• Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : İmone & Marua
    Link: #32245459
    Ressam : 3 Ayrı Ressam
    +15

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.
  • (+15)

    Evet arkadaşlar hikayemiz 3 resimden oluşmaktadır

    +15 yaş sınırını koyma sebebim hikaye de dramın varlığı fazlasıyla var. 15 yaş için uygun olmadığını düşündüğüm için koydum. Belki abartıyor olabilirim. Ama ben yine de bu konu da gönlümün rahat olmasından yanayım. Bu konuda ki fikrinizi de bilmek isterim.
    İyi Seyirler.

    İmone & Marua

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.

    Kadim TATAROĞLU

    Hikayemiz şimdilik buraya kadar arkadaşlar. Bundan sonrası gizem de kalsın efendim :)
    Evet bu kötülüğü şuan için yapacağım.

    Sevgi ve Saygılarımla...
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • AHMED ARİF


    «Bir şair: Ahmed Arif 
    Toplar dağların rüzgârlarını 
    Dağıtır çocuklara erken»


    «Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

    Ahmed Arif Diyarbakır’lı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle “halk olarak sanatın” dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmelerOrhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikle, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.

    Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmetçizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.

    1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım,Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç-dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç-dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hattâ yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te raslıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

    Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

    Sözgelimi, Otuzüç Kurşun'da:

    Yakışıklı
    Hafif
    İyi süvari

    mısralarının;

    yine aynı şiirde:

    ve karaca sürüsü 
    Keklik takımı...

    mısralarının böyle bir işlevi vardır.

    Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü» ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım surda sanırım: Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur. «Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncül bir tavrı var. Otuzüç Kurşun'da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.

    Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım. Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda’daki coğrafya’nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.

    Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan timinde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.
    Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
    Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.

    «Dostuna yarasını gösterir gibi».

    Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak.
    Cemal SÜREYA -Papirüs — Ocak 1969
     
  • Kısa sürelerin sınırsız dünyası


    İnsan , düz bir çizgide ilerleyen sağa , sola dönebilen ; arada yalpayan , düşen , tökezleyen , ve nihayetinde ölümün kucağına düşen bunu asla değiştirmeye gücü yetmeyen fani bir varlıktır .

    Bunları bile bile yaşar ; evrende küçük sıralı dağlar dizler , dağların tepesinden bakar , türlü tuzaklar ve çetrefilli yollar döşer , fitne tohumları eker , ara bozar , asilik eder , ululuk taslar kalbini kapatır araya perde çeker . Doğrusu insan pek nankördür.

    Kendisine çeşit çeşit nimetler verilen ,her bir nebatatı emrine amade eden , mevsimler verilen , milyonlarca bitki ve çiçekleri hizmetine sunan , fışkıran kaynaklardan ayağına su getiren rabbine karşı seni aldatan nedir ?


    Kendisine arada musibetler verilen her zorlukla beraber bir ferahlık kapısı aralayan , taşıyabileceğinden asla fazlası verilmeyen yana yakıla duaya sarılıp üzerinde ki musibetten kurtulup kendisini benim ilmim sayesinde kalkti dedirten insan pek bir asidir.


    Bu liste uzar da gider Kur'an'ı Kerim'de ayet olarak kısa ama mana bakımından bir o kadar derin öyle süreler var ki , her gün namazlarda da okunan bu süreler dikkate alınmaz mana açısından okunur geçilir . Fatiha gibi bir süre yedi ayetlik bu süre namazlarda ölülerin arkasından okunur durur . En son ne zaman yaşayanlar için bir Fatiha okundu hayatımıza tatbik edercesine . Peki ya ihlas Kur'an'ın çekirdek süre diye üzerinde durduğu bu süre kısacık bu ayetin anlamını idrak edercesine ne zaman kulak verdik .

    Üzüldük çok incindik hemen bir süre yetişti imda da ve Duha anlam bakımından manevi bir reçete sunan Duha'ya gelin hep birlikte bakalım.



    Konusu: Müşriklerin üzücü söz ve davranışlarına karşı bir teselli olmak üzere Hz. Peygamber’e, yüce Allah’ın himayesi sayesinde çocukluğundan itibaren nice güçlükleri aşarak bugünlere geldiği hatırlatılmakta ve kendisinin de yetime, yoksula iyi davranması emredilmektedir.

