• 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • 232 syf.
    ·Puan vermedi
    Geleceğe dair kararlarını, umutlarını, hatta tüm varlığını, bir 'düşmanın' varlığı ve olabilecek -olması gereken- bir savaşın üzerine konumlandırmış bir subay. Kuşkusuz; ilk atandığı yer olan, ıssızlığın ortasında bir hapishaneyi andıran, ölü bir sınır bölgesindeki Bastiani Kalesi'ne geldiğinde, böyle biri olacağından habersiz bir subay. Kalenin tepelerinde, zihinlerinin kendilerine oynadığı oyunlar eşliğindeki kuşkulu bekleyişler, insana yalnızlığı hatırlatan bomboş çölün, hep 'birşeylerin' olması ihtimaliyle incelenmesi, görevlerin rutin ritmi ve askerliğin kendisine özgü saçmalıklarıyla bir öncekinden farklı olmayan günler, kariyer konusundaki kaygılar, geçen zamanın en az gidenler kadar değiştirdiği kalanlar, "kim bilir, belki de bir savaş olsa, bir işe yarayabilirdim" in verdiği hüzünle yaşanan vedalar.. Nihayetinde de yaşamadan yaşlanılmış bir hayat... Okuyunuz.
  • 186 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkese merhaba 1000kitap ailesi,
    İncelemeye başlarsam; Şeker Portakalı’nı yıllar önce okumuştum, sanırım ilkokuldayken, bildiğiniz üzere eser sade anlaşılır ve çok kalın bir kitap olmadığı için oldukça popülerleşti son zamanlarda. Üniversite de hocamız ödev olarak kitap özeti istedi. Bu yüzden yeniden okumaya başladım kitabı.Yazarın 48 yaşında ele aldığı bu eserde çocukluğunu romanlaştırarak anlatıyor ve öyle güzel anlatıyor ki. Gerçekten inanılmaz, adeta 5. Buçuk(5 te değil 6 da değil) yaşındaki bir çocuğun ağzından dinliyorsunuz tüm bu olanları. Yazarın hafızasına ve muhakeme yeteneğine hayran kaldım doğrusu.Hayatı o zamanlardan beri sorgulayan ve yaklaşımını daima geliştiren bir zihniyette olduğunu düşünüyorum ve saygıya değer bir insan olduğu izlenimi oluşturuyor.Neyse hikayemize gelirsek: Kahramanımız Zeze’nin(Jose yani Hz. Yusuf’tan, Yusuf ismi) başından geçen gündelik dram ve trajikomik (aslına bakarsanız bir çocuğa göre oldukça fazla) hayatından bahsediyor.Fakat oldukça akıcı, yer yer eğlenceli bir o kadar da hüzünlü duygular hissettirdi.Bazen gerçekten gülerek okudum bazense ağlamaklı oldum okurken. Son zamanlarda okuduğum ve araştırdığım konulardan dolayı ruhsuz bir havaya bürünmüştüm(Siyaset ve bilim). Bu kitap, üzerimdeki ölü toprağını söküp attı. Zaten pek kalın olmadığı için birkaç günde dahi bitirebileceğiniz bir içeriğe sahip fakat bana sorarsanız biraz daha az okuyup süreci 1 haftaya yaymanız bazı kavramları içselleştirmeniz açısından daha faydalı olabilir. Mesela benim büyüdüğüm aile ortamında sevgi her zaman oldu özellikle anne tarafından bu yüzden bu kavramın yoksunluğu yada azlığı hakkında pek bir fikrim yoktu. Öte yandan maddi durumumuz hiçbir zaman çok kötü olmadı. Pek iyi de olmadı ama kimseye de muhtaç olmadık. O yüzden bir babanın yaşayabileceği dramatik olaylardan edindiği izlenim hakkında da pek bir fikrim olmamıştı uzunca bir süre çünkü babam bu konuda gerçekten ketumdu. Yine içerik olarak Zeze sevgi konusunda aile ortamında dahi olsa ayrımcılığa belirli ölçüde maruz kalıyor ve bu yoksunluk onu haşarılığa itiyor ki çevresinin dikkatini çekebilsin. Gerçekten de çekiyor tüm dikkatleri üzerine fakat pek iyi olmuyor bu durum çünkü çoğu zaman dayak yiyor. Fakat öte yandan oldukça zeki bir çocuk hatta "çocuk adam" diyebileceğimiz kadar büyümüşte küçülmüş denilen cinsten. Bu yüzden bazı yetişkinler tarafından takdir ve teşvik ediliyor. Öğretmeni, Bay Arivaldo ve Manuel Valadares… Özellikle son isim hayatını oldukça etkiliyor ve bir çocuğun özellikle de her bakımdan yoksun fakat zeki bir "çocuk adam"ın ihtiyacı olan herşeyi karşılıyor. Zaten bu kitabı yazmasının esas sebebi dahi diyebiliriz. Kesinlikle okumalısınız, iyi günler iyi okumalar efenim :)
  • Ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacını kalmadı artık. Sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta ama aşk sayesinde sıhhatteyim. Araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her aksar mehtaba bakıyorum, bilesin. "Bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbihal ediyorum; "Ne haldedir sevgilim, hoş mudur, safaca mıdır İstanbullar sultanı bugün?" diye tekrar soruyorum. "Hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen... Velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlemeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. Senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. Sonra tövbeler ediyorum. Seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.

