• İnmiş perde,
    Kimseler bilmez...
    Akıl ermez,kelam yetmez;
    Gölgeler ki,
    Dirhem sır vermez...
    Sen anlamadın,ben anlatamadım;
    Sevdadır bu,
    Ebed'de bitmez;
    Dinle...


    Seni ,dedim...
    Hep uzaktan seyrettim,
    Hep ara'lıktan..!
    Palan'dan,
    Bu koca dağdan...
    De heyy !
    Vazgeçtim bu yazdan;
    Umudum, dedim
    Yalnızca kara kış'tan...

    Zirveni, dedim...
    Hep o baş eğmeyişini seyrettim,
    Dağ eteğinde
    O nazlı duruşunu...
    Bir elimde Güneş varken,
    Pîr elimi
    B/aşk'a alemlere tutsak ettim;
    Düşler mahallinde
    Halimi burkarken,
    Her siret'ime e'yer ettim...

    Ben, dedim...
    Hep mihnet'imi seyrettim;
    Sağımda,ah ki amansız felek !
    Barışı kuşanmadan;
    Sükût'u ikrar verip,
    Sözsüz sûret'ime bir yer ettim...
    Solumda,sancıyan iki yürek !
    O mekansız mabedi
    Terk-i diyâr ettim...

    Kul, dedim...
    Hep kaybettiğini arayan;
    Ölü vakitleri hani,
    Kendimden arda kalan
    O kul'u seyrettim...
    Ah ki ben;
    Sığ sularda bulduklarımı,
    Amansız deryada ziyan ettim...
    Batıp gidenlerde aradım da;
    Hicret'i,
    Kendime zarur-i farz ettim...

    Dua ,dedim...
    Hep sönen ışığa sığınan;
    Nazargâh'ımda el açan,
    O yakarışı seyrettim...
    Bir lahzâ bela arayıp,
    Hak'tan gelene secde ettim...
    Ben zamanın gerisinde,
    Gönlüm fukarâ
    Gözlerim âmâ;
    Hem ki,düş'te alem-î talan ettim...

    Aşk ,dedim...
    Hep çıkmaz sokakları bilmeyen;
    Düz yol sevdalarında
    Ayak sürüyen,
    Yürek şaklabanlarını seyrettim...
    Sessizliğin lehçesinde,
    Hem, Aşk ilminde;
    Sabr-ı mihenk taşı ettim...
    Dünyalık nefsine uydum da,
    Vahh ki yazık !
    Ben,diri'me veda ettim...

    Hak ,dedim...
    Hep aynı son'un telaşında;
    Hiç'likle mayaladım toprağımı...
    Şah'lık ki,
    Dün'den arda kalan Araf'a;
    Aşıklık hep benden tarafa !
    Hakkınca aradım da,
    Hep Hâk'a biât ettim...
    Ne umutlar ne ah'lar,
    Susuzdum ben;
    Gözlerinde Kevser'i seyrettim...

    Kan /sızı'm, dedim...
    Hep bir tas suya verdim de,
    Bulduklarımı;
    Hiç tereddüt etmedim...
    Bir kefen hatrına serdim de,
    Ruhumdan soyduklarımı;
    Can ipimde yalınayak zikr'ettim...
    Durdum ,dinledim;
    Bil ki,zinhar ürkütmedim...
    Ağu'sunu
    Od'unu
    Su'yunu
    Üç yudumda içen; O er kişiyi seyrettim...

    Sarhoştum, dedim...
    Hep bir muhâl'di sana ulaşmak,
    Muhâl'di sana kavuşmak...
    Makul'dü arz-u hâl,
    Hem Kul'dum; hüsnâ-yı ahvâl...
    Vuslat'a rıza ettim;
    Her şey yerli yerince,
    Ben yol aldım kendimce...
    Er(i)mek kolay değildi,
    Bîçare'ce er'olmayı seyrettim...

    Firkat, dedim...
    Hep gözlerimi yokluyorken hissiyat,
    Ve Aşk
    Bize bu kadar yakışıyorken;
    Neden bu âcz ?
    Neden böylesine bî'çareyim..?
    Sadr'ından koptu baht-ı yâr,
    Ah ki;ruha firkat'i ezberletmeyecektim..!
    Gelmedi elden heyhât;
    Ben'den
    Ve
    Sen'den
    Sessizce aralandım da,
    Kıyam'da bizi seyrettim...

    Cefâ ,dedim...
    Hep arşınlarken keşkeler sokağını ,
    Haddimi aştım ya;
    Ölmüyor Şeytan...
    Eman ver dedim,emân !
    Nedâmet ipini kopardım da cefâdan,
    Bir lokmalık elma'ilen
    Bin gün/ âh'a ;el ettim...
    Cennet'in bahçesinde
    Tek bir "sır" üfledi de içime,
    El'ân sustum;
    Ol'ki gururlu dilbaz'ı seyrettim...

    Vefâ ,dedim...
    Hep aynıydı cismin,
    Ve o an,sine'me düştü ismin...
    İkindi serinliğinin son beklentisi,
    Ey Sevgili'den de Sevgili !
    Duy beni...
    Şimdi yek duâ'm,
    Gecenin rahlesi'nde
    Süruruna râm olmak;
    Gel ki,
    Vaktin şahitliğini beşer'e sunmak;
    Gün ki,
    Göğermiş sadakatin dem'ine;
    Haydi, ver elini elime..!
    Yum gözlerini !
    Yum ki,
    Şâd olasın ey Yar !
    Bin lütuf bu;
    Bilesin, nasıl da ikram...
    Sunulan ki ;
    Göresin, kalb-i şükran...



    Aşk dedim, Aşk..!
    Hep gafil'iyim ömrümün;
    Söylesene Sevdiğim,
    Beni biliyor musun ?
    Aşk bana d / okundu...
    Ve söyletti ki;
    " Beni seviyor musun..? "
    Aşk-ı Dergâh'ta,
    Yalnız senin adın okundu...

