• Türkçeye "Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla" şeklinde tercüme edilebilir.

    1. Elif, Lâm, Mîm,
    2. Bunlar, "kitâb-ı hakîm''in âyetleridir.
    3. Muhsinler için bir hidâyet ve rahmet olarak.
    4. Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve âhirete yakînen inananların ta kendileri de onlardır.
    5. Onlar var ya, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler. Onlar var ya, onlar felâha ermiş kimselerdir.
    6. İnsanlardan kimileri de var ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve onu alaya almak için sözün eğlencelik olanını satın alırlar. Onlar var ya, onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
    7.Âyetlerimiz ona okunduğu zaman, sanki onları hiç duymamış gibi, kibirli bir şekilde yüz çevirir. Sanki kulaklarında bir ağırlık var! işte onu elim bir azapla müjdele!
    8. îman eden ve sâlih ameller işleyenlere gelirm; Naîm cennetleri onlar içindir.
    9. Orada kalıcıdırlar; Allâh'ın hak bir vaadi olarak. O Azîz'dir, Hakîm'dir.
    10. O gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki, onu görürsünüz. Yeryüzüne de, o sizi sarsar diye sabit dağlar koymuştur. Yine orada her türlü canlıyı yayıp dağıtmıştır. Gökten bir su indirdik de, orada her güzel ve bereketli çiftten nicesini bitirdik.
    11. işte Allâh'ın yarattıkları! Haydi bana onun dışındakilerin yarattığı bir şeyi gösterin! Doğrusu, zâlimler apaçık bir dalâlet içindedirler.
    12. Gerçekten de biz, ''Allâh'a şükret'' diye, Lokman'a hikmeti verdik. Her kim şükrederse, ancak kendi lehine şükreder. Her kim de nankörlük ederse, elbette ki Allah Ganidir, Hamîd'dir,
    13. Hani, Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: Yavrucuğum! Allâh'a şirk koşma. Çünkü şirk büyük/ dehşet bir zulümdür.
    14. Yine biz insana anne babasını vasiyet ettik: Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek taşıdı. Ondan ayrılması da iki yıl içindedir: "bana ve anne babana şükre'' diye. Dönüş banadır.
    15. Eğer onlar, hakkında bilgi sâhibi olmadığın şeyi bana şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, onlara itaat etme! Dünyâda onlara örfe uygun bir şekilde davran. Bana gönülden yönelen kimsenin yoluna tâbi ol. Sonra da, dönüşünüz banadır ve işte ben, işlemekte olduğunuz amelleri size bildiririm.
    16. Yavrucuğum! Bir şey ki, isterse bir hardal tânesi ağırlığında olsun ve sen de bir kayanın içinde veyâ göklerde veyâ yerin içinde olsan, Allah onu getirir. Çünkü Allah Latîf'tir, Habîr'dir.
    17. Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. Mârufla iş yap ve münkerden uzak dur. Başına gelen musîbetlere de sabret. Çünkü bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.
    18. İnsanlara kibirlenerek bakma ve yeryüzünde şımarık bir şekilde de yürüme. Çünkü Allah, övünüp böbürlenen hiç kimseyi sevmez
    19. Yürüyüşünde mûtedil ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini elbette "o eşeğin" sesidir.
    20. Allâh'ın, göklerde olan şeyleri de yeryüzünde olan şeyleri de sizin emrinize âmâde kıldığını görmedin mi? Nîmetlerini açık olarak da gizli olarak da size bol bol ihsan etmiştir. İnsanlardan kimileri de var ki, ne bir bilgi, ne bir hidâyet, ne de nur saçan bir kitap olmaksızın Allah hakkında mücâdele edip durur.
    21. Onlara, "Allâh'ın indirdiği şeylere tâbi olun" dendiği zaman, derler ki: "Bilakis, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeylere tâbi oluruz.” Şeytan onları o alevli ateşin azâbına çağırıyor olsa da mı?
    22. Her kim, muhsin olarak yüzünü/özünü Allâh'a teslim ederse, işte o, sapasağlam kulpa sarılmıştır. İşlerin âkıbeti Allâh'adır.
    23. İnkâr eden kimseye gelince: Onun inkârı seni üzmesin; onların dönüşü bizedir ve biz işledikleri amelleri onlara bildiririz. Çünkü Alah, sadırların özünü bilmektedir.
    24. Onları birazcık nimetlendirir, sonra da onları ağır bir azâba mecbur kılarız.
    25. Eğer onlara, "gökleri ve yeryüzünü kim yarattı?' diye sorsan, elbette "Allah'tır'' derler. De ki: "Elhamdülillâh!" Doğrusu, onların çoğu bilmiyor.
    26. Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allâh'ındır. Muhakkak ki Allah, işte o Ganî'dir, Hamîd'dir.
    27. Şâyet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, arkasından yedi denizin geldiği denizler de ona mürekkep olsa, "Allâh'ın kelimeleri” yine de tükenmez. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
    28. Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de, ancak bir tek nefis/kişi gibidir. Muhakkak ki Allah Semî'dir, Basîr'dir.
    29. Allah'ın, geceyi gündüze soktuğunu; gündüzü de geceye soktuğunu; güneşi ve ayı da emre âmâde kıldığını görmedin mi? Hepsi de belirlenmiş bir zamâna doğru akıp gider. Muhakkak ki Allah işlediğiniz amellerden haberdardır.
    30. Bu böyledir, çünkü Allah hakkın ta kendisidir ve ondan başka duâ ettiğiniz şey ise bâtıldır. Muhakkak ki Allah, işte o Alî'dir, Kebîr'dir.
    31. Geminin denizde Allâh'ın nîmeti sâyesinde yüzdüğünü görmedin mi? Bu onun, âyetlerinden bir kısmını size göstermesi içindir. Bunda, her sabır ve şükür sâhibi olan için elbette âyetler var.
    32. Onları dağlar gibi dalgalar kapladığı zaman, Allâh'a, onun için dinde ihlaslı kimseler olarak duâ ederler. Onları kurtarıp karaya çıkardığında ise, onlardan ancak bir kısmı orta yolu tutan kimsedir. Âyetlerimizi sâdece, hep nankör hâinler inatla inkâr eder.
    33. Ey insanlar! Rabbinize karşı korunun. Ne bir babanın çocuğunun cezâsını çekebileceği ne de bir evlâdın babasından herhangi bir şeyi giderebileceği günden korkun. Çünkü Allâh'ın vaadi haktır. O halde, dünyâ hayâtı da sizi aldatmasın, "o çok aldatıcı” da sizi Allah ile aldatmasın.
    34. Muhakkak ki kıyâmetin bilgisi Allâh'ın indindedir, yağmuru o indirir, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse hangi yerde öleceğini bilemez. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir.
  • Mekke'de inen Lokman sûresi, Kûfiyyûna göre 44 âyettir.

    Rahman, Rahim Allah 'ın Adıyla
    1. Elif-Lâm-Mîm.
    2. Bunlar {bâtıla karşı Allah tarafından muhkem kılınmış} hakim kitabın âyetleridir.
    3. (Bunlar) ihsan edenler {yani, takva sahibi olan kimseler} için {dalâletten kurtaran} bir hidâyet ve {azabtan uzak tutan} bir rahmettir.
    Allah Teâlâ, ihsan edicilerin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:
    4. Onlar ki namazı ikame ederler {yani, eksiksiz kılarlar},...

    Allah'ın, Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca namazı ikame edin (en-Nisâ, 4/103) buyruğunda da, "namazı ikame etmek", "eksiksiz/ tam kılmak" anlamındadır.
    ...{mallarından} zekâtı verirler ve onlar âhirete {yani, amellerinin karşılıklarının görüleceği ölümden sonra dirilişe: onun ger-çekleşeceğine} kesin olarak inanırlar.

    5. İşte onlar {yani, bunları yerine getirenler} Rabb'lerinden bir hidâyet {yani, beyân/açıklama} üzeredirler ve onlar felah bulanların [başarıya erişenlerin/umduğuna nail olanların] ta kendileridir.
    6. İnsanlardan kimisi {yani, en-Nadr b. el-Hâris} bilgisizce {yani, bir bilgiye sahib olmadığı halde} Allah'ın yolundan saptırmak için {bâtıl sözlerle Allah'ın yolu İslâm'dan, başkalarının ayaklarını kaydırmak için} lehv {yani, bâtıl} olan sözleri satın alır {yani, bâtıl sözleri: (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hikayelerini Kur'ân-ı Kerîm'e tercih eder}. Üstelik onları alaya almak ister {yani, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini, Kur'ân-ı Kerîm ile alay olsun diye (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hakkında anlatılanlar gibi değerlendirir. Öncekiler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılanların, Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlar gibi olduğunu iddia eder}...
    İşte, "Bu Kur'ân geçmişlerin efsanelerinden başka bir şey değildir" diyen de en-Nadr b. el-Hâris'tir. O ticaret maksadıyla Hire'ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlarla karşılaşmış, bu sözleri satın alarak Mekkelilere taşımış ve şöyle demişti: "Size 'Ad'dan ve Se-mûd'dan bahseden Muhammed'in anlattıkları Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlara benzemektedir."
    ...İşte onlar için horlayıcı {yani, can yakıcı} birazab vardır.
    Sonra Yüce Allah Nadr'ın durumunu haber vererek şöyle buyur-maktadır:
    7. O kimseye âyetlerimiz {yani, Kur'ân-ı Kerîm} okunduğu za¬man, güya iki kulağında ağırlık varmış {ve bundan dolayı sağırmış da, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini} işitmemiş gibi büyüklenerek {yani, Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyi kibirine/büyüklüğüne yediremeyerek} yüz çevirir. Sen ona elim [acilcan yakıcı] bir azabı müjdele.
    Sonunda o [en-Nadr b. el-Hâris], Alîb. EbîTâlib (a.s) tarafından Be-dir'de öldürdü.
    8. Muhakkak imân edip, sâlih amel işleyenler için {âhirette} naim cennetleri vardır.
    9. On/ar orada ebedidirler {yani, ölmezler}, Allah'ın hakk {yani, doğru} va'didir {ve mutlaka gerçekleşecektir}. O {mülkünde} azizdir, {onların cennetle mükâfaatlandırılması hükmünü vermekle} hakimdir.
    10. O gökleri {yani, yedi göğü}, onları gördüğünüz şekilde direk¬siz yarattı {yani, onların direkleri bulunmamaktadır}. Sizi çalkalamasın {yani, yerin üzerinde durabilesiniz} diye yere de revası {yani, dağlar} koydu. Orada {yani, yerde} her {türlü} canlıdan yaydı. Gökten de bir su {yani, yağmur} indirdik. Orada {yani, yerde} {suyun gerektiği gibi yol bulmasını sağlayarak} her güzel türden {yani, çeşitli bitkiler} bitirdik.
    11. Bunlar {yani, bu anılanlar} Allah'ın yarattığıdır {ve O'nun yaptığıdır}. Haydi {ey Mekke kâfirleri, du'a ettiğiniz: ibâdet etti-ğiniz} O'ndan başkasının {yani, meleklerin} ne yarattığını gösterin bana...
    Benzeri bir buyruk da Sebe ve Ahkâf sûrelerinde geçmektedir.
    Sonra yeni bir ifadeyle şöyle buyurmaktadır:
    ...Hayır, zâlimler {yani, müşrikler} apaçık bir dalâlet {yani, hüsran} içindedir.
    12. Andolsun Biz Lokman'a hikmet {yani, -nübüvvet vermeksi¬zin, bir nimet olarak- ilim ve anlayış} verdik. {Ona} "Allah'a şük¬ret" diye (söyledik) {yani, sana verdiğimiz hikmet sayesinde di¬ğer nimetlerine de şükret}. Kim şükrederse {yani, nimetleri do¬layısıyla Allah'a şükredip, O'nu tevhîd ederse} kendisi için şükreder {yani, kendisi için hayır işlemiş olur}. Kim de {nimetlere karşı} nankörlük ederse {ve Rabbini tevhîd etmezse}, muhakkak Allah {kullarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganîdir, {saltanat ve hâkimiyetinde mahlukatı arasında övülen} hamiddir.
    13. Hani Lokman oğluna {ki adı, En'um idi} ogüt verirken {yani, onu te'dib ederken} şöyle demişti: "Oğulcuğum! Allah'a {O'nun yanında başkasını} şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür"...
    Onun oğlu ve hanımı kâfir idiler. Müslüman oluncaya kadar onla-rın arkasını bırakmadı. İddia dildiğine göre Lokman, Eyyûb'un (s.a) teyzesinin oğludur.
    Bize 'Ubeydullâh tahdis edip dedi: Bana babam tahdis edip dedi: Bize Said b. Beşir tahdis etti, o da Katade b. Deâme'den dedi ki: "Lokman, Habeşli, burnu basık bir adam idi."
    Huzeyl dedi ki: "Ancak ben bunu Mukâtil’den işitmedim."

    14. Biz insana {yani, Sa'd b. Ebî Vakkas'a} ana-babasını {yani, babası Mâlik'i ve annesi Süfyân b. Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menâf kızı Hamle'yi} tavsiye ettik. Annesi {Hamle} onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle {yani, zayıflık üstüne zayıflıkla} taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. {Seni İslâm'a hidâyet ettiğim için} Bana {yani, Allah'a} ve {sana yaptıkları iyilikler için de} ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır" {sana amelinin karşılığını Ben vereceğim} dedik.
    15. Eğer onlar {Benimle ortak olduğunu} bilmediğin bir şeyi Ba¬na ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara, {Bana şirk koşma hususunda} itaat etme. Bununla birlikte dünyada onlarla ma'rûf {yani, iyilik} ile geçin ve {sen ey Sa'd,} Bana dönenlerin {yani, başka şeylerden yüz çevirenlerin: Nebî'nin (s.a)} yoluna {yani, dînine} uy. Sonra {âhirette} dönüşünüz Bana olacaktır. Ben de size neler yapmakta olduğunuzu haber vereceğim.
    Lokman'ın oğlu el-En'um babasına, "Babacığım! Kimsenin beni görmeyeceği bir yerde günah işleyecek olursam, Allah onu nasıl bilir?" diye sorunca, Lokman (a.s) şu cevabı verdi:

    16. ..."Oğulcuğum! Eğer o {yaptığın} bir hardal {yani, zerre} ağır¬lığınca dahi olsa ve {sen} bir kaya {yani, yerin en altındaki kaya -ki bu, yeşil bir kaya olup içi oyuktur. Semanın renginde üç şubesi vardır-} içinde olsa {yani, olsan} yahut {o zerre} göklerde {yani, yedi semâda} ya da yerde olsa, Allah onu {yani, o taneyi} getirir. Muhakkak Allah {onu ortaya çıkarmakta} latiftir, {yerini çok iyi bilen} habîrdir"...
    Lokman oğluna öğüt vermeye devam ediyor:

    17. ..."Oğulcuğum!Namazı dosdoğru kıl, ma'rûfu {yani, tevhîdi} emret, münkerden {yani, bilinmeyen, kabul edilecek bir şey olmayan şirkten} alıkoy. {Bu sebeble} sana isabet edene {yani, karşılaşacağın eziyetlere} de sabret; çünkü bunlar azimle yerine getirilmesi gereken işlerdendir {yani, iyiliği emrederken ve münkerden alıkoyarken karşılaşacağın eziyetlere sabretmek, Allah'ın emrettiği ve kesin olarak istediği hakk işlerdendir}...

    Lokman oğluna öğüdünü sürdürüyor:
    18.... "İnsanlardan yüz çevirme {yani, seninle konuşmak isteyen fakirlere karşı böbürlenip büyüklenerek yüzünü onlardan başka tarafa çevirme}, yeryüzünde şımarıklıkla yürüme, çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez {yani, verdiği nimetleri dolayısıyla Allah'a şükretmeyerek böbürlenen kimseleri sevmez}.
    Lokman öğüdünü şöyle tamamladı:

    19. ..."Yürüyüşünde mutedil ol {yani, büyüklenme, böbürlenme -çünkü bu helâl değildir-}, sesini alçalt" {yani, alçak sesle konuş}...
    Lokman oğluna, yürüme ve konuşmada mutedil davranmayı em-retmiş olmaktadır. Sonra yüksek ses için şu örneği verdi:
    ... "Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" {zira eşeklerin sesi çok yüksektir}.
    Arablar, "Bunlar eşeklerin sesleridir" deyip, hem sesler anlamında-ki lafzı, hem eşekler anlamındaki lafzı çoğul getirdikleri gibi, sesler an¬lamındaki lafzı tekil, eşekler anlamındaki lafzı da çoğul getirerek "Bu eşeklerin sesidir" de derler. Aynı şekilde sesi hem tekil getirerek "Bu tavukların sesidir" derler, hem de çoğul getirerek "Bu tavukların sesleridir" de derler. Yine, "Bu kadınların sesidir" ve "Bunlar kadınların sesleridir" de derler.

    20. Göklerde olanları {yani, güneşi, ayı, yıldızları, bulutları, rüz-gârları} da, yerde olanları {yani, dağları, ırmakları, yüzen gemileri, ağaçları, bitkileri} de Allah'ın size musahhar kıldığını, açık {yani, güzel bir hilkat, rızık ve islâm ile} ve gizli {yani, Âdemoğulları'nın gizleyip sakladığı, kimsenin bilmediği ve bundan dolayı da cezalandırmadığı günahlar} olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış {yani, size oldukça fazla nimetler ver¬miş} olduğunu görmediniz mi?...
    Bütün bunlar, gerçekten nimetlerdendir. Bundan dolayı Allah'a pek çok hamd olsun. Dünyada da, âhirette de nimetlerini tamamlamasını dileriz. O her türlü iyiliği verendir.

    ...Bununla birlikte insanlar arasında Allah hakkında bilgisizce {yani, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu bir bilgiye dayanmaksızın iddia etmek sûretiyle} bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitab olmaksızın {yani, beraberinde Allah'tan gelmiş bir açıklama: meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dâir içinde bir delil bulunan aydınlatıcı bir kitab olmaksızın} tartışan {yani, mücadele eden} kimseler {yani, en-Nadr b. el-Hâris} vardır.

    21. Onlara {yani, en-Nadr b. el-Hâris'e} "Allah'ın indirdiğine uyun" {yani, Kur'ân'a îmân edin} denildiğinde onlar {yani, en-Nadr b. el-Hâris}, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz {dîn}e uyarız" derler {yani, der}. Şeytân onları {yani, en-Nadr b. el-Hâris'i} sair {yani, alev alev yanan} ateş azabına çağırıyorsa da mı {atalarına uyacaklar}?

    Benzeri bir buyruk da Hacc sûresinde bulunmaktadır. Sonra Allah muvahhidlerin durumunu bildiriyor:

    22. Kim {amelinde} ihsan edici olduğu halde vechini Allah'a teslim ederse {yani, dînini Allah'a hâlis kılarsa},...
    Nitekim, Herkesin bir vichesi vardır (el-Bakara, 2/148) buyruğunda da, "viche" kelimesi, "dîn" manasında kullanılmıştır.
    ...muhakkak sapasağlam {yani, kopması söz konusu olmayan} bir kulpa tutunmuş {yani, onu iyice yakalamış} olur. İşlerin akıbeti {yani, âhirette kulların işleri} Allah'ındır {yani, Allah'ın huzuruna çıkacaktır ve O da amellerinin karşılığını verecektir}.

    23. Kim {Kur'ân'ı inkâr ile} kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin...
    Çünkü Mekke kâfirleri, O {yani, Muhammed}, {Kur'ân'ı Allah'tan getirdiğini iddia ederek} Allah'a yalan uydurdu (eş-Şûrâ, 42/24) demişlerdi. Onların bu sözleri Nebî'ye (s.a) ağır geldi ve çok üzüldü. Bunun için Allah, Kim de kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin... buyruğunu indirdi.
    ...Dönüşleri Bizedir. {Ma'siyet olarak} neler yaptıklarını kendilerine bildireceğiz. Muhakkak Allah göğüslerin özünü çok iyi bilendir {yani, Allah, kâfirlerin söylediklerinden ötürü Muhammed'in (s.a) kalbinde üzüntünün ne kadar yer ettiğini çok iyi bilir}.
    Allah onların durumu hakkında da haber veriyor:

    24. Biz onları {dünyada ecelleri sona erinceye kadar} azıcık faydalandırırız. Sonra onları galiz {yani, asla kesilmeyecek oldukça ağır} bir azaba mahkûm ederiz {yani, böyle bir azabla karşı karşıya bırakırız}.

    25. Andolsun onlara, "Göklerle yeri kim yarattı?" diye sorsan, onlar elbette "Allah" diyeceklerdir. "Allah'a hamdolsun" de. Hayır, {fakat} onların çoğu {Allah'ın tevhidini} bilmezler.


    Allah, zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    26. Göklerde ve yerde olanlar {yani, bütün yaratılmışlar} O'nundur {yani, O'nun kullarıdırlar ve O'nun mülkündedirler}. Muhakkak Allah {yarattıklarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganidir, {mahlukatı nezdinde saltanat ve hâkimiyeti itibariyle} hamiddir.

    27. Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de mürekkeb, ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah'ın sözleri {yani, ilmi} tükenmezdi {yani, yeryüzünde gövdesi olan bütün ağaçlar yontularak kalem yapılsaydı, yedi deniz de mürekkeb olsaydı, bütün yaratılanlar da bu kalemler ve mürekkeb olan bu denizler ile Allah'ın ilmini ve O'nun hayret verici sanatını yazacak olsalardı, yeryüzündeki ağaçlardan tümünden yapılan kalemler ve mürekkeb olan bu denizler tükenir, fakat Allah'ın ilmi, kelimeleri ve hayret verici sanatı tükenmezdi}. Muhakkak Allah {mülkünde} azizdir, {emrinde} hakimdir.
    Böylece Allah insanlara, hiç kimsenin Allah'ın ilmini idrak edemeyeceğini, (Allah'ın öğrettiğinden fazlasını bilemeyeceğini) haber vermektedir.

    28. {Ey insanlar!} Sizin {hep birlikte} yaratılmanız da, öldükten sonra {hep birlikte} diriltilmeniz de {O'nun kudreti açısından, Allah için} ancak bir tek nefis gibidir {yani, bir tek nefsin yaratıl¬ması ve bir tek nefsin diriltilmesi gibidir}...

    Âyet, Kureşli Übey b. Halef ve asıl adı Esîd b. Kelede olan Ebu'l-Eşed b. el-Haccac b. es-Sebbak b. Huzeyfe es-Sehmî'nin oğulları Münebbih ve Nubey hakkında inmiştir. Onlar Nebî'ye (s.a), "Allah bizi nutfeden, alekadan, bir çiğnem etten, sonra da çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmıştır. Böyleyken sen bizim hepimizin yeni bir hilkat ile yeniden yaratılacağımızı, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyorsun. Bu nasil olabilir?!" dediler. Bunun üzerine Allah, Sizin yaratılmanız da, öl¬dükten sonra diriltilmeniz de ancak bir tek nefis gibidir buyurdu.
    ...Muhakkak Allah, {onların yaratmak ve diriltmek hususunda söylediklerini işiten} semidir, basîrdir.

    29. {Ey Muhammed,} görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze bi¬tiştirir, gündüzü geceye bitiştirir {yani, gece gündüzü, gündüz de geceyi eksiltip durur, sonunda biri onbeş saat, diğeri yedi saat olur}. Güneşi ve ayı da {Âdemoğulları'na} musahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. Muhakkak ki Allah {her ikisinde: gecede ve gündüzde} yaptığınızdan haberdardır.

    30. Bunun {yani, Allah'ın söz konusu edilen gece ve gündüz, gü¬neş ve ay hakkındaki takdirinin} sebebi şudur: Çünkü Allah hak¬kın ta kendisidir {-böylece Allah, sanatı ile tevhidine delil gös-termektedir-}. O'ndan başka onların du'a ettikleri {yani, ilah diye ibâdet ettikleri} ise bâtıldır {yani, onlara ibâdet etmenin bir değeri ve faydası yoktur}...
    Yüce zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Muhakkak Allah 'alîdir {yani, mahrukatının üstünde pek yü¬cedir}, kebîrdir {yani, büyüklerin en büyüğüdür}.

    Allah, tevhidini ve sanatını söz konusu ederek buyuruyor ki:
    31. Size âyetlerinden {yani, alâmetlerinden} bir kısmını göstermek için Allah 'ın nimeti {yani, rahmeti} ile gemilerin {rüzgârlar vasıtasıyla} denizde akıp gittiğini görmez misin? {yani, siz bu nimetlerle iç içesiniz: O'nun denizdeki sanatını, şaşkınlık verici nimetlerini görmekte ve orada rızık ve süs eşyası arayıp bulmaktasınız}. İşte bunda {yani, denizde gördüğünüz bu hallerde}, çok sabreden {yani, denizde karşılaştığı belâlarla karşı Allah'ın emri üzerinde direnen} ve {denizin dehşetli hallerinden kendisini kurtardıktan sonra nimetleri dolayısıyla Allah'a} çok şükreden herkes için muhakkak âyetler {yani, ibretler} vardır.

    32. Onları {denizde iken} dağlar gibi bir dalga kapladığında, dînlerini yalnız O'na hâlis kılanlar {yani, O'nu tevhîd edenler} olarak O'na du'a ederler. Onları {denizden} kurtarıp karaya çıkarınca kimileri orta yolu tutar {yani, tevhide dâir Allah'a verdiği ahde, denizde olduğu gibi karada da bağlı kalmakta mutedil hareket eder -ki bu, mü'min kimsedir-}...
    Sonra denizde ihlâsla Allah'a du'a edip Allah'ı tevhîd eden, karada ise tevhidi terkedip ahdini bozan müşriki söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Âyetlerimizi ise çok gaddar {yani, ahidlerini çok bozan} ve {karada tevhidi terk etmek sûretiyle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden çok} nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez {yani, ahdini terk etmez}.

    33. Ey insanlar {yani, eş kâfirler}! Rabbinizden ittika edin {yani, Rabbiniz olan Allah'ı tevhîd edin}. Babanın oğluna, oğlun babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı o günden de korkun. Muhakkak ki Allah'ın {ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine dâir} va'di haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın {yani, İslâm'dan uzaklaştırmasın}. O çok aldatıcı da {yani, bâtıl, yani şeytân: İblis de} sakın sizi Allah ile aldatmasın.

    34. Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın nezdindedir {yani, onu O'ndan başkası bilmez}...
    Buyruk, el-Vâris b. 'Amr b. Harise b. Muharib adındaki bir bedevi hakkında inmiştir. Bu zat Nebî'ye (s.a) gelerek dedi ki: "Bizim toprakla¬rımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Gelirken karımı hamile bı¬raktım, ne zaman doğuracak? Ben nerede doğduğumu biliyorum, fakat nerede öleceğim? Bu gün ne yaptığımı biliyorum, yarın ne yapacağım? Kıyamet ne zaman kopacak?" Bunun üzerine Allah Nebî'ye şu buyruğu indirdi:
    ...Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın indindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı{n erkek mi, dişi mi olduğunu; hilkatinin düzgün olup olmadığını} O bilir. {İyi olsun kötü olsun} hiçbir kimse {hayır ve şer türün¬den} yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir nefis de nerede {ya¬ni, ovada mı, dağda mı, karada mı, denizde mi} öleceğini bilmez. Muhakkak Allah {bu âyette sözü edilen bütün hususları bilen} âlimdir, habîrdir.
    Nebî (s.a) de, "Kıyamete dâir sual soran nerede?" dedi. Muhariboğulları'ndan olan zat, "O kişi benim, buradayım" deyince, Nebî (s.a) ona bu âyeti okudu.
  • - Hiç birisinin sana sahip olduğunu düşündüğün oluyor mu ya da bir şeyin?
    - Evet evet farkettim bunu. Her farkettiğimde de gitmek istedim. Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler, yani buna değer verirler; bazılarıysa başka birtakım şeylere değer verirler, bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey, toplumun içinde erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi bir değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir, koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır, iyi bir işe girmek için yarışır, güzel bir kadınla evlenmek için yarışır... Devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu...

    - Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonious olduğunu düşün; Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda "n'oldu be, şimdi n'olacak?" diyorsan kaybedensin sen, kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.

    - Peki bunun farkında olmak; yaşlı bir kızılderilinin dediği gibi, "hayatın bize sunamadıklarını mı sunar" yoksa bir radyo dinleyicisinin dediği gibi "sanat diğer tüm şeyler gibi arzular için midir?". Yaşlı bir kızılderili ne kadar yanılabilir?
    - Bazen yanılabilir
    - Bazen susar
    - Bazen konuşmak ister
    - Bazen dinlemek ister
    - Bazen yalnız kalmak ister
    - Bazen arkadaş ister
    - Bazen gitmek ister
    - Gider bazen
    - Bazen gidemez
    - Bazen hiç gidememekten korkar
    - Bazıları sonsuz neşeye doğar
    - Bazıları sonsuz geceye
    - Bazen ölürsün
    - Bazen ölemezsin, bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin
    - Bazen kendinden uzaklaşmak ister insan
    - Bazen gidersin, sırf dönebilmek için
    - Bazen ağlarsın bayağı.
    - Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı... Bazen içiyorsun, bazen çok ama çok fazla içmek istiyorsun da bazen sen zaten içmeye gidiyorsun; bazen Acıbadem'den bir taksiye biniyorsun "Kadıköy'e" diyorsun; bazen yüzüne bile bakmıyor.
    - Bazen bir kadın geliyor, oturuyor karşına ve ağlıyor
    - Kadınlar hep ağlıyor
    - Bazen bir kadın sana, "en çok korktuğum şey bir kadının gözyaşıdır" diyor kendi adına, "eğer çok sevdiysen" diyor, "eğer çok sevdiysen", oysa bilmiyo ki sevmek de bir an'a ait.
    - Her şeyin başı su.
    - Felsefe'nin de.


    # 3
  • 20 sene evvel çocukluğumda kar yağdığında köyümüzde elektrikler 10 gün kadar kesilirdi. Yollar kapanırdı. Tabi eskiden köyler kalabalıktı. Kar gelmeden şehre gider 1,5 milyona walkman alırdım milyoncudan. TRT fm çekerdi o zamanlar pürüzlü sesleri dinler mutlu olurdum.
    Akşamlar o kadar güzel olurdu ki bir akşam Mükerrem amcamlarda, bir akşam mahallenin imamında, Emir amcamlarda her yerde toplanırdık.
    Babannem hiç bir yerde duyamayacağınız masallar anlatırdı. Babam dedesinden öğrendiği aile tarihimizi buraya nasıl geldiğimizi, dedesinin Sarıkamış gazisi olduğunu, Trabzondan yaya dönerken bir Türk anamıza tecavüz etmeye çalışan sovyet adamı taşla nasıl öldürdüğünü.. Her kelimesini ezbere bilmeme rağmen sabaha kadar dinlesem sıkılmazdım, babam anlatırken göz yaşıma hızlı hızlı çarpan kalbim, ürperen tüylerim eşlik ederdi. Büyük erkekler gibi atalarım beni de gururlandırırdı..
    Sonra kuzineden beyaz patates gelirdi, çay kaşığı ile içini oyarak yerdim, sonra Kabuğunu..
    Fındık eksik olmazdı, çayı su bardağıyla içerdi biz küçük erkekler, fındık içlerini çayımın içine atıp öyle içerdim..
    Sonra uykumuz gelmeye başlardı, artık eve yürüme vakti...
    Mükerrem amcayla Hacer teyze bizi kapıya kadar uğurlar yine beklerlerdi bizde onları beklerdik..
    Yolda yürürken uykumuz kaçardı soğuktan.. ayı yıldızları seyrederim. Köyümüzün doğusundaki dağın arkasını TRT 1 de oynayan kovboy dizilerinin oynandığı yer sanardım hep. Oraya gitmek ısınmak ve kovboy şapkası ve silahlık takmak isterdim belime. Birde Batıda bir dağ vardı köyümüz kuşatan, o dağın arkasını her yaz gelen halamların yaşadığı Ankara zannederdim. Güneş bize batınca orada sabah olduğunu anlatırdım mahalledeki arkadaşlarıma.. çocuklar hayretler içinde bana inanırdı, bende inanırdım çünkü mantıklıydı..
    Dolunay güneydeki dağın üstüne düşerdi, nedense orada hep eşkiyaların olduğunu düşünürdüm ay ışığı olduğu için, duymasınlar diye sessiz yürürdüm, ama çok korkmazdım çünkü bir dağ da bizimle beraber yürürdü..
    Sonra eve varırdık. Evde kuzine sönmüş oda biraz ılıklaşmış olurdu. Bizimkiler mutfakta biraz sayıklardı, (amerikan mutfak diye anlatılan evlerin gerçek hali) ben de aileme bakar, sonra annemin babamın öldüğünü düşünmek! Hiç istemezdim. Allahım gelmesin ama gelirdi . Minik ellerimi Allaha açıp, yukarı bakar Allah'a: onları ne olur öldürme diye içimden (uyanmasınlar) dua ederdim ölümün bir gerçeklik olduğunu bile bile.. Hıçkırıklarımı kısabilirdim sadece, göz yaşlarım geceye karışırdı, şimdide fecre.. Ağlardım çünkü onlar büyüktü bu yüzden benden önce öleceklerdi..
    Bu hüznümü onlar halen bilmez ben o yaşta ailem üzülmesin diye benden önce öleceklerini söylemezdim. Duygularımı hüznümü gizlemeyi ta o yaşlarda mecburiyetten Annem babam ablam üzülmesin diye öğrendim...
    Sonra sabah olurdu kış olduğu için ablam ve ben mutfakta uyurduk.
    Sabah babam kuzine yakarken o seslere uyanırdık ama hiç kızmadık bizi uyandırdığı için bilakis mutlu olurduk. Ateş yanar mutfak ısınır küçük fareler gibi yorganların altından çıkardık....