    Sinan Yağmur - Aşkname
  • Bir öykü dergisinde yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. Dergi linki: https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif

    “Kız bu kaç yaşına bastı? Evde kalacak vallahi. Hahahaha! Yok yok. Kendi bulamayacak. Anlaşıldı. Ben buldum birini. Bizim komşunun oğlu. Asker. Maaşı da iyiymiş. Öyle dedi annesi geçen. Aman bir kurum bir kurum. Sanki genelkurmay başkanı oldu çocuk.”

    Yosma teyze bu. İsme bak. Güzel kadın demekmiş. Söyler de durur. Seni gördükten sonra kim inanır yosmanın güzel kadın demek olduğuna be. Kırmızı ruju dudağına sürmemiş, yemiş sanki. Utanmasa yanaklarına da sürecekmiş. Yemekten şişmiş her yeri. Hiçbir günü de kaçırmaz. Hepsine gider. Masada ne var ne yok silip süpürür. Her gelmesine de benim yaşımı sorar. Beyin yerine kısır doldurmuş kafatasına Allah. Bak yine birini bulmuş bana. Bulmasa şaşırdım zaten. Kimmiş çocuk? Komşusu muymuş? Hangi komşusunun oğlu asker olmuş be. Yalandır valla. Bakın ben size diyorum. Bu kadının ağzından doğru söz çıktığı görülmemiştir.

    “Yirmi yedi Yosma Teyze.” diyorum. Yosssssssss….ma şeklinde söyledim. Annem gözlerimin içine kızgın kızgın baktı yine. Misafir gittikten sonra söyleyeceği cümleleri hazırlıyor zihninde. Her zamanki şey. Kendimi bildim bileli böyle yapıyor. Mahallenin diğer bütün çocukları melek, ben şeytan. Ne yapsam suç. Halime teyzenin kızı yaygarayı koparsın, gidip severdi. Şenay ablanın oğlu camı çerçeveyi indirse, çocuktur yapar derdi. Ama ben yapınca suç olurdu. Şu yaşıma geldim hala aynı. Değişmez. Alıştım da zaten. Kaşarlandım anlayacağınız. Suratına bakıyorum. İnadına sırıtıyorum.

    Yosma Teyze’nin suratı düşüyor. Ortamı yumuşatmak için annem devreye giriyor.

    “Sarma da var. Hızlı gitmeyin hanımlar.” Gülüyor. Kadınlarda bir neşe bir neşe görmeniz lazım. Vardır onların midesinde sürekli boşluk. Merak etme anne sen. Ne verirsen ver. Yerler. Geçen gün bir belgesel izledim. Dünyanın en obur hayvanlarını tanıtıyorlardı. Bir grubu tanımıyorlar. Bizim komşulardan hiçbiri yok aralarında. Hahahahahah! Buraya da gelin diye bağırdım ekrana.

    “Kız sen ne okuduydun? İsmi de bir garip ki. Dilim hiç dönmüyor anam.”

    Bu da Münevver Teyze. Anam Münevver. Her lafının sonunda, anam. Yerden bitme. Bir metre boyu var ama dil üçe beş. Burnunun yanında kocaman bir ben. Gözüne bakarak konuşmak imkansız. Gözüm hep bu bene kayıyor. Kızı doktor. Sünepe Selin. Kızda bir kafa var. Aynı sınıfta okuduk. Öğretmen soruyu daha tahtaya yazmadan cevabını yapıştırırdı. Ama inanın okulda tek bir arkadaşı yoktu. Okur da okurdu. Ne okuduğu da belli değil. Garip gurup şeyler. Annesi kabak tatlısı yedirmiş küçükken güya. Ondan böyle zeki olmuş. Renginin turuncuya kaydığında bir iş vardı zaten. Münevver teyze her gelmesine anlata anlata bitiremez bu sünepeyi. Tus mu ne, onu kazanmış şimdi de. Beyin cerrahı olacakmış. İlk operasyonunu annesine yapmalı. Gıcık da bir gülmesi var. Kesik kesik. Bütün bedeni sarsılıyor. Bak yine aynı şekilde gülüyor.

    “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği.” diyorum. Bilerek uzatıyorum. Jeodezi mühendisliği desem de olurdu.

    “Hah işte o. Jedozi mi ne. Nasıl bir meslek kız bu? Ne iş yapıyor bunu bitirenler? ”

    Suratında küçümseyen bir gülümseme. Anneme bakıyor konuşurken. Karşısında ben yokmuşum gibi. Bildiği mesleklerin haricinde meslek sahibi oldum mu, yandın. Doktor, öğretmen, mühendis, hemşire… Kızı jinekolog olmayı seçseydi görürdüm. Anam o da ne diye ortalığı birbirine katardı. Beyin cerrahı. Seviniyor. Televizyonda duymuş ya. Oradan biliyor. Haspam.

    “Yer bilimi teyzecim. İş alanı kısıtlı. Bakınıyorum sürekli. Bazı yerlerden cevap bekliyorum.”

    Ekşimiş bir ifadeyle söylüyorum bunu. Dalga geçer gibi değil ama. Sizin kız da tusu kazanmış ama ben de iş arıyorum diye övünür gibi. Aynı kefeye koyuyorum bu ikisini anlayacağınız. Restine rest çekiyorum.

    Bozuntuya vermeden, “Olur anam olur. Dert etme fazla. İstanbul büyük memleket. İllaki iş bulursun. Kendi mesleğin olmaz başka bir iş bulursun. İşsiz kalacak değilsin ya. Bak Sunay’ın kızı da o dediğin üniversitelerden birini bitirdi. Dört yıl iş aradı. Şimdi kasiyer. İşsiz kalmadı en azından. Sen de kalmazsın.”

    Sunay’ın kızı kim be! Bana ne ondan. İşsiz kalmışım, kalmamışım kime ne. Size mi kaldı benim işimin gücümün tasası. Hem bunu dert eden sizsiniz. Bana kalsa çalışmam bile. Otururum evde. Gerçi dert ettiğiniz de yoktur ya. Anca kendinizi düşünün. Kendi aranızda işi olan erkeklere, işi olan kızları yamayın. Ben istemiyorum evlenmek falan.

    “Boşverin şimdi kızın işini. Rahat bırakın ayol. O işini bilir. Güzel kızım benim.”

    Allahtan Halime teyze var. Bunca cadalozun arasında ne işi var anlamış değilim. Emekli öğretmen. İnsan halinden anlayan biri. Pek muhabbete karışmaz. Kendi halinde, sessizce konuşulanları dinler. Sadece var olmak için bulunuyor sanki bu ortamda. Yalnız kalmamak için. Yalnızlığı sevmiyor sanırım. Zaten yalnız sayılır. Benden duymuş olmayın ama hiç çocuğu olmamış. O yüzden evlilik işlerine de bulaşmaz. En güzeli. Çocuk büyütmek çok büyük dert bu devirde. İlkokul arkadaşım Aynur evlendi de iki çocuğu bile oldu. Geçen buluştuk. Dert yandı. Kucağına al, suratına alış, emzir, yedir, gazını çıkar, altını değiştir, gece ağlamasına kalk, uykusuz kal, meme uçların yara olsun, kanasın, uçlarına krem sür, geçmesin, sinirlen, çocuğu fırlatıp kaçmak iste, dert yan senin gibi olanlara, seni anlamayanlara kız, söv, bağır, hasta ol, aman çocuğa geçmesin ne yaparız sonra diye düşün, kocan olacak öküzü çek… Aynur kendine gel diye bağırmasam devam edecekti. Ohoooo! Daha bir dünya şey söyledi de dinlemedim. Bekarken evlileri dinlemek çok sıkıcı geliyor insana. Ben kesinlikle Aynur gibi olmayacağım. İş bulup, kendi başıma yaşayacağım. Evlenmekmiş, çocukmuş umrumda olmayacak. Hem ben yapamam hiçbirini. Vallahi de yapamam.

    “Kız Hatice. Kocanla aran nasıl? Hala tık yok mu adamda?” diye soruyor Yosma teyze.

    Güleceğim diye ağzındaki sarmayı düşürüyor yere. Suratı kıpkırmızı. Münevver teyze de ona katılıyor. Hatice abla kızıyor ama ses etmiyor. Evleneli beş sene olmuş. Hala çocukları yok. Mahallelinin diline düştü kadıncağız. Bizim dinozorların arasında, en genci. Güzel mi güzel. Upuzun saçları beline kadar. Boy pos desen yerinde. Bembeyaz teni. Güneş vurduğunda sırtındaki sarı tüyler titreşiyor. Kadın gibi kadın. Kocasını da annem buldu. Eski ev sahibimizin oğlu. Tıfıl, köse, saçlarının da yarısı dökülmüş. Anneme sorsan öğretmen adam. Okumuş. Geçenlerde otobüste gördüm. Fark etmedi bile beni. Kafası yerde. Bozuk para arıyor sanki. Sünepe herif. Yaktılar kızın başını.

    “Öyle deme Yosma. Yazık kıza. Baksana, ne kadar üzülüyor.” diyor annem.

    “Kız takıldık. Çocuklarının olmasını en çok ben istiyorum. Vallahi de billahi de ilk ben göreceğim bebeklerini. Takacağım hemen reşatı. Helali hoş olsun yeğenime.”

    Bak bak şundaki kurumlara. Reşat altın takacakmış. Yalan. Pintiliğinden ölecek. Seccadesi kaybolsa alnını betona koyan cinsten. Onun günü geldiği zaman millet aç kalmayayım diye yanında bir şeyler götürür. Yufkadan dört çeşit börek yapar. Kocası yufkacı ya ondan. İnanın, kocasının yufkalarının yarısını bu kadın alır. Adam da aynı. İnsan karısından para alır mı? Bu adam alıyor. Geçen mahalle çalkalandı. Adam beş yufka vermiş de, Yosma teyze dört yufka parası bırakmış. Sonradan fark etmiş. Eve gittiğinde katmış evi birbirine. Çocukları ne yapsa boş. Kavga dövüş gitmiş. Şimdi kadın bu yaşta, ölmüş anasının yıkık dökük evinde kalıyor. Boşanacağım demiş anneme. Geçen, günden çıktıktan sonra söyledi. Nah boşar dedi üzerine. Parmağını da elinin ayıp tarafına soktu bunu derken. Güldük epey.

    “Hanımlar duydunuz mu Kazım’ın başına gelenleri? Hem de bu yaşta.” diyor ilk defa sahneye çıkan Gülizar abla. Erkek gibi kadın. Sesi de kalın ki. Ortalık inliyor. Cezaevi gardiyanlığı yapıyor. Bir insana mesleği bu kadar mı yakışır. Ayakkabı numarası kırk bir. Bazen kocasıyla değişiğe giyiyorlar diyip gülüyoruz annemle. Annem de az değil. Misafirler gittikten sonra arkalarından neler atıp tutacak merak ediyorum. Şimdi suratlarına gülüyor. Neyse o olmalı insan. Varsa bir şey suratına söylemeli.

    “Ne olmuş kız? Çatlatma adamı da söyle.” diyor Halime teyze. İlk defa onu bu kadar meraklı görüyorum. Kadın, ne kadar usturuplu olsa da yine kadın. Elindeki işi bırakıyor. Doğmamış torunlarına patik örüyor garibim. Böyle avunuyor.

    “Karısı hamileymiş. Kadıncağız neden gelmedi sanıyorsunuz. Sokağa çıkamıyormuş utancından. Oğlunu geçen ay evlendirdiler bacım. Bizim adam gitmiş bakkalına. Kazım düşünceli düşünceli oturuyormuş. Hayırdır Kazım, neyin var, diye sormuş. Başta söylemek istememiş. Bizimki ısrar edince, usulca bizim hanım hamile, demiş. Bizimki ne dese beğenirsiniz. Yersen o kadar pestili olacağı budur. Hahahahayttt! Bizimki de alem adam.”

    Bir şenlik havası sarıyor evi. Kahkahaların ucu bucağı görünmüyor. Bak bu habere ben de şaşırdım. Vesile teyze hamileymiş. Kadın ellisine dayandı. Millet ne doğurgan çıktı be! Ben annemle babamın seviştiklerini düşününce kötü oluyorum. Valla annem benden önce hamile kalsa, evi başlarına yıkardım. Senem’e mesaj atayım. O ne diyor bu işe bakalım. Ne de olsa annesi.

    “Ha ha ha! Kız Hatice duy duy. Kocana gidip hemen söyle haberi. Kazım’daki pestilden alsın kendine. Bak sen de eksik etme sofrada. Sabah akşam yesin adam. Elli yaşındaki kadını hamile bıraktırmış baksana.” diyor Yosma teyze. Havadaki en ufak laf sokma malzemesini kaçırmıyor. Yosssssss… maaaaa!

    Hatice abla bile gülüyor buna. “Vallahi söylüyorum.” diyor. Telefonu eline alıyor.

    Bazen çok komik oluyor bu kadınlar. İnsan ilk başta yadırgasa da, gün havası farklı. İnsanın içini sarıveriyor bir şekilde. Örümcek ağı misali.

    Senem mesaj attı. Annemi bırak şimdi. Mahalleye yeni bir aile taşınmış. Bir oğulları var, süt. Hemen görelim kanka. Vallahi lokum diye çiğne. Yut. Pek umursamıyor anlaşılan annesinin durumunu. Yarın kuaföre gidelim yazmış. Gidelim tabii ya. Erkeklere güzel gözükmek lazım. Evde kalacak değilim ya.

    “Kız, Kazım’ın bakkala da gidilmez artık. Mazallah. Adam bizi bile düdükler anam.” diyor Münevver teyze.

    Herkes Hatice ablaya bakarak gülüyor. Yok artık. Bu kadınlar da çok edepsiz oluyor bazen. Kadın baştan aşağı kızardı. Yapılacak şey mi? Suratında mahcup bir ifade. Kocasına yazdığı mesaja bakıyor. Pestili çokla kocacım.

    “Bu ne tatlısı kız. Şerbeti yaktı geçirdi boğazımı.” diyor Gülizar abla. Hani nerde o sertliğin? Bir şerbetlik kadınmışsın Gülizar abla. Kusura bakma. Elinde copla, gece gündüz gezinirsin hapishanelerde ama sende de iş yokmuş be! Git kocanın dibine. Lafını dinle sen. Pehhhhh!

    “Su getir kızım, koş.” diyor annem. Suratında sahte bir endişe. Ölse umurunda olmayacak. Panik yapıyor kendince.