    // Yusef Masadow //
  • Saadettin Merdin
    Son Diyanet Fetvasında bir diğer konu "Kur'an kıssalarının tarihi sıhhati/gerçekliği" hakkında idi.
    Şimdi Davud peygamber hakkında Tevrat ve Kur'an'da anlatılanlara kısaca bir bakalım. Diyanet Vakfı'nın İslam Ansiklopedisinden yararlanalım.
    Tevrat’a göre 99 karısı (dokuzu nikâhlı, doksanı cariye) olan Dâvûd, ordusunda asker olan Hittî Uriya’nın karısı Bat-şeba’yı evin damında yıkanırken görmüş, onu beğenip sarayına aldırıp, onunla beraber olmuş ve bu asker karısını hamile bırakmıştır. Uriya’ı da ölümün mukadder olduğu bir yerde görevlendirerek öldürtmüştür. İleride Süleyman’ın annesi olacak bu kadını haremine katmıştır. [II. Samuel, 11] .
    Aynı olayın sonuç kısmı (Dâvûd’un suçunu itiraf ettiği ve nedamet bölümü) Kur’ân’da da buna yakın bir şekilde anlatılır. Dâvûd’un Uriya’ya yaptığını anlaması için insan görünümlü iki melek temsili bir davalı-davacı senaryosuyla Dâvûd’un karşı-sına çıkar. “Na‘ce /dişi koyun” dan kinaye Uriya’nın hanımıdır. İki hasımdan zorba olanın nasıl 99 koyunu varsa, Dâvûd’un da 99 karısı vardır . Ulema genellikle bu tür “ismet-i enbiya” anlayışıyla bağdaşmayan haberleri “israiliyyât” olarak niteleyip işin içinden sıyrılmaya çalışsa da; bu konuda Tevrat ile Kur’ân’ın anlatımları birbirlerini teyit etmektedir. Zaten “Dâvûd kendisini sınadığımız yakinen anladı ve hemen rabbinden af diledi, secdeye kapandı ve pişmanlıkla rabbine yöneldi. Biz de onun hatasını affettik.” [38/24-5] âyeti onun bu suçu işlediğini açıkça ifade etmektedir.
    -------------
    Kur'an'ın musaddık ve müheymin olduğu (yani hem tasdik ettiği hem de izzet ve şerefini koruduğu) Tevrat'a göre [5/48] Dâvud acımasız bir kraldır. Tevrat'a göre olay kısaca şöyledir.
    Rab Davud’un bu davranışına (Bet-Şeba'yı sarayına alıp, onunla zina etmesine) çok öfkelenir ve peygamber Natan’ı ona gönderir. Natan Davud’un yanına gelince ona, “Bir kentte biri zengin, öbürü yoksul iki adam vardı. Zengin adamın birçok koyunu, sığırı vardı. Ama yoksul adamın satın alıp beslediği küçük bir dişi kuzudan başka bir hayvanı yoktu. Kuzu adamın yanında, çocuklarıyla birlikte büyüdü. Adamın yemeğinden yer, tasından içer, koynunda uyurdu. Yoksulun kızı gibiydi. Derken, zengin adama bir yolcu uğradı. Adam gelen konuğa yemek hazırlamak için kendi koyunlarından, sığırlarından birini almaya kıyamadığından yoksulun kuzusunu alıp yolcuya yemek hazırladı.” Zengin adama çok öfkelenen Davud, Natan’a, “Yaşayan Rab’bin adıyla derim ki, bunu yapan ölümü hak etmiştir!” dedi. Bunun üzerine Natan, Davud’a: “O adam sensin!” dedi. Daha sonra Davud rabbe karşı suç işlediğini itiraf eder. [II.Samuel, 12:10-18]
    Bk. Ömer Faruk Harman, “Davud” DİA, c. 9, ss. 21-23.

    Nitekim bir kısım ulema Dâvûd’un bu cürmü işlediğini kabul etmektedir. Bk. S. Ateş, Kur’ân Ansiklopedisi, Davud md, c.5. s. 25-35. Buna göre Dâvûd, Uriya’nın karısına âşık olmuş, hile ile kadının kocasını öldürterek onunla evlenmiştir. Bunun üzerine birbirinden davacı iki insan şeklinde iki melek gönderilmiş, bunlar söz konusu kıssayı naklederek Dâvûd’a kendi hükmünü kendisine verdirmişlerdir. İşte o zaman Dâvûd kendisinin imtihan edildiğini anladı ve suçunu itiraf etti. Secdeye kapanıp tam kırk gün secdede ağladı. Taberî, Tarîhu’r-rusül ve’l-mülûk, s. 481.
    ----------
    Soru şu: 99 karısı olan birisi nasıl peygamber olur?
    99 karısı varken nasıl zina eder?
    Bu kadından daha sonra (bize göre peygamber, Yahudilere göre kral olan) Süleyman dünyaya gelir.
    Nasıl olur da bir peygamber ordusunda kendisi için çarpışan, ona ganimet ve cariye toplayan bir askerin, önce karısını haksız yere elinden alır? Sonra da bu askeri ölümün kaçınılmaz olduğu bir yerde görevlendirerek öldürtür?
    Hem zina eden, hem de adam öldüren biri nasıl peygamber olur? İsmet-i enbiya nerede kaldı?
    -------------
    Davud ve Süleyman toplam seksen sene krallık yapmışlardır. Eğer bu ikisi Kur'an'ın anlattığı gibi iki peygamber ise neden bu 80 yıl zarfında İsrailoğullarının dini hayatında bir düzelme görülmez? Aksine bu yıllar İsrailoğullarının İştar'a, Baal'e taptığı, Aşare ayinleri yaptıkları putperestliğe en yakın oldukları yıllardır. Mesela Davud'un bir oğlunun adı İshbaal (Baal'in adamı, kuludur) Neden diğer üç oğlu uçkur yolunda ölmüş, öldürülmüşlerdir. [Bk: Ali Osman Kurt, “İki Kral - İki Hikâye: Kral Saul ve Kral Davut, Tarih ve Mitoloji Işığında Bir Okuma” Milel ve Nihal, Sy: 6/1, 2009.]

