• Tuncay bey gece elektrikler kesik olduğu için bir kaç tane mum yakmış ve bir nehir ki ömrüm adlı albümü için çalışmalarına evinde, mum ışığında devam etmiştir. gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya dalması sonucu devrilen mum veya mumlar eşyaları tutuşturmuş ve maalesef çıkan yangında hayatını kaybetmiştir.

    ölümüne neden olan yangın 21.11.2004 pazartesi sabahı 03:00 suları çıkmıştır. tuncay akdoğan 21.11.2004 pazartesi günü, öğlen saatlerinde seyhan müzik ile albüm için anlaşma imzalayacaktı.

    bu arada hazar adlı şiiri, ölmeden önce kaleme aldığı son şiirdir.

    https://youtu.be/vrx13fSjYY4

    "sevdiklerim ve beni sevenler, bağışlayın
    su akıyor ve ben gidiyorum..."


    sonra fark ettim ki 
    su akıyor, rüzgar esiyor, yağmur yağıyor 
    herşey yine ve aynı şekilde oluyor.. 
    öyle bir yere geldim ki 
    sıcak ve soğuk, aşk ve nefret, savaş ve barış 
    üşümek ve sonra ısınmak gibi.. 
    gitsem ayrılık olur, kalsam çöl.. 
    gidersem bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler ama 
    anladım ki özlemden hiç kimse ölmüyor, ama ben ölüyorum.. 
    nefes alıyorum, önemsiyorum ve gitmek istiyorum.. 
    anladım ki hasret yeni bir aşk'a kadar sürüyor.. 
    sewdiklerim ve beni sewenler, 
    bağışlağın su akıyor ve ben gidiyorum... 

    Bir nehir ki ömrüm 
    Taşır bin yıllık kavgasını
    ~~~
  • Evet, yine geldik yeni bir José Rodrigues dos Santos kitabımıza ve onun bizim üzerimizde bıraktıklarına!

    Yazarın kitaplarında konular birbirine biraz yakın ve çok azda olsa sanki bağlantılıymış hissi vermektedir ama ben şahsen bağlantılı olmadıklarına eminim. Yanılıyorsam da lütfen düzeltin!

    İsa’nın Son Sırrı, dinlerin tarihi, dinlerin kökeni konusunda biz bilmeyenlere ve diğer şüphecilere gelsin!

    Yazarımız bu romanı ile resmen bizim Hıristiyanlık üzerine olan temel din bilgimizi ve bildiklerimizi baltalıyor bırakıyor diyebilirim. Önceki eserlerinden olan "Tanrı'nın formülü" okuduktan sonra, bu yeni kitabı okurlarına adeta sağ gösterip soldan gelen bir tokat etkisi veriyor. Burada anlatılmak istenilenin bir kısmı okurlar tarafından zaten biliniyor olsa bile, vahiyden vahiyeye, ayetten ayete gelgitlere şahit oluyoruz. Konuya hâkim olmayan bir okur bile, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerini ve ayetlerini bir fiil okuyor, öğreniyor diyebilirim. Yazar sınırları az daha zorlasaydı, beni de dinden imandan çıkaracaktı emin olun. Derler ya, dört Kutsal kitabı okuduktan sonra ateist oldum diye. Onun gibi bir şey işte :)

    Kitabımız gerilim kokan bir tarih filmi tadında ilerlerken, olaylar belli bir sayfadan sonra Hıristiyan dininin temeli olan İsa'nın bizim için yeni, bilinmedik yüzünü ortaya çıkararak biz okurları adeta sürüklüyor götürüyor. Biz bugüne kadar Tanrı’nın elçilerini dört dörtlük diye bilirken, karşımıza bir köktendinci, mezhepçi, kusurları olan ve ilahtan ziyade etten kemikten bir insan ile karşılaşıyoruz...

    Ünlü Paleograf Patricia Escalona, Vatikan Kütüphanesi'nde gecenin ilerleyen saatlerinde, Kilise tarafından yönetilen en eski el yazmalarından bazılarını incelerken, gizemli bir katil tarafından öldürülür ve cesedinin yanına şifreli bir mesaj bırakılır. Roma Forumu'nun kalıntılarının restorasyonu üzerine çalışmakta olan Tomás Noronha, İtalyan polisi tarafından suç mahalline davet edilir: çünkü kayıtlara bakıldığında kurban ile en son o iletişim kurmuştur. Kriptoloji uzmanı tarihçimiz katilin mesajının şifresini çözmeyi başarır ve çok karmaşık bir soruşturmanın içinde bulur kendisini. Neredeyse eş zamanlı olarak ritüel tarzı bir cinayet İrlanda'da, bir diğeri ise Bulgaristan'da işlenir. Cinayet tarzı bir öncekiler ile benzerdir ve Kutsal metinlere, kitaplara işaret eden iki yeni şifreli mesaj daha bulunmuştur. Bir kurbandan diğerine, bir şifreli mesajdan diğerine sürükleneceğiz.

