• Sizce bir erkeği ;
    Bir kadın mı daha çok tanır,
    yoksa bir başka erkek mi ?
  • “Bir gün karşına birisi çıkıp seni çok sevdiğini söyleyecek, senden başkası ile asla olamayacağını, sensiz nefes bile alamayacağını ve buna benzer yüzlerce şeyi anlatacak sana. Önceleri ona inanmayacaksın. Güvenmeyeceksin.. Çünkü kimi sevsen, kime değer versen, kime bu sonun desen, oyun oynadı sana karşı. Arkandan vurdu, artık güvencin kalmadı sevmeye.. Birisine inanmaya gücün yok.. Ama o da ne? Bu başka diyorsun kendi kendine. Bu yapmaz diyorsun.. İlk günler seni deli gibi sevdiğini söyledi; senin için uğraştı, seni mutlu etmek için her şeyi yaptı. Baksana yüzünde gülücükler açıyor. Demek ki seni mutlu ediyor. Gülüyorsun, onun yanında mutlu olduğunu hissettin. Yeterince acı dolu hayatında tutanacak bir dal gibi sımsıkı tutmaya başladın ellerini. Beraber zaman geçirmeye, birbirinizi anlamaya, neleri sevip , nelere kızdığını anlamaya başladın. Bir süre sonra onun seni gerçekten sevdiğine inanmış oldun.. Böyle oluyor zaten, inanmak aldanmanın yarısıdır. Kıskandığını hissettin, seni sahiplendiğini, seni özlediğini.. O da ne? Yoksa sevdiğine inandın mı.. Daha düne kadar sen değilmiydin , ben kimseyi artık böyle sevemem diyen?? Dün az seveceksin, bugün biraz çok, yarın ise uğruna ölecek kadar.. Acaba beni seviyormu? sorusu aklının ucuna gelmeyecek artık. Beraber planlar yapmaya, ilerisi için neler olacağını düşünmeye, ve güzel hayaller kurmaya başlayacaksın. Mutlu rüyalar görmeye başladın bile çoktan.. Artık sen onun gölgesi oldun, daha çok arayan, daha çok soran, daha çok özleyen, daha çok acı çeken.. İlk buluştuğunuzda ellerini tutarken ki utangaçlık gitti, sımsıkı bırakmayacak derecede tutuyorsun artık ellerini. Gözlerinin içine baka baka, onu çok sevdiğini söylüyorsun.Ona onsuz yaşamayacağını, onsuz nefes alamayacağını, artık onun senin için bir parçan olduğundan bahsediyorsun.. Herkesi karşına almaya başladın artık onun için, arkadaşlarını, aileni, dostlarını.. O kadar çok seveceksin ki, kalbinin atış ritmini bile ezberleyeceksin. Gözün ondan başkasını görmeyecek, sesini bir kaç saat duymasan sanki ağlayacak gibi olacaksın.. Hiç bitmeyecek sanacaksın… Ama öyle olmayacak..Sen tam her şey harika gidiyor derken, birden bire hayatın kabusa dönecek. Bir soğukluk girecek aranıza, bir takmama bir umursamama, anlamayacaksın ne olduğunu. İşte o dakikadan sonra her gün öleceksin. Her dakika acı çekeceksin. Mutlu geçtiğin günlerin, artık acılarla dolacak. Sen ona onsuz nefes alamadığından bahsedeceksin, onu ne kadar çok sevdiğinden, sesini bir dakika duymasan acı çektiğinden bahsedeceksin, o ise seni umursamıyor olacak. Daha düne kadar acı çekmeye kıyamayan, bu gün sana acı çektiriyor olacak.. Bırakacak seni.. Başkasıyla olacak. Hemde öyle bir bırakacak ki, yeryüzünde daha önce hiç kimse hiç kimseyi bu kadar yanlız bırakmamıştır hissine kapılacaksın. Toparlayamayacaksın.. Hem ondan, hem de kendinden nefret etmeye başlayacaksın. Geceleri uyuyamamaya, gündüzleri ise hiç bir şey yiyememeye başlayacaksın. Her dakika ağlamaya, bir şeyler kullanarak sakinleşmeye çalışacaksın. Benim canım yanıyor, onun da canı yansın isteyeceksin. İntikam almaya kalkacaksın, ama yapamayacaksın.. Gecenin bir saati yaşlı gözlerle aynanın karşısında kendini bulup ,“ben bunu hak etmedim” , “ ben bunu hak edecek ne yaptım” diye ağlayacaksın.. Bir zamanlar bende hak etmemiştim… Unuttun mu?..
  • Gecenin sorusu;
    Yarın öleceğinizi bilseniz, en büyük pişmanlığınız ne olurdu? 🌿🌿
  • Gecenin Sorusu: Samimilik ve değer verme kisvesi altında ruhunuzu darlayan insanlarla nasıl baş ediyorsunuz?
  • Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa? 

    Cemal Süreya
  • 88 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Gecenin Gecesi beş öyküden oluşuyor: Yatak, Nihat, Fotoğraf, Veysel'in Kanatları, Şeytan Uçurtması. Muazzam, kusursuz bir dil yaratmış Toptaş. "Öykü dili nasıl kurulur?" sorusu için güzel bir yanıt. Öykü severler es geçmesin.
  • 68 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sezai Karakoç’un her kitabında okuyucuya bir parçasını verdiği “diriliş yapbozunun” ana tahtası niteliğinde bir kitap! Coğrafyayı analiz eden, diğer eserlerinde vereceği mefkurenin; “Diriliş mefkuresinin” bir parçası!
    İçinde cevaplardan çok sorular barındıran, zihinde bıraktığı soru işaretleriyle okuyucuya (diriliş nesline) yeni kapılar aralayan “İslam’ın Dirilişi” kitabı; adıyla bile çok şey anlatmakta. Adıyla bile akıllara “İslam ölmüş mü ki dirilsin?” sorusunu getirmekte…
    “İslam ölmüş mü ki dirilsin?” sorusu; ruhun kendi cesedine bakıp “ben ölmüş müyüm” diye sormasıyla eşdeğer. İslam, ebediyet güvencesindedir, amenna. Lakin İslam’ı taşımakla görevlendirilmiş yürekler dondurucuda. Bozulmayı engelleyecek türden değil bunlar, içine konulanı etkisiz duruma getirecek, bir ölüden farksız halde bırakacak dondurucular… Sezai Karakoç’ta “İslamın dirilişi değimiyle şüphe yok ki, İslam halklarının dirilişini söylemek istiyoruz” diyerek neyi kastettiğini açıklıyor.
    Kitabın geneline baktığımızda “Durum- Diriliş- Çağrı” bölümlerinden oluşmakta olduğunu görüyoruz. Bu üç kavramın her biri bize farklı bir mesaj verirken, dizilişleriyle bile haritamız olmaya adaylar. Manası üzerine düşünecek olursak “Durumu kavrarsan dirilecek güce erişirsin. Ancak dirilecek güce eriştiğinde kendi çağrını gerçekleştirebilirsin.” Sonucuna ulaşıyoruz.
    Kitapta önce durum anlatılıyor demiştik. İslam’ın dirilişinde; Avrupa, Asya, Afrika ve İslam Dünyasının durumu. Şimdi her biri için neler dediğini gözden geçirelim.
    Üstat, Avrupa’nın “Dünya tarafından linç edilme korkusunu taşıdığını” söylüyor. “Zekasının hep tekniğe doğru kayışını, sevgisizliğe bağlayarak” Avrupa için şaşırtıcı tanımlarda bulunuyor. Zihinde “kimse tarafından sevilmeyen zavallı üvey evlat Avrupa” imajı oluşuyor. “Hiç arkadaşı olmadığı için, oyun oynayamayan, bir köşede derslerine çalıştığı için başarılı olan Avrupa” oldukça dramatik değil mi? “Bu tarihi antipati, Avrupa için bir nevi cezadır” hakkedilmiş bir ceza lakin asıl soru Avrupa’nın bu cezadan haberinin olup olmamasıdır. Kimsenin onu sevmemesini (ki madem Avrupa sevilmiyor, ona benzemeye çalışan bunca ülke ne?) dert ediyor mu acaba?
    “Asya uyanarak ve Afrika, siyasi ve tarihi anlamda var olarak geliyor” diyor üstad. Kitabın ilk baskısının 1967’de olduğunu göz önüne aldığımızda iki soru beliriyor zihinde “O dönemde yaşanan hangi olay onu böyle diyecek kadar etkilemiş?” ve “60’larda ’uyandı geliyor’ denen Asya ve Afrika nerede kaldı?” Yoksa linç edilme korkusu yaşayan Avrupa’ya biraz daha mı zaman vermek istediler, belki yolda kaldılar… E neden bu kadar geciktiler? Gelmeleri için henüz erken mi?
    İslam’ın dirilişinde İslam Dünyası’nın durumuna gelince “adaptasyon neslinden” bahsedildiğini görüyoruz. “İngiliz, Fransız, Alman, Amerikan ve Rus ideolojilerinin insan tipi” olarak tanımladığı “kendi kültürüne düşman” adaptasyon neslinin, tüm köşe başlarını tuttuğunu belirtiyor. Adaptasyon neslinin sadece gençlerden oluştuğu sanılmasın, aydınlar da başrolde. Hatta asıl problem adaptasyonun aydın halkaların da tümünü emip, eritip sindirememiş olmasından çıkıyor.
    Umutları var Sezai Karakoç’un… Afrika’da doğmakta olan medeniyetin yeni bir İslam medeniyeti biçimini alabileceğine dair umutları. İslam’la birlikte insanlığın dirileceğine dair… İşte tamda buraya dikkat etmemiz gerekiyor. Batıyı da Doğuyu da sürekli olarak gözlemlemek, başta kendimize olmak üzere her vakit, herkese İslam ruhunu telkin etmemiz şart!
    Doğu ve Batının durumuna baktıktan sonra kendimize dönüyoruz, İslam’ın dirilişinde İslam dünyasını seyrediyoruz. Gözümüze batan ilk şey Cihan Harpleri oluyor. Birinci Cihan Harbi’nde batılılara “İslam Dünyasının son dayanağı” olan devletimizi çökertme fırsatı veriyoruz. Tüm İslam alemi batılıların eline geçiyor ve bu İkinci Cihan Harbi’ne kadar sürüyor… İkinci Cihan Harbinde bağımsızlığımız için sunulan fırsatı tam manasıyla olamasa da, kullanıyoruz… Ve şu anda da Sezai Karakoç’un değimiyle” tam bir iktisadi bağımsızlık savaşı içindeyiz” İçindeyiz ama, ne kadar farkındayız? İktisadı kalkınma hangi sistemle ve nasıl başarılacak? Kıvranan eğitimle mi?...
    Sorunumuzun “diriliş atılımındaki eksikliğimiz” olduğunu söylüyor üstat. Diriliş atılımı… İşte tüm amacı ve umudu bu Sezai Karakoç’un. İslam Dünyasında atılım gerçekleştirecek bir diriliş nesli… Önce düşüncede dirilecek, sonra inançta diriliş gelişecek. Şüphesiz Sezai Karakoç’un dediği gibi “İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlılıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz”. Neden dirilemiyoruz? Kökü Tanzimattan çok öncelere dayanan bir düşünce durgunluğuna girdiğimiz için. Nasıl dirileceğiz? İçine girdiğimiz her değişme oluşunu kritik ederek, nefs muhabesiyle…
    Kitap “diriliş” bölümüne geçtiğimizde 3 metodu anlatıyor bizlere; Deneyci, Aktarmacı ve Tarih metodu. İsimlerinden anlayabileceğimiz üzere Deneyci metot; Genel muhteva seviyesini aşmak, elde bulunanın sağlamlık, çürüklük durumunu ölçüyor. Düşünce dirilişimizdeki durum bu…
    Aktarmacı metot; başkalarından almak… Karakoç’a göre bu “tam bir ruh ve kafa köleliği”. Son ve en ideal diye anlatılan “Tarih metodu” ise “kendi kültürümüzün geçmişini bugüne bütünüyle aktardıktan sonra, ortaya çıkacak düşünce doğrultularında ilerlemek”. Peki gerçekten İslam’ı diriltecek en ideal düşünce yöntemi “geçmişi bütünüyle bu güne aktarmak m?” Aslında bu 3. Metot da “Aktarma yönüyle” dolaylı yoldan 2. Metodun benzeri değil mi?
    Kökü tarihe bağlayarak, ilerleyebiliriz, kendimizi tarihe hapsederek değil… Tarihi referans alarak gelişebiliriz, bütünüyle alarak değil. İslam düşünce anlayışı “geçmişi getirmek” üzerine değil bilakis “şimdiyi geliştirerek” kendine uygun hale getirmek için düşünür. Eğer gerçek bir Dirilişten söz ediyorsak, bu üç metottan da eser miktarda kullanarak amaca ulaşabiliriz. Köke(tarihe) bağlı kalarak, bağlarımızı deneyerek, ve “aktaracağımız ne olabilir” kafasıyla çevreyi inceleyerek. Biriyle değil, bütünüyle…
    Griye yer kalmadığını, “ya tam kara, ya tam ak” insan tiplerinin oluştuğunu söyleyen Karakoç; kısa zamanda oluşacak yepyeni bir “İslam İnsanı” nı muştuluyor. İslam kültür ve düşüncesinin çağdaş ve gelecekteki medeniyetlerde kaçınılmaz yerini alabilecek bir öz ve yapıyı taşıyan, İslam özlemiyle dolu olan bir İnsan tipi… 1967’deki muştunun 2020’lerde gerçekleşeceğini mi düşünüyordu üstat? “Kısa zamanda” derken neyi kastediyordu? Muştulananı mı bekliyoruz hala? Yoksa aramızdaki “İslam insanlarının” farkında değil miyiz? Olamadık mı daha… “İslamın Dirilişi” kitabı, arayışa sürüklüyor okuyucuyu… Müjdelenenin arayışına, müjdeleneni gerçekleştirme çabasına…
    Üstadın “Gelen her yeni ülkü, terimlerini de beraberinde getirmek zorundadır.” Sözüyle karşılaşıyorsunuz. Zihniniz sanki bunun devamıymış gibi Yusuf Kaplan’ın “Başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız” sözünü ekliyor. Kitapta “Çağını kurmak” ifadesiyle de karşılaştığınızda, bunun bir “tesadüf” olmadığını, “tekerrür” hiç olmadığını; bunun ortak bir duruş, şuur, hedef, olduğunu anlıyorsunuz.
    Kitabın “Çağrı” bölümüne geçmeden önce; Müslüman zaferinin, yenilgisinin özdeşleştirildiği savaş modellerini de aktarmak isteriz. Bedir, Uhud, Hendek… “Bedir savaşı ebedi modeldir” diyor Sezai Karakoç. İnanç, güven, sabır, tamdır. Ve bunlar tam olduğu anda zafer de tamdır. Bir nevi zaferin formülüdür Bedir, zaferler kazanmak istiyorsak hangi eksiklerimizi tamamlamamız gerektiğini anlatır bizlere. Aynı zamanda Uhud’u da anlatır. Bedirde hissettiklerimizinden biri eksik olursa, zaferlerin en keskini bile yenilgilerin en acıklısına dönüşebilir. Bedir ve Uhud modeldir. “Tarih boyu bütün zaferlerimiz Bedir’in bir devamı, yenilişlerimiz Uhud’un bir devamıdır” cümlesi okuyucuyu kendine bakmaya yönlendiriyor “Bedir askerinin hasletlerine sahip miyim ki zafer bekliyorum?” dedirttiriyor.
    Üstat “Birkaç yıldır Uhud modeli savaşlar veriyoruz” diyerek düşünmeye sevk ediyor. Hatta eşleştirmeye… 15 Temmuz mücadelesi bir Bedir miydi? Eğer o Bedirse, fetih yakın mıdır?
    Tanıdık, dirildik sıra geldi çağrıya… İnsana, Müslümana… Yahudi ve Hristiyan’a, hatta tanrı tanımaza çağrı! İslam’ın çağrısı… İslam insanı çağırıyor! Tarih bizi çağırıyor…
    Peki ama nasıl bir çağrı? İşte Sezai Karakoç çağrıyı şöyle anlatıyor “Batıya koşan Afrika’yı, İslam, Doğuya çağırıyor. Bir gecenin ayak yürüyüşüyle koşan siyah ırkı, İslam, seher aydınlığına çağırıyor. Doğuda duran Çin’i Batıya çekiyor. Bakalım bütün bir insanlık Merkezde, İslam’da toplanacak mı?”
    “İslam, insan ortaya koyacak!” İnsan olmaya adaylar kim? Bütün hayatını İslam’ın dirilişine adayacak olanalar nerede?
    Bir çağrı var ve Sezai Karakoç o çağrı için çilelleşip şuurlaşacak; tarihin yükünü yüklenerek varolacak, onun yanından geçenlerin bir bakışta “yeryüzünde henüz gerçek bilgisini taşıyanlar tükenmemiş” diyeceği insanın hasretini çekiyor. Onun yazdıkları sadece bir çağrı değil, hasret!
    Kitap; Ceplerimizde sorular, omuzlarımızda yük bırakıyor. Adeta “İslamın dirilişi, senin dirilişindir” diye haykırıyor. Armut ağaçlarının altında beklemekten vazgeçmemizi söylüyor. Diriliş ateşiyle yanarak dirilmeye çağırıyor!
    Bizlerde, bu çağrıyı yürekten hissediyor ve çağrısı çağını kuracak nesil olarak yetişmeye devam ediyoruz…