    DUHA SÛRESİ MEALİ VE ANLAMI 
    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.
    1. Kuşluk vaktine andolsun,
    2.Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
    3. Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
    4.Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
    5. Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.
    6.Seni yetim bulup da barındırmadı mı?
    7. Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?
    8.Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?
    9. Öyleyse sakın yetimi ezme!
    10. Sakın isteyeni azarlama!
    11. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.
    DUHA SURESİ OKUNUŞU
    Bismillahirrahmânirrahîm.
    1- Vedduha
    2- Velleyli iza seca
    3- Ma vedde’ake rabbüke ve ma kala
    4- Ve lel’ahıretü hayrün leke minel’ula
    5- Ve lesevfe yu’tıyke rabbüke feterda
    6- Elem yecidke yetiymen feava
    7- Ve vecedeke dallen feheda
    8- Ve vecedeke ‘ailen feağna
    9- Femmel yetiyme fela takher
    10- Ve emmessaile fela tenher
    11- Ve emma binı’meti rabbike fehaddis

    Zor bir zamanda peygamber aleyhisselatu vesselama çok şey söyleyen Duha süresi , bütün bu mesajlarıyla . Zor zamanın müminlerine de çok şey söylemektedir . Özellikle de bizlere ince mesajlar veren üzüntünün , kederin kapısını aralayan bir mesaj . Gelen her zorluğun sonunda bir ferahlık anlayışı ile herşeyin Rab'den olduğuna iman eden bir mümin için bu süre şifadır . Her kul bilir ki , ne kadar eksik ve günahkar olursa olsun Rabbi asla ona darılmaz ve küsmez , yanlışlarını Tevvab ismi azam ile kucaklayan bir zat-ı Zülcelal onları her şekilde kucaklar . Belki de asıl sıkıntımız Duha süresini yitirmemizdir.


    Sonsöz:

    Metin Karabaşoğlunun beşinci serisi olan kısa sürelerin sınırsız dünyası adlı kitabı da Allah'ın izni ile bitirmiş bulunmaktayım. Üslub ve adab bakımından haddini ve çizgisini koruyan ender bir yazardır . Hatalarını kusurlarını nimet bilip o şekilde kaleme alır eserlerini . Kendisi ile aynı üsluba yakın olduğumdan olsa gerek ben kendisini ve eserlerini duruşunu çok sevdim . Yukarıda
    sadece bir süreye yer vermiş bulundum ama bu son kitapta birer hazine inci mercan ve belagat süreleri var her biri ayrı bir iklim ayrı bir nefes , ayrı bir dünya sunar size . Diğer tüm incelemelerimde de yazdığım gibi bu incelemeyi okuyabilir yahut okumadan geçebilirsiniz . Lakin günlük hayatta her daim karşımıza çıkan bu süreleri hayatımızın merkezine alarak , hayatımızı Kur'an' lastırarak yaşadığımız zaman çağın handikaplarından kurtulmak daha kolay olacaktır . Kalbiniz Kur'an ikliminin nuru ile aydınlansın. Birilerinin hayatlarına dokunup değişim yaratırsak ne mutlu bize ...


    Keyifli okumalar.
  • "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım." #Kemal
    “Orhan abi herkes bilsin çok naçizane bir kitap okudum.” #Tayfun

    Bu dâhiyane yazarın, naçizane kitabını Kırıkkale’den önem verdiğim bir dostum ulaştırdı bana. Gerçi zaten kütüphanemde olan bir kitaptı ve “illa benim okuduğumu oku,” dedi. Kitabın içerisinde bol bol da notlar eklemiş, giriş kapağına da güzel üç beş cümle karalamış. Teşekkür ederim dostum, kitabını okudum.

    548 sayfa olan kitapta ne acılar var ne acılar var. Bir kere en önemlisi 1970 – 1980’lerin yoksul Türkiye’si var. Sakın abarttığımı düşünmeyin, o dönemleri bilenler ne demek istediğimi çok daha iyi anlarlar. Şimdi burun kıvırdığımız rahatlığı, beğenmediğimiz yaşantımızı o dönemlerde ülkenin en zenginleri dahi yaşamıyordu.