    Dos Santos’un cesareti biz okurları Roma, Budapeşte, Dublin ve sonunda Kudüs’te yerleşkesi olan bir vakfa götürüyor. Dünyaca ünlü bilim insanlarının geçmişten günümüze gelen ve geleceğimizi etkileyecek olan buluşlarına şahit olacağız. En can alıcısıysa, yaratılanın Yaradan’ın rolüne soyunma emeline, gayretine ve hırsına şahit olacağız. Peki, ama tüm bunlar ne ve hangi amaca hizmet etmek için? Kudüs’ün eski Talpiot mahallesinde 1980’li yıllarda keşfedilen mezar odalarının birinde, üzerinde “İsa’nın oğlu Ye Huda” yazan bir kutu bulunmuştu. İşte Arkan Vakfı’nın hedefi olan “insanlığın en olağan üstü projesi”’in temeli bu mezarlıkta bulunan önemli şahsiyetlerden geriye kalan kemikleri ile ilgiliydi.

    Bu romanda geçen konu ve ilginç olan şeyler, bir klonlama hikâyesinden ziyade, bilindik her şeyin sorgulanması: yalanlar üzerine inşa edilmiş bir dinin deşifre edilmesine dayanmaktadır. Bu kitapta bahse konu tarihi olayları detaylı olarak inceleyerek ele almanızda fayda var. Yaşananların ve yazarın doğruluğuna kanaat getirmek için bazı kitaplara da el atmak zorunda kalabilirsiniz. Kitapları bulamasanız da, internet üzerinde erişebileceğiniz birçok kaynak var. Yabancı dil bilginiz varsa, daha geniş kapsamlı bilgi kaynaklarına da erişim şansınız olacaktır. Bir Dan Brown tadında olmasa da, yerleşik tarihsel gerçekleri etkileyici bir şekilde kaleme alan José Rodrigues dos Santos, bu yaşanmış detayları bize gerçekleri ile verir.

    Bu romanda işlenen güzel bir entrikanın ardından, dünden günümüze Hıristiyanlığın ayrıntılarının çözümlenmesi ele alınmıştır. İsa'nın geçmişten gelen mesajlarını tahrip ederek insanlara iletmeyi nasıl başardılar? Tüm antik metinlerde öne gelen bilinçli, bilinçsiz çeviri hatalarının yarattığı sorunları ve sonuçlarına şahit olacağız. Bir okur olarak belki bu kitabı okurken rahatsız olabilir ve acaba İslam dinine de sıra gelecek mi diye şüphe duyabilir, tedirgin olabilirsiniz. Korkmayınız efendim, yazarımız her ne kadar bize yakın coğrafyayı işliyor olsa da, daha henüz İslam dinini işlemedi diye biliyorum. Bu ileride de el atmayacağı anlamına gelmesin.

    Kısacası, benim okuduğum ve önerebileceğim bir José Rodrigues dos Santos macerasıdır. Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Bundan sekiz yıl evvel ilk kez dinlemiştim bu şarkıyı,resmen tüm ömrümü seyrediyordum şarkıyı dinlerken.
    Yaşımın henüz böyle duyguları tam anlayamayacak olmasına rağmen ne çok etkilemişti bu sözler beni.

    Sekiz yıl sonrasında, bugün birden aklıma düşüverdi notaları. Tüylerim ürperdi,şimdi gözlerimi kapatmama bile gerek kalmadan çeyrek asırlık ömrümü yeniden temâşa ediyordum.

    Hani herkesin kimselere anlatamadığı derin yaraları olurya. Kimselerin bilmediği, bir mücevherâttan daha itinâ ile korumaya aldığı,ve hiç kimsenin onu anlayamayacağını düşündüğü hisler...

    İşte tüm bu hislerimi bir “le le le “ kısmı ile öyle güzel anlıyordu, ve ben şarkıyı değil, şarkı beni dinliyordu…

    Sekiz yıl evvel dinlemekle kalmamış araştırmıştım da ,
    böyle yüreğimi garip bir ürpertiye boğan bu şarkının anısı acep ne ola. Öğrendim ki, o ürperti ölümün ürpertisi idi.


    Tuncay bey, parasızlık yüzünden elektrikler kesik olduğu için bir kaç tane mum yakmış ve bir nehir ki ömrüm adlı albümü için çalışmalarına evinde, mum ışığında devam ediyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya daldı, lakin hala yanmakta olan mumlar devrilmiş eşyaları tutuşturmuş ve ansızın bir
    ölümsessizliği ile gelmişti ecel. Gariptir ki o gecenin sabahı bir müzik şirketi ile öğle saatlerinde, içinde bu müziğin de olduğu “bir nehir ki ömrüm” albümünün anlaşmasını imzalayacaktı.

    Ölümü hissetmişçesine yazdığı son şiirdi bu.
    "Sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın
    su akıyor ve ben gidiyorum.."

    A cânlar.
    İnsan ne garip bir varlıktır değil mi.
    Bir bakmışsın bir dakika içinde öyle
    Biriktirip durduğun , kendisi için üzüldüğün, hatta gecelerce ömrünü harap ettiğin her ne varsa sadece bir saniyede yok olup gidiyor.
    Üstâd diyor ya:

    " Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.”
    Çünkü, ölüm değişmiyor, firak bekaya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.

    Kelimesi kelimesine öyle mühim sözlerdir ki bunlar.
    Bir lâhza sonra yaşayacak olmaya bile bir delilimiz yok iken, farkedebiliyor muyuz ne çok, hemde ne gereksizce büyütüvermişiz her şeyi, .

    Hani, diyor ya Franz Kafka,

    “Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.”

    https://youtu.be/0KftnhNuYRo
  • Tadı damağımda kalan bir başka Murakami kitabının daha sonuna geldim. Murakami beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmıyor. Gece yarısı bir kafede tek başına kitap okuyan Mari’nin gecenin ilerleyen saatlerinde başına gelenleri okuyoruz. Çok farklı karakterler yaratmış Murakami. Okurken zevk aldım.
  • Herkese iyi akşamlar sayın 1000k lılar. Bu akşam sizlere geçtiğimiz Yaz başımdan geçen sıradışı bir olayı anlatacağım.
    Ben bu iletiyi, otobüsün en ücra köşesinde (35 número :) rahatsız bir koltukta 12 saatlik yolculuğumun ilk dakikalarında yazarken, sizler rahat yataklarınıza uzanmış bir şekilde bu iletiyi okuyor olacaksınız.
    Kafamda iki soru;
    1)pantolon yırtılmadan memlekete varabilir miyim?
    2)Öndeki koltuğa dizimi dayayınca öndeki insan rahatsız oluyor mu?
    Neyse bu soruları bir kenara bırakıp mevzuya gelmeden önce; nasılsınız? İyi misiniz? Umarım hepiniz iyisinizdir. Kötüyseniz de iyi olursunuz.
    O zaman hala okuyorsanız asıl konuya 1 yıldır düzenli aralıklarla üzerine düşündüğüm ama her seferinde sonuçsuz kalan ve beni hayrete düşüren, ilk günkü tazeliğini koruyan olaya geçiyorum. Biraz hikayeleştireceğim haberiniz olsun.

    Geçtiğimiz yaz kardeşim Feyza(18) bana gezmeye gelmişti. Günler geçiyor biz geziyorduk. Geziyor geziyor istanbulu feth ediyorduk.
    Bir cumartesi sabahı saat 9 sularında kalktık, el yüz yıkama fasılları vs. Vs. herzaman ki gibi rotasız, plansız, spontane bir şekilde ďışarı çıkıp gezmek için hazırlanmaya başladık. Hazırlıklara başlayamadık, çünkü aman tanrım😱 kardeşimin şarj aleti kayıp." Ne var sanki şarj aleti bu, kaybolur bulunur niye abartıyorsunuz." Dediğinizi duyar gibiyim. Ama Hayıııır o normal bir sarj aleti değil. Oo, 18 yaşında Snap, story tutkunu bir "genç kızın" şah damarı :)).
    Neyse hazırlıklar durdu ve şarj aleti aramalarına başlandı. normal şartlarda 5 dk da bulunması gereken sarj aleti aramalarımızda 2. Saate ulaşmanıza rağmen henüz bir sonuca varamadık.
    Öyle bir arama yaptık ki buz dolabından petek aralarına, halı altlarından, banyo dolabı üstlerine kadar odaları santim santim aradık. Malesef kardeşim kederli ben yorgun sarj aletini bulamadık. Umudu kestik.
    Kalan hazırlıkları bitirip dışarı çıktık. Ayasofya'dan, Galata'ya, Eminönü'den üsküdara gezdik durduk.
    Gece oldu evimize geldik. Son bir umut bir arama daha yaptık. Yok yok yok.
    Neyse günün yorgunluğu üzerimizde yatmaya koyulduk havada bir sıcak ikimizde bir köşeye attık kendimizi yatış moduna geçti.
    Ben salonda yattım, 2 karşılıklı kanepe, bir yemek masası bir tv klasik bir oturma odası işte. Ortak kullanım alanı sürekli orada durduğumuz bir yer. Ayakaltı. Yerdeki halı yıkanacak olduğundan yerde halı yoktu o akşam.
    Sabah kalktım. Ben deli yattığım için kalktığımda yatmış olduğum yastık yere düşmüş. Kalktığım gibi su içmek için mutfağa gittim. Benden hemen önce kalkmış olan kardeşim yanıma mutfağa mutlu bir şekilde gelip abiiii sarj aletimi bulmuşsun nerdee bulduuun dedi bende dalga geçme olum kafan mı güzel ne sarj aleti dedim. Öyle böyle derken bir baktım. Aman tanrım şarj aleti akşam kafamı koyarak yattığım ve gecenin ilerleyen saatlerinde yere düşürmüş olduğum yastığın üzerinde duruyor. Şu kısmı yazarken şuan bile ürperdim.
    Kardeşim korkudan bütün gün ördek gibi peşimde dolaşmıştı.
    Bu olayı ölsem unutmam. Bir senedir herkese anlatıyorum bu olayı.
    yaşamış olduğum en sıradışı olaydı .
    Sizin başınıza gelen böyle doğaüstü bir olay Var mı?
    Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim :)