• “Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
    Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
    Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
    “Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
    Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
    “Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
    Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
    Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.
  • Kendisine

    Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür
    Sen ey inatçı kıskanç, alçak gönüllü ve hür
    Karanlık geceleri korkutsa da günahım
    Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım
    Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın
    Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın
    Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı
    Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı
    Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek
    Hangi harfin başını bekliyor şimdi melek
    Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel
    Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel
    Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar
    Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar
    Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde
    Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde
    En hâkî denizini verdim sana ömrümün
    Dilediğince yıkan sularında gönlümün
    Sürmek mi istiyorsun masal arabasını
    Getireyim kapına devlerin en hasını
    Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının
    Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın
    Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime
    Hattı hümayununla sultan oldun evime
    Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr
    Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar
    Yüzündeki çizgiler kûfî midir sülüs mü
    Aradığın define İrem mi Endülüs mü
    Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın
    Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın
    Azimli bir yüreğin yorgun kimyasın da mı
    Sevda denklemlerinin memnû dünyasında mı
    Her pazartesi âhım kapında helâk olur
    Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur
    Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben
    Bilseydin sana benden bakanı görünmeden
    Anlardın; her macera tende rü’yet gibidir
    Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir
    Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde
    Sahraya dönüyorum baharın ötesinde
    Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet
    Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet
    Bu tebessüm rüya mı, bu istifham uğru mu
    Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu
    Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini
    Hâtıra bırak bana oyalı mendilini
    Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin
    Asya’nın bağrı kadar muammalı ve derin
    Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden
    Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden
    Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi
    Masallar ülkesinde Zengibar kalesi mi
    Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm
    Hudutlarında bile duramadım, a gülüm
    İpeğimi elimden aldı pusathâneler
    Bulamaz kaybedilen nûn’u rasathaneler
    Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın
    Hayatımın ansızın kopan damarı mısın
    Paslandı buzdağları ortasında çeliğim
    Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim
    Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim
    Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim
    Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı
    Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı
    Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm
    Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm
    Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini
    Efeler diyârına çevirirdim yüzünü
    Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak
    Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak
    Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır
    Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır
    Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya
    Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya
    Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak
    Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak
    Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var
    Baktığım her duruşun muammalı bir duvar
    Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil
    Neden vivien kokar baharın, leylâk değil
    Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi
    Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi
    İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında
    Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında
    Yine de, yokluğumun en şüpheli çağıydın
    Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın
    Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum
    Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum
    Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun
    Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun

    / Nurullah Genç
  • Ah ruhum,
    Yüzündür sessizlik,
    Ve uyur gözlerinde karanlık gölgeleri gecenin.
    Fakat ne kadar ürkütücüsün sen sessizlik,
    Sen ürkütücü sessizlik.
  • "Mum çevresinde pervaneleri olduğu müddetçe aşka germiyet verir.
    Pervanesi mum, kuru ışıktan gayri nedir ki? Işık güneşte de vardır, ayda da. Amma güneşin ışığı hakiki ateşten olduğu için çevresinde pervaneleri döner durur. Halbuki ayın ışığı sahtedir, güneşten çalınmadır ve tabii bu yüzden ayın etrafında dönen hiçbir yıldız görülmemiştir. Çünkü aşk gerçeğedir, gölgeye değil. Gölgeye aşık olanın, hakikatinden haberi yok demektir. Gerçeğe âşık olan ise ışıktadır.
    Belki bu yüzden olsa gerek, mum, ayın yapamadığını yapar ve varlığı aşksız, ateşsiz, dönüşsüz bırakmamak için gecenin güneşi misali yanar. Ta'ki seher olup güneş yeni bir aşkı, yeni bir ateşi ve yeni bir dönüşü getirsin. Bunu kıyas metoduna vurursak, mumun ateşi Eflâtun'un mağarasındaki gölgeleri kımıldatır, illâ güneşin ateşi, ideler âleminden hakikat korlarını gösterir.
    Mum, kendi mütevazı yanışı içinde muhteşem âşıklar peyda ederken güneşin ihtişamı nice âşıkları tevazu ile büyütür. Onun için güneş gelince mum, aşk nöbetini devreder."
    İskender Pala
    Kapı Yayınları
  • "Gökyüzü biraz daha karanlıklaştı, mavi üstüne mavi, her saniye biraz daha mavi ve daha derin, çok daha derin gölgeleri gecenin..."


    Haruki Murakami