• 595 syf.
    ·205 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Neler öğrendik? 


    İLK ÖNCE: İHLAS VE  NİYETTEN başladık.


    Bu bölümdeki hadisi şeriflerle anladık ki:

    - eğer niyetimiz samimi değilse ve yaptığımız işte İhlas yoksa elimize hiçbir şey geçmeyecek.. 

    Ama  diğer taraftan da anladık ki: niyetimiz hayır olsa ama amel olarak dökülemese bile elimize sevap olarak geçecek. 


    -kalbimizi sürekli kontrol etmemiz gerektiğini ve bir işe başlarken ki niyetlerimi, işe başladıktan sonra bile sürekli sabit tutmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini öğrendik.



    İKİNCİ BÖLÜMTÖVBE idi.

    -Tövbe kısmında öğrendik ki: gerçek bir tövbe için :

    yaptığımız şeyi önce terk edeceğiz.

    Sonra ondan pişman olacağız ve bir daha asla yapmamaya karar vereceğiz. 

    Hatta ve hatta biz de o işi anımsatacak yerlerden, olaylardan, sözlerden bile uzak kalacağız.


    -Ve öğrendik ki Efendimiz bile Günde 70 yahut 100 defa tövbe ediyormuş. 

    Bizde günlük istiğfar saygılarımızı arttıracağız ve ihmal etmeyeceğiz. 

    Ayrıca İhlas da yapılan bir tövbenin bütün geçmişi kapatacağını da öğrendik.


    -Tövbe kısmında beni en çok etkileyen olaylardan biri Kab Bin Malik ve onun hakkında Tevbe suresinin ayetlerinin inmeseydi. 

    Bir de efendimizin dinlemek istememesine rağmen suçlarını inatla itiraf eden bir bayan ve Maiz adlı sahabenin zina suçunu işlediklerini itiraf etmeleri ve recm edilmeleri. Kendilerini gerçekten temizledikleri, sonrasında efendimizin de  "Onların tövbesi öyle bir tövbe idi ki" diye onları övmeleri beni çok etkiledi. 




    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SABIR idi.

    -Sabır bölümünde ne öğrendik? 


    -sabır da yarışmamız gerektiğini. 


    -Başımıza bir sıkıntı geldiğinde namazla ve sabırla Allah'tan yardım etmemiz gerektiğini öğrendik. 


    -en önemlisi de sabrın aslında başımıza belanın, musibetin ilk geldiği anda olduğunu ve sonrasında yaptığımızın aslında sabır olmadığını öğrendik. 


    Bu da özellikle Biz anneler için (şahsen kendi nefsim adına) bana çok büyük bir tokattı..




    DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ DOĞRU SÖZLÜLÜK idi. 

    -Burada doğru sözlü, sadık olmanın önemini ve ahirette elde edileceği kazançları gördük.


    -Doğru sözlü olmanın ve doğrularla beraber olmanın Takva duygusunu geliştirdiğini öğrendik.


    -Şüphe veren şeylerden, şüphelilerden uzak durmamız gerektiğini yani içimize sinmeyen, içimizin ısınmadığı konulardan da uzak durmamız gerektiğini öğrendik.


    -Ayrıca öyle  doğruluğundan emin olunan kişi olmalıyız ki düşmanlarımız bile bizim bu yönümüzü takdir etmeli bunu öğrendik.


    -Ve belki de en önemlisi: hepimizin arzusu olan şehadeti gerçekten doğru şekilde istiyorsak, yatağımızda ölsek bile Şehit mertebesinde olacağımızı, 

    eğer biz doğru isek Allah'ın da bizi doğrulayacağını öğrendik.


    -Artııı Ben burada 59 hadis-i şerifte artı bir bilgi öğrendim mesela eski ümmetlerde gökten inen bir ateşle kurbanın ya da ganimetin kabul edildiğini göstergesi imiş. 

    Eğer o ateş yakmazsa bu bir ihanetin ya da kusurun bulunduğu hükmüne varılıyormuş. 


    -Son olarak da yaptığımız alışverişlerde malımızın ayıbını açıklamanın Bereket kaynağı olduğunu öğrendik. 



    BEŞİNCİ BÖLÜM  ALLAH'IN KULLARINI  DENETLEMESİ yani MURAKABE idi. 


    -Burada ilk hadisimiz hepimizin bildiği "cibril hadisi" idi.

    Bu hadis-i şerifte Cebrail as'ın İhsan'ın ne olduğunu sorusuna, Peygamberimizin verdiği cevap ile 'Allah'a onu görüyormuş gibi kulluk  etmendir' i öğrendik.  

    Ayrıca bu hadisle:

    meleklerin insan kılığına girebildiğini, konuşabildiğini, imanın şartları ve İslam'ın şartlarını öğrendik. 

    ilim adamlarına ve ilim meclislerine saygı duymamız gerektiğini öğrendik. 

    kıyametin ne zaman kopacağını Allah'tan başkasının bilmediğini de öğrendik. 


    -Daha sonra öğrendik ki insanoğluyuz, Beşer şaşar hesabı şaşabiliriz ama öğrendik ki bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yapacağız ve İnşallah o kötülüğümüzü o iyilikle silinecek. 


    -Her yerde ve her şartta Allah'a karşı saygılı olmanın murakabe şuurunun göstergesi olduğunu öğrendik. 


    -Efendimizin o güzel hitabı ile İbni abbas'a yavrucuğum diye seslendiği hadis-i şerifte:

    Allah'ın ilminde hiçbir değişiklik olmayacağını ve ona tevekkülün psikolojik açıdan bizi çok rahatlatacağını ve herhangi bir ihtiyacımız söz konusu olduğunda isteyeceğimiz ilk mercinin kesinlikle Allahu Teala olması gerektiğini öğrendik.


    -Daha sonra Enes Bin Malik'in kendisinden sonra gelen kişilere (o zaman bile) 'sizin Kıl kadar bile önemsemediğiniz birtakım işleri Biz helak edici büyük hatalardan mı sayardık' dediğini öğrendik. 

    Oturduk şöyle bir düşündük sahabe efendilerimize yaptığımız haksızlığı.. 

    şu anda onlarla kendimizi kıyaslayınca nasıl aynı cennete talip oluyoruz diye oturduk, ahladık, vahladık. 


    -Belki de hepimizi şaşırtacak bir hadisi şerif öğrendik:

    Allahu Teala'nın kıskandığını, ama onun kıskanmasını kulun ilahi yasakları çiğnemesi sebebiyle olduğunu öğrendik. 

    Yani bazı yasakların, sınırların bizim için konulduğunu ve Rabbimizin asla onların dışına çıkmamızı istemediğini ve çıktığımız zaman da onun gazabını hak ettiğimizi ve murakabe bilincini iyice oturtarak bu çizgileri sınırları kesinlikle aşmamız gerektiğini öğrendik. 


    -İsrail oğullarından abraş, kel ve kör 3 kişiye gelen meleğin ve bunların istekleri ve sonrasında meleğin tekrar gelmesi ile cimrilikten uzak durmamız gerektiğini, Nimet'in artmasının şükretmekle olduğunu ve ne oldum delisi olmamız, geçmişimizi unutmamamız gerektiğini öğrendik.


    -Akıllı kişinin ileri görüşlü olduğunu yani ahireti için çalışan olduğunu öğrendik. 


    -Bizi doğrudan ilgilendirmeyen her şeyi terk etmemizin güzelliğini ve müslümanlığımızdan olduğunu öğrendik. 


    -Ve Biz bütün hanımlara gerekli olan şeyi öğrendik

    Bazı şeylerin aile içerisinde kalması gerektiğini, aile mahremiyetini sonuna kadar korumamız gerektiğini öğrendik. 



    ALTINCI BÖLÜM TAKVA idi. 


    -Takvanın Allah korkusu veya Allah saygısı olduğunu öğrendik. 


    Burada Allah'tan korktuğumuz için bazı şeyleri yapmak DERKEN yalnız Allah'ın cehenneminden korktuğumuz için değil sevdiğimiz bir kişiyi üzmekten korkarız ya aynı onun gibi korku olduğu için bazı şeylerden sakınmamız gerektiğini öğrendik. 


    -Allah korkusunun her hayrın başı olduğunu, takva sahiplerinin dünyada ve ahirette şereflerin en yüksek olduğunu öğrendik. 


    -Dünya ve dünyadakilerin imtihan sebebi olduğunu,

    göz kamaştırıcı olduğunu ama takva duygusunu ele geçiren kişinin bunların üstünde çok durmayacağını, önemsemeyeceğini öğrendik. 