    Mutfağa gidiyorum. Çaydanlıktaki sıcak sudan koyuyorum. Belki daha fazla yanar. Hahahahahahah! Bu arada, şu yosmanın komşusunun oğlu nasıl bir şey acaba? Kadınlar gidince anneme sorayım en iyisi mi. Asker adam. Disiplinli olur hem. Lojmanda falan yaşarız. Ekmek elden su gölden. Ohhhh! Bir sürü de kadın olur öyle yerlerde. Gelsin günler, börekler, çörekler. İçeriden gülme sesleri geliyor. Hem de bensiz. Geliyorum hanımlar. Bekleyin beni.
  • 332 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba arkadaşlar. Yeni yılın ilk kitabında da kendimizi aşıyor ve bilimsel bir kitapla başlıyoruz. 1954 yılında James Watson ile birlikte DNA’nın ikili sarmal yapısını keşfeden Francis Crick aradan geçen uzun yıllara rağmen ölümünden 10 yıl evvel (1994 yılında) bir eser daha kaleme alır: Şaşırtan Varsayım. 2005 yılında (ölümünden 1 yıl sonra) bilime muhtaç ve aç olmayan ülkemizde eseri yayımlanır. Yayımlayıcısı Tübitak olduğu için onlara tabii ki ses etmeyeceğim (yazın nasıl da reddettiler beni) ama biraz serzenişte de bulunmadım değil.
    Kitabımız genel hatlarıyla bizlere ne sunuyor? Aslında bu cevabı arıyoruz bizler. Bu soruyu biricik kuzenlerimiz yahut ‘Kanka’ sıfatındaki yakınlarımıza sorduğumuzda genel cevap tam olarak şöyle: “Benlik bir şey yok knk, senlik bir durum yok a(..)
    Aslında evet bir yerden de oldukça doğru cevaplar. Tamamen bilinç üzerine ve onu bağımsızlaştırmayı konu edinen bir araştırma olduğu için bizim görgüsüzler gene bilmedikleri bir konuyu bilmiş oldular. Peki, içerik de öyle mi? Haydi gelin hep birlikte buna bakalım.
    Kitabı 3 başlık altında 18 bölümde inceleyebiliyoruz. Bahsedilen konuları şöyle bir toparlayacak olursak: Bilinç, Bellek, İnsan Beyni, Nöronlar, Primatlar, Sinirler ve Özgür İrade şeklinde bahsetmek en doğrusu olacaktır. Ancak ben, yazarın ÖNSÖZ bölümüne dikkati çekmek istiyorum. Yazar burada neyi nasıl yaptığını bölümlere ve başlıklara ayırarak öyle detaylı vermiş ki; bir bilim kitabında aradığınız en iyi durum diyebilirim. Okumaya başlamadan önce neye başlayacağınızı, ne okuyacağınızı ve hangi konuda bilgi alacağınızı önceden biliyorsunuz. İş hayatında buna ne deniyor? Brifing mi? Adını bilmesek de işlevini biliyoruz. Önemli olanda bu. (Savunma Mekanizması, teşekkürler Neronlarım)
    Kitap acayip derecede zor aslında. Bunu söyleyebilirim. Çünkü bahsettiği konu basit bir konu değil ve günümüzde araştırmaların ne denli ilerlediğini de oldukça merak ettim. Açıkçası bu konuda gene Tübitak a ait bir eser biliyorsanız önermenizi rica edeceğim. Kitabı özellikle bilimsel alanda merak eden arkadaşlar dışına tavsiye etmiyorum çünkü başladıktan yarım saat sonra ‘Artık bıraksam mı’ evresine girmenizi istemiyorum. Bunun dışında keyifli okumalar ve mutlu günler dileyerek sizlere veda ediyorum..
  • Okumakta... Sonuna kadar okumakta fayda var...

    Kadınların içindeki küçük kız...!

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. “Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir” diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
    Alaycı bir ses tonuyla:

    Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    – Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent’in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    – Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    – Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    – Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    – Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
    – Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    – O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu” diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
    – Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    – Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    – Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    – Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
    – Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    – Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    – Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    – Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    – Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    – Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    – Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    – Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
    – Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    – Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
    – Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    – Küçük kızı severek.
    – Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    – Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
    .
    – Nasıl yani ?
    – Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
    – Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır “babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. “Harikasın prenses gibi olmuşsun” demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona “bebeğim” diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. “Bebeğim bana bir çay yapar mısın?” dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz…

    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

    - Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.
    – Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur…

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    – Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. smile ifade simgesi
    İnci hiç konuşmadı.
    – Sorsana “niye” diye.
    İnci kızgın kızgın:
    – Niye? diye sordu.
    – Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı….

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. “bak senin sevdiğin meyveleri aldım” Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın….

    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    Sonra Bülent yere diz çöktü.
    – Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
    – Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    – Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü…