• GEYİKLİ GECE
    Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
    Her şey naylondandı o kadar
    Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
    Ama geyikli geceyi bulmadan önce
    Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

    Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
    Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
    Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
    Hepimizi vakitten kurtaracak
    Bir yandan, toprağı sürdük
    Bir yandan kaybolduk
    Gladyatörlerden ve dişlilerden
    Ve büyük şehirlerden
    Gizleyerek yahut döğüşerek
    Geyikli geceyi kurtardık

    Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
    Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
    Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
    Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
    Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
    Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
    Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

    Geyikli gecenin arkası ağaç
    Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
    Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı

    İster istemez aşkları hatırlatır
    Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
    Şimdi de var biliyorum
    Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
    Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

    Hiçbir şey umurumda değil diyorum
    Aşktan ve umuttan başka
    Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
    Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

    Biliyorum gemiler götüremez
    Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
    Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
    Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
    Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
    Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
    Geyikli gecenin karanlığında

    Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
    Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
    Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
    Salt yadsımak için sevmiyorduk
    Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
    Ne iyiydik ne kötüydük
    Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
    Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

    Ama ne varsa geyikli gecede idi
    Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan
    Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
    Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
    Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
    Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
    Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
    Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
    Yahut bir adam bıçaklasak
    Yahut sokaklara tükürsek
    Ama en iyisi çeker giderdik
    Gider geyikli gecede uyurduk

    Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
    İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
    Sultan hançerleri gibi ayışığında
    Bir yanında üstüste üstüste kayalar
    Öbür yanında ben

    Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
    Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
    Domino taşları ve soğuk ikindiler
    Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
    Gölgemiz tortop ayakucumuzda
    Sevinsek de sonunu biliyoruz
    Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
    İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
    Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
    Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
    İyice kurulamıyorum saçlarını
    Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

    Halbuki geyikli gece ormanda
    Keskin mavi ve hışırtılı
    Geyikli geceye geçiyorum

    Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
    (Turgut Uyar,”Geyikli Gece”,Büyük Saat)
  • Turgut Uyar - Geyikli Gece


    Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
    Her şey naylondandı o kadar
    Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
    Ama geyikli geceyi bulmadan önce
    Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

    Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
    Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
    Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
    Hepimizi vakitten kurtaracak

    Bir yandan toprağı sürdük
    Bir yandan kaybolduk
    Gladyatörlerden ve dişlilerden
    Ve büyük şehirlerden
    Gizleyerek yahut döğüşerek
    Geyikli geceyi kurtardık

    Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
    Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
    Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
    Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
    Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
    Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
    Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

            "Geyikli gecenin arkası ağaç
              Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
              Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
    İster istemez aşkları hatırlatır
    Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
    Şimdi de var biliyorum
    Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
    Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

    Hiçbir şey umurumda değil diyorum
    Aşktan ve umuttan başka
    Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
    Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

    Biliyorum gemiler götüremez
    Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
    Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
    Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
    Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
    Koltuk altlarımız gitgide tatlı gelirdi
    Geyikli gecenin karanlığında

    Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
    Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
    Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
    Salt yadsımak için sevmiyorduk
    Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
    Ne iyiydik ne kötüydük
    Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
    Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

    Ama ne varsa geyikli gecede idi
    Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
    Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
    Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
    Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
    Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
    Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
    Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
    Yahut bir adam bıçaklasak
    Yahut sokaklara tükürsek
    Ama en iyisi çeker giderdik
    Gider geyikli gecede uyurduk

            "Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
              İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
              Sultan hançerleri gibi ayışığında
              Bir yanında üst üste üst üste kayalar
              Öbür yanında ben"
    Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
    Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
    Domino taşları ve soğuk ikindiler
    Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
    Gölgemiz tortop ayakucumuzda
    Sevinsek de sonunu biliyoruz
    Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
    İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
    Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
    Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
    İyice kurulamıyorum saçlarını
    Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
            "Halbuki geyikli gece ormanda
              Keskin mavi ve hışırtılı
              Geyikli geceye geçiyorum"

    Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : İmone & Marua
    Link: #32245459
    Ressam : 3 Ayrı Ressam
    +15

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.
  • (+15)

    Evet arkadaşlar hikayemiz 3 resimden oluşmaktadır

    +15 yaş sınırını koyma sebebim hikaye de dramın varlığı fazlasıyla var. 15 yaş için uygun olmadığını düşündüğüm için koydum. Belki abartıyor olabilirim. Ama ben yine de bu konu da gönlümün rahat olmasından yanayım. Bu konuda ki fikrinizi de bilmek isterim.
    İyi Seyirler.

    İmone & Marua

    http://hizliresim.com/Z3OonA

    Kral'ın tutumu olduğundan daha samimi gibi duruyordu. Halkın bir bölümüne kalenin dışındaki han da bir yer ayırtmış yeni evleneceği eşi olacak olan Elamone'ye bir nevi gösteriş yapıyordu.

    Elamone yirmi üç yaşların da güzel uzun boylu hoş bir kadının marifeti ve de zerafeti eşliğin de bir endamı olması Kral'ı fazlasıyla tatmin ediyordu. Elamone için Vakîcce (Gölge) şehri ne kadar mutlu olacak, yada Kral Violenda ne kadar mutlu edecekti. Zorunlulukla gidilen ve koynuna bir ömür eş olarak yaşayacağı Violenda ise söz konusu, duydukları onu hiçte mutlu etmiş görünmüyordu

    Kral, Prenses Elamone'yi hem Kral Mixdamm'dan "Kihattun (Hüzün) Ülkesinin Kralı" zorla almanın hem de böyle güzel bir kadına sahip olmanın mutluluğu ile gözü hiç bir şeyi görmüyor. Diğer ülke Krallarına yapmış olduğu baskıyla da ünvanına ünvan, nefretlere nefret katmasını da kendine nam görüyordu.

    Ülkeyi çoktan dertleri ile başbaşa bırakmış, Kralı uyaran bir komutanını ve dört şövalyenin hiç düşünmeksizin kendi elleri ile önce kılıç darbeleri ile yarım adam haline sokmuş ardından da kalenin en uygun, belirgin görünebilir bir mevkisine ayaklarına civi çakılarak baş aşşağıya asmış ve kış olmasına rağmen daha fazla acıma düşüncesi bile gütmeden soğuk karanlığa hapsetmiş. Kalenin bütün yaşayan halkına bir ibret olmasını ve de unutulmamasını sağlamak için de kalenin yere paralel direklerini asla söktürmemiş. (Kış olduğundan dolayı asılı olan adamlar donarak ölmüşler ve acıda böylelikle kurtulmuşlardı).

    Elamone Kralın bu olayını düğününün on'uncu gününde duymuş ve bir insan ile hayvan arasında kalmanın hayvanlık hissiyatını kendisine suç bilmiş. "Benmiydim suçlu, yoksa o hep böylemiydi." Tabii ki Kral Violenda'nın ne kadar kötü bir üne sahip olduğunu bilmektedir fakat bu kadar ileri gidebilecek bir merhametsizliğe sahip olduğunu düşünmemiştir.

    Kral Violenda; Gabrisse (Gök kuşağı) ülkesindeki bir kaç baş kaldırmalardan dolayı pekte mutlu olmadığını göndermiş olduğu süvari ve postaları ile aldığı haberler son zamanlarda can sıkmaya başlamıştı.

    Tam tamına dört ay da feth ettiği bu derin kale iki yüz elli bin askerin felaketi olmuştu. Giri dönen asker sayısı beş yüz bin'i geçmiyordu. Gabrisse ülkesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı demeksizin ülkenin yarısını katletmişti neredeyse.

    Kral Violenda bir salgın sırasında altı erkek çocuğunu kaybetmiş, bunun için beş ülkeden getirdiği on veya bazı kişilerin demesine göre on beş, hekimi de acımasızca öldürmüştür. Elamone'nin ona vermiş olduğu kızı da benimsemeyip, "gözümden uzak dursun, bana asla yaklaştırmayın" diye de telkin de bulunmuştu. Elamone bu durum karşısında çaresiz kalıp icerlemesi bir yana bir hastalığa tutulup hem bir daha hamile kalamamış kısa bir süre sonra da düştüğü çaresiz durumdan acılar içinde, tez gelen ölümle kurtulmuştur.

    İmone (zerafet) annesinin vermiş olduğu ismi ile annesine benzeyen tatlı gülümsemesi sarı saçları mavi gözleri ile tam bir deniz kızı görünümünden başka bir şey çağrıştırmıyordu. Sadece bir kusuru vardı. Sol ayağında çok olmasada biraz topallaması. Doğum esnasın da bir bebeğin başına gelebilecek en talihsiz durumdu belki de. Zalim olan Kral Violenda bu konu da kız çocuğu olması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştı. Erkek çocuk tutumunu düşünürsek eğer doğuma giren kadınların neler yaşayacağı tamamen bir sır olmazdı herhalde.

    On beş sene gibi bir zaman geçmişti Imone'nin hayattan gittiği ve tatli bir kız çocuğu bırakmıştı ardında, belki de en çok buna yanmıştır canı, biricik kızını şu koca kalede yalnız bırakmak.

    İmone on yedi yaşını bitirmek üzereydi ve bir şövalye'ye gönül kaptırmıştı bile. Dadılarının gözünden kaçmış olacak ki şövalye ile kulenin iki gizli geçidin de bir kaç defa buluşmuşlar ve bir kaç kaçamak yaşamışlardı.

    Şövalye Marua otuzlu yaşlarına yeni girmişti ve de cesur, zeki, cevik; merhametli, cömert (tabi bu tür bir özelliğe sahip olan adam nasıl iyi bir savaşçı olur diyeceksiniz) Savaşa girdiğin de ondan o insan ayrılır yerini vahşi bir insan müsfettesi çıkıverirdi. Vahşi bir hayvanın bile yapamayacağı bir sima ile düşmanının karşısına çıkar ve asla taviz vermezdi. Taviz demek ölüm demekti.

    Marua bir gün İmone'ye buluşmak için odasına bir mektup bırakır. Kral asla kızının odasına girmemiştir. O güne dek! İmone her şeyden habersiz günleri geçirirken Marua holde Imone'ye buluşma yerine neden gelmediğini sorar. Böyle bir şeyden haberi olmadığını beyan eder ve içlerine bir korku salınmaya başlamıştır. Mektubu birisi mi aldı? Bu birisi kim ve neden ortaya çıkmadı?

    Marua bir kaç gün sonra bir mektup daha hazırlar ve İmone'yi ilk yakaladığı yerde eline mektubu sıkıştırır. Hiç bir şey yokmuş edasıyla bir biri ile selamlaşıp ayrılırlar.

    Mektupta şöyle yazar:
    "Benim asil kadınım, seni çok ozledim, kokunu, bedenini, dudaklarının ateşini. Korkuyorsun biliyorum, bende senden farklı bir durum yaşamıyorum. Savaş alanındaki adamdan senin varlığından bu yana hiç bir varlığım kalmadı. Ölüm gibi olan şu kaçışmalarımızın bende ki yarası bir ülkenin kalesinden veyahutta köylerinden yükselen ateşten daha acınası. Seni her zaman ki aşk mevzimizde gece yarısından sonra bekleyeceğim."

    Bu mektuptan sonra İmone geceyi tüm sabırsızlık ve korku içinde beklerken Kral Violenda odasına çağırır. On yedi yılda belki de beş altı defa odasına çağırdığı İmone süpheye düşmesine sebep olur içini bir hüzün kaplar.

    Kral Violenda; kızına yanına oturmasını söyler. Ve; bir emri bariz bir şekilde söze başlar.
    "Imone seni, elimin altında olan Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vereceğim. Evet biraz yaşlıcadır benim bildiğim kadarıyla da ellinin üzerinde dinç, güçlü ve cesur bir adadır." Bunları söylerken İmone'nin yüzünün aldığı şekli belli belirsiz sezdirmeden izlemektedir. Ve sözüne devam eder. "Bu yaz bir düğün hazırlığı içerine gireceksin, hazırlığını yap!" Konuyu kapatır ve gitmesini ister.