    -Peygamberimizin bile dualarında sürekli "Allah'ım senden Hidayet Takva İffet ve gönül zenginliği İsterim " diye dua ettiğini öğrendik.


    -Bir şey yapmak ya da yapmamak için yemin etsek bile Eğer yemin ettiğimiz şeyin zıttı takvaya daha uygunsa bunun yeminden dönmeyi gerektiğini ve daha güzel olduğunu (Tabii ki yemin kefaretinde vererek dönmemiz gerektiğini)  öğrendik. 

    Yani Müslümanın Her işinde takva üzere olması gerektiğini öğrendik. 


    -Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, yöneticilere itaat etmek..bunların takvanın gereği olduğunu öğrendik.


    - Dünya'daki doğruluğuna ahirette kurtuluş sebebi olduğunu öğrendik.. 




    YEDİNCİ BÖLÜM TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH'A TAM GÜVEN 

    TEVEKKÜL .. idi


    Bu kısımda neler öğrendik?

    Müminde yani biz de bulunması gereken şey : inançta tereddütsüzlük ve Allah'a Sarsılmaz bir itimat. 

    Bu da bizim en büyük gücümüz ve başarımızın sırrı..


    Tevekkülün aksi tereddüt.. Güvensizlik işareti ve sonucudur.. 

    Tevekkül ehli olmalıyız ama usulüne uygun araştırmayı yapıp, ön aşamayı hallettikten sonra ötesini Allah'a bırakmalı ve tevekkül etmeliyiz. 

    Bu bölümde hadisi şeriflere geçmeden önce beni en etkileyen ayet Enfal suresi ikinci ayeti kerime oldu.

    Rabbimiz bize gerçek müminleri tanıtıyor:

    1. anıldığı zaman yürekleri titreyen,

    2. Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları pekişen,

    3. rablerine güvenip dayanan....

    Gerçek mümin? Şu ayet üstüne durup çokkk düşünmeli çookk..  Allah anıldığı vakit mi yürek titriyor yoksa anlatan hocanın ses tonu yada etkisi ile mi :(

    Ayetleri okuyup iman pekiştirmek desen en büyük yaramız dünyaya ve dünya ilmine verdiğimiz hangi değeri kuranı anlamaya verdik :(

    Rablerine güvenip dayanmak desenn laftan öte icraatta belli güven kelimesinden başlayıp nerde hata yapıyoruz bulmanın tam sırası değil mi? 

    Şöyle gelecek kaygılarımızı bi düşününce Allah'a olan güven ve tevekkülümüz de ortaya çıkıyor aslında :(


    Gelelim hadisi şeriflerimize:

    75 hadisi şerif ile ümmetden 70000 kişinin hesapsız azapsız cennete gireceğini öğrendik ve bunların büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rabbine güvenenler olduğunu öğrendik. 

    Diğer taraftan hadisde dikkatimizi çeken ukkaşe bin mihsan(ra) ın fırsatı değerlendirmede olan çabukluğu ve bizlere örnekliği idi.. 


    Diğer bir hadis-i şerifte hasbünallah ve nimel vekil sözünün ateşe atıldığı zaman İbrahim Aleyhisselam'ın son sözü olduğunu ve Efendimizin de Uhud Savaşı'ndan sonra bir sene sonra Bedir'de buluşalım diyen Ebu Süfyan ve Müslümanların anlaşmaları üzerine Ebu Süfyan'ın birliğinin çok kalabalık olduğunu söylemeleri üzerine efendimizin bu sözü söylemesi.... Bize özellikle sıkışık anlarda Allah'a tevekkülün kıymetini öğretti. 

    Tevekkülün telaş ve paniğe önlediğini, 

    Allah'a güvenin en sağlam güvence olduğunu öğrendik.


    Daha sonraki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesini öğrendik ve tevekkül konusunda kuşları kendimize örnek almamız gerektiğini öğrendik.


    Efendimizin tehlikeler karşısında nasıl güzel örnek olduğunu, O'nun Allah'a güveninin asla sarsılmadığını öğrendik. 


    Bir önceki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesi vardı. Burada da eğer Allah'a tam anlamıyla güvenseydik  Rabbimizin kuşları doyurduğu gibi bizi de rızıklandıracağını öğrendik.. 


    Efendimizin yatak yatak duasını öğrendik. 

    Bu dua ile Allah'a olan ahdimizi , güvenimizi, sözümüzü her gece yenilememiz gerektiğini öğrendik..


    Efendimiz ile Hz Ebubekir'in hicret yolculuğunu ve oradaki güvenlerini tevekküllerini öğrendik.


    Evimizden çıkarken yapmamız gereken duayı, evimizin bizleri koruyan bir kale olduğunu değilse bile o kaleyi tuğlalarla sağlamlaştırırarak evimizi birer kaleye çevirmemiz gerektiğini, dışarının tehlikeli olduğunu o yüzden çıkarken de Allah'a tevekkül edip dua ederek O'na sığınmamız öyle çıkmamız gerektiğini öğrendik.


    Allah ve ilim yolunda bulunanların gerçekten rızıklandırıldığını, onların rızkını Allah'ın üstlendiğini ve belki de onlar sayesinde bize zarar dokunmadığını, bakımını üstlendiklerimiz sebebiyle rızıklandırıldığımızı öğrendik.


    Sekizinci bölüm: DOĞRULUK idi.

    Efendimizin beni yaşlandırdı dediği Hud Suresi 112 ayeti okuduk ve doğruluk ve istikametin hayatımızda ki  


    Doruk üzere olanlara ve istikamet üzere devam edenlere meleklerin yardımının geleceğini Sonrasında da Rabbimiz Allah'tır deyip doğru olanlara ne korku ne de Hüzün uğrayacağını ve cennette Temelli kalacaklarını öğrendik.


    Efendimizin yanına gelen sahabenin bana İslam'ı tanıt demesi üzerine efendimizin Allah'a inandım de sonra da dosdoğru ol değişimi ile doğruluğun istikametin dinimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu öğrendik. Bu kısımda Ayrıca kalbin beden ülkesindeki tüm organların reisi olduğunu öğrendik ve Allah'a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalple diğer organların nasıl etkileneceğini ve dilinde kalbin tercümanı olduğunu öğrendik başka bir hadis-i şerifte de her sabah bütün organların dile hitaben bizim hakkımızda Allah'tan kork biz sana bağlıyız Sen doğru olursan biz de doğru oluruz Sen eğri olursan biz de eğleniriz hadis-i Şerifi ile dilimizden çıkan şeylerin Aslında nasıl kalbimizde yer ettiğini Kalbimizin dilimizi söylediğini öğrendik ve konuştuklarınıza daha daha dikkat etmeyi öğrendik..


    87 hadisi şerifin izle işlerimizde bütün hayatımızda dosdoğru olup orta yolu tutmamız gerektiğini ve kurtuluşun Amelya kazanılmayacak ağını öğrendik ve amellerimiz sayesinde kurtuluşa gelemeyeceğim izi Allah'ın rahmet ve keremi ile bağışlaması ndan başka bir yol olmadığını öğrendik ceza Efendimiz de kendisi için aynı şeyi söyledi.



    DOKUZUNCU BÖLÜM TEFEKKÜR İdi. 


    Allah'ımızın yarattıklarının büyüklüğü ile Tefekkür etmeyi dünyanın sonunu düşünerek Tefekkür etmeyi ahiretin dehşetli durumlarını düşünüp Tefekkür etmeyin dünya ve ahiretin öteki hallerini düşünüp Tefekkür etmemiz gerektiğini nefsini kusurlarını Tefekkür etmemiz gerektiğini onu arındırmak ve doğruluğa yönlendirmeye Tefekkür etmemiz gerektiğini öğrendik.


    Tefekkürün dürüstlüğün Fikriye yönü yani temelini teşkil ettiğini öğrendik.


    Gerçek Tefekkür ehlinin etrafındaki her şeyin sonucunu Allah'a bağladığını ve onlarca farklı bir bakış açısı ile baktığını öğrendik.


    Ve yeryüzünde dolaşırken öncekiler sonrakiler şu anda yaşayanlar hepsinin bize birer ibret eseri olduğunu Bildik.



    ONUNCU BÖLÜM 

     HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK idi.


    Baştaki ayetlerle Rabbimiz bize hayır işlerle yarışmamız gerektiğini Cennet için koşmamız gerektiğini emretti.


    88 hadisi şerif ile Efendimizin mucizevi hadis-i şeriflerin den birini öğrendik imanımızın ve onu korumamız gerektiğini ne kadar önemli olduğunu Birlik fitne ortamlarından sakınmamız gerektiğini ve kendimizi çok dikkat etmemiz gerektiğini Eğer bazı şeyleri önemsemez sake Allah muhafaza Sabah evden mümin olarak çıkıp kafir olarak dönemlerin olacağını evine mümin olarak gelip sabah kafir olarak çıkanların olacağını öğrendik.

    Şeytan ve adamlarının müminlerin imanını çalmak için gayretlerini öğrendik biz de hayır işlerde kesinlikle durmadan ve ibadetlerimizde yılmadan koşmamız gerektiğini Bildik.

    Dinimizde sıkı sıkı sarılmamız gerektiğini durumlar daha da kötüleşme den güzel işler yapmakla yarışmamız gerektiğini ahir zamanın filtrelerinin olacağını ve Dinimizi dünyevi herhangi bir değere değişmemek gerektiğini bunun kötü sonuçlarını ve iyilikleri iyileri çoğaltmak için birbirimize yarışmamız gerektiğini öğrendik.


    89 hadisi şerifler adam hadis-i Şerifi çok sevdim Neden Çünkü efendimizin namazda Aklına bir şey gelmişti hemen namazı kıldıktan sonra koşup Eve gitmişti O sadaka yerini bulsun diye Yani burada ne ben sevindim çünkü namazda namaz dışı bir şey düşünmek namazın sıhhatine mani değilmiş.

    Daha sonra hadisi şerif ben neler öğrendik Hayır işlemekte çok acele davranmamız gerektiğini Efendimizden öğrendik ve zihnimizi bulandıracak ibadetimize engel olacak şeyleri o anda yapmamız gerektiğini ve sonra devam etmemiz gerektiğini öğrendik ve Daha önemlisi de sade efendilerimizin Peygamberimizi nasıl dikkatle ibretle takip ettiklerini öğrendik.


    Cenneti gerçekten arzulayan ların nasıl Cennet uğruna savaştıklarını öğrendik.


    Bütün işlerimizde olduğu gibi sadaka ve yapılan iyiliğide son anı ölüm Döşeğine bırakmamız gerektiğini Hayır işlerde Acele etmemiz ve yarına bırakma mı mızı öğrendik.


    Bir savaşta sahabe efendilerimiz de bunun hakkını vermek üzere kim alır hadis-i Şerifi ile oradaki sahabe efendilerimizin bile önce bir nefislerini durup kontrol ettiklerini ve sonrasına gerçekten hakkını vermek şartıyla Ebu Dücane nin kalkıp


    Hayra koşmak da Ebu Dücane gibi Ölümü bile göze almak gerektiğini öğrendik.


    Her gelen günün bir öncekinden daha kötü olacağını bununla anın kıymetini bilmemiz gerektiğini tüm Hayır işlerimiz de bu yüzden Acele etmemiz gerektiğini şikayet etmek yerine değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik.


    Fakirlik zenginlik hastalık İhtiyarlık ölüm Deccal ve Kıyamet Bunlar gelmeden önce zamanımızı ve bütün fırsatları değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik bazı fırsatların selam vermek gibi bir dakikalık olduğunu öğrendik.


    Bu hadisi şerif ile iyi iş ve Salih amel yapma azmi ve kararlılığı mız olması gerektiğini kendimizi sınırsız fırsatların yanında kabul etmeyeceğimizi Çünkü fırsatını Zaten dar bir zaman eşini sunulmuş imkan demek olduğunu bilmemiz gerektiğini ve her Salih işi ilk anda yapma taktiği olması gerektiğini öğrendik.


    Hayber Savaşı'nda sancağı alan Hz Ali'nin efendimizin ile yürü Allah Fethi nasip edene kadar sağa sola bakın mı sözünü hem zahiri hemde batini olarak nasıl iptal leştir dini ve arkasında bile dönmeden sancağa kapıp giderken Ey Allah'ın elçisi onlarla ne yapmaları için savaşayım değişimin bize ne kadar büyük örnekler olduğunu ve emri yerine getirmede Hz Ali gibi sağa sola bakmadan gitmemiz Dost doğru gitmemiz gerektiğini öğrendik.

    aynı hadisi Şerif'ten meselelerin gönülleri ele geçirmek olduğunu öğrendik ve hadis-i Şerif'in devamında Nurettin Hoca eklemişti senin elinle bir kişinin hidayete ermesi tüm kırmızı develerden hayırlıdır.



    11.BÖLÜM 

     MÜCAHEDE idi.

    Nefse şeytana kötü duyguları ve din düşmanlarına bütün gücümüzle dinlenmeniz ve bu şekilde Allahu Teala'nın rızasına cennete ulaşacağımızı Mücahide nin cihat'tan öncede sonrada yürütülmesi gerekli olan bir kulluk vazifesi olduğunu öğrendik.

    Mücahede nin Allah'a kulluğu esas alan bir kavram olduğunu öğrendik.

    96 hadis-i şerifle Allah dostluğunu kazanmış kişilere karşı olan vazifelerimiz öğrendik onlara duymamız gereken saygıyı öğrendik ve Bir insana karşı olan düşmanlığımız nefsimizin mi yoksa dinimizin mi gerekliliği oturup Kendimizi sorgulamamız gerektiğini öğrendik. Allah dostlarını al verdikleri mücahede den dolayı düşman olmanın Allah ile harbe girmek manasında bir cüretkarlık olduğunu öğrendik.

    Ibadetlerimize faydalarını da devam ederek Allah'a olan yakınlığımız ın arttığını nafileleri de bunlara katkı sağladığını öğrendik Rabb'imizin razı olduğu her kuluna Her işinde yardım ettiğini ve Allah dostlarının duasının makbul olduğunu öğrendik.


    97 hadis-i Kutsi ile ya birimizin bizim ona ne kadar gidersek gidelim Onun bize misliyle katı ile geleceğini öğrendik.

    Az amele Allah'a çok sevap verdiğimizde Allah'ın keremini ne kadar büyük olduğunu Allah'ımızın bizim kendisine gösterdiğimiz yakınlıktan çok daha fazlasıyla cevap verdiğini öğrendik.


    98 hadisi şerif film izle sağlık ve boş vaktinizi değerlendirmemiz gerektiğini İnsanların çoğunun burada hataya kapadığını ve bizim bunları değerlendirmek için mücahede ye devam etmemiz gerektiğini öğrendik Çünkü Ömür sermayesi bir defa verilmişti..




    99 hadisi şerifle efendimizin gece ayakları şişene kadar Namaz kılarak şükrün hakkını vermek konusunda bize örnek olduğunu, 

    başarılı bir mücahede için gece ibadetinin önemine, 

    yalnız başına yapılan ibadetlerin istenildiği kadar uzatılabileceğini, 

    toplu ibadetlerde cemaatin durumuna göre davranacağını öğrendik.

    Burada Hz Ali'nin bir sözünü okuduk

    "bir grup İnsan bir şeyler umarak kulluk yapar, bu:Tüccar kulluğudur.

    Bir grup insan da korkudan dolayı kulluk yapar.Buda köle kulluğudur.

    Bir grup insan da vardır ki şükür olsun diye kulluk yapar,işte bu tüm duygulardan yakasını kurtarmış Seçkin kimselerin kulluğudur"


    100 hadis-i şerifle efendimizin Ramazan'ın son on gününde itikafa ayırdığını,bize de bunun büyük bir fırsat olduğunu, kendisinin ibadeti yaptığı gibi mesul oldukları için de bunu istediğini, bu ikazın da bir ibadet türü olduğunu öğrendik.


    101 hadisi şerif (Nurettin Hoca Burada hayat kalitenizi artıracak çok değerli zihinlere oturmamız gereken bir hadis-i Şerif demişti) 

    1-)Müminin kuvvetlisi daha değerlidir(bilgi & beden & siyaseten) 

    2-)zayıf da olsa hasta da olsa o müminde hayır vardır 3-)çalışıp gayret etmek zorundayız

    4-)tevekküle asla unutmamalıyız

    5-)pısırıklaşmamalıyız

    6-)Geçmişle vakit kaybetmemeliyiz. Çünkü geçmişle vakit kaybetmek şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.


    102 hadis-i şerifte cennete bazı güçlüklere sabredilerek ulaşılacağını, nefsin isteklerine karşı çıkarak azaptan kurtulacağınızı, mücahedenin nefsin haklarına değil hazlarına set çekmek olduğunu öğrendik.


    103 hadis-i şerifle Resulullah'ın sırdaşı Hz huzeyfe'nin efendimizin gece namazına olan şahitliği ile gece namazlarını uzun kıldığını, bunu uzatmamızın müstehap olduğunu ve namazımız da aktiflik olması gerektiğini, azap ayetleri de Allah'a sığınıp, Dilek ayetlerinde isteklerimizi söylememiz gerektiğini, ayetlere cevap vererek aktif bir şekilde namaz kılmamız gerektiğini öğrendik. 


    104 hadis-i şerifle gene efendimizin bir gece namazdayken Abdullah ibni Mesud 'un Efendimize saygısızlık olacağını bilmeseydim onu bırakıp ona oturacaktım dediği kadar uzun bir şekilde namaz kıldığını, ashab-i ikram'ın son derece edepli olduğunu, farz olmayan namazlarda da imama uyulabileceğini, bir özür yokken oturarak imama uyumanın uygun olmadığını öğrendik.

    Ayrıca mücahedenin farzlarla yetinmemek, yaptığına da kalite katmak olduğunu öğrendik.


    105 hadisi şerifler mücahedenin Amel ve ibadeti artırmakla olduğunu, Çoluk çocuk malın  kabre kadar ancak geldiğini, kabirde amellerimiz ile muamele göreceğimizi öğrendik


    106 hadis-i şerifte Cennet-cehennem ile olan yakınlığımızın aynı derecede olduğunu, Burnumuzun dibindeki cenneti kaçırmamak Cehennemi kendimize uzaklaştırmak için mücadeleye devam etmemiz gerektiğini öğrendik.


    107 hadisi şerifle cenneti istemenin ağır bir istek olduğunu O yüzden de efendimizin başka diye sorduğunu, sonra da namazı çoğalt dediği sahabe Efendimizle bize de namazlarımızı, secdelerimizi  çoğaltmamız gerektiğini, nefisle mücahede gayretinde olmamız gerektiğini öğrendik. 


    108 hadis-i şerifle secde etmenin sevap kazandırıp günah sildirdiğini, derece yükselttiği, ibadetin sadece namaz olmadığını, nefisle mücahede de secdenin çoğaltılması önemini öğrendik.


    109 hadis-i şerifte uzun ömür taleb etmenin ve bu Uzun ömrü amellerle ibadetlerle mücahedemizi sürdürerek doldurmamız gerektiğini öğrendik. 

    Mümin olarak hedefimizin cennete girmekten çok Firdevs ve adn cenneti olması gerektiğini öğrendik.

    Uzun yaşam istememiz de ki amacın daha çok ibadet etmek,daha çok zikir, daha çok kulluk için istemek olduğunu ve esas olanın ölüp gitmek değil kalıp salih amel yapmak olduğunu öğrendik.


    110 hadisi şerifler Enes bin nadr ın Uhud Savaşı'ndaki şehadet isteği ve savaşın sonunda vücudunun param parça olarak şehit olduğunu, bizim de bir müslüman olarak bu Himmet ve bu gayret ve bu heyecanla olmamız gerektiğini, dine bir şey geldiği zaman artık hayatın ne anlamı kaldı ki diyerek Enes bin nadr gibi heyecanımızı korumamız gerektiğini, güzel ve meşhur şeyleri vaat etmenin caiz olduğunu, samimi şekilde Şehitlik isteyene  Şehadet'in ulaşacağını öğrendik.


    111 hadisi şerifle yapılan bir iyiliğin ne kadar az olursa olsun küçük görmemiz gerektiğini, herkesin gücünün yettiği sürece çalışması gerektiğini, bu konuda kendilerini kınayanlara aldırış etmemiz gerektiğini, az da olsa sadakayı asla ihmal etmememiz gerektiğini, Maksadın Allah rızası olduktan sonra az çok fark etmeyeceğini, Propagandalardan mücahedemizin etkilenmemesi gerektiğini öğrendik.


    112 Kutsi hadisle Allah'ın adil olduğunu, zulme etmeyeceğini Hidayet'in Allah'tan olduğunu, rızkın Allah'ın takdiri ile geldiğini, kulun kusursuz olmayacağını  Allah'ın İhsan deryası'nın sonsuz ve sınırsız olduğunu, Her birimizin amellerinin kaydedilmekte olduğunu, Nefise mücahedenin ileride amellerimizin karşımızda çıkarılacağı bilinci içinde yapılması gerektiğini öğrendik.




    12. BÖLÜM 

    ÖMRÜNÜN SONLARINDA HAYRI ARTIRMAYA TEŞVİK idi.


    60 yaşın her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkan olduğunu ,efendimizin ümmetinin ortalama ömrünün 60 70 yaş arasında olduğunu söylediğini ve İhtiyarlık dönemlerinde kulluk gayretlerini hız vermek emeklilik hayalleri kurmamak, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde olsa telafi edilmesi gerektiğini öğrendik


    114 hadis-i şerifle Hz Ömer'in ilim mescidi'ne İbn Abbas'ı yanında götürdüğü zaman Nasr suresinde ki artık efendimizin ecelinin kendisine bildirdiğini ve bunun için hamd ve tesbihi, İstiğfari artırması gerektiğini anladığını söylemesi ile Biz de Ömrümün sonuna doğru bunları artırmamız gerektiğini öğrendik.


    115 hadisi şerifler yine Nasr suresi hakkında efendimize Mekke'nin fethinin en büyük zafer olduğunu, bu muhteşem fethin Kur'an ile tescilli olduğunu, asıl gücün Allah olduğunu, Allah'ın yardımı ile fethin geldiğini, efendimizin çok çok istiğfar etmiş buna önem vermiş biri olduğunu, ömrünün sonlarına doğru daha da yoğunlaştırdığını ve nimete şükür gerektiğini öğrendik.



    116. Hadisi şerifle efendimizin vefat etmeden önce vahyin sıkılaşmasını ve bunun bize bir işaret olduğunu öğrendik. Burada Nurettin Hoca Mekke'nin fethinde ve Veda haccında 1,5 aylık dilimde İslam'ın Beşte biri şekillendi demişti.

    Hatta bazı sahabe efendilerimizin efendimize seyahat etsek mi diye demeleri üzerine benim ümmetimin seyahati cihattır dediğini öğrendik yani dinde devretmek-emeklilik yok, artarak amelleri devam ettirmemiz gerektiğini öğrendik.


    117 hadis-i şerifle her kulun öldüğü hal üzere dirileceğini, ölüme uygun pozisyonla yaşamamız gerektiğini, Mahşerde olmak istemediğimiz şekilde yaşamamız gerektiğini öğrendik.




    13. BÖLÜM 

     HAYIR YOLLARININ SAYISIZLIĞI idi


    Cennete girmek için Mümin olmak, sonra da imanın içini dolduracak salih ameller yapmak gerektiğini, bunun içinde:

    1.Buluğdan itibaren yapılması gerektiğini

    2 gitgide artırılması gerektiğini 

    3 yapamadıklarından dolayı burukluk hissetmemiz gerektiğini 

    4 Salih amelin ibadet ile sınırlı olmadığını ya da ibadetin sadece namaz oruç olmadığını öğrendik.


    118 hadisi şerifle efendimize hangi amelin daha üstün olduğu sorulunca ilk sırada iman Cihat ve en kıymetlilerinden köle azad etmek olduğunu, yapamazsan bir işi beceremeyene  yardım etmemesi gerektiğini , onları da yapamazsak kimseye zarar vermememiz gerektiğini öğrendik.

    Allah'a imandan insanlara kötülük yapmamaya kadar olan bütün yolları ve her türlü Amel ve iyiliğin temelinin Allah'a iman olduğunu yardımın insan canlı her şey olacağını öğrendik.


    119 hadisi şerifle Herbir eklemlerimiz ve kemiğimiz için bir sadaka vermemiz gerektiğini, Tabii buna güç yetiremeyeceğimiz için bu sadakaların Sübhanallah Elhamdülillah lâ ilâhe illallah Allahu ekber kelimeleri ile olacağını, iyiliği tavsiye etmenin kötülükten sakındırmanın bir sadaka olduğunu, kuşluk vakti kılınacak 2 rekat namazın bütün bunları karşıladığını toplu Sadaka vermiş gibi olduğumuzu, sadakanın sınırı olmadığını

    Ve tüm bunları içe sindirerek tekrar etmek gerektiğini öğrendik…





    Iman İslam yolunun alternatifi  yok ama yolda yapacak iş çok.. 

    Bunları öğrenmeye devam ediyoruz.


    120 hadis-i şerifle insanlara faydası olan işler yapmanın gerekliliğini, mescidlere saygı gösterilmesini, edebine uyulmasını ve geçtiğimiz yerlerde pislik bırakmayan insanlar olmamız gerektiğini öğrendik.


    121 hadisi şerifle Sübhanallah, Allahu Ekber, Elhamdülillah, la ilahe illallah, emri bil maruf, ailevi ilişkilerimiz bunların hepsinin birer Hayır ve iyilik olduğunu ve bunları yapmanın bize zenginlerin verdiği sadaka gibi sevap kazandırabileceği müjdesini öğrendik. 

    Bu hadis-i şerifle efendimizin kıyas yaptığını ve kıyasın caiz olduğunu da öğrendik.

    Müslümanın camiye gitmesi gibi kiliseden kaçması da bir ibadet olduğunu, evlilikte eşlerin Cihat yaptıklarını, çünkü ümmet yetiştirdiklerini , bu evliliğin Kudüs eteklerinde beklemek gibi olduğunu, eşlerin birbirlerinin kaleleri durumunda olduğunu öğrendik. 

    Mümin olarak Allah rızasını kazanmak gibi derdimiz varsa 24 saat bizim.

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Müslümanım, yerimde duymayayım diyen yol kat eder." 


    122 hadis-i şerifle Yeter ki derdimizin Allah rızasını kazanmak olsun alternatifimizin çok olduğunu yoksa Kabe'nin dibinde bile olsak cehenneme gidileceğini bir kez daha gördük ve din kardeşine gülümsemenin küçümsenmesi gereken başlı başına bir iyilik ve sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 


    123 hadis-i şerifte Sevabın da sevap ürettiği bir sistemin içinde olduğumuzu öğrendik, adaletle hükmetmek, yardım etmek, güzel söz, mescide giderken atılan adım, eziyet veren şeylerin kaldırılması... Bunların hepsinden Allah için yapılan işin asla küçük görünmeyecek yeni öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Allah bir işe sevap vaad ediyorsa karıncayı yuvasına götürmekle cephede Cihat arasında fark yok ama büyüklük küçüklük derecesini Allah bilir, o verir." 


    124 hadisi şerif tahmid, tehlili, tesbih, istiğfar ile sadaka sevabı kazanabileceğimizi, her Nimet'in bir külfeti ve bir Şükrü olduğunu ve diğer hadis-i şeriflerin benzerini okuduk


    125 hadis-i şerifle camiye cemaate devam etmenin önemini öğrendik. 


    126 hadis-i şerifle bayanlar sadaka konusunda daha duygusal- daha ince eledikleri için Onlara yönelik bir hadis-i şerifle :

    Aslında sizin küçük gördüğünüz ufacık bir şey bile sadakadır, küçük görüp vermemezlik etmeyin komşunuzu elimizde pişenle ikramlandırın'ı öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şunu eklemilti:

    "iki damla gözyaşı Cehennem ateşini söndürür burada söndüren yaş değil akarken ki haldir." 


    127 hadis-i şerifle utanmanın bir iman eseri olduğunu, Mücahit'in cihadı gibi haya ehlinin de hayasından sevap kazandığını, hayanın sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 

    Imanın şubelerinin her birinin başlı başına bir Hayır ve iyilik vesilesi olduğunu, hayanın Hayır ve hayır getirdiğini öğrendik. 

    Ayrıca İman şubeleri olarak 77 özelliğin 30'unun İnançla, 47 sinin dil ve beden ile yapılabilecek ibadetleri ve bunlara ilaveten de aile ve toplum hukuku ile alakalı konuları kapsadığını okuduk öğrendik. 


    128 hadis-i şerifte her ciğer sahibi canlı sayesinde sevap kazanabileceğimizi, bize sevap vesilesi olduğunu, niyetimiz doğrultusunda mutlaka faydasını göreceğimizi, onlara güzel davranmamız gerektiğini öğrendik. 


    129 hadis-i şerifle Yolları temiz tutmamız gerektiğini, zarar veren şeyleri kaldırmamız gerektiğini, samimiyetle yapılan küçük ve basit bir iyiliğin bile cenneti kazandıracağını öğrendik. 


    130 hadis-i şerifle cumaya gitmenin orada hutbeyi Ses çıkarmadan dinlemenin 2 Cuma + 3 gün = 10 gün günahları bağışladığını, Cuma günü yıkanmanın farz değil faziletli olduğunu, abdesti tastamam güzelce almamız gerektiğini, hutbe okunurken hiçbir şeyle meşgul olmamız konuşmamız Can kulağı ile dinlememiz gerektiğini, ibadeti şartlarına uygun biçimde yerine getirmemiz gerektiğini öğrendik. 


    Burada Nurettin Hoca "günahlardan kasıt küçük günahlardır dedi. Yoksa büyük günahları özel tövbe gerekir, İkincisi de kul hakkı dahil değildir. Çünkü kul hakkı helalleşme gerektirir Ayrıca bazı alimler de hutbe zamanında konuşmanın cumayı bile riske sokacağını söylemişlerdir" dedi. 


    131 hadis-i şerifte abdestin faziletini, bize Rabbimizin bir ikramı ve lütfu olduğunu, abdestin günah yıkama makinesi olduğunu öğrendik. 


    132 hadis-i şerifte büyük günahlardan kaçarak namazlarımızın günahlarımıza kefaret olduğunu, Allah'ın rahmetinin gazabını geçtiğini, abdestli gezmenin günahları biriktirmeceğini, küçük günahların bizim af bile dilemeden silineceği müjdesini öğrendik. 


    133. Hadis-i şerifte hatalarımızın bağışlanması ve derecelerimizin yükselmesi için:

    1. kaliteli abdest almanız gereğini, 

    2.camiye yürüyerek gitmemiz gereğini,

    3.diğer Namazı orada zikir üzere beklememiz gerektiğini bunlarla cephede nöbet bekleyenler gibi sevap kazanacağımızı müjdesini öğrendik.


    134 hadis-i şerifle iki serinlik namazı olan sabah ve ikindinin önemini ve meleklerin bu vakitlerde nöbet değiştirdiğini, en sevaplı namazlar olduğunu, bu namazlara dikkat edenin öteki namazlarda kaçırmayacağını öğrendik. 


    135 hadis-i şerifle biz devamla  Nafile ibadeti yaptıysak, yapamayacak hale geldiğimizde yapıyormuş gibi sevap kazanmaya devam edeceğimiz müjdesini öğrendik. 

    Tabi  Önemli olan kulun ciddiyeti. . 


    136 hadis-i şerifle sadakada iyi niyet arandığını, niyet sayesinde adetlerin ibadet niteliği kazandığını, dine uygun olan herşeyin sadaka olacağını öğrendik. 


    137 hadis-i şerifte Müslüman olarak diktiğimiz ağaçtan birinin yemesinden,,almasından Hatta ve hatta çalmasından bile bize sevap sadaka kaynağı olduğunu öğrendik. Ağaç dikmenin, ağaçlandırmanın önemini ısrarla teşvikini okuduk. 


    138 hadis-i şerifle mescide Gelip giderken artı sevap kazanma ihtimali varsa bundan sebeple evi yakına taşımamanın gerektiğini, sevapların bir bir artacağını, bir Sevabın basit görülmemesi gerektiğini öğrendik. 

    ama bizim camiden uzak ev almamız bizi cami ve cemaatten kopartacaksa şu anda uygulamamamız gerektiğinde Nurettin Hoca söylemişti. 


    139 hadis-i şerifte Bir önceki hadis-i şerifle bağlantılı olarak insanın yaptığı işlerden niyetine göre sevap alacağını ve sahabelerin sevap hesabını her şeyin önünde tuttuğunu okuduk. 


    MÜSLÜMAN OLARAK FIRSATLARLA ÇEVRİLİ BİR DÜNYADA YAŞADIĞIMIZI VE BU FIRSATLARI DEĞERLENDİRME KONUSUNDA ÇOK CİDDİ OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ ÖĞRENDİK. 



    140 hadisi şerifle: sevabını Allah'tan bekleyerek inanarak yerine getirdiğimiz iyiliklerimizin Cennet kapısını açtığını öğrendik. Burada örnek olarak 40 hayırdan birinin sütlü bir keçiyi ödünç olarak vermekten bahsetmişti şimdiye çevirirsek: arabamızı ödünç vermek 40 işten bir tanesi olabilir. 



    141 hadis-i şerifle yaptığımız iyiliklerin asla küçümsenmeyeceğini, yarım hurmanın burada bir sembol olduğunu ama müminin yapabileceği o ise onu da yapması gerektiğini, teraziyi ağır bastıracağı öğrendik. 

    Çünkü Allah için Allah görsün diye yapılan şey Rabbimizin zengin olsaydı daha çok verecekti demesine sebep olur.

    bu hadis-i şerifle amellerimizi güzelleştirmeye çalışarak sorumluluklarımızı hafifletmeye bakmamız gerektiğini , Salih amellerimiz bize fayda vereceğini ve Allahu Tealanın arada perde ve tercüman olmaksızın ahirette kullarına hitap edeceğini öğrendik.


    142 hadisi şerifle müminin Allah rızası peşinde koşan kişi olduğunu, bunu bir bardak su içerken bile kazanacağını gördük, yemek yerken hamd etmenin başlı başına bir iyilik ve hayır olduğunu, Elhamdülillah demek suretiyle de Hamdi sünnetini yerine getirmiş olduğumuzu öğrendik.


    143 hadis-i şerifle her Müslümanın yapabileceği bir iyilik olduğunu, bunu sırasıyla sadaka, sadaka yoksa amelelik, amelelik yoksa darda kalmışa yardım, o da yoksa iyilik yapmayı tavsiye etmek, Bunu da yapamazsa kötülük yapmaktan uzak durup sevap kazanabileceğimizi öğrendik. Müslümanlığı sadece gözünüze takılan ibadetlerden ibaret olmadığını, İslam'ın bütün hayatımızı fırsatları ile kuşattığını, bunu göremeyenlerin deryada bulunduğu halde kuraklık içerisinde kalan kişi gibi acınacak halde olduğunu öğrendik. 




    14. BÖLÜM 

    ALLAH'IN EMİRLERİNE UYMADA ÖLÇÜLÜ OLMAK idi.


    Taha suresinin bir ve ikinci ayetinde Kur'an'ın güçlük için indirilmediğini, Bakara suresinin 185. Ayetinde Allah'ın bizim için kolaylık istediğini, güçlük istemediğini okuduk.


    144 hadis-i şerifte Hz Ayşe'nin yanına gelen hanımı Efendimiz sorunca Hz Ayşe'nin onu çok namaz kılmasından bahsetmesi üzerine Efendimizin bütün bunları sayıp dökmeye bırak gücünüzün yettiği kadar ibadet etmenin Size yeter, siz bıkıp usanmadıkça Allah da bıkıp usanmaz dediğini okuduk.

    Diğer hadis-i şeriflerde namaz tavsiyesi var peki Bu hadiste fark neydi? 

    1. farz namazların azı çoğu Yok onlar aynı olmalı.

    2 nafilelere gelince farz düzeyindeki diğer görevleri nafile namaz ihmal ediyor olmamalı. 

    Efendimizin buradaki uyarısı budur. 

    Ayrıca sevabı çok olan ibadetler az da olsa devamlı yapılanlardır.


    145 hadis-i şerifte efendimizin uyardığı üç sahabe ile  Allah'ın emirlerini yerine getirmekte ve ibadette ölçülü davranmamız gerektiğini, sahabenin daima faziletli ameller peşinde koştuğunu, dinimizin evlenmeyi teşvik ettiğini, dinimizin sürekli oruçlu olmayı doğru bulmadığını, Aynı şekilde geceyi uykusuz geçirmeyi hoş karşılanmadığını, bunların takvadan sayılmadığını ve takva konusunda Hz Peygamber ile yarışmak söz konusu olmadığını öğrendik.


    146 hadisi şerifle söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanların helak olduklarını öğrendik. Sadece yaptıklarımız da değil konuştuğumuzda da aşırıya kaçmamız gerektiğini, bunun yasaklandığını, İslam'ın orta yolu takip etmeyi ve ölçülü olmayı tavsiye ettiğini öğrendik.


    147 hadisi şerifle dinde zorluk değil kolaylık olduğunu, korkutucu olmaktan çok müjdeleyici olmak gerektiğini, Nafile ibadetler için rahat zamanlar ve istekli olunan zamanların tercih edilmesi gerektiğini, ibadet hayatının az da olsa devamlı olması gerektiğini öğrendik.


    148 hadis-i şerifle Zeynep Binti Cahş ın bir ip yardımıyla namazlarına devam ettiğini ve efendimizin onu hemen çözünüz diye uyardığını, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman kişi yatıp uyusun diye nafileleri kılmada ölçülü olmak gerektiğini öğrendik. 

    Burada  Nurettin Hoca 'hızlı kalkanın kırarak kalkması, erken oturması söz konusu olur' demişti.


    149 hadisi şerifimizle namaz kılarken uyku hali bastırırsa bu hal gidinceye kadar yatıp uykumamız gerektiğini, uyku halinde bilmeden okuyup yanlış şeyler söyleyebileceğimizi öğrendik. Ama burada da gene farz namaz değil nafile namazda olduğunu ve farz namaz için uykularımızı dikkat etmemiz gerektiğini de altını çizdik.


    150 hadisi şerifle efendimizin cemaatle namaz kılarken namazı kısa tuttuğunu, cemaate İmam olanların namazı kısa tutması gerektiğini, tek başına namaz kılanın dilediği kadar uzatabileceğini, cuma ve bayram namazları hutbelerinin insanları bıktıracak şekilde uzun olmaması gerektiğini, bunların hepsinin dinde itidal ve ölçüyü kaçırmamak adına olduğunu öğrendik.


    Evet 151 hadisi şerifle Ebû derdanın ibadete çok düşerek hanımını ve evin ihmal ettiğini Hz Selmanın onu uyardığını okuduk.

    Nureddin hoca burda şöyle demişti :

    İslam'da mala tapınmak da yasak malı etmek ve yasak. 

    Ayrıca hadis-i şerifle

    Allah yolunda Allah rızası için birbiriyle kardeş olmanın caiz olduğunu, İhtiyaç halinde kadının kocasının izin verdiği yabancı bir erkekle konuşmasını caiz olduğunu, Müslümana nasihat bilmeyene öğretmek gerektiğini, habersiz olanı uyarmanın din kardeşliği görevi olduğunu, Teheccüd namazına gecenin sonlarında kılmanın daha faziletli olduğunu, kadının kocası için süslenmesinin caiz olduğunu, erkeğin hanımının geçimini en iyi şekilde temin etmek zorunda olduğunu, gücünün yetmeyeceği derecede ibadet ve taati yüklemenin hoş karşılanmadığını öğrendik.


    152 hadisi şerifle Abdullah Bin Amr ın efendimize gelip yaşadığım sürece gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet edeceğim dediğinde efendimizin uyarısını ve azaltmasını dediğini okuduk.

    Bu hadisi şerif ile Peygamberimizin Tavsiyelerine uyarak Dünya ve ahiret saadetini kazandığımızı, ibadette itidal yolunu tercih edip ifrat ve tefritten kaçınmamız gerektiğini, bedenimizi bitkin düşürecek bıkkınlık getirecek Nafile ibadetin hoş görülmediğini, gecenin tamamını uykuyla geçirmenin tavsiye edilmediğini, yapılan iyiliklerin Allah katında 10 kat ecir ve sevap verildiğini öğrendik. 


    153 hadis-i şerifte Hz Ebubekir ile karşılaşan Hanzala nın 'Hanzala münafık oldu' deyişini, Hz Ebu Bekir'in şaşırıp sorunca, Hanzala'nın 'Bizler Resulullah'ın yanında Cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimize görüyormuş gibi oluyoruz, onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce çok şey unutuyoruz' dediğini, Hz Ebu Bekir'in ona hak verip Resulullah'ın yanına gittiklerini ve efendimizin onlara "benim yanımdaki hal üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz melekler sizinle tokalaşırdı, bir saatinizi ibadete Bir saatiniz de dünyaya ayırınız" sözünü 3 defa tekrarlamasını okuduk. 

    Buhadisi şerifler islam'ın insanın yaratılışına en uygun din olduğunu, dünya ve ahiret dengesi temel prensiplerinden olduğunu, insanın melekler alemi ile şeytanlar aleminin ortasında olduğunu, hangisine yönelirse ona yakın olduğunu, kişinin her an Allah'ın gözetiminde olduğunu düşünmesi gerektiğini, ibadet ederken ve uğraşırken bunu hissetmesi gerektiğini, dengeli olarak değişmez bir hal üzere bulunmak meleklerin özelliği olduğunu, insanın her zaman aynı hal üzere olamayacağını öğrendik


    154 hadisi şerifle efendimizin güneşte duran oturmayı ve gölgelenmeyi konuşmayı sürekli oruç tutmayı kendini adayan bir kişiye Ona söyleyin konuşsun gölgelensin otursun ve orucunu tamamlasın dediğini okuduk. 



    15. BÖLÜM 

     İBADETLERİ VE HAYIRLI İŞLERİ SÜREKLİ YAPMAK idi. 

    155 hadisi şerifle Bir kimsenin geceleri okuduğu zikir ve duasını okumadan veya tamamlamadan uyuduğunda onu Sabah İle öğle namazı arasında okuduğunda gece sanki okumuş gibi sevap kazandığını, adet edinilen Nafile ibadetleri sürekli hale getirmek gerektiğini, herhangi bir özür sebebiyle zamanında yapılmayan ibadet ve tatilleri kaza etme de acele davranmanın tavsiye edildiğini öğrendik


    156 hadisi şerifle efendimizin Abdullah ibni Amr a tavsiyesi olan Abdullah falan kimse gibi olma Çünkü o gece ibadetine devam ederken sonra geceleri ibadet etmeyi terketti hadisini okuduk. 

    Adet edinilen hayırlı işleri terk etmemek ve devamlı sürekli yaparak kararlı olmak gerektiğini, kınanın bir kimsenin ismini anmamanın daha doğru olduğunu öğrendik.


    157 hadisi şerifle Hz Ayşe'den rivayetle efendimizin ağrı sancı ve benzer bir sebeple gece namazı gecikirse bir sonraki günü gündüz 12 rekat namaz kıldığını öğrendik. nafile ibadetlerin sonra kaza edilebileceğini, sünnetleri sürekli yapmanın faziletini öğrendik.



    16, BÖLÜM 

    SÜNNETİ KORUMAK idi.


    Sünnete sarılmak Rasulullah gibi olmak demektir. 

    Kur'an ve sünnete sarılmamız lazımdır. 

    Kur'an'ı bırakan da dengeyi kaybeder, 

    sünneti bırakan, terk eden de... 

    Efendimize ve sahabe efendilerimizin sözlerine sahip çıkmalıyız, korumalıyız. 

    Haşr suresi 7 ayet ile Peygamberimiz size ne verdiyse onu alın Neyi yasaklarsa ondan sakının. 

    Necm Suresi 3 ve 4 ayet ile Rasulullah nefsinin Arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir i, 

    Ali İmran Suresi 31 ayet ile ulemanın çoğu buna imtihan ayeti demiştir de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana Uyunuz Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasını okuduk. burada Nurettin hoca Allah'ı seviyorsanız bana uyun deniyor. Uyumanın sevmekten öte bir iş olduğunu vurgulamıştı. Çünkü belki kafirler arasında bile onu sevenler çıkacaktır. Mesela Ebu Talip belki sahabeden bile çok seviyordu ama itaat etmemişti duymamıştı.


    Ahzap Suresi 21 ayette sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.

    Nisa suresi 65 ayette seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazsınız. 

    Burada Öncelikle hitap o zaman yaşayanlaraydı ama şimdi bize.. 

    Şimdi nasıl yapacağız? 

    biz sıkıntımız da şeriatı sünnete döneceğiz. 

    âlimlere gideceğiz ve aldığımız cevaba peki diyeceğiz. 

    Hani bir atasözü var ya 'şeriatın kestiği parmak acımaz' işte öyle verilen hükme razı olacağız.

    Daha sonra Nisa Suresi 59 ayet olan eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahiret gününe Gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resul'üne götürün yani rasulullah'a sormanın gitmenin bir iman konusu olduğunu, bunu yapmayanın Allah'a iman Ahirete iman zaafiyeti yaşadığını öğrendik.

    Nisa Suresi 80 ayet ile kim resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. 

    Şura Suresi 52-53 ayet ile Şüphesiz ki sen doğru yola Allah'ın Yoluna götürüyorsun. 

    Nur suresi 63 ayet Allah Resulü'nün emrine aykırı davrananlar kendilerine bir belanın çarpmasından yahut Acı Bir azabın uğramasından sakınsınlar. 

    Nurettin Hoca düşünenlere bu ayet başlı başına yeter demişti.


    Ahzap Suresi 34 ayette evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın daha sonra Ey peygamber kadınları Siz herhangi bir kadın değilsiniz deyip Ahzap 32 33 okumuştuk bu ayette ki hikmetten maksatın peygamberin sünnetleri olduğunu, peygamberin evinde ayet ve hikmet konuşulduğunu, sıradan bir ev olmadığını öğrendik.


    158 hadisi şerifle Efendimizden Hac konusunda soru gelince size yasaklamadım bir şey konusunda beni kendi halime bırakın, sizden önceki ümmetler gibi çok sual sormayın, peygamberle münakaşaya dalmaları onları helak etmişti, demesini okuduk 

    Buradan öğrendik ki Müslümanın takat planlaması olacak. 

    Soru kısmına gelince:

    1.soru öğrenmek için sorulacak ki bu tavsiye edilendir.

    2.sormuş olmak için sorulmayacak ki bu yasaklanandır. 


    159 hadisi şerifle efendimizin duygusal bir konuşma tarzı ile sahabelere yaptığı hadisi Şerifi öğrendik. çok tesir öğüt demiş ulema buna. 

    Müslümanın bulunduğu toplumun anarşik kesiminde parmağı olmadığını, lidein şartsız kayıtsız itaat edilen Lider değil, Kur'an'daki işleri buyuruyorsa kesinlikle itaat edilen, Şeriati aykırı Emirler veriyorsa Hayır deyip itaat edilmeyen, devletin yasa çıkardığı bir şey şeriatde ne var ne yok durumunda olunca buna da itaat edilmesi gerektiğini öğrendik. 

    şeriata aykırı emirlerde yetkili isek uyanmamız gerektiğini, halktan biri ise ben yokum Yarabbi Allah'a sığınmak gerektiğini öğrendik. Bu dünyanın gerçeğinin imtihan yeri huzursuzluk çöplüğü olduğunu,mazeret olmadığını hazırlık yapmamız gerektiğini, hulefa-i raşidin uygulamalarının da önemle dikkat edilmesi gerektiğini, bir tartışma varsa alimlere götürülmesi gerektiğini, böylelikle Kur'an'a ve sünnete uyulmuş olduğunu öğrendik.


    160 hadisi şerifle istemeyenler dışında ümmetimin tamamı cennete girer hadisini okuduk. Kim istemez sorusunu Efendimiz "Bana itaat edenler cennete girer bana karşı gelenler cennete istememiş demektir" dedi.Burada Peygamberimizin sünnetine karşı gelmek:

    1.Ne alakası var deyip reddetmekle olur, burada iman tehlikeye girer. 

    2.arkadaş toplum ve çevreden utanarak yapılmayan sünnetlerle olur, burada da yol yanlıştır ama iman tehlikeye girmez.

    3. sünnetleri yapmakta zorlanmıştır,unutmuştur.

    Burada ise sıkıntı yoktur.

    Ayrıca  hadisi şeriften Peygamberimizin yolundan gitmeyi Söz ile değil tavırla ortaya koymamız gerektiğini, evimizden giyinmemize kadar müslüman olduğumuzun anlaşılması gerektiğini öğrendik.


    161 hadisi şerifle efendimizin sağ elinle ye diye uyardığı halde kibrinden ve küçümsemesinden dolayı yapamıyorum diyene yapamaz ol deyişini öğrendik. 

    sağ elle güzel işler yapıldığını, sol elle ise temizlik yapıldığını öğrendik. 

    Efendimizin burada hemen beddua etmediğini, karşıdaki kişinin ısrar küçümseme ve kibirle cevap vermesi üzerine öyle olsun dediğini, eğiticinin yanlışa sessiz kalamaz kuralını, efendimize yalan söylediği ve hata yapıp hatasını zift ile kapattığı için böyle cevap aldığını öğrendik.


    162 hadisi şerifle namaz kılarken safları düzeltmezsek toplum olarak başımıza nefret, anlaşmazlık ve kalbimize buğuz geleceğini öğrendik. 

    toplumda kargaşa olmasın diye namazdaki saftan başlamamız gerektiğini öğrendik.

    Burada Nurettin Hoca Ümmet camide saf olmayı beceremezse toplum olmayı da beceremez. 

    namazın ağırlığını bilmeyene Allah bunu fark ettirmez. 

    cami ile düzgün ol ki ümmette düzgün olasın demişti.


    163 hadis-i şerifle uyuyacağımız zaman ateşi söndürmez gerektiğini öğrendik. uyumadan önce ateşi söndürmenin, felaketlere karşı tedbirli olmanın, Peygamberimize uymanın başımıza gelecek zarar ve felaketlerden bizi koruduğunu öğrendik.


    164 hadisi şerifle efendimizin kendini bir yağmura benzediğini, insanların Bu Yağmur karşısında üçe ayrıldığını, bir tanesinin canım peygamberim deyip öğrendiğini, öğrendiğini de yaptığını, 

    ikincisinin canım peygamberim dediğini öğrendiğini ama uygulanmadığını, 

    üçüncüsünün de beton gibi yağmur mu yağdı kar mı yağdı hiçbir fark olmadı benzetmesini okuduk..


      Bu hadis-i şerifle okuduğumuz ve bitirdiğimiz riyazussalihinin ilk cildi üzerinden bir iç muhasebe yapmamız, düşünmemiz gerekiyor. 

    şimdi oturup bir kendinize bakalım! 

    bize okuduğumuz riyazussalihin ile sağanak yağmur geldi. Şimdi biz bu okuduklarımız da hangi toprak cinsine benzedik? 

    öğrendik uyguladık mı? 

    öğrendik uygulamadık mı? 

    yoksa yağmur yağdı aktı gitti mi? 


    165. Hadis-i şerifle efendimiz bizi ateşe düşmek için çırpınan cırcır böcekleri ve Kelebekleri gibi olduğumuzu ve kendinin bunu engellemek için uğraşan adam gibi olduğunu söyledi. 

    sünnete uymamanın, ciddiye almamanın efendimizin bizi kurtarması ile ilgilenmemek olduğunu öğrendik.


    Nurettin Hoca burada Geçen senelerimizde kaybettiklerimizin acısını hissetmeliyiz, gelecek içinde sünnet projelerimiz olmalı mesela 5 yıl içinde 30 sünnet gibi hedefler planlar kurmalıyız demişti.


    166 hadis-i şerifle  efendimiz yere düşen lokmamızı üzerine yapışanları temizleyip yememiz gerektiğini, Parmaklarımızı yalamamadıkça mendille silmememiz gerektiğini, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemediğimiz de söyleyerek israf Eğitimi ve kibir eğitimini bizlere öğretti. 


    167 hadis-i şerifle kıyamet gününde insanların yalın ayak çıplak ve sünnetsiz olarak Allah'ın huzuruna toplanacağını, ilk giydirilen in Hz İbrahim olduğunu, efendimizin Bunlar Benim asabım dediği bir grubun Hayır bunlar senden sonra bir haltlar ortaya çıkarıp kötülükler yaptı denilecek ve gerçekten Onlar sen kendilerinden ayrıldığından beri topukları üzerine geri dönüp dindarlıktan dinsizliğe yönelmeye devam ettiler hadis-i şerifini okuduk. 

    Burada Hz İbrahim'in ateşe atılırken çıplak olduğu için ilk giydirilen insan olacağını öğrendik, sünnetle amel edip ona sımsıkı sarılmadıkça bir kimsenin sadece peygamberin ümmetinden olduğunu söylemesinin ve ümmetin içinde yaşamasının Kurtuluş sağlamayacağını öğrendik. 


    168 hadisi şerifle Ebu Said Abdullah ibni muhagaffel in Sapan taşı atmak konusunda duyduğu hadisi Şerifi söyleyince karşısındakinin tepkisizliği üzerine ben sana Peygamberimiz yasakladı diyorum sen aynı şeyi yapıyorsun bir daha yaparsan seninle asla konuşmayacağım diye ortaya koyduğu tavrı okuduk.

    Müslümanın Rasulullah dedi ki duyunca başka bir şey yapmaması gerektiğini, sapan bazı alimlerce haram, Bazıları için kerih görüldüğünü, 

    Müslümanın yanlış gördüğünde susmaması gerektiğini, susarsa mesul olduğunu, Müslümanın bananeci olmaması gerektiğini, kendi yakının bile olsa dinin ve peygamberinin onlardan önce gelmesi gerektiğini öğrendik. 

    Müslüman olarak 0 tepkili Müslüman olmamız gerektiğini öğrendik. 

    Burada sadece sapan değil günümüze çevirirsek havai fişek mantar tabancası her yanlışa karşı geçerli olduğunu bu hadisi şerifin öğrendik.


    169 hadisi şerifle Hz Ömer'in hacer-ül Esved taşını öpmenin aklına yatmadığını ama nakli ve vahyi aklının önüne geçirerek şayet rasulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim dediğini okuduk. 

    Müslümanın Allah peygamber ve şeriat dışında kutsalı olmadığını anlatan hadisi şerifini okuduk. 

    Müslüman olarak Resulullah'a uymamız gerektiğini, efendimizin neyi neden yaptı neden yapmadı soruşturma içine düşmememiz gerektiğini, Hz Ömer'in o sırla ilgilenmediğini, bunun Müslümanlığın özü ve ruhu olduğunu, Hikmet'in ne olduğu peşine koşmamamız gerektiğini, 

    neden sorusuna cevap gerekirse Efendimiz böyle yaptı dememiz gerektiğini öğrendik. 




    17. BÖLÜM 

    ALLAH'IN HÜKMÜNE BOYUN EĞMEK idi


    Müslümanın mızmızlık etmeden tamam işittim deyip itaat eden kişi olması gerektiğini ayetlerle okuduk. 

    170 hadis-i Şerif'te Bakara suresinin 284 ayeti gelince İçimizden geçirdiklerimizle hesaba çekileceğimizi duyan ashabın buna nasıl güç ettireceğiz demesi üzerine efendimizin ehli kitap gibi işitlik isyan ettik mi diyorsunuz, Siz artık şöyle deyin Ey Rabb'imiz bizi mağfiret eyle bizi bağışla Nihayet dönüş sadece Sanadır deyin tavsiyesini ve bunu yapmaları üzerine Amenerrasulü diye bildiğimiz Bakara 285 ve 286'nın indiğini okuduk. 

    Bunu yatmadan önce okumanın rahmet olarak bize yettiğini Efendimizden de öğrendik.

    Bu hadis-i şerifle Müslümanın içini dışını geciktirmeden Allah'a teslim etsen kişi olduğunu, asabi ikramın 40 kulaklıkla dinliyor gibi Efendimizi ve kur'an-ı Kerim'i dinlediklerini, anında peki ya rabbi deyip yerine getirdiklerini, hemen praktiğe döktüklerini, kulun elinden geldiği kadar yaparsa Allah'ın da Rahmetini hemen indireceğini, kul geciktirirse Allah'ın da Rahmetini geciktirdiğini, içlerinden geçenin hesabını veremeyeceklerini ama içimizde kökleştirdiğimiz şeylerin hesap konusu olduğunu öğrendik. Mesela içinden melek ve kader konusunda sıkıntı olan kişi tövbe etmeden ölürse azabı hak etmiştir. 

    Daha  sonra hadis-i şerifle Efendimiz ashabının, ümmetinin ehli kitaba benzemesi korkusu taşıdığını öğrendik. 

    Bu yüzden asla giyiminden kuşamına ehli kitaba benzeme! 

    Ayrıca bu hadisi şerifle Arapça bildikleri halde Kur'an'dan bir ayeti ashabın anlayıp sorduğunu ve efendimizin açıkladığını öğrendik. 

    Yani üç beş kelime ile kendinizi bir şey sanmamamız gerektiğini, Arapça +diğer ayetler + hadisler + müçtehitlerin görüşleri +icma ile ayetleri tefsir edecek kıvama gelmemiz gerektiğini öğrendik. 

    Peygamber bile olsa Allah'ın Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemediğini, 

    Allah'ın kimseye sınırının üstünde yüklenmediğini( burada sınır kaldıramayacağı yük derken keyifleriniz ve zevklerimiz ölçüsünde değil bünyelerimizin ölçüsünde yüklenmediğini) öğrendik. 

    Son olarak Kur'an ve hadis bir arada olunca ve önemli kalbi rahat ediyor bunu öğrendik. 


    Rabbim okuduklarını hayatına geçiren amel eden, sünnetlerle dünya ve ahireti aydınlanan, kurtulan, kurtulduğu için de kurtarmak için çırpınanlardan eylesin, amin... 
  • Künye:[1]

    Senaryo,Yapımcı,Kurgu: Tunç Okan  
     Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda

     Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, GerilimOyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı


    Yıl: 1974

    Film Süresi: 91 dk.

    Filmin Konusu:

    Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

    Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kalakalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte.


    Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘Vahşi’,  ‘barbar’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta  hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

    Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..



    Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

    Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

    ‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

    Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

    ‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

    Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

    Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

    ‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

    Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

    Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

    Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

    Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

    İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

    Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

    Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

    Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

    Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

    Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.



    Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist  Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

    Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

    Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.



    Filmin Popüler Sinemayla Karşılaştırılması:

    Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

    1)       Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

    2)       Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

    3)       Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

    4)       Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

    5)       Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir.

    Erge Özcan

    [1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

    [2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’,http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

    [3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

    [4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

    [5]http://www.turksinemasi.com/...kce.asp?tarihid=5000

    [6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

    [7] Serarslan ve Özgür, s.5.

    [8] Esen, ss. 123-124.

    [9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

    [10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

    [11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.