• "Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda,
    Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim.
    Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim,
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

    İmrendiğin, öfkelendiğin,
    Kızdığın ya da kıskandığın diyelim,
    Yani yaşamışlık sandığın,
    Geçmişim...
    Dile dökülmeyenin tenhalığında,
    Kaçırılan bakışlarda,
    Gündeliğin başıboş ayrıntılarında,
    Zaman zaman geri tepip duruyordu
    Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
    Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki...
    Sıradan bir serüven,
    Rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
    Gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan,
    Benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim,
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana,
    Bütün kazananlar gibi,
    Terk ettin...

    Yaz başıydı gittiğinde.
    Ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
    Kimsesiz bir yazdı.
    Yoktun.
    Kimsesizdim...
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
    Yüzündeki kuşkun kedere,
    Gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine,
    Çerçevesine sığmayan munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine,
    Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

    Yaz başıydı gittiğinde...
    Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
    Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
    Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
    Belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma...

    Yaz başıydı gittiğinde...
    Bir aşkın ilk günleriydi daha.
    Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
    "Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
    Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını,
    Takvim tutmazlığını,
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman'ı...
    Daha o gün anlamalıydım;
    Benim sana erken,
    Senin bana geç kaldığını...

    Gittin...
    Koca bir yaz girdi aramıza.
    Yaz ve getirdikleri...
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
    Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
    Olmamıştı, eksik kalmıştı...

    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık, yarım kalmış arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, Dilsizler gibi bakışıyorduk.
    Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı,
    Dilimiz çözüldü,
    Güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin...
    Şimdi bir mevsim değil,
    Koca bir hayat girdi aramıza.
    Biliyorum...
    Ne sen dönebilirsin artık,
    Ne de ben kapıyı açabilirim sana.

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan,
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi,
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz.
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca...
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız.
    Ne kalacak bizden?
    Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim,
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında.
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden?
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında, yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz.
    Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada,
    Bir şey bulduğunda; neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi,
    Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi...
    Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek,
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

    Kış başlıyor sevgilim,
    Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor.
    Bir yaz daha geçti, hiçbir şey anlamadan,
    Oysa yapacak ne çok şey vardı
    Ve ne kadar az zaman...
    Kış başlıyor sevgilim,
    İyi bak kendine.
    Gözlerindeki usul şefkati;
    Teslim etme kimseye, hiçbir şeye.
    Upuzun bir kış başlıyor sevgilim,
    Ayrılığımızın kışı başlıyor,
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır,
    İçinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun.
    Para etmez, kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar...
    Bir aşkı yaşatan ayrıntıları, nereye saklayacağınızı bilemezsiniz.
    Çıplak bir yara gibi sızlar,
    Paylaştığınız anlar, eşyalar...
    Gözünüzün önünde durur, birlikte yarattığınız alışkanlıklar.
    Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de.
    Bakamazsınız aynalara,
    Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
    Dışarıda hayat düşmandır size.
    İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz,
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha...
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla.

    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup,
    Kulak verdiğiniz saatin tik takları,
    Kaplar tekin olmayan göğünüzü.
    Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç, suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz,
    Bakınıp dururken duvarlara;
    Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak gibi, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi,
    Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi,
    Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi...
    Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi,
    Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken
    Ve kazanmış görünürken derinliğimizi,
    Ne zaman ki yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde,
    Bir anın, yalnızca bir anın,
    Bütün bir hayatı kapladığı anlar...
    O tik taklar kadar önemsiz kalır şimdi,
    Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar.

    Denemeseniz de, bilirsiniz,
    Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

    Bana zamandan söz ediyorlar.
    Gelip size zamandan söz ederler,
    Yaraları nasıl sardığından ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden... Zamanla ilgili bütün atasözleri, gündeme gelir yeniden.
    Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi...
    Dahası onlar da bilirler ama yine de güç verir,
    Bazı sözler, sözcükler...
    Öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak...
    Kolay değildir elbet.
    Kolay değildir bunlarla baş etmek uğruna, içinizi öldürmek.
    Zaman alır.
    Zaman...
    Alır sizden bunların yükünü.
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker.
    Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir,
    Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız,
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir...

    Gün gelir, bir gün,
    Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide,
    O eski ağrı,
    Ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper...
    Yoksa gerçekten,
    Bitmişsinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları, önemi kavranır.
    Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
    Çok sonra değerini kazanır.
    Yokluğu, derin ve sürekli bir sızı halini alır.

    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık,
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan,
    Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır.

    Ölmüş saadeti karşılaştır, yaşayan mutsuzlukla.
    Günlerin dökümünü yap.
    Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini,
    Kim bilebilir ikimizden başka?
    Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi...
    Bir düşün...
    Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya,
    Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada.
    Ölmüş saadeti karşılaştır, yaşayan mutsuzlukla.
    Bunlar da bir işe yaramadıysa,
    Demek, yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

    Bu şiire başladığımda nerede?
    Şimdi neredeyim?
    Olgun yollardan geçtim.
    Bakışımlı mevsimlerden,
    İkindi yağmurlarını bekleyen, yaz sonu hüzünlerinden,
    Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim geçti, her çağın bitki örtüsünden...
    Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    Bakarken dünyaya,
    Yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
    Çiçek adlarını ezberlemekten geldim.
    Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    Unuttuklarını hatırlamaktan,
    Uzak uzak yolları tarif etmekten,
    Haydutluktan ve melankoliden
    Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden,
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim.
    Bütünlemeli çocuklarla geçti,
    Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları.
    Dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerede?
    Şimdi nerdeyim?
    Yaram vardı.
    Bir de sözcükler, sonra vaat edilmiş topraklar gibi...
    Sayfalar ve günler...
    Işık istiyordu yalnızlığım.
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum.
    İlerledikçe...
    Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde.
    Aşk ve acı, usul usul eriyen bir kandil gibi söndü.
    Daha şiir bitmeden,
    Karardı dizeler.
    Aşk...
    Bitti.
    Soldu şiir.
    Büyük bir şaşkınlık kaldı, o fırtınalı günlerden...

    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım.
    Ağır sınavlar vermiştim, değişen ruh iklimlerinde.
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum.
    Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım...
    Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim.
    Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu.
    El kadar gökyüzü, mendil kadar ufuk...
    Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    Eksiliyorduk...
    Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim.
    Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    Yani çoğalarak;
    Tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
    Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında,
    Ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim.
    Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum,
    Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu.
    Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    Ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    Uzun, uzak yollar için her menzilde at değiştirdim.
    Atlarla birlikte terledim, yolları ve geceleri.
    Ödünç almadım, hiç kimseden hiçbir şeyi;
    Çıplak ve sahici yaşayıp, çıplak ve sahici ölmek için.
    Panayır yerleri... Panayır yerleri...
    Ölü kelebekler... Ölü kelebekler...
    Sonra dünyanın bütün sinemalarında, bütün filmleri seyrettim.
    Adım onların adının yanına yazılmasın diye,
    Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    Acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
    İpek yollarında kuzey yıldızı,
    Aşkın kuzey yıldızı,
    Sanırsın durduğun yerde
    Ya da yol üstündedir.
    Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar,
    Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    Ve toy yaşın bilmediği hesap: Işık hızı...

    AŞKIN BİR YOLU VARDIR,
    HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN.
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR,
    HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN.
    Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar, gözler.
    Gözlerim...
    Aşkın kuzey yıldızıdır bu,
    Yazları daha iyi görülen.
    Ben, öteki, bir diğeri, ona doğru ilerler.
    İlerlerim...
    Zamanla anlarsın, bu bir yanılsama.
    Ölü şairlerin imgelerinden kalma...
    Sen de değilsin. O da değil.
    Kuzey yıldızı daha uzakta...
    Yeniden yollara düşerler.
    Düşerim...
    Bir şiir yaşatır her şeyi, yaşamın anlamı solduğunda.
    Ben yoluma devam ederim.
    Bitmemiş bir şiirin ortasında;
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler...
    Yaşamsa yerli yerinde.
    Yerli yerinde her şey...

    Şimdi her şey, doludizgin ve çoğul.
    Şimdi her şey, kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi.
    Şimdi her şey yeniden...
    Yüreğim, o eski aşk kalesi,
    Yepyeni bir mazi yarattı, sözcüklerin gücünden.

    Dönüp ardıma bakıyorum,
    Yoksun sen...
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren."
    - Murathan Mungan
  • “Zaman geri getirilemez derler. Bir bakıma doğru, geçmiş geri getirilemez. Ancak herkes geçmişte şimdiki zamanın, geçip giden her anın geçip giden gerçekliğini bulduğuna göre 'geçmiş' ne demek oluyor ki? Geçmiş, bir anlamda içinde yaşanılan zamandan çok daha gerçektir. En azından çok daha dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman akıp gider, kaybolur. Parmaklarımızın arasından kum gibi kayar. Maddi ağırlığına ancak anılarda kavuşur. Bilindiği gibi Hz. Süleyman'ın yüzüğüne şu satırlar kazınmıştır. 'Her şey gelip geçicidir.' Buna karşılık ben, etik anlamı içinde zamanın tersine çevrilebildiğine dikkati çekmek istiyorum. İnsan açısından zaman, arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olmaz. Çünkü o manevi bir kategoriden başka bir şey değildir. İçinde yaşadığımız zaman, ruhlarımıza zaman içinde kazanılmış deneyimler olarak yerleşir.”
  • Yalnız Bir Opera
    Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin
    Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    çerçevesine sığmayan
    munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? “Eylül’de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen” notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04’tü onu bulduğumda.
    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman’ı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını
    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
    Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
    Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?
    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
    Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
    kış başlıyor sevgilim
    hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    oysa yapacak ne çok şey vardı
    ve ne kadar az zaman
    kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine
    gözlerindeki usul şefkati
    teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak…
    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
    para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
    gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
    dışarıda hayat düşmandır size
    içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla
    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saatin tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğünüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara
    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
    kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
    denemeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
    Bana Zamandan söz ediyorlar
    Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
    öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
    Zaman
    Alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
    gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
    Bitmişsinizdir.
    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
    önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
    kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    günlerin dökümünü yap
    benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    kim bilebilir ikimizden başka?
    sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
    kendiliğindenliği
    yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
    bir düşün
    emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir ise yaramadıysa
    Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
    ikindi yağmurlarını bekleyen
    yaz sonu hüzünlerinden
    gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    geçti her çağın bitki örtüsünden
    oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    bakarken dünyaya
    yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
    çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    unuttuklarını hatırlamaktan
    uzak uzak yolları tarif etmekten
    haydutluktan ve melankoliden
    giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocuklarla geçti
    gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler
    sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    sayfalar ve günler
    ışık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe… Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
    daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
    Aşk… Bitti. Soldu şiir.
    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
    uyudum, hiç uyanmadım.
    barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    eksiliyorduk
    mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    yani çoğalarak
    tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
    birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    ağır ve acı tanıklıklardan
    geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
    panayır yerleri… panayır yerleri…
    ölü kelebekler… ölü kelebekler…
    sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
    ipek yollarında kuzey yıldızı
    aşkın kuzey yıldızı
    sanırsın durduğun yerde
    ya da yol üstündedir
    oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BİRAZ GEÇİKİLEN
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    gözlerim
    aşkın kuzey yıldızıdır bu
    yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    ilerlerim
    zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    yeniden yollara düşerler
    düşerim
    bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    yaşamsa yerli yerinde
    yerli yerinde her şey
    şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    şimdi her şey yeniden
    yüreğim, o eski aşk kalesi
    yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden
    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren Murathan Mungan
  • Mecburiyet
    Kadın hâlâ derin uykuda, düzenli ve güçlü nefesler alıp veriyordu. Hafif aralanmış ağzı gülümseyecek ya da bir şeyler söyleyecek gibiydi ve yorganın altındaki genç, diri göğüsleri huzurla inip kalkıyordu. Pencerelerden içeriye yeni doğan günün ilk ışıkları vuruyordu. Fakat kış sabahının ışığı zayıftı. Karanlıkla aydınlık arası bir ışık kararsız bir şekilde vuruyordu uyuyan her şeye ve örtüyordu üstünü.
    Ferdinand sessizce kalkmıştı, nedenini kendi de bilmiyordu. Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordu; çalışırken birden kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, şakaklarındaki nabzı deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir yerde buluyordu. Ya da hararetli bir sohbetin ortasında öylece donup kalıyor, söylenenleri anlamıyor, soruları duymuyor, kendine gelmek için tüm gücüyle silkinmek zorunda kalıyordu. Bazen de akşamları üstünü değiştirmeyi unutuyor, ayağından çıkardığı ayakkabıları elinde, ya karısının seslenmesiyle yerinden sıçrayıncaya ya da birdenbire elindeki ayakkabılar yere düşünceye kadar yatağın kenarında öylece oturup kalıyordu. 
    Sıcak odasından balkona çıktığında soğuktan titremeye başladı. Farkında olmadan ısınmak için dirseklerini bedenine bastırdı. Aşağıdaki manzara hâlâ sisle kaplıydı. Yüksekteki evinden baktığında genellikle beyaz bulutların hızla süzülüşünü bir ayna gibi yansıtan Zürich gölünün üzerine şimdi kalın, süt gibi köpükler yayılmıştı. Bakışlarının ve ellerinin değdiği her yer nemli, karanlık, kaygan ve griydi; ağaçlardan sular damlıyor, kirişlerden nemler sızıyordu. Yeni güne uyanan dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir insana benziyordu tıpkı. Sisli gecenin içinden insan sesleri yükseliyordu, fakat bu sesler suda boğulan bir insanın çıkardığı hırıltılar gibiydi, bazen de çekiç sesleri ve uzaktaki bir kilisenin kulesinden çıkan çan sesleri geliyordu; fakat her zamanki gibi net değil, nemli ve paslı bir sesti duyulan. Islak bir karanlık duruyordu kendisiyle dünyası arasında.
    Üşüyordu. Fakat yine de elleri ceplerinde, sisin ve karanlığın ardından ortaya çıkacak manzarayı görmek için hiç kıpırdamadan orada öylece duruyordu. Sis, gri bir kâğıt gibi aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş kalkarken Ferdinand, aşağıda sabah sisinin arkasına gizlendiğinden emin olduğu ve düzenli, berrak çizgileriyle varlığını aydınlatan o çok sevdiği manzarayı sonsuzca özlediğini hissetti. Kim bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışardaki huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıyıda evler sevimli bir şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur, kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o kadar açık, o kadar net bir şekilde ‘Huzur! Huzur!’ diye bağırıyorlardı ki, dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa kendi vatanını unutuyordu. Aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan, savaşan ülkesinden İsviçre’ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti. Bu nedenle ne zaman bu manzarası kararsa, kendisini yabancı ve uzağa atılmış hissediyordu, tıpkı bu sabah saatlerinde olduğu gibi, çünkü sis her şeyin üzerini örtmüş, manzarasını engellemişti. Aşağıda, karanlıkta kapalı kalan herkese, onlar gibi uzaklarda gömülüp kalmış memleketinin insanlarına karşı sonsuz merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak, yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.
    Bu mart sabahında sisler arasında bir yerde, bir kilisenin çanı dört kez çaldı, sonra sanki saati kendi söylüyormuş gibi sekiz kez daha çaldı. Ferdinand önünde dünya, arkasında uykusunun karanlığındaki karısı olmasına rağmen kendini bir kulenin tepesinde tarifsiz bir yalnızlık içinde hissediyordu. Yüreğinin derinliklerinde bu sis duvarını parçalamak, bir yerlerde uyanışın, aydınlanışın mesajını, yaşamın gerçekliğini, güvenliğini, kesinliğini hissetmek istiyordu. Bakışlarını ileriye yönelttiğinde, aşağıda köyün bittiği ve yolun kısa kıvrımlarla yukarıya kadar çıktığı yerde, sislerin içinde insan ya da hayvan, bir şeylerin yavaş yavaş hareket ettiğini sandı. Ne olduğu belli olmayan bu küçük şey gittikçe yaklaşıyordu, Ferdinand kendisinden başka birinin uyanık olmasına sevindi önce, öte yandan yakıcı ve hiç de sağlıklı olmayan bir merak sardı benliğini. Gri cismin ilerlediği yerde civar köylere ya da buraya çıkan bir dört yol ağzı vardı: Gelen yabancı bir an soluklanmak için duraklar gibi oldu. Sonra ağır ağır dar patikadan yukarı çıkmaya başladı.
    Ferdinand birden huzursuzlandı. ‘Bu yabancı da kim?’ diye sordu kendi kendine. ‘Nasıl bir mecburiyet onu da benim gibi sıcak yatağından sabahın ışığına çıkardı acaba? Bana mı geliyor, benden ne istiyor?’ Hafif sisin içinden tanıdı onu: Postacıydı. Her sabah kilisenin çanı sekiz kez vurduğunda buraya tırmanırdı, Ferdinand onun uçlara doğru kırlaşan kızıl, denizci sakallı kaba yüzüne ve mavi gözlüğüne baktı. Nussbaum[1] idi adı, Ferdinand ise sert hareketleri ve mektubu vermeden önce ciddi bir tavırla büyük, siyah deri çantasını sağ tarafına çekerken vakur bir tavır takınması nedeniyle Nussknacker[2] diyordu ona. Ferdinand, onun yere kuvvetle basa basa, çantayı sol tarafına atıp, kısa bacaklarıyla son derece ciddi yürüdüğünü görünce gülümsemeden edemedi.
    Fakat birden dizlerinin titrediğini hissetti. Gözlerinin üstüne doğru kaldırdığı eli bir anda felç olmuş gibi yana düştü. Bugün, dün ve haftalar boyunca hissettiği huzursuzluğu birden geri dönmüştü sanki. Postacının adım adım kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Ne yaptığını bilmeden kapıyı açtı, uyuyan karısının yanından yavaşça geçerek dışarıya süzüldü ve hızla merdivenlerden indi, bahçe parmaklıklarından aşağıya, postacıya doğru yürüdü. Bahçe kapısında karşılaştılar. “Benim için... benim için...” Üçüncüsünde söyleyebildi ancak: “Benim için bir şey var mı?”
    Postacı ona bakabilmek için buğulanmış gözlüğünü kaldırdı. “Elbette, elbette.” Bir hareketle siyah çantasını sağ tarafına aldı, parmaklarıyla -kocaman solucanlar gibiydiler, nemli ve soğuk sisten kızarmış parmaklarıyla- yokladı mektupları. Ferdinand titriyordu. Sonunda postacı çantadan bir mektup çıkardı. Büyük, kahverengi bir zarftı, üstünde “resmi” damgası ve Ferdinanden adı vardı. “İmzalamanız gerekiyor,” dedi postacı, mürekkepli kalemini ıslatıp Ferdinand’a uzattı. Ferdinand heyecandan imza olarak okunmaz bir şekilde ismini karaladı.
    Sonra şişman kırmızı elin ona verdiği mektubu aldı. Fakat Ferdinand’ın parmakları o kadar uyuşmuştu ki, zarf bir anda elinden kayıp yere, ıslak toprağa, nemli ağaç yapraklarının üzerine düştü. Almak için eğildiğinde kokuşmuş, çürümüş bir şeylerin kokusu geldi burnuna.
    İşte buydu, haftalardır gizli ve sinsi bir şekilde huzurunu kaçıran, bozan buydu, iradesine rağmen beklediği mektuptu; anlamsız, saçma sapan, anlaşılmaz, bilinmeyen, anonim uzaklıklardan kendisine gelen, onu el yordamıyla arayan, daktiloda yazılmış donuk makine sözcükleriyle sıcak yaşamına, özgürlüğüne uzanan, saldıran bu mektuptu. Keşfe çıkmış bir süvari yeşil, sık ormanlıkta görünmez çelik bir namlunun kendisine yöneldiğini ve içindeki küçük kurşunun karanlığa, bedeninin içine girmek istediğini nasıl hissederse, Ferdinand da bu mektubun bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu. Karşı koymak için çevirdiği, geceler boyunca düşüncelerine nüfuz eden tüm o küçük dolaplar boşunaydı demek: Ve işte şimdi onu bulmuşlardı. Çok değil, daha sekiz ay önce öbür tarafta kendisini bir at tüccarı gibi muayene eden, kolundan tutup kaslarını yoklayan askeri doktorun karşısında çıplak, soğuktan ve tiksintiden titreye titreye durduğu ve kendini son derece aşağılanmış hissettiği sırada yaşadığımız bu çağın insan onurunu hiçe saydığına ve Avrupa’nın içine düştüğü esarete bizzat tanık olmuştu. Vatansever lafların boğucu havasına ancak iki ay dayanabilmişti, fakat bir süre sonra yavaş yavaş nefes alamaz hale gelmiş, insanlar onu ikna etmek için ağızlarını açtıklarında yalanın sarı rengini dillerinde görmeye başlamıştı. İnsanların söylediği her şey onu tiksindirmişti. Boş patates çuvallarıyla şafak vakti pazarın basamaklarında oturan ve soğuktan tir tir titreyen kadınların bakışları yüreğini parça parça etmişti: Yumruklarını sıkıp etrafta dolanırken öfke ve kinle dolmaya başladığını hissetmiş, içindeki bu inanılmaz nefretten tiksinti duymuştu. Sonunda birinin yardımıyla karısıyla birlikte İsviçre’ye geçebilmeyi başarmıştı, sınırı geçer geçmez birden içi yaşam sevinciyle dolmuştu. Başı o kadar dönmüştü ki bir direğe tutunmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk kez yeniden hayat, insan, eylem, irade, güç gibi duyguları hissetmişti. Ciğerleri havadaki özgürlüğü içine çekmek için hazırdı. Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti.
    Fakat bu mutluluğu ve hafiflemiş duyguları pek uzun sürmedi; sonrasında o korku yine geldi. İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu. Görünmez bir yerlerde pusuya yatmış, uykusuz, soğuk bir gözün onu gözlediğini biliyordu. Tamamen içine döndü, ‘Birliğine teslim ol’ çağrılarını görmemek için hiç gazete okumadı, izini kaybettirmek için evini değiştirdi, mektuplarının karısı adına poste restante[3] ile gönderilmesi için talimat verdi. İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu. Asla kente inmiyor, tuval ve boya alması için karısını gönderiyordu. Zürich gölü yakınlarındaki küçük bir köyde bir köylüden kiraladığı evde varlığını, ismini unutturmaya çalışıyordu. Fakat bildiği bir şey vardı: Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kâğıdın arasında bir kâğıt vardı. Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti - bu çekmecenin açıldığını duyuyordu, adını yazan daktilonun tuşlarının vuruşunu duyuyor ve biliyordu, bu mektup onu buluncaya kadar dolanacak, dolanacaktı.
    Ve işte o mektup şimdi elindeydi, titriyordu, soğuktu ve fiziksel olarak parmaklarının arasındaydı. Ferdinand sükûnetini korumaya çalıştı. ‘Bu yaprağın ne önemi var?’ diyordu kendi kendine. ‘Yarın öbür gün burada binlerce, on binlerce, yüz binlerce yaprak fundalıklarda çiçek açacak ve her biri benim için yabancı olacak, tıpkı bunun gibi. Bu “resmi” yazısı da ne demek? Okumam gerektiği anlamına mı geliyor? Ben kimsenin amiri ya da komutanı değilim, insanlar üzerinde yaptırım gücüm yok, kimseye emredemem, fakat kimse de bana bir şey emredemez. İsmim ne arıyor orada - bu ben miyim? Onun ben olduğumu söylemem için kim beni mecbur edebilir, orada ne yazdığını okumam için kim beni mecbur edebilir? Okumadan yırtarsam, parçaları göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem öğrenebileceğim bu yaprak nasıl beni huzursuz edebilir? Ve ben istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.’
    Parmakları sert zarfı yırtıp parçalarını lime lime etmek için geriliyordu. Fakat çok garip: Kasları onu dinlemiyordu. Ellerindeki bir şey iradesine karşıydı, itaat etmiyorlardı. Bütün kalbiyle yırtıp parçalamak istediği halde parmakları gayet dikkatle açtı zarfı, titreye titreye katlanmış beyaz kâğıdı düzeltti. Kâğıdın üzerinde zaten bildiği bir şey yazıyordu. “Sayı: 34.729 F. Sayın... M. Bölge Komutanlığının emriyle askerliğe elverişliliğinizin tespiti için en geç 22 Mart’a kadar Bölge Komutanlığının 8 nolu odasında tekrar muayeneye gelmeniz gerekmektedir. Askeri evrakı bu amaçla gideceğiniz Zürich Konsolosluğu’ndan temin edebilirsiniz.”
    Bir saat sonra odaya yeniden girdiğinde elinde bir buket çiçekle gülümseyerek yanına gelen karısıyla karşılaştı. Karısının yüzünde kaygısızlığın ışıltısı parlıyordu. “Bak, ne buldum ben?” dedi. “Orada, evin arkasında, çayırlarda açıyorlar, ağaçların arkasındaki gölgeliklerde hâlâ kar var.” Karısını memnun etmek için elindeki çiçekleri aldı, sevdiğinin endişesiz yüzüne bakmamak için başını çiçeklerin üzerine eğdi ve ardından kendisine atölye yaptığı çatı katındaki odasına çıktı.
    Fakat çalışamadı. Tuvalin önüne geçer geçmez daktilonun sert vuruşlarıyla yazılmış sözcükler gözlerinin önünde belirdi. Paletteki boyalar çamur ve kan gibi göründü gözüne. Cerahat ve yaralar geldi aklına. Hafif gölgede duran kendi portresi, askeri üniformalı halini gösteriyordu. “Çılgınlık bu! Çılgınlık!” diye bağırdı, bağırırken de gözünün önüne gelen bu resimleri korkup kaçırtmak istercesine ayağıyla yere vurmaya başladı. Fakat elleri titriyor ayaklarının altındaki yer sallanıyordu. Uzanmak istedi. Küçük bir sandalyeye çöktü ve karısı öğle yemeğine çağırıncaya kadar orada kaldı.
    Aldığı her lokmada adeta boğuluyordu. Boğazında, yukarıda acı bir şeyler vardı; önce aşağıya inen, sonra yine yukarıya çıkan acı bir şey. İki büklüm hiç konuşmadan sessizce oturduğu yerden karısının kendisini izlediğini fark etti. Birden karısının usulca elini elinin üzerine koyduğunu hissetti. “Neyin var Ferdinand?” Yanıt vermedi. “Kötü bir haber mi aldın?” Sadece başıyla onayladı ve yutkundu. “Ordudan mı?” Yine sadece başıyla onayladı. Karısı sustu. Ferdinand da sustu. Bu düşünce adeta bunaltıcı ve boğucu bir şekilde birdenbire odanın ortasına düşmüş, odadaki her şeyi, nesneleri bir kenara itmişti, geniş ve yapış yapıştı, başlayıp da bitiremedikleri yemeklerin üzerine çökmüştü, adeta bir sümüklüböcek gibi enselerinde sürünüyor ve ürkütüyordu. Bu düşüncenin ağır yükünden orada öylece iki büklüm, sessizce oturuyor, birbirlerinin yüzüne bile bakmaya cesaret edemiyorlardı.
    En nihayet karısı şunu sorduğunda sesinde bir şeyler kırılmış, yıkılmış gibiydi: “Seni konsolosluğa mı çağırdılar?” - “Evet.” - “Peki gidecek misin?” Ferdinand titriyordu. “Bilmiyorum, fakat gitmek zorundayım.” “Niçin zorundaymışsın? İsviçre’de sana emir veremezler. Burada özgürsün.” Birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından öfkeyle tıslarcasına “Özgür! Bugün kim özgür ki?” dedi. - “Özgür olmak isteyen herkes. Ve en çok da sen. Bu nedir ki?” - Karısı, onun önündeki kâğıdı sinirle fırlatıp attı. - “Bunun senin üzerinde nasıl bir gücü olabilir ki, zavallı bir büro memurunun yazdığı bu kâğıt parçasının senin gibi canlı, özgür bir insanın üzerinde nasıl bir gücü olabilir? Bu sana ne yapabilir, nasıl bir zarar verebilir?” - “Kâğıt değil, ama gönderen zarar verebilir.” - “Kim gönderiyor bunu? Nasıl bir insan? Bir makine, insan öldüren bir makine. Fakat seni yakalayamaz.” - “Milyonlarcasını yakaladı, beni neden yakalamayasın ki?” - “Çünkü sen istemiyorsun.” - “Diğerleri de istemiyordu.” - “Fakat onlar özgür değildi. Onlar silahların arasında kalmıştı, bu nedenle gittiler. Ama hiçbiri isteyerek gitmedi. Hiçbiri İsviçre’den o cehenneme bile isteye gitmezdi.”
    Heyecanını bir yana bıraktı, çünkü kocasının acı çektiğini görüyordu. Karşısındaki bir çocukmuş gibi içinde bir merhamet yükseldi. “Ferdinand,” dedi ona yaslanırken, “doğru düşünmeye çalış. Korktun, bu sinsi, vahşi, kötü niyetli canavarın birine saldırdığında onu korkuttuğunu, ürküttüğünü biliyorum. Fakat düşün ve hatırla lütfen, biz bu mektubu bekliyorduk. Yüzlerce kez bu ihtimali düşünmüştük, ben onu yırtıp atacağını ve insan öldürmeye alet olmayacağını biliyor, seninle gurur duyuyordum. Unuttun mu?” - “Unutmadım Paula, biliyorum, fakat...” - “Şimdi konuşma,” diye ısrar etti karısı. “Sinirlerin oldukça bozuk, konuştuklarımızı hatırla, yazdıklarını, -solda, çalışma masasının çekmecesinde duruyor- asla eline silah almayacağını açıkladığın o yazıyı hatırla. Çok kararlıydın...” Ferdinand hemen atıldı. “Asla kararlı olmadım! Asla emin değildim. Hepsi bir yalandı, korkularımdan bir kaçıştı. Ben bu sözcüklerle sadece kendimi kandırdım. Ve tüm o sözler özgür olduğum sürece doğruydu, fakat beni çağıracakları zaman irademin zayıflayacağını biliyordum. Onların karşısında titrediğimi mi düşünüyorsun? Onlar hiçbir şey değil, - gerçekten içimde olmadıkları sürece sadece hava ve sözcükten ibaretler, yani hiçbir şey değiller. Fakat ben kendimin karşısında titredim, çünkü beni çağırdıklarında hemen gideceğimi biliyordum.” - “Ferdinand, gitmek istiyor musun?” - “Hayır, hayır, hayır,” dedi ayaklarıyla sertçe yere vurarak, “istemiyorum, istemiyorum, içimdeki hiçbir şey de istemiyor, hiçbir hücrem istemiyor. Fakat kendi irademe rağmen gideceğim, onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten; insanın kendi iradesine, kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi, korkunç olan? Keşke karşı koyabilecek iradem olabilse - fakat insanın eline böyle bir yazı geçince iradesi uçup gidiyor, itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Tıpkı öğretmen seslendiğinde ayağa kalkıp titreyen bir okul çocuğu gibi.” - “Fakat Ferdinand, kim sesleniyor ki? Vatan mı? Bir memur! Canı sıkılmış bir büro memuru yalnızca! Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok...” - “Biliyorum, biliyorum. Büyük hümanist Tolstoy’dan da birkaç cümle söyle de tam olsun. Tüm argümanları biliyorum: Anlamıyor musun, beni çağırmaya hakları olmadığını ben de biliyorum, vazifemin onların her dediğini yapmak olduğuna ben de inanmıyorum. Ben de tek bir vazifem olduğunu biliyorum, insan olmak ve çalışmak. İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim, insanları öldürmek gibi bir isteğim, hırsım yok, bunların hepsini biliyorum Paula, her şeyi ben de senin gibi açık ve net görüyorum - ancak onlar beni buldular, beni çağırıyorlar ve her şeye rağmen, istemediğim halde gideceğimi biliyorum.” -“Niçin? Niçin? Sana soruyorum: Niçin?” Ferdinand feryat etti: “Bilmiyorum. Belki de şu sıralar dünyadaki çılgınlık akıldan daha güçlü olduğu içindir. Belki de bir kahraman olmadığım ve kaçmaya cesaret edemediğim içindir... Bu açıklanabilecek bir şey değil. Bu bir nevi mecburiyet. Ve ben yirmi milyon insanı boğan o zinciri kıramıyorum, kıramam.”
    Yüzünü ellerinin içine gömdü. Başlarının üstündeki duvar saati zamanın nöbetçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Kadın sessizce titriyordu. “Seni çağırıyorlar, kabul ediyorum, her ne kadar anlamasam da. Fakat burada da sana seslenen bir çağrı duymuyor musun? Seni burada tutan bir şey yok mu?” Ferdinand sinirlendi: “Resimlerim mi? İşim mi? Hayır! Artık resim yapamam. Bunu bugün hissettim. Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.”
    Karısı ayağa kalktı ve döndü: “Yalnız kendin için yaşadığını bilmiyordum. Ben sanıyordum... sanıyordum ki, ben de senin dünyanın bir parçasıyım.” Karısı sözlerine devam edemedi, gözyaşları sözlerinin arasına karışıyordu. Ferdinand onu sakinleştirmek istedi. Fakat karısının gözyaşlarının arkasındaki öfke karşısında korkup geri çekildi. “Git,” dedi karısı, “git hadi! Ben senin için neyim ki? Bir kâğıt parçası bile değilim. Git o zaman, gitmek istiyorsan git! ”
    “Ben gitmek istemiyorum ki,” dedi Ferdinand delice bir öfkeyle masaya yumruğunu indirirken. “Ben istemiyorum. Fakat onlar istiyor. Ve onlar güçlü. Ben ise güçsüzüm. Onlar binlerce yıldır ne istediklerini çok iyi biliyorlar, çok iyi örgütlenmişler, çok kurnazlar, çok iyi hazırlanmışlar, yıldırım gibi tepemize düşüyorlar. Onların belli amaçları var, benimse zayıflamış, harap olmuş sinirlerim. Bu adil bir savaş değil. Bir makineye karşı gelinemez. İnsana karşı koyulabilir. Fakat bu bir makine, bir kasap makinesi, vicdanı ve aklı olmayan ruhsuz bir alet. Ona karşı koyulamaz.”
    “Elbette karşı koyabilirsin, mecbur kalırsan!” diye bağırdı karısı deli gibi. “Sen karşı koymazsan ben karşı koyarım. Sen zayıfsan da ben değilim. Ben böyle bir kâğıt parçası karşısında eğilmem. Bir kâğıtta yazılanlara bir canlıyı feda etmem. Gücüm yettiği sürece gitmene müsaade etmeyeceğim. Sen hastasın ve ben bunun için yemin edebilirim. Sinirleri zayıflamış bir insansın. Bir tabak kırılsa titremeye başlıyorsun. Bunu bir doktor görür ve anlar. Burada muayene ol, ben de seninle gelirim, doktora her şeyi anlatırım. Elbette seni bırakırlar. Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen. Jeannot’yu hatırla, Parisli arkadaşını: Üç ay boyunca bir akıl hastanesinde gözlem altında tuttular, muayeneleriyle işkence ettiler, fakat o özgür bırakılıncaya kadar hepsine dayandı. Yapman gereken tek şey, istemediğini göstermek. Tüm hayatın söz konusu: Unutma, hayatını, özgürlüğünü, sahip olduğun her şeyi istiyorlar. Buna karşı koymalısın!”
    “Karşı koymak! İnsan nasıl karşı koyabilir ki? Onlar herkesten güçlü, onlar dünyanın en güçlüleri.”
    “Bu doğru değil. Dünya onlara izin verdiği sürece güçlüler. Tek bir birey herhangi bir kavramdan daha güçlüdür her zaman, fakat kendisine inanmalı, iradesine sahip çıkmalıdır. İnsan olduğunu ve insan kalmak istediğini unutmamalıdır, işte o zaman etrafını saran, beynini uyuşturan vatan, görev, kahramanlık gibi sözcükler, kan kokan, sıcak, canlı insan kanı kokan boş laflar olarak kalırlar. Dürüst ol, vatan hayatın kadar önemli mi senin için? Soylu hükümdarlarına bile kalmayan bir taşrayı resim yaptığın sağ elin kadar seviyor musun? Düşüncelerimizle, kanımızla içimizde oluşturduğumuz görünmez adalet dışında başka bir adalet olduğuna inanıyor musun? Hayır, cevabını ben vereyim, hayır! Bunun için gidersen eğer, kendine yalan söylemiş olacaksın...”
    “Ben istemiyorum ki...”
    “Bunu yeterince göstermiyorsun ama. Dahası sen artık hiçbir şey istemiyorsun. Senin yerine başkaları istiyor ve sen seni istemelerine bile sesini çıkarmıyorsun, bu bir suç. Sen nefret ettiğin bir şeye teslim oluyorsun ve bunun için kendi hayatını feda ediyorsun. Hayatını feda edeceksen neden inandığın bir şey için etmiyorsun? Kanını kendi düşüncelerin için feda etmek istiyorsan - et! Fakat neden yabancılar için feda etmek istiyorsun? Ferdinand unutma! Özgür kalmak için yeterince istekliysen karşındakiler kim olabilir, kötü kalpli deliler yalnızca! Sen özgür olmayı yeterince istemezsen işte o zaman seni ele geçirirler, o zaman deli sen olursun. Bana hep şöyle dedin...”
    “Evet dedim, hepsini dedim, kendimi cesaretlendirmek için saçmaladım durdum. Karanlık ormanda korkan çocukların korkularından korktukları için şarkı söylemeleri gibi ben de büyük laflar ettim. Hepsi yalandı, şimdi korkunç bir şekilde farkındayım her şeyin. Çünkü beni çağırırlarsa hemen gideceğimi biliyordum...”
    “Gidecek misin gerçekten? Ferdinand! Ferdinand!”
    “Ben değil! Ben değil! İçimdeki bir şeyler gidecek - hatta çoktan gitti bile. Tıpkı bir okul çocuğunun öğretmeni geldiğinde kalkması gibi, benim içimde de bir şeyler ayağa kalkıyor; söylemiştim ya, titriyor ve itaat ediyor! Bir yandan da senin söylediklerini duyuyorum, doğru ve gerçek olduğunu, insanca ve gerekli olduğunu da biliyorum -bu benim yapmam gereken ve yapmak zorunda olduğum tek şey- bunu biliyorum, farkındayım, işte tam da bu nedenle alçakça ya gidişim. Fakat gidiyorum, bir şeyler bana hükmediyor! Hor gör beni! Ben de kendimi hor görüyorum. Fakat başka türlü davranmam imkânsız, başka türlü davranamam!”
    İki eliyle masayı yumrukladı. Donuk, hayvanca, tutsak olmuş bir şeyler vardı bakışlarında. Karısı ona bakamıyordu. Ferdinand’a duyduğu sevgi, onu hor görmesine engel oluyordu. Yemek için hazırlanmış masadaki et soğuktu, bir leş gibiydi, ekmek siyahtı, parça parça cüruf gibi. Yemeklerden yükselen boğucu bir koku doldurmuştu odayı. Paula’nın gırtlağında bir tiksinti yükseldi, her şeyden tiksiniyordu. Pencereyi açtı. İçeriye hava girdi; hafif titreyen omuzları üzerinden mart ayma has mavi bir gökyüzü yükselmiş, beyaz bulutlar saçlarını okşuyordu.
    “Bak!” dedi Paula sessizce. “Dışarıya bak! Bir kez olsun, lütfen, rica ediyorum. Belki de benim söylediklerimin hepsi doğru değildir. Kelimeler bazen yanılır. Fakat burada gördüğüm şey hakikat. Bu gördüğüm şey yalan söylemiyor. Bak aşağıda bir köylü sabanını sürüyor, genç ve güçlü. O neden kendisini öldürtmüyor? Çünkü onun ülkesinde savaş yok, çünkü onun tarlası karşı taraftan birkaç kilometre ötede; bu nedenle bu yasa onun için geçerli değil. Ve şimdi sen de bu ülkedesin ve bu yasa senin için de geçerli değil. Görünmeyen, sadece birkaç kilometre içinde geçerli, o birkaç kilometrenin dışında ise geçerli olmayan bir yasa gerçek olabilir mi? Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun? Ferdinand bak gölün üzerinde gökyüzü ne kadar da berrak, renklere bak, insanların sevinmesi için bekleyen renklere bak; buraya, pencereye, yanıma gel ve bana gitmek istediğini bir kez daha söyle...”
    “İstemiyorum! İstemiyorum! Sen de biliyorsun! Neden bakayım ki? Ben biliyorum, hepsini biliyorum, hepsini! Sen bana işkence ediyorsun. Söylediğin her kelime canımı acıtıyor. Hiçbir şey, hiçbir şey, ama hiçbir şey bana yardım edemez!”
    Paula gücünün onun acısı karşısında zayıfladığını hissediyordu. Merhameti gücünü kırmıştı. Yavaşça ona döndü.
    “Ne zaman... Ferdinand... ne zaman... gitmen gerekiyor konsolosluğa?”
    “Yarın. Aslında dün gitmeliydim. Fakat mektup bana ulaşmamış. Ancak bugün ulaşabilmiş. Yarın gitmek zorundayım.”
    “Peki ya yarın gitmezsen? Bırak beklesinler. Burada sana hiçbir şey yapamazlar. Üstelik acelesi de yok. Bırak sekiz gün beklesinler. Onlara hasta olduğunu, yatakta yattığını yazarım.
    Erkek kardeşim de aynı yöntemi denedi ve on dört gün kazandı. En kötü ihtimal sana inanmazlar ve konsolosluk doktorunu buraya gönderirler. Belki de doktor konuşabileceğimiz bir insandır. Üniforma giymeyenler daha bir insandır. Belki de yaptığın resimleri görür ve senin gibi bir insanın cephede olmaması gerektiğine ikna olur. Yine de işe yaramazsa en azından sekiz gün kazanmış oluruz.”
    Ferdinand susuyordu ve karısı bu suskunluğunun kendisine karşı olduğunu biliyordu.