    Hastaneler tıka basa dolu, doktora görünmek için daha güneş doğmadan hastane kapısında bekleyen yaşlılarımız, hastalarımız. Hastanelerin bu kadar fazla olmayışı ve paranın her zaman kutsal şıkırtısı. İsimsiz tacizler, saklı kalmış “gel bakayım amcana, sen ne kadar büyümüşünler.”

    Yasal tefeciler, yani bankerler. Halkın ve işverenin, zor gün dostu gibi görünüp elinin verip de kolunu kaptırdığı kişiler. Bu sebeple intihar ve cana kıyımlar.

    Darbe… Askeri darbeler. Hani şu ülkenin gidişatını beğenmeyip de ordunun yönetimi ele geçirmesi. Hani sokağa çıkma yasakları konulan. Hangi şu geçtiğimiz yıllarda başarılı olunamayan, darbe.

    Sağ ve sol davası. Herkesin haklı mücadelesi. Sağa göre solun, sola göre ise sağın vatan haini ilan edildiği yıllar.

    1979 Amerika menşeli Imdepenta tankeri ile başka bir geminin çarpışmasıyla boğazda bir ay süren yangın. Kimileri der ki; “o kaza ile çıkan duman boğazı gündüz iken geceye çevirdi,” “bazıları ise gece iken gündüz etti.” Binlerce ton petrolün boğaz suyuna karışıp, günlerce yanması…

    Jenny Colon. Fransız tatliş mi tatliş bir abladır. Aynı zamanda ürettiği çantaların isim annesidir. Jenny Colon kitabımızdaki esas oğlan olan Kemal Bey’in hayatını iki kere yerinden oynatmıştır. Biri varlığa biri ise yokluğa. Biri aşka, biri ölüme…

    Ve aşk…

    Kemal ile Füsun. Kitabı iki ana karakteridir. Füsun onsekiz yaşında dünya güzel bir kız, Kemal ise eh işte yoklukta gider denilmeyecek kadar sevgi dolu hayat dolu bir bey abimiz. Ve aralarında yaşanan olaylar silsilesi. Ayrılıklar, birleşmeler ve vazgeçişlerle dolu bir hikâye. Orhan abinin ise harika betimlemeleri. Kemal’in vazgeçmeyişi, olayı hastalık boyutuna taşıması ve Füsun için kendi hayatından dahi geçmesi. Hepsi güzel hepsi çok özeldi.

    Müze. Bu fikir kimden çıktı bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti. Eğer ki Orhan abi bu yazdıkların senin gerçek hayatından bir parça değilse, hayal ürünü olarak kurduğun bu atmosferi müze ile taçlandırman gerçekten en büyük alkışları hak ediyor. Senin hayatın olduğundan da şüphem var. Belki de gerçek hayatta Orhan, kitapta ise Kemal’in bilemedim. Müze bileti için ise ayrıca teşekkür ederim.

    Kitap sonunda, yani kitap bittikten sonra diğer karakterlerin akıbetinin de yazılması, neler yaptığının okuyucuya aktarıldığı kısım da çok hayli hoştu ben sevdim. En favorim ise Hain Sühendan :)

    Geldik şimdi en janjanlı kısıma… Sevişiyorlar….. Cinsellik…. Çok müstehcen…
    Bu kısmı incelememde yer etmeyi hiç düşünmüyordum ama bazı arkadaşların tepkilerine seyirci kalamazdım. Resme baktığında ne görüyorsan aldığın derste odur ya da kişinin fikri neyse zikri de o olur. Eğer ki sen kötülük ararsan en naçizane kitap da bile bulursun en kötü şeyleri. Lakin ben pek abartılacak bir cinsellik görmedim. Beni rahatsız eden, özgürlük ve modernliği bekâret ile sınırlamış olmaları.
    Hatta nereden estiyse kitabın arasına şöyle bir not düşmüşüm; “Avmlerde bulunan fotoselli kapı gibi her önüne gelen erkeğe bacaklarını aralamak modernlik ve özgürlük olamaz.”
    Neyse birazdan İstanbul için İftar vakti olacak. Kitap okunulası bir kitap. Müzeyi de en kısa zamanda ziyaret etmeyi düşünüyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Okuyunuz. Kendinize ait birçok şey bulacağınızı düşünüyorum.

    Sevgi ile kalın…