    Tevrat’ta bir kral gibi takdim edilen Dâvûd’un Kur’ân ve hadislerde birçok fazileti zikredilir. Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) [2/251]; Zebur verilmiş [4/163; 17/55] yeryüzünde halife kılınmış, adaletle hükmetmesi emredilmiştir. [38/20, 26; 21/78] Onun günah işlemekten titizlikle kaçındığı, Allah’ı çok zikrettiği, ibadete ve salih amele düşkün olduğu vurgulanır. [38/17] Allah dağları ve kuşları Davud’un emrine vermiş, onlar da akşam sabah onun tesbihine katılıyor, neşidelerine iştirak ediyorlardı. [21/79; 34/10; 38/18-9] Hadislerde de çizilen Dâvûd portresi Kur’ân paralelindedir. Allah’ın en sevdiği namaz Davud’un namazı, en sevdiği oruç yine Dâvûd’un orucudur. [Buhârî, Teheccüd, 7] Bir gün oruç tutup bir gün tutmamak “Dâvûd orucu” olarak takdim edilir. [Buhârî, Savm, 55-57] O, gecenin üçte birini namazla geçirir. [Buhârî, Teheccüd, 7] Kendi el emeğiyle geçinmesi için Allah ona zırh yapma sanatı öğretmiş; kendi el emeğiyle kazandığından başkasını yememiştir. [Buhârî, Büyû’, 15 (2072)]
    Örneğin Dâvûd’a verildiği bildirilen [4/163; 17/55] Zebur'u ele alalım. Zebur farklı şahısların şiir ve ilahi koleksiyonundan ibarettir. M.Ö. 10-5. yy. arasında kompoze edilmiş olan Zebur’un kanonik kitaplara dâhil edilmesi ise çok daha geç tarihlerdedir. S. Leyla Gürkan, “Zebur” DİA, c.44, s. 173; 137. Mezmur’un bazı bölümleri, Dâvud’tan en az 400 yıl sonra yazılmış olmalıdır. Çünkü Babil’deki Yahudilerin o tarihlere denk düşen esaretine değinmektedir.
    ---------
    Tevrat'ın kral Davud'u mu yoksa,
    Kur'an'ın yukarda tasvir edilen nebisi mi tarihte yaşamıştır?
    Kur'an'ın tasdik ettiği Tevrat mı Davud'u olduğu gibi hikaye etmektedir? Yoksa Kur'an mı?

    Kur'an'ın anlattığı "Peygamber olan" Davud ise; pekala bir peygamber nasıl olur da böyle bir cürmü işler? Sad suresinde anlatılan 99 koyun hikayesi neyi anlatmaktadır. Davud açıkça günahını itiraf etmekte, kendisinin sınandığı anlamıştır. Böyle bir peygamber nasıl adaletle hükmeden biri olabilir?
    Daha onlarca soru sorulabilir.

    Süleyman'a hiç geçmeyelim. Kur'an'da anlatılan Süleyman tam bir masal figürüdür. Şeytanlarla cinlerle/devlerle mabet, saray yapan, kuşlarla hüdhüd ve karınca ile sohbet eden, kuşlardan ve cinlerden müteşekkil ordusuyla fetihlerde bulunan, kendi emrine verilen özel rüzgarına emredip, uçan halısı/dev platform benzeri gemisiyle havada seyahat eden 1000 karısıyla zevk-ü sefa süren muhteşem Süleyman!
    --------
    Şimdi bana kızmayın. Tarih orada, kaynaklar burada duruyor. Diyanet Fetvası ile tarih yeni baştan yazılabilse, tarihin akışı değiştirilebilse, "ben böyle fetva veriyorum, böyleyse öyledir" olsaydı işimiz çok kolay olabilirdi.

    Şimdi bazılarınız diyecektir ki, Tevrat/Yahudiler Davud ve Süleyman'a iftira etmiştir. Oysa Kur’ân’ın Tevrat’ı tasdik ettiğini ifade eden âyetler epey bir yekûn tutar. [2/41, 89, 91, 97, 101; 3/3, 50; 4/47; 5/48; 6/92; 35/31; 46/12, 30] Râzî, Yahudilerin “kelimeleri yerinden oynatarak tahrif etmesini” [5/13] Tevrat’ın büyük ölçüde değiştirilerek tahrif edilmesi olarak anlamaz. O bu âyetle kastedilenin yanlış tefsir ve te’vil yaparak anlamının kaydırılması olarak anlar. Çünkü mütevatir olarak nakledilen bir kitabın kelimelerinin değiştirilmiş olmasının söz konusu olmadığını; ya da günümüzde -Müslümanların yaptığı gibi- Tevrat pasuklarını kendi mezheplerinin görüşleri doğrultusunda yorumladıklarını söyler .İbn Teymiyye'nin tercih ettiği görüşe göre de: Tevrat’ın az bir kısmın tahrif edilip, büyük bölümü olduğu gibi kalmıştır. [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c.13, ss. 523-524.] Gerçekten de Kur’ân’ın Tevrat’ın tahrifi meselesine yaklaşımı budur.
    --------------
    Çözüm ne mi? Kur'an kıssalarının tarihte birebir yaşanması gerekmez. Zaten bu kıssaların tamamı vahyin ilk muhatapları tarafından biliniyordu. Bilindiği şuradan da bellidir ki, Kur'an söz konusu bu kıssalardan bir fragman almıştır. Zira hikayenin geri kalanını, tamamını Araplar zaten biliyorlardı. [Bk. Bk.Halil Aldemir, “Vahiy Öncesi Kur’ân Kıssalarının Bilinebilirliği” DAAD., c. 11, Sy: 1, 2011,] Vahiy de bu bilinen kıssaları, onların sevdiği üslupla anlatmıştır. Kur'an bir tarih/kronoloji kitabı değildir, derken bu kastedilir. Ne var ki Arapların bildiği bu kıssalar doğru değildi. Kur'an bu kıssaları öğüt/vaaz vermek için, kıssadan hisse vermek için anlatmıştır. Efsane düzeltmek için değil.
  • 360 syf.
    ·9 günde·8/10
    İnsandaki maceracı ruh her zaman bir serüven arayışında olmuştur ve insanlık sürdükçe bu arayış içinde de olacaktır. Bu arayış insandan insana farklılık gösterebilir. Şöyle ki, her insanın hayata bakış açısı beraberinde kişiye özgü o hayatı yaşayış biçimini geliştirir. Bu yüzden bazı insanların yaşamları ilk başta bizlere garip ya da harika gelir. Kimi insan bize göre akademik manada çok daha çalışkan ve azimlidir, ona bakıp deriz ki, "bu kadar çok çalışmaktan hiç sıkılmıyor mu acaba?" hayır, o kişinin de hayatı karşılama ve yaşayış biçimi, bakış açısından dolayı o şekildedir, ve hayatı asla onun gözünden göremeyeceğimiz için bu belki de biraz önyargılı bir ifade olacaktır. Ya da başka birinin yaşadığı bir hayata bakıp,"böylesine bir sefalet içinde yaşamaktan rahatsız değil mi?" ona sorarsanız hayır; üstte yine dediğimiz gibi hayat her insana farklı perspektiflerden görünür. Bu açıdan okuma eylemi insan hayatında çok önemli bir yerde olmalı. Öyle ki, mümkün olan her vaktini okumaya ayırmalı insan. Tek perspektif ile yetinmek, okuyan bir insan için gün geçtikçe dayanılmaz bir işkence gibi gelmeye başlayacaktır. İşte bu yüzden de okuyan insan her daim daha fazlasını okumak ister. Evet, asla hayata başka birinin gözünden 'tam olarak' bakamayacağız belki de ama en azından bu farklı perspektiflere okuyarak şahit olmak bize başka gözlerden bakma konusunda ilham verir bunun için daha çok çaba sarf etmemize yol açar, fakat buna nazaran bunun tam olarak mümkün olmadığını da kanıtlar aynı zamanda bize. İşte, belki de hiç sonuçlanmayacak bu gibi bir 'çaba' içerisinde olmak insanlığın en sevdiği duygulardan biri.

    Kerouac'ın yaşamı da genel hatlarıyla, üstte bahsettiğimiz gibi bir 'sürekli çaba' ilkesine dayanıyor zannımca. Ve yine bahsettiğimiz gibi hayatın ona karşılık gelen en iyi açısını yakalayıp ona sarılıyor ve çok mutlu olduğu bir yaşama sahip oluyor; kimi insanlara göre sefalet içerisinde yaşamış olsa da. Önemli olan bu 'kimi insanlar' değil, sizin hayat güneşinden doğru ışınları doğru zamanda almanızdır. Bu açıdan insanı çok özel bir tür çiçeğe benzetiyorum kendimce. Ana besin kaynağı güneş olan özel bir tür çiçek. Sadece kendine has olan, diğer çiçeklerin alamayacağı özel ışınlar ile besleniyor, ama kaynak yine aynı, güneş; o sıcak kaynağımız milyonlarca farklı ışın türü çıkarıyor. Önemli olan o çiçeğin kendine en uygun olan ışın ile büyüyüp filizlenmesi.

    Hayattan kendine has yansımayı bulan insan, hayatını her ne şekilde geçirmiş olsa da, en azından hayallerinin arkasından gidip ve mutlu bir yaşam sürüp hayatını tamamlamak üzere yaşıyordur. İnsanlar arasında şöyle bir yanılgı var, insan eğer hayal kuracaksa çoook büyük hayaller kurmalı. Hayır. İnsan kendini tatmin ve mutlu edecek hayaller kurmalıdır. Ki zaten bir hayalin büyük ya da küçük olması da insandan insana göre farklılık gösteren bir ifadedir. Bu hayallerin küçük veya büyük olması önemli değil insanı mutlu etmesidir mühim olan. Buna incelememizde Neal ile tanıştığımızda değineceğim.

    Kerouac bu eserinde gerçek yaşam hikayesini tüm olağanlığı ile anlatıyor. Bu açıdan çok gerçekçi bir yazar olduğunu kabul etmeliyim. Kerouac kısaca özetlersek hayatını kendine göre maceracı bir ruh ile geçiren bir insan. Ve buna 'giderek' ulaşmış bir insan. Nedir bu gitmek? Bunu Kerouac'a sorun, hem de tam gecenin bir yarısı bomboş bir otobanda geçen tek tük araçlara otostop çekmek için kolunu yorgun argın kaldırmaya çalışırken. Muhtemelen size belirli bir cevap veremeyecektir. Çünkü kendisini o maceraya öylesine kaptırmıştır ki, onun için yaşam o an için macerasından ibaret olmuştur. Yaşamı bir an için otostop çekmek için ağrıyan kolunu kaldırmaktan ibarettir, bir an için de yolda yürürken ayağındaki eski püslü ayakkabılara göz attığında. Bu anlık mutlulukların ve maceranın bir hayat biçimi haline getirilişinin öyküsüdür Yolda.

    Kitabın konusundan genel ve somut olarak bahsedecek olursam, Kerouac'ın bir gezgin olmasını, bu süreçte yaşadığı şeyleri ve arkadaşı Neal'ı anlatıyor. Ama elbette ki daha önemli olan şey kitabın benim üzerimdeki etkileri. Maceraperest ruhlar kendilerini en iyi kendi maceraları üzerinde iken ifade ederler. Yapmayı en sevdiği şeyleri yaparken onların yazdıkları yazıların edebi değeri gerçekten olağanüstü oluyor. Tıpkı Evliya Çelebi'nin gezilerini yaparken yazdığı yazılarının çok içten, gerçekçi ve samimi olması ya da Thoreau'un doğada iken yazdığı düşünce yazılarının çok hoş bir derinlik ile harmanlanmış olması gibi. İşte bu yüzden yazarların günlüklerinin bile okunması, o yazarı anlamaya çabalama adına çok önemli bir noktadır.

    Romanda anlatılan olayların tamamı elbette ki genel olarak tamamen bir yolculuğu içeriyor. Bu açıdan eserden biçimsel olarak da bahsetmek istiyorum. Hikaye, sanki yolculuğun o olağan ama heyecanlı hareketliliğini yansıtması için bir çırpıda yazılmış gibi görünüyor. Tıpkı tüm metni Kerouac ayakta, koşarak yazmış gibi hissediliyor o yüzden. Metinde hiçbir paragraf yok. Hikaye ifade edildiği şekilde toplam beş kitaptan oluşuyor. "BİRİNCİ KİTAP, İKİNCİ KİTAP..." şeklinde bazı yerlerde ibareler var, ama o ibareler bile paragraf konulmadan yerleştirilmiş. Eğer normal bir metin gibi paragraf ve bölümler konularak yazılmış olsaydı bu eser, paragrafın getireceği en ufak bir boşluğun metindeki koşuşturma ve hareketlilik hissini dağıtacağına, yok edeceğine emin olabilirdiniz. Tabii durum böyle olunca kitabı siz de sanki koşarak, bir anda okuyorsunuz. Okurken sıkça yaşadığım duygular, kitabın kendini okutmasını fark etmem ve bu koşuşturmacaya katılıp, kendimi kaptırdığımda okumuş olduğum sayfa sayısının çokluğuna bakarak şaşırmış olmamdı.

    Otostop kavramının hayattaki sıcak karşılığına sıkça dikkat çeken Kerouac, otostopu, her yaptığında onlarca insanla karşılaşarak insanın kendini daha da çok hayatta hissetmesini sağlayan bir eylem olarak görmüştür bir anlamda. Otostop çekerken tanıdığın yeni insanlar, yeni hayatlar. Bir anda oluşan samimi bir sıcaklık. Aslına bakarsanız otostopta iki seçenek vardır. Ya sizi aracına alan kişi sizi hoşgörü ile karşılar ve hemen kaynaşıp samimi sohbetlere dalarsınız ya da yol boyunca gideceğiniz yere kadar tedirgin bir suskunluk olur. Aynı zamanda Kerouac'ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. İnsanın kendisini, hayatındaki değişiklikler nedeniyle tanıyamaması durumu. Rastgele meydana gelen olayların sonucunda rastgele bir şekilde yaşanan durumların o rastlantısallığını hissetmenin vermiş olduğu düşünceler ve o haz. Bu gerçekten insan için oldukça yoğun bir duygu durum değişikliği. Jack'in hayatının büyük bir kısmı 'yolda' geçtiği için, zaman zaman kendine bir benzin istasyonunun tuvaletindeki ya da bir pansiyonun koridorundaki aynadan baktığında kendini bir anlığına tanıyamama hissini çok iyi ifade etmiştir. Bu açıdan hikayenin birçok yerinde şu gibi cümlelere rastladım: "Ben burada ne arıyorum?" ya da "Benim burada ne işim var?" gibi. İnsanın kendini yaşamda kaybedip (en azından kendi istediği ve zevk aldığı bir yaşamda) tekrardan kendini bulduğu anda yaşadığı his paha biçilemez olmalı.

    Konumuzla ilgili güzel bir resim: https://hizliresim.com/XML1O7

    Kerouac aynı zamanda dediğim gibi çok gerçekçi bir metin oluşturmuş. Özlü ve havalı sözlerden uzak bir metin yazmış. Başka bir deyişle kitapta hikayenin gidişatında özlü sözler yazmak için ayrı bir çaba gösterilmemiş. Bazı yazarlar vardır, araya bir özlü söz sıkıştırmak uğruna konu bütünlüğünden uzaklaşır. Ama Jack bunu yapmıyor kesinlikle; hayatın onu zamanı gelip düşünmeye ittiği vakitlerde o anda aklından geçen şeyleri yalınlıkla ifade etmiş. Araya özlü söz sıkıştırmak mutlaka sonradan yapılan bir durumdur ama Jack'in yaptığı şey o anda aklından geçenleri ifade etmek, hiçbir süsleme kullanmadan. Bu türden bir yazı biçimi bir anlamda o süslü yazı biçimlerinden çok daha güzel ve değerli oluyor.

    Eserdeki tek hoşuma gitmeyen ve olumsuz olarak eleştireceğim yön, bazı bölümlerde abartılan bir cinsellik kavramının bulunması. Kitaplarda cinsellik kavramının bulunmasına karşı değilim yanlış anlamayın, cinselliği hayatından çıkarmaya çalışan, izlediği filmlerde ya da okuduğu kitaplarda görmekten nefret eden biri de değilim. Cinsellik de hayatın gerçeklerinden biri olduğu için realist eserlerde çok önemli bir işleve ve yere sahip, anlık olarak değil bütünlüğü sağlamak adına. Ama sizin de Yolda'yı okuduğunuzda şahit olacağınız üzere bunun bazı bölümlerde abartıldığını düşünüyorum. Bu bölümler yerine keşke Neal'den daha fazla bahsedilseydi diye düşünmedim değil açıkcası. En azından bunlara şahit olmak yerine Neal'i daha da fazla tanımak isterdim.

    Evet, peki kim bu Neal? Hikayenin neredeyse tamamını kaplayan o efsanevi Neal'den bahsetmemek de olmaz. Neal, Kerouac'ın en değerli en önem verdiği arkadaşı. Neal'ı bize çok aşina olan şu cümle ile tanımlayabilirim zannımca: "Çalışsa çok başarılı olur ama kafasını aylaklığa harcıyor". Tanıdık geldi, değil mi? İşte Neal tam böyle bir insan. Ama kime göre neye göre aylaklık ya da aylaklık nedir, o tartışılır. İlk başta bahsettiğim üzere, insanın hayallerinin büyük olması önemli değildir bana göre. İşte bunun en güzel örneklerini Neal verir bize. Bir trene kaçak bir şekilde binip, trenden en eğlenceli bir biçimde atlamak, arkadaşları ile küçük çocuklar misali koşu yarışı yaparken diğerlerini yarışta geçmek, bir araba ile zifiri karanlık bir vadideki otoyolun ortasında tüm farları söndürerek bir saat boyunca durmak , ülkenin tüm tuvaletlerindeki duvarlarda ve tuvalet kapısında yazan yazıları birbirleri ile karşılaştırmak, bir ormana girip yarı çıplak bir vaziyette toprağa uyumak üzere uzanmak... İşte bunlar Neal'ın gerçekleştirdiği hayallerinden bazıları. Kuşkusuz bu hayallere ve hayattan haz almaya o denli bağlı bir insandı ki çoğu insanın büyük hayallerini gerçekleştirirken alamadığı zevki Neal bunları gerçekleştirirken kolaylıkla alıyordu.

    Ama bilirsiniz, bu türden insanlar diğer insanlara göre hayatı çok daha güzel yaşadıklarından dolayı mıdır ya da sosyal yaşantılarında aşırıya kaçan tipler oldukları için midir, insanlar tarafından bir süre sonra dışlanıyorlar. Neal'ın hayatı karşılama biçimi olan o çılgınlığı kavramayan birçok insan onu terk etmiş, onunla iletişimini kesmiştir. En yakın sandığı arkadaşları olsun, evlendiği kadınlar olsun herkes onu yarı yolda bırakmış olmasına rağmen, Neal halen daha bir çocuk gibi ya da Kerouac'ın ifadesiyle "bir melek gibi" mutludur. Neal aslında içinde 'delirmiş bir zeki insanı' barındıran birisidir bana göre. Hikayenin bir bölümünde Neal arabayla son sürat otobanda giderken karşıdan gelen bir kamyonun önüne doğru sürmeye başlar, karşı şeride geçer, son anda kaza yapmalarına ramak kala bir anda direksiyonu kırar, doğru şeride girer ve o anda kahkahalara boğulup arabadaki dostu Jack'e ve arka koltuktaki yüzü kireç gibi olmuş insanların yüzüne bakar. Aslında bu ona göre bir testtir. Hayatı çeşitli mini denemeler, mini testler ile yaşamayı seven biridir Neal. Ölüm korkusunu da bu şekilde test etmiş, insanların ölümden ne kadar korktuğunu görünce kahkahalara boğulmuştur.

    Neal aslında potansiyel olarak olağanüstü bir zihinsel enerjiye sahip bir insandır. Bazen şunu düşünüyorum; eğitimsiz ama zihni karmaşıklıkla dolu bazı insanlar (Neal gibi) eğer düzgün eğitim almış olsalardı modern dünyanın Einstein'ları haline gelirlerdi belki de. Bu açıdan Kerouac, Neal'i de şöyle tanımlıyor: "...her zamanki gibi sorun, coşku ve hız yumağıydı.". Ama yine de Neal'in kendisine en çok haz verecek olan frekansta yaşamış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bir önceki gibi düşünceler bu anlamda yersiz oluyor. Kitabı bitirince ilk işim Neal'i görmek için onu internette araştırmak oldu. İncelememin sonlarına doğru Neal'in birkaç fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

    https://hizliresim.com/nQL68l
    (Soldaki Neal, sağdaki Kerouac)

    https://hizliresim.com/v6n21v
    (Neal)

    Ayrıca Siren Yayınları'nın da çevirisinin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin olduğu gibi aktarılmaya çalışılmış, kelime oyunları, tekrarları bile en benzer şekilde dilimize çevrilmiştir zannımca. Yolda, gerçekten de döneminin hakkını vermiş, o döneme damga vurmuş ve Beat Kuşağı gibi akımlar için tetikleyici eserlerden biridir. Bu koşuşturmaya Neal ile birlikte katılmak olağanüstü bir heyecan olacak sizin için...
  • NAAT-I ŞERÎF (O Gece Sendin Gelen)

    Arş’ın kubbelerine, adı nûrla yazılan,
    İsmi; semâda “Ahmed’’, yerde “Muhammed’’ olan,
    Yedi katlı göklerde, Hakk Cemâli’ni bulan,
    Evvel-Âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sağnak nûr yağmurları, inerken yedi kattan,
    O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan,
    Melekler, her zerreye, müjde verirken Hakk’tan;
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Güneşler; o gecenin, nûruna secd ederken,
    Yıldızlar; meşk içinde, kâinat vecd ederken,
    Bütün hamd ü senâlar, Yüce Rabb’e giderken,
    O gece Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Kâbe’de şirk taşları, putlar yere dönerken,
    Cehâlet bayrakları, birer birer inerken,
    Bin yıllık, küfr ateşi, ebediyyen sönerken,
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    O gece, Sâve Gölü, mûcizeyle kururken,
    Kisrâ Saraylarında, sütunlar savrulurken,
    Arz’dan Arş’a , âlemler, rahmetini bulurken,
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; doğum kundağı, ak bulutla örülen,
    Doğar doğmaz, Allah’a secde emri verilen,
    Alnında, âlemlere rahmet tâcı görülen,
    Kâinat Efendisi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; asâletine, ezelden hükmedilen,
    Tertemiz rahimlerle, lekesiz soydan gelen,
    Beşerî şüpheleri, Kur’ân ilmîyle silen,
    Seçilen sevgilisin, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; büyük yargıda, şefaat müjdecisi,
    Bunca âciz beşerin, Mahşer günü bekçisi,
    Sen ki; Kur’ân şâhidi, Allah’ın son elçisi,
    Kurtuluş habercisi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; Âdem neslini, uçurumdan döndüren,
    Zulüm sancılarını, şefkâtiyle dindiren,
    İnkâr yangınlarını, irfânıyla söndüren,
    Âlimlerin sultanı, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; güzel huyların, ahlâkın meş’alesi,
    Sabır doruklarında, beşerin en yücesi,
    Senin Cennet mekânın, fakirlerin hânesi,
    Gönüller hazinesi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Câhiliye devrini, kapatan, ulu Sultan,
    Şefaatin, Allah’a yalvaran kolu Sultan,
    Rabb’imin, en sevgili, en yakın kulu Sultan,
    Melekler Sana hayran, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sana şâhid, sonsuzlar, ezelden beri her an,
    Sana şâhid, âyetler, her zerre ve her mekân,
    Senden uzak kalmaya, nasıl dayanır ki can?
    Sen, her canda Cânânsın, Yâ Hazreti Muhammed

    Mîrâç gecesi, bir bir, açılıyorken gökler,
    Seni selamlıyorken, her katta peygamberler,
    Öyle bir an geldi ki; durdu bütün melekler,
    Hakk’ a yalnız yürüdün, Yâ Hazreti Muhammed.

    Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin,
    Dünya’da dönmeyen dil, mahşerde ne söylesin,
    Allah, bütün beşeri, ümmetinden eylesin,
    Sancağının altında, Yâ Hazreti Muhammed.

    Hakk ile, kul vuslatı, o ilâhî düğünde,
    Hiç kimseden kimseye, fayda olmayan günde,
    Hasatları, has tartan, o terazi önünde,
    Noksanları bağışlat, Yâ Hazreti Muhammed.

    Bu îmân meş’alesi, hiç sönmeden yanacak,
    Ümmetin, Seni her an, mahşere dek anacak,
    Gönül tortularımız, nûr’unla paklanacak,
    Andımıza şâhid ol, Yâ Hazreti Muhammed.

    Biliriz ki; hükmü yok, bu dünya nîmetinin,
    Gönüldür sermayesi, âhiret servetinin,
    Sana, salât ve selâm, gönderen ümmetinin,
    Cennetler şâhidi ol, Yâ Hazreti Muhammed.

    (SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)
  • Her gün yaptığım gibi yine gecenin bir yarısında dışarı çıktım. Gidiyorum, gidiyorum ama yolculuk nereye? Gecenin sonuna mı? Yok yahu. Celine gitti oraya. Keyfini bozmayayım şimdi onun.

    Kaldırım taşlarına bakıyorum, onlar da bana bakıyor. Bunlar bari anlasın halimden diyorum, ama tık yok. Sadece üzerlerine düşen yağmuru umursar bu düzenbazlar. Yıllarca bastım ayaklarımı üzerlerine, hiç kızmadılar bana. İnsanlardan mı örnek alırlar bu kanıksamayı? Bilmiyorum, sormayın bana böyle sorular. Gecenin rengini kaçırmak istemiyorum.

    Siyah bu renk, hatırlıyorum bunu bir yerden. Ben doğmadan önce de bu renk vardı. Her gözümü kapatışımda onu görürüm. Hangi o? Renk olandan mı bahsettim? İnsan, kişileri renklerle boyar geçmişine. Sonrası ise şimdiki zaman tuvalidir, bir resim yapar ölümüne kadar ve onu izler durur hayatı boyunca. Rengi kalmadığında ise yeni bir can hakkı bulmaya çalışır. Fakat hayat da bir kere oynanan bir kumardır, bir renge yatırırız bütün hayatımızı ve o anda 0 gelir karşımıza dikilerek. Sen sıfırdan ibaretsin der, başka hiçbir şey değil.

    Düşüncelerimden size ne? Başımdan geçenleri anlatacaktım ben, gecenin sonuna doğru gittiğim o gecede. Oturdum bir merdivenin üstünde. Geceyi dinlemek için. Led Zeppelin'in cennete çıkan merdivenine pek benzemiyordu bu, yara bere içinde, çok insan geçmiş olacak üzerinden. O anda arkadaş olduk onunla.

    Derken, bir araba yanaştı karşıma. Şoför koltuğunda kim var dersiniz? Hakan Günday! Nasıl olur? Herhalde geceyi fazla kaçırdım. Bu gerçek olamaz, olmamalı, yoksa çok fazla düşünürüm ben bunu, çıkamam işin içinden. Çağırdı beni yanına, gittim. Gel dedi, geldim. Hayat gibiydi bu adam, hayatta yaptığım mekanizmalara benziyordu o an yaptıklarım. Hayatı mı bulmuştum acaba? Hayat Günday? Neyse, dur.

    Nereye dedim, önce arkaya bak dedi. Arkaya baktım, Dostoyevski, Kafka, Musil sıkışmış, oturuyorlar. Dostoyevski diyor Petersburg, Kafka diyor şato. Ben diyorum, siz burada bu saatte ne arar? Ne Petersburg'u, ne şatosu, siz nasıl burada şu anda nasıl olabilir yazarsınız siz benle konuşuyorsunuz ben yağmuru seven normal bir insanım siz benle konuşuyorsunuz ne demem gerekir kelimelerim yetmedi efendim. Gogol'ün gülüşü geldi bir taraftan, Hakan'ın yanında da o varmış meğer. Hoppala! Bu Hakan nasıl anlaşıyor bu ölü adamlarla yahu? Hakan, sen okültist misin? Hiçbir şey anlamamıştım. Gece yazıma ilham bulabilmek için dışarı çıkayım derken kendimi nasıl bir Temel fıkrasında buldum, çözemedim. O son musakkayı fazla kaçırdım sanırım, yemeyecektim. Ama en sevdiğim yemekti, ne yapabilirdim?

    Atladım arabaya, Musil'in yanında boş yer vardı. Sordum Musil'e, yahu Wo ist Zweig? dedim. Sadece bu geceye özel Türkçe biliyorum dedi, ben de uzatmadım, zaten uykumdan uyanmak istemiyordum, dürtecek biri de yoktu çünkü. Kaçtı o Brezilya'ya, dayanamadı dedi. Bu kesinlikle bir rüyaydı ve ben bu rüyadan uyandığımda Zweig'ı göremediğim için intikamımı yüzümde o en son alnımda çıkan sivilceden alacaktım. Belki o zaman beynim ve anılarım akardı dışarı, o zaman haberlere çıkardım yağma temalı. Bir tek ben kendi anılarımla günümü gün edemezdim, bari diğer insanlar etsindi.

    Nereye dedim tekrar Hakan'a, bir kafe var orada başka dostlar var dedi, tamam dedim. Yolda Zülfü Livaneli'yi gördük, arabaya binmek istedi, yer yok dedik. Musil Almanca konuşarak anlamıyorum numarası çekti, az değil bu Musil de. Dostoyevski çok suskundu. Binlerce sayfa kitap yazmak sanırım ki insanın suskun olmasını, kendiyle kalmasını bir gram bile etkilemiyordu. Livaneli ön kapıyı açıp içeri girmeye çalıştı, Gogol tekmeyi bastı. Livaneli düştü kaldırıma. Buldu kendisini Neva Bulvarı'nda. "Edebiyat Mutluluktur", "Gölgeler", "kapitalizm", "Umberto Eco", "klişe" gibi kelimeler sayıklıyordu ağzından. Biz gülüyorduk tabii, az değildi bu Gogol de. Mizahını konuşturmuştu yine. Derken Elif Şafak, verdi elini Livaneli'ye. Gel, aynı yayınevinde çalışıyoruz ne de olsa, gidelim ısınalım orada, kaloriferlerimiz var ne de olsa, hem buzdolabımız da ağzına kadar dolu, kasalara kilit yetiştiremiyoruz, para bok.

    Kafeye geldik, Hakan'ın dostlar dediği insanlar Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş çıktı. İyi de dedim, bu çocuklar kim? Bu çocuklar biziz dedi arkamdaki yazarlar hep bir ağızdan. Pessoa, Orwell, Marquez, Böll, Galeano ve daha adını hatırlamadığım diğer bütün yazarlar... Gözlerimi fal taşı gibi açtım! Neler oluyordu? Sanırım ilk kez uyuduğum uykumdan dürtülerek uyandırılmak istiyordum artık. Olanlara hiçbir anlam veremiyordum. Neler oluyordu bu lanet olası kafede? Hem bu soğukluk da neydi? Nasıl kafeydi bu ulan? Ne kalorifer, ne yiyecek, ne eğlenmelik bir şey, hiçbir şey yoktu burada!

    Hakan, şimdiki zaman şoförüydü. Diğerleri çoktan şoförlüklerini yapmışlardı bu yolculukta. Bir bir konuşmaya başladılar, sesleri karışıyordu, anlamıyordum hiçbirini. Seslerden çıldıracağımı söylemişti Hakan bana, mayına basan askerin çığlığı, bebek ağlamaları, taksi çağıran kadın, Elif Şafak derken birden deli gibi bağırdım! Hepsi sustu. Anlatın dedim, ne yapıyoruz burada? Ne bok yemeye getirdiniz beni buraya?

    Hepsinin boynu bükükleşti. Ağlamaya başladılar, durun dedim beni de ağlatacaksınız, yapmayın etmeyin. Bir daha hayatımda ne zaman Gogol'ün ağladığını görebilecektim? Telefonumu unuttuğum için kendime bir tokat attım. Lanet! Uykuda olmadığımı öğrendim. İşler iyice sarpa sarmıştı. Bu bütün yazarları bir şekilde anlardım ama Aylan Kurdi ve Ümran Dakniş'in burada ne işi vardı? Neden bu kafe buz gibiydi? Neden bu kadar aç hissediyordum? Anlatın ulan, anlatsanıza artık! Biriniz de konuşsun, o kadar kitap yazdınız, açın ulan ağzınızı!

    Biz... dedi Dostoyevski. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. Yapamadık. Başaramadık bu empatiyi kurmayı, dedi. İlk kez bu kadar berrak konuşuyordu. Beceremedik, dedi. Bak, arkadaşlarım da burada. Engelleyemedik, dedi. Olmadı. O kadar yazdım, ettim, binlerce sayfa anlatmaya çalıştım. Ama yine olmadı, dedi. Sonra şoförlüğü Hakan'a verdim, ben işi bıraktım, dedi. Bu acıya katlanamam, ben kürek cezası bile çektim böyle acı görmedim, dedi.

    Aylan ile Ümran bakıyorlardı bana. Sanırım bu konuşmalar onlar içindi. Aylan bu ölü yazarlardan daha bir ölü görünüyordu. Ölünün ölüsü? Var mıdır böyle bir ölgünlük çeşidi? Sanırım zamanında bu kafede ölmüş, anlamlandıramadım. Ümran'ın da üstü başı yırtılmış, kan içinde. Gözlerimi kapatmak istedim ellerimle, telefonumu unutmadığımı gördüm. Şok oldum, gözlerimi kapatmak için bir telefon yeterliydi! Yere düştü telefon, kalmadı hiçbir şey. Hiçbir yazar tutamadı onların elinden, bir gemi battı cani sulara, hayaller suya düştü, geminin batığıyla karşılaştılar, bu gemi mi dedi bir hayal bir hayale, evet dedi hepsi hep bir ağızdan. Aradığımız ne, niye bu gemiyi arıyoruz diye sordu bir hayal bir hayale. Empatiyi arıyoruz dedi birisi, onların halinden anlamayı arıyoruz, kendimizi onların yerine koysak ne olurdu diyoruz, bütün yazarların bugüne kadar arayıp da bulamadığını arıyoruz dedi bir hayal bir hayale. Suya düşmüştü hepsi ne de olsa. Kanlarıyla birlikte. Canlarıyla birlikte. Hayalleriyle birlikte.

    Hayaller çıkamadı bir daha o sudan, onların da cesetleri çıkarıldı ertesi gün. Gözüme kapattığım telefondan baktım, yemin ederim. Böyle cesetler hiç olmadı ki, hiç boğulmadık ki biz, hiçbir uçak kafamıza füze yollamadı ki, hiçbir şey görmedim ki, bak kapatıyorum gözlerimi telefonumla. Görmüyorum hiçbirinizi. Duymuyorum hiçbirinizi! La la laaa laa! Hadi çıkıyorum artık ben bu kafeden!

    Dışarı çıkarken baktım bir kafeye, bir de arabaya. Arabanın adı Edebiyat'mış ve gittiğimiz kafenin adı da Umut'muş, yeni görüyorum. Dünyanın en çaresiz çocuklarıymış tanıştıklarım, yeni fark ediyorum. O suda boğulmuş kurulan hayaller, dünyanın en büyük hayalleriymiş, yeni empati kuruyorum. Kuruyor muyum? Duştan çıktım, kendime geldim, saçlarımı kurutuyorum. Denizden çıkmadım, merak etmeyin. Denizden çıksam ölürdüm, sonrasında ise istemediğim kadar kuruturlardı beni mezarımda.

    Nefret ediyorum o kafeden, nefret. Tek kelime. Hepsi bu.
  • 573 syf.
    ·6 günde·9/10
    Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi:

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline
    (Desen: Cem Kanyar)
    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    İnceleme: Süha Demirel, 6 Aralık 2013.

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***
    Kitap Künyesi:

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
    Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”
    Çeviren Yiğit Bener
    574 Sayfa
    Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”
    YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.