liza’yı da inandırma çabası ve pek tabii sonrasında gelişen o, Liza’nın ona geleceği ve onunla ne yapacağını bilemez şekilde karşı karşıya kalacağına dair bitmek bitmeyen korkuları… Günler boyunca süren, uykusuzlukla geçen, Liza’nın kendi evine geleceğine dair o korku ve takıntı hali…
Başında da dediğim gibi bu üç olay önemli. Ama bence bu kitabı bu kadar muhteşem yapan en önemli kısım kitabın ilk bölümü olan Yeraltı… İkinci bölüm Sulusepken Üzerine bize karakterin yaşadığı olayları ve o olaylar karşısındaki tutumu verirken ilk bölüm olan Yeraltı bize bambaşka bir şey veriyor. Yeraltı bölümü hiçbir kurgu içermiyor. Bir hikayesi de yok. Çünkü bu bölüm karakterimizin okuyucuyu karşısına alarak ona bir vaaz verir gibi kendini anlattığı bir monologdan ibaret. Bu monoloğu bu kadar kusursuz kılansa bunun aslında iç dünyasına ve sorunlu ruh haline dair bir itiraf niteliğinde olması. Yeraltı bölümü karakterin daha en başından okuyucuya nasıl bir karakterle karşı karşıya olduklarını bizzat kendi ağzından itiraf ettiği bölüm. Kendi kusursuzluğunu ve kusurluluğunu çarpıştıran, kişilik çatışmasını en dibine kadar yaşayan, kibrinden ve acizliğinden dem vuran ve aslında çok da çekilir bir tarafı olmayan karakteri kucaklayabilmemize ve sahiplenebilmemize sebep olan şey de tam olarak bu bölüm işte.
Yeraltından Notlar, yazarın insanın acınası ruh halini en derinden sergilediği romanıdır bana göre. Dostoyevski genel olarak insanın iç dünyasına ayna tutar fakat Yeraltından Notlar’la bunu bir adım daha ileriye götürmüş ve insan ruhunun trajedisini ortaya koymuştur. Zaten kitabı bu kadar ölümsüz kılan da budur.

zeyneb, Dünya Ağrısı'ı inceledi.
 04 Mar 23:03 · Kitabı okudu · 6 günde · 8/10 puan

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar,” (sf,12)

Kendi kuyunuzdan çıkıp Mürşit’in kuyusuna atlamaya hazır mısınız? Öncelikle kendinizi çelikten bir umut, pamuktan bir anlayış ve geniş bir zaman dilimiyle kuşatmanızı tavsiye ederim. Mürşit’in kuyusu fazla derin. İçine düştüğünüzde içiniz öyle ağrıyacak ki kuşandığınız umudunuz size ilaç olabilsin.

Ayfer Tunç’u ilk Aziz Bey Hadisesi öyküsüyle tanımıştım. Şehirlerarası bir yolculukta elimdeki kitap bittiği ve boş duramadığım için ekitap olarak açıp okumuştum telefonumdan. Yol bitmişti ama öykülerin yolculuğu uzun süre devam etti içimde. Etkisinden kurtulamamıştım. Bundandır belki Dünya Ağrısı’nı okurken beni neyin bekliyor olabileceğini seziyor gibiydim. Şimdi dibini görmek için içine atladığım Mürşit’in o derin kuyusundan ancak yüzeye çıktım. Derin nefes. Bir daha… Aç gözlerini. Gözlerim yanıyor. Kapat. Bir nefes daha. Aç gözlerini. İçim ağrıyor. Tırman tırman tırman çık kuyudan. Hava karanlık! Neyse ki yıldızlar var. Neyse ki yanıp sönüyor ışıkları binaların. Bacalardaki dumanlar zehirleyen bir hayat belirtisi. Bir yerlerde yaşama dair umudum olacaktı, nerde o? Hemen örtün üstüme.

Kendime geldim.
Ve başlıyoruz.

Dünya Ağrısı temelde, hayalleri yarım kalmış, hayalleriyle birlikte hayatı da bir noktada yarım kalmış bir adamın hikayesi. Mürşit üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğudur, babasının dedesinden yadigar bir aile oteli vardır. Mürşit’in hayali felsefe eğitimini tamamlayıp hayatını onu sıkan, dünyasının alanın daraltan her şeyden kurtulup İstanbul’da yaşamına devam etmektir. Fakat babasının felç geçirmesi üzerine hayallerinin tadını bile çıkaramadan memleketine dönüp, nefret ettiği oteli işlenmek üzere babasının işinin başına geçer. Hikaye boyu Mürşit’i hep hayattan büyük beklentileri olmayan, kendi köşesinde yaşayan fakat kimsenin bu köşede onu rahatsız etmemesini dileyen, sanki 30 yaş olgunluğunda doğmuş bir insan profilinde görürüz. Öyle ki babası ilkokulu birincilikle bitirdiği zaman “Git, Niyazi’nin dükkanından seç bir tane, en iyisini seç ama.” diyerek onu bisikletle ödüllendirmek istediğinde “İstemiyorum” diye geri çevirecek, “beni otelde çalıştırma, hiç.” diyecektir babasına. Gelecekteki hayallerinin sağlam kazığı olarak oğlunu gören babasının ağırına gider tabii bu durum. Baba-oğulun birbirinden beklentileri hep hayal kırıklığıyla sonuçlanır, sonunda gelen kaçınılmaz körleşmeyle. Bir zaman, babasının onu nasıl hiç anlayamadığını düşünüp kendi kendine içerlerken, aslında kendisinin de aynı babası gibi oğlunu anlayamadığını fark eder. Farklı bir suretle o da oğluna karşı babası olmuştur aslında.

Sayfaları çevirdikçe Mürşit’in iç ağrısını öğrenmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken kafamda sürekli şu soru döndü: Bu adamın ağrısı fıtrattan mı, yahut fıtratı ağrıyı mı seviyor? Yoksa yaşadığı durumlar mı onun yaşama sevincini emdi ve “Dünya bende ağrı yapıyor” dedirtecek duruma getirdi? Kitap toplam 331 sayfa ve Mürşit’in iç dünyası öyle anlatılmış ki bu negatiflik fena halde boğdu beni. Şöyle söyleyeyim, bir insanın paçasından bu kadar mı mutsuzluk akar arkadaş! Yeter. Evet hayatta her şey istediğin gibi gitmeyebilir, evet herkes seninle aynı dünya görüşüne sahip olmayabilir, evet dünya adaletsiz olabilir, evet dünyanın raconu senin fıtratına uymayabilir fakat hiç mi mutlu olunacak bir şey yok arkadaşım? Gözünün içine bakan, senden gelen en ufak bir sığınmayla sana tüm kapılarını hemen açmaya hazır bir kadın var mesela. Niçin sırtını dönüp yatıyorsun onun içini ağrıttını bile bile. Tamam anlattıklarından eşine minnet duyduğun hep ortada. Fakat bu minneti bir tek senin hissetmen yeter mi? Bari hissettir mübarek adam. Elini bir uzatsan tüm ailen seni sarmaya hazır. Efendim gördüğünüz gibi yaklaşık 300 sayfa boyunca Mürşit’le böyle kavga ettim ben. Yeri geldi kendisini sopayla kovaladım yeri geldi bağrıma bastım. 300 sayfanın sonunda anladım ki, hiçbir hikaye sebepsiz bir temele oturtulmaz. Haa yazar bunu 331 sayfa tutacak kadar uzatmasa olur muydu? Kesinlikle olurdu. Haa yine değdi mi? Yer yer boğulsam da, kızsam da değdi.

Peki yazar bu 331 sayfalık hikaye kuyusunu nasıl kurgulamış? El cevap: Sizi kuyudan kuyuya atlatarak. Az önce belirtmiştim; hikaye Mürşit’in öyküsünün temelinde şekillense de yan hikayelerle oldukça zenginleştirilmiş. Yazar temelini sağlam attığı kurgunun üzerine onlarca kat çıkmış diyebiliriz.Yine bu zenginlik hikayenin sonundaki zeminin harcı olmuş. Olayların çoğunlukla bir otelde geçmesi, gelen müşteriler, esnaflar vs. kitap boyu neredeyse her karakterin hikayesinin kuyusuna girip çıkıyorsunuz. Diğer hikayeleri öğredikçe Mürşit'in derdi ne acaba? diye epey meraklanıp daha hızlı bir tempoyla okuyorsunuz. Altını çizdiğim yerlere dönüp baktıkça anlıyorum, yazar kitabın başlarında Madenci ve Mürşit arasında geçen diyalogda bu durumun sinyallerini vermiş aslında bize;

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”dedi.
Madenci “Başkalarının kuyuları daha mı iyi?” diye sordu
“İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır”

Özellikle yazarın karakterler arası diyaloglarını bu kitapta daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Hiçbir diyaloğun altı boş değildi neredeyse. Bu durum kitaptan daha çok keyif almamı sağladı

"Senin için ağrıyor," dedi.
"Çok," dedi inleyerek.
"Dermanı yok mu?"
"Sebebi yok ki dermanı olsun."
“Bilirim,” dedi “Kızımdan… onun da hep içi ağrırdı.

"Camiye gitsen.." dedi Pehlivan "dua, namaz iyi gelir"
"Gittim," dedi Mürşit. "Bir faydası olmadı."
Pehlivan "İlaç gibi," diye mırıldandı. "İlaç bile inanırsan yarar diyorlar."

Yine yan hikayelerin çarpıcılığı: Pehlivan Amca’nın hikayesi;

"Niye intihar etti kızı?"
"Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik."
"Değilse niye sevda dediler ki? ”
"Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?

Kitapta hoşuma giden diğer bir durum yazarın yaptığı bireysel ve toplumsal tespitler. Yanıbaşımızdakine yabancılaşma, ortaya atılan bir iddianın önünü araştırıp sorgulamadan hemen ardına düşme ve en önemlisi toplumsal algının çocuklara sirayeti. Bu bahsettiklerim Murşit’in hikayesinin altını dolduran sebepler aslında. Bu sebepler çerçevesinde aslında Mürşit, Madenci’ye hikayesini anlattıkça kendisini bulur, çektiği dünya ağrısının asıl sebebini kavrar sonunda.

Kurgu ve tema dışında yine Ayfer Tunç’un diline hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle ardı ardına okuduğum edebi dilden ziyade kurguya ağırlık veren kitaplardan sonra bu dil bana nasıl iyi geldi anlatamam. Anlatılan yordu evet fakat anlatma şekli, üslup hiç yormadı. Nasıl diyeyim, pamuk gibi değip geçti kalbimin üzerinden.

Son olarak kitap Elvan’ın babasına, “Herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. dinmeyen bir ağrı. Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benimki de sana.” dediği gibi; Hepimizin sebepleri farklı olsa da bir dünya ağrısı var. Bu gam küresine âdem olarak düştüysek bî gam olmayı hayal etmek fena bir aldanmışlık olur.
İncelemenin başında çelikten bir umuda kuşanın demiştim değil mi? Benim ilacım hep umut oldu. Bu hikayede de yaşam hikayemizde de umarım ağrımızı dindirecek doğru ilacı buluruz.

Ağrısız günler dilerim efendim. :)

1İ / 1A
1İ (1 İFŞA)

Duyan herkesin genelde şaşırdığı bir bilgi vereceğim size. Artık her yeni kişi, bunu öğrendiğinde şaşırarak "Aaaa! Sen İmam Hatip mezunu musun?" diye sormasından sıkıldığım için toplu bir şaşırma etkinliği olması için bu iletiyi paylaşıyorum. Sanırım şaşkınlıklarına hak vermemek elde değil. Çünkü benim ne kadar dinden uzak bir kişilik olduğumu sanırım herkes biliyor. Şaşırmaları da bu sebepten sanırım. Evet, bu ifşa kendim hakkındadır ve evet ben İmam Hatip mezunuyum. :)



1A (1 ANI)

Bu anım, hayatımın en güzel anılarından biridir. Beni hayata bağlayan ender güzelliklerdendir...

2016 yazı... Okul bitmiş yaz tatiline girmişiz. Malum "Yaz Kur'an Kursları" da başlar yazın. Bizim camiinin hocasına yardımcı olurduk, çocuklara Kur'an okumayı öğretmede... Öğrenci olarak girdiğim Yaz Kur'an Kursu'nda hocalık yapmak da varmış kaderde. Daha önceki KPSS ve DHBT sınavlarına girmiştim. İkisini de geçmiştim. Evdekilerin en büyük isteklerinden biri de 'imam' olmamdı. Olmadım. Geriye bir mülakat kalmıştı. Katılmadım. Yoksa onu da geçerim diye korkmuştum. Çünkü imam olmayı istemiyordum. Rts okumak istiyordum. Bunun nedenini de Cengiz Aytmatov'un "İlk Öğretmenim" adlı kitabının incelemesine saklamak istiyorum. Neyse, devam edelim...

Hasan Hoca, diyanetin Yaz Kur'an Kursu için geçici öğretici alacağını, ilk sınavları daha önce verdiğim için sadece mülakata katılmamı ve "E zaten gelip burada bana yardımcı oluyorsun. Sen de öğrencisin. En azından cebine de üç beş bir şey girsin" diye beni ikna etmişti. İlk başlarda mırın kırın etmiş olsam da, şimdi iyi ki kabul etmişim diyorum. Neden mi? Biraz sabredin.

Bu anımda sanırım eğlenceli bulduğum mülakat sürecini anlatmadan geçmek ayıp olur. Mülakat günü geldiğinde il müftülüğüne gitmiştim. Sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ufak bir sıkıntı yaşamıştım ama önemli değil burası. Her neyse, bekle bekle.. En sonunda sıra bana geldi ve içeri girdim. Karşımda müftü il yardımcısı, iki vaiz ve bir de hafizeden oluşan dört (belki de beşti ama beşincisini hatırlamıyorum) kişi vardı. Karşılarında bulunan sandalyeye oturttular. Klasik selamlaşma faslı vs derken müftü yardımcısı Kur'an'dan herhangi bir sayfa açtı (yanlış hatırlamıyorsam Bakara Suresiydi) ve şuradan okumaya başla dedi. Başladım okumaya iki üç ayet sonra "Sadakallahülaziym" diyerek okumayı bitirtti. Sonrasında geçen diyaloglar şu şekildeydi:

"Yasin Suresini ezberden okur musunuz hocam?"
"Hocam, uzun zamandır tekrar etmediğim için ezberimde yok."
"Tebareke (Mülk) Suresini okur musunuz hocam?"
"Maalesef onu da bilmiyorum."
"Amme(Nebe) Suresini okur musunuz hocam?"
"Hocam sadece Duha Suresi ve aşağısı ezberimde..." bunu dedim ya, daha lafımı bitiremeden 'Kesin Beyyine Suresini oku diyecek, ama ben onu da bilmiyorum' diye geçiriyordum ki....
"Beyyine Suresini okur musunuz hocam?"
"Hocam, yalnız ben Beyyine ve Alak Surelerini de bilmiyorum."

Müftü yardımcısı kızamadığından garibim biraz kızardı ve töbe estağfurullah der gibi kafasını sallayarak Hafıze Hanım'a dönüp "hocam siz sorun" dedi. Ben de o esnada, aha da hapı yuttuk, kesin kaldım modundayım. Ya ipleri elime almam lazım ya da ben bu mülakatta kaldım diyordum kendi kendime ki..

"Hocam inşallah Kadir Suresini biliyorsunuzdur" diye Hafıze Hanım'ın sesiyle kendime geldim.
"Evet. Biliyorum," dedim. Ortamda derin bir oh sesi yayıldı.

Okuduk ettik, derken Müftü Yardımcısı:
"Hocam, biliyorsunuz ki Kur'an Kursu mülakatlarında fıkıh sorusu sormuyoruz. Ama siz de takdir edersiniz ki bir karara varabilmemiz için size bir iki fıkıh sorusu sormamız lazım" dedi.
"Tabii hocam, buyurun sorun" dedim.
"Mezhebiniz Şafîî mi?"

"Evet," dedim. Oğlum Mehmet, ipleri eline almanın tam zamanı. Aldın aldın, yoksa elden gidiyor diye kendi kendime gazı verdikten sonra, "Ama ben mezheplere çok da takılmam," dedim. O esnada fark ettim ki Müftü yardımcısının da lafını ağzına tıkmışım. Terbiyesiz ben... İnsan söz alır da konuşur. Siz yapmayın e mi? Durdu.

"Nasıl yani hocam?"
"Şöyle söyleyeyim hocam, yani mezhep olarak sorulduğunda Şafii olduğumu söylerim ama İmam Şafîî'nin kurallarına da körü körüne bağlı değilim. Ortak bir kararın altında buluşulan hükmü kabul ederim."
"Örnek verir misiniz hocam?"
Durdum biraz düşündüm. Acaba ne örnek versem diye.

"Abdest," dedim. "Mesela abdest konusunda İmam Şafii kadına dokunulduğu zaman abdestin bozulduğunu iddia eder. Delil olarak da Maide Suresi'nde (3 veya 6. Ayet olmalı da bu iki ayeti hep karıştırıyorum yahu) abdest ile ilgili konuda 'ev lamestümünnisae' kelimesini alır ve lemese (dokunmak) dokunmaktır diyerekten alır. Yani altında başka anlam aramaz. İmam Ebu Hanife de bozar der, ama çıtayı öyle bir seviyeye koymuştur ki, bunu insanlara uzun uzun açıklamak yerine, bozmuyor demek daha mantıklıdır ki, ben de öyle diyorum. Bunun yanı sıra ise, İmam Ahmed ibn Hanbel ve İmam Enes ibn Malik bu dokunuştan kasıt, şehevi bir dokunuştur, derler. Yani bir alim bozulur der, diğeri bozulmaz der, diğer ikisi ise eğer dokunuş şehvetliyse bozulur şehvetsizse bozulmaz der. Bana da iki alimin söylediği daha kabul edilebilir geldiği için bu konuda İmam Şafîî'nin değil, Hanbeli ve Malîkî görüşünü kabul ederim." dedim.

Evet, müftü yardımcısının ilgisini çekmeyi başarmıştım. Masanın üzerine, öne doğru eğilerek:
"Peki dört mezhep alimi de farklı farklı hükümler verirse?"
"Vicdanıma en rahat hangi hüküm gelirse onu kabul ederim. Biliyorsunuz ki mezheplerin ortaya çıkışını, 'dini kolaylaştırmak' olarak niteliyorlar. Ayrıca peygamberiz de 'Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız' demiştir. Bunun için de bana en kolay gelen, yaşamıma en uygun görüş kiminse onu kabul ederim."

"Peki hocam, ya dört alimin de hüküm belirtmediği bir konu olursa?.."
"Ondan basit ne var. Kur'an önümde, oradan bir şey çıkarmaya çalışırım. Baktım ki olmadı, hadislere başvururum. Baktım ki o da olmadı, daha önce bu olaya benzer verilmiş bir hükümle kıyas yaparım."

"Yani içtihat yaparım diyorsunuz?"
"Tam olarak öyle demesek de, evet bir nevi içtihat yaparım."

"Peki hocam sizin evinizde kaç adet fıkıh kitabı var?" diye sordu müftü yardımcısı. Ben daha cevap vermeden, jüriler dönüp:
"Hocam, adam Kur'an'dan hüküm çıkarırım diyor, sen hala fıkıh kitabı diyorsun.." dediler.
"Yok, yani öyle merak etmiştim. Hani, bir ihtiyacın olursa, bulamadığın kitap falan olursa gelip alabilirsin diye.."
"Teşekkür ederim Hocam. Olursa mutlaka kapınızı çalarım."
"Hocam, sohbetiniz gerçekten de güzeldi. Gönül isterdi ki daha uzun konuşalım ama biliyorsunuz ki sırada bekleyenler var. Umarım daha uzun konuşuruz."
"İnşallah hocam. İyi günler" deyip çıkmıştım. Eyy şimdi ne olacak bilmiyorum. İçerideyken kendimi o kadar kastım ki, dışarı çıktığımda ise, 'Amaaaaann.. Olursa olur, olmazsa olmaz.. Dünyanın sonu değil ya' moduma geri dönmüştüm bile. (Ama sonuç itibariyle geçmiştim. :D)

Şimdi gelelim bu sıkıcı ve uzun lakırdıları neden ettiğime? Hayatımın en ama en (trilyon kere en) güzel hediyesini burada, bu zaman diliminde aldım. İki aylık Kur'an Kursu Öğreticiliği serüvenim başlamıştı işte. Kurs, üç kurdan oluşuyordu. Elif ba'dan başlayıp yeni öğrenenler birinci kuru, Kur'anı yeni okumaya başlayanlar ikinci kuru, Kur'anı okumayı öğrenmiş, tecvidli okumayı öğrenecekler de üçüncü kuru oluşturuyorlar. İşte benim öğrencilerim bunlardı: üçüncü kur. Geneli 10-15 yaşları arasında değişiyordu. Öğrencilerimi çok seviyordum. Onlar da beni seviyorlardı. Fotoğrafları hala bende durur. Bende dediysem de yanımda değil, evde.. Ne de olsa onlar benim ilk göz ağrım.. Canlarım benim hepsi.. İki aylık sürenin sonuna doğru geldiğimizde Mardin'de badem sezonu da başlamıştı. Bir gün öğrencilerimden biri yanıma geldi. Elini arkasında tutuyor, belli ki bir şey var elinde. "Hocam, sizce elimde ne var?" dedi. "Hımmmm.. Bilemem ki, her şey olabilir," dedim. "Ne varmış elinde?" yanındaki arkadaşına baktı. Biraz da utana sıkıla "Size bir şey vereceğim ama kimseye vermeyeceksiniz, tamam mı" dedi. "Aaa.. Olur mu öyle şey! Senin bana verdiğin şeyi ben niye başkasına vereyim," diye sordum. Elini arkasından çıkardı, avucunu açtı. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz diye sordu. Baktım, elinde bir badem var, ama öyle sıradan bir badem değildi. Birbirine yapışık iki badem, minik bir kalp şeklini oluşturuyor. Evet, çift badem o. Yok hocam dedi. Bu badem değildir. Peki neymiş o? Size vereceğim bunu ama ne siz yiyeceksiniz ne de başkasına vereceksiniz. Eğer saklayacaksanız vereceğim, çünkü o benim kalbim, demesin mi? Allahım yarabbim. Ne yapacağımı şaşırdım o an.. Yirmi bir yıl sonra ilk defa biri bana hediye veriyordu. Minik bir kız çocuğu, kendi yüreğini bana hediye ediyordu. Hayatımda aldığım tek ve en güzel hediyedir o çift badem ve hala evde, eşyalarımın arasındaki yerini koruyor.

Bu da böyle bir anıydı işte... Tüm bu saçma yazıyı, sadece ömrümde aldığım tek ve en güzel hediyeyi söylemek içindi. Şu ana kadar, o çift bademden (minik yürekten) başka bir hediye almadım. Zaten o minik kızdan başka kimse de bana hediye vermek istemedi. Ama bu öyle bir hediye ki, bütün hayatım boyunca hiç kimseden hediye almasam bile bana yeterli olacaktır.

Sağlıcakla kalın dostlar...