    “Ferdinand söz ver bana, hemen yarın gitmeyeceksin! Bırak beklesinler. İnsanın kendisini duygusal olarak hazır hissetmesi lazım. Oysa şu an senin sinirlerin harap bir halde, onlar seninle istediklerini yaparlar. Yarın güçlü olacak olan onlar, oysa sekiz gün sonra sen güçlü olacaksın. Güçlü olursan beraber geçireceğimiz güzel günleri düşün! Ferdinand, Ferdinand, duyuyor musun?”
    Paula onu sarstı. Ferdinand boş gözlerle bakıyordu. Bu donuk ve boş bakışlarda karısının söylediklerini duyduğuna ya da anladığına dair tek bir iz yoktu. Gözlerinde Paula’nın tanımadığı, daha önce hiç görmediği, derinlerden gelen bir dehşet ve korku vardı yalnızca. Ferdinand ağır ağır toparladı kendini.
    “Haklısın,” dedi sonunda. “Sen haklısın. Acelesi yok ya. Bana ne yapabilirler ki? Sen haklısın. Kesinlikle yarın gitmeyeceğim. Öbür gün de gitmeyeceğim. Sen haklısın. Mektup beni bulamamış olamaz mı? Mektup geldiğinde dışarıdaydım belki. Hasta olamaz mıyım? Hayır - postacı imzamı aldı ya. Fakat önemli değil. Sen haklısın. İnsan düşünüp taşınıp öyle karar vermeli. Sen haklısın. Sen haklısın.”
    Ferdinand ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. “Sen haklısın, haklısın,” diye mekanik bir sesle tekrarlayıp duruyordu, ama sesi inandırıcılıktan yoksundu. “Sen haklısın, sen haklısın,” diye tamamen dalgın, boş gözlerle aynı sözleri tekrarlıyordu. Paula kocasının düşüncelerinin bambaşka yerlerde, buradan çok uzaklarda, savaş bölgesinde, felaketin içinde olduğunu biliyordu. Onun sürekli, yüreğinden değil de, sadece dudaklarından dökülen “Sen haklısın, sen haklısın,” cümlelerini duymaya daha fazla tahammül edemedi. Sessizce dışarıya çıktı. Bu sırada kocasının tıpkı zindandaki bir mahkûm gibi saatlerce bir aşağı bir yukarı gidip geldiğini duydu.
    Ferdinand akşam yemeğine de hiç dokunmadı. Gergin, dalgın bir hali vardı, aklı başka yerdeydi. Ancak akşam yatağa yanına yattığında Paula onun korkusunun hâlâ canlı olduğunu hissetti; Ferdinand kendinden kaçmak istercesine Paula’nın yumuşak, sıcak bedenine sarıldı, sımsıcak ve titreyerek kenetlendi karısına. Fakat Paula bunun bir sevgi değil, kaçış olduğunun farkındaydı. Bir kramptı bu, gayriihtiyari bir kasılmaydı sadece, kocasının öpücükleri arasında gözyaşlarını hissetti, acı ve tuzlu gözyaşlarını. Sonra yine sessizliğe gömüldü Ferdinand. Paula ara sıra onun iç çektiğini duyuyordu. O zaman ona elini uzatıyor, Ferdinand da hiç bırakmayacakmış gibi karısının uzattığı eli tutuyordu. Paula da konuşmuyordu, sadece bir kez, o da hıçkırdığını duyduğunda onu teselli etmek için konuştu: “Daha sekiz günün var. Düşünme.” Fakat ona düşünme dediği için kendinden utandı, çünkü ellerinin soğukluğundan, yüreğinin çarpmasından onun tek bir şeyi düşündüğünü, o tek bir düşünce tarafından yönetildiğini biliyordu ve onu düşüncelerinden uzaklaştıracak bir mucizenin olmadığının da bilincindeydi.
    Şimdiye kadar bu evde ne suskunluk ne de karanlık kendini bu kadar ağır hissettirmişti. Tüm dünyanın dehşeti duvarların içine buz gibi işlemişti sanki. Sadece saat hiç şaşırmadan vuruyordu, zamanın demir bekçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidiyordu ve Paula bekçinin attığı her adımla bu insanın, sevdiği, yanında capcanlı yatan kocasının ondan uzaklaştığını hissediyordu; daha fazla dayanamadı, yataktan fırlayıp saatin sarkacını durdurdu. Artık zaman diye bir şey yoktu, yalnızca korku ve sessizlik vardı. Hiç konuşmadan uzandılar, günün ilk ışıkları vuruncaya kadar uyumadan öylece kaldılar, yan yana ve sessizce, ikisinin de yüreğinde düşünceler bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.
    Dışarda henüz kış karanlığı vardı, şafak yeni söküyordu, gölün üzeri kalın bir kırç tabakasıyla kaplıydı. Ferdinand kalktı, çabucak giyindi, tereddüt içinde ve ne yapacağını bilmez bir halde kâh o odaya, kâh öbür odaya girip çıkıyordu; sonra birden şapkasını ve paltosunu kaptı, sessizce sokak kapısını açıp kendini dışarı attı. Sonraları kapının o buz gibi kolunu tutarken ellerinin titrediğini, birisi onu gözetliyor mu diye ürkek ürkek dönüp arkasına baktığını hatırlayacaktı sık sık. Gerçekten de onun içeriye sızmış bir hırsız olduğunu sanan evin köpeği hızla yerinden fırlayıp üzerine atladı, fakat sahibini tanıyınca ve okşanınca olduğu yerde pustu, sevinçle kuyruğunu sallayarak onunla gelmek istediğini belirttiyse de Ferdinand eliyle gelmemesini işaret etti - konuşmaya cesaret edemiyordu. Sonra neden acele ettiğini kendi de bilmeden birden bayırlı yoldan aşağı koşmaya başladı. Bazen arada bir duruyor, arkasına, siste yavaş yavaş kaybolan eve bakıyor, sonra yine yoluna devam ediyor, taşlara takılıp tökezliyor, arkasından biri kovalıyormuş gibi istasyona doğru koşuyordu; sonunda oraya vardığında durdu, ıslak giysilerinden buhar çıkıyor, alnından terler akıyordu.
    Onu tanıyan birkaç köylü ve sıradan insanlar da oradaydı. Onu selamladılar, içlerinden bazıları onunla konuşmaya pek hevesliydiler fakat onun hiç niyeti yoktu. İçindeki utançla karışık korku nedeniyle o an insanlarla konuşmaya çekiniyordu, fakat bu ıslak rayların önünde boş boş beklemek de canını yakıyordu. Ne yaptığını bilmeden tartının üzerine çıktı, içine bozuk para attı, göstergenin üzerindeki küçük aynada solgun ve ter içindeki yüzüne baktı, aşağıya inerken ve bozuk para tartının içinde yuvarlanırken göstergedeki kilosuna bakmadığını fark etti. “Ben delirdim, ben tamamen delirdim,” diye mırıldandı kendi kendine. İçini bir korku kapladı. Bir banka oturdu, her şeyi sakince düşünmek için kendini zorladı. Fakat o sırada yanındaki sinyal çanlarının çalmasıyla yerinden sıçradı. Hemen ardından uzaktan lokomotifin tiz sesi duyuldu. Tren yanaştı. Ferdinand kendini bir kompartımana attı. Yerde kirli bir gazete duruyordu. Gazeteyi aldı, ne okuduğunu bilmeden gazeteye baktı, gördüğü tek şey onu tutan ve gittikçe daha çok titreyen elleriydi.
    Tren durdu. Zürich’e varmışlardı. Sendeleyerek trenden indi. Nereye sürüklendiğini biliyordu ve iradesinin buna karşı koyduğunu, fakat başaramayıp zayıfladığını, gittikçe zayıfladığını da hissediyordu. Orada burada ufak tefek güç denemeleri yaptı. Bir tabelanın önünde durdu mesela, özgür iradesi olduğunu kendine kanıtlamak istercesine baştan aşağı yazılanları okumaya zorladı kendini. “Acelem yok ya,” dedi sesini hafif