    İmone üzgündür, hayal ettiklerinin, geleceğinin bir yaşlı budala ile geçirmek. Onun birnsevdigi vardı ve ömrünü onunla tamamlamaktan başka bir isteği de olduğunu düşünmüyorum. Nne bir Kral ne bin kucak dolusu mücevherat...

    Gece bire yakın bir saatte İmone düşünceli bir şekilde ve de kızaran gözleri bütün dikkatini dağıtmıştır. Aklı başka yerdedir ve umursamaz bir tavırla veyahutta dalgin bir tavırla Marua ile buluştuğu gizli mekana gider.


    http://i.hizliresim.com/oV6N7X.jpg

    Konuyu Marua'ya açan İmone telaşlıdır. Marua üzgündür, ne yapacağını bilemeden bir birlerine sarılırlar, üzüntüleri acıları bir sarılma ile bitmeyecektirm vaziyet tam bir düş kırıklığından ibaret. Bütün bir geceyi hatta bir kaç günü burada aç susuz geçirmeyi bile düşünmüşlerdir belki de. En azından İmone yemekleri fark ettirmeden getirecek ve bir kaç gün sonra ne olursa olsun diye buradan çıkıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeyi düşünürler. Kendilerini en azından şuan öyle düşünmek mutlu ediyordur belki de. Anlık mutluluklar, peki o kadar dadı, hizmetçi İmoneyi merak etmeyeceklermiydi. Her şeyin farkındaydılar. Sadece sonunu bilmek işlerine gelmiyordu.

    Taş duvar açılır ve ses ikinci tahta kapının açılmasıyla bir felaketin başlama gıcırtısını yükselir odadan. Marua Imone'nin üzerinde şaşkın gözlerle arkasına doğru çevirir başını. İçeriye ilk giren Ohamona isminde ki hayvansı bir bir katildir. Ne bir şövalye, ne bir savaşçı, ne de bir insan. Marua'nın sevmediği ve her seferinde zıtlaştığı katil. Kralı bütün bir yalaklığı ve alaylı bir tavırla içeriye çağırır. Kral Violenda içeriye girer. Imone'nin hayatından ölümden başka bir şey geçmemiştir belki de. Apar topar üzerlerini yarım yamalak giydirir giydirmez odadan yaka paça dışarı çıkartırlar. Kral İmone'yi, Ohamona Marua'yı üç adamla bilinmeze doğru götürür...

    İmone odasına bir demir kafes yaptırtılır. Eğer Kral unutmadı ise o gün bir öğün yemek verilirdi. Bundan hiç bir şekilde İmone rahatsız değildi. Onun meraklı olduğu nokta Marua'ya ne olduğuydu. Yemek getiren görevlilere ne kadar sual edip bilgi almaya çalıştıysa da bilgi alamadı. Kral Violenda yemek götürecek olan beş kişiyi seçmesini söylemişti Ohamona'ya ve bunların da dilini kestirmişti. Ne konuşabilir. Ne de konuşmak için cesaretini toparlayıp işaret ile anlatabilirlerdi olan biteni.

    Kral Violenda'nın söylemiş olduğu Kimonet (Huzur Sabahı) ülkesinin Kralı Judia'ya vermek bile söz konusu değildi. Violenda'ya göre zaten Judia tam bir ahmak, söylenen ve verilen emri kat-i süretle eksiksiz yapan ahlâksız bir Kral ve beceriksiz bir sünepeden baska bir şey değildi. Kral Violenda'nın amacı İmone'yi bir girdaba sokmak ve dikkatini tamamen dağıtıp neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmekti. Acaba eline gecen mektup fiyaskomuydu yoksa arkasından çevrilen bir takım oyunlar mı dönüyordu. Asla böyle bir şeye ne bir fırsat verirdi. Ne de vermekte gözünü kapatabilirdi. Onun bir adı vardı Kral Violenda, Violenda merhametsiz yürek demekti. Ve dedesinin vermiş olduğu bu isim ile büyütülmüş, babası gibi asla merhametli olmaması için sürüklenen, acımasız, insan dışı 20 sene yaşatılmıştı bir dağ evinde. Büyük Kral Gama ölene dek...

    Kral Lumana babasının ölümünün ardından hemen Violenda'yı yanına almış ama beş yaşında ki Violenda'dan bir eser kalmamıstı geriye. Sadece koca bir et parçası görüyordu. Ve de çok geçmeden Violenda babasının kafasını keserek. Tahtın yerini almıştı. Vakicce o günden sonra bir daha hiç mutluluk göremedi. Ve de diğer tüm onun himayesi altında ki ülkeler...

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Sövalye Marua belki de hiç hak etmediği bir hayat yaşatıldı o günden sonra. İlk sene Şampint (Ateş Dağı) ülkesinde nefes aldığı verdiği tüm savaşlardan tutta son geceye kadar olan bütün her şeyi unutturulacak dünya'nın var olmayan işkencelerine maruz kalacak, ölüm günü gelene kadar da bu böyle devam edecekti. Kral Violeda'nın kesin emriydi ve asla ölmeyecekti.

    Bir gün İmone'nin odasına bir mifl (küvet) konuldu. Tabii ki bu mifl demir parmaklıkların içine değilde dışına konuldu. Marua onun ne için oldugunu sordu babası Violenda'ya ve küfür hakaret etmeden de duramadı, Kral kahkaha attı ve "çok değil haftaya bu gün her şeyi öğreneceksin". Odadan kahkaha atarak çıkarken İmone de sinir krizi geçirip bayıldı... Aklına bir şeyler geliyordu. Sezinlediği şey?

    Bir (zim) salı sabahı her şey gayet sakin geçiyordu. İmone'nin odasına olduğundan daha farklı bir yemek gelmişti. Daha doğrusu ilk defa kahvaltı görüyordu, neredeyse altı yedi aydır. Önce bir an peynire, zeytine, elmaya... saldırır gibi oldu fakat aklından hiç çıkartamadığı Marua geldi. Ne yapıyordu. Neredeydi? Yaşıyormuydu? Belki de ölmemiştir... Tabii bu en küçük ihtimaldi. Hatta böyle bor ihtimal söz konusu bile olamazdı.Ona bunu yapan baba kim bilir bir Kral olarak Marua'ya neler yapmazdı.

    Öğlene doğru odaya bir adam getirildi belki kırklarında olmalı zayıf, kuru; ölmüşçesine; çıplak bir kolu yok. İmone şaşırdı, bu kimdi neyin nesiydi? Onun odasına Kral ve hizetçiden başka kimse girmemişti son altı ayda...

    Ardından Kral Violenda içeri girdi. Sevgili kızım sana bugün bir sürprizim var. Sana bir şey söylemiştim geçen hafta ve söylediğim o harikulade şeyi sana getirdim. Bak bakalım bu yüzü tanıyacakmısın (saçından kavradığı gibi yüzünü İmone'nin rahat görebileceği sekilde ona çevirdi) İmone belli belirsiz şekilde başını sallayarak tanımadığını söyledi. Kral adamlara biraz daha yaklaşın deyince o arada hayatından vaz geçmiş, yaşayan ölü adamın sol bacağındaki savaştan kalma yarayı fark etti. "Hayır baba hayır olamaz, sen bu kadar hayvan olamazsın."

    İmone yere yığılmış çığlıklar altında ağlıyordu. Elleri ile demir parmaklıklara canının yandığını hissetmeyerek dövüyordu. Bu Marua'yi kurtarırmıydı...Sesi pencerenin parmaklıklarından bütün ülkeye yayılmıstı sanki. Ülkeyi bir ürperti sarmış, denizler kabarmış, hava bir anda kara bulutlarla kararmıştı.

    Kral Violenda, su dolu mifle Marua'yı sokturup dakikalarca İmone'ye son kez ceza verecekti. Marua boğularak ölecek. İmone bunun acısı ile hayatını devam ettirecekti...

    İmone bir anda oğlum oğlum diye çığlık atmaya başladı. Feryadı bu güne kadar bir annenin feryadından baska bir şey değildi. Evet İmone herkesten saklamıstı hamile olduğunu. Onu babasına asla teslimnde etmeyeckti ne de öldürtecekti. Ta ki karnı kasılana kadar.

    Kral Violenda'nın gözleri yerinden fırlamış gibiydi. "Oğlum?" Hemen herkesi dışarı çıkarttırdı. Ve kızına ne diyorsun sen İmone? diye şaşkın pişman bakışları arasında ne yapacağını bilemeden hemen Marua'yı bir çekişte miflden dışarıya atar atmaz kızının da demir parmaklıkların arasından kucaklayarak odadan dışarıya, kendi odasına aldı, kadın-erkek dahil tü hekimleri buraya gelmesi emrini verdi.

    Kadim TATAROĞLU

    Hikayemiz şimdilik buraya kadar arkadaşlar. Bundan sonrası gizem de kalsın efendim :)
    Evet bu kötülüğü şuan için yapacağım.

    Sevgi ve Saygılarımla...
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • Dolunay da gelmiş geceye ve pencereye..
    Gözyaşlarımı sorarsan adını duysa yetiyor dökülmeleri için..
    Burnumun direği desen hepsinden önce sızlamakta.
    Gülümşeyin karşımda..
    Baş ucumda resmin..
    Bilmem nasıl bulurum içlerinde seni, nasıl gider bu özlem.
    Resmini öpsem hisseder misin yanaklarında
    Kıyafetine sarılsan gelir mi kokun burnuma ah sevgili ne illetmiş beklemek gurbeti.
    Bekle bekle ki güzel günler şafakla sökecek
    Bekle bekle ki yine hasret kavuşturacak yarınlara..Ⓜ
  • Yeryüzünde herşeyin bir dili vardır. Bir yaprağı öyle alalade koparamaz insan, yaprak tutar ellerinden anlatır kendini.. Taşa, estiğince vurup gidemez. Taş ondan çok daha görüp geçirmiştir, bilgedir.. Ve hapsedemez suyu, bir şişede dahi.. su, gözleriyle izler aynı insanı.. ve tevazusuyla akıp gider. Derdini anlatamadığında ise kurur. İnsanın özünde bir toprak çatlar.

    Bulutlar döner, gün geceye varır.. hep aynı şeyi fısıldar yaşam insana..


    İnsan ...


    ... Sakarya'da gözleri siyah bir zeytin gibi, bulut gibi, su gibi, yaşam gibi bakan yavru bir köpek ve biz " insanların " tabiriyle " hayvan " ayakları kesilip bir çöp gibi içine aslında insanı koyup terkedildi, ölüme..

    Ve yine bir ses yaşamdan, Çığlıklar eşliğinde...

    İnsan!!!


    Gün, gece, bulut, su, gökyüzü, yaprak ve taş dahi utanıyor aynı havayı solumaktan,
    Bizlerle.


    Tek bir cevap Yaşamdan: İnsan.


    " Domino taşları gibi birbirine terkedilen sorumluluk silsilesi..
    Unutulan kayıplar..
    Herşeyden uzak, ' hep ' ,
    İnsan. "

    ... Ve sormak isterdim bir çöp gibi terkedilen zeytin gözlü o güzel İnsana;

    Yolculuğun nereye?
    Gidecek, keşfedecek..
    Adım atacak
    Gökte ve Yerde,
    Bir yer var mı?

    Yerimiz var mı,
    Ey İnsan? ...

    ... o bakışlar ki ruhunun çerçevesinde suretin olsun.

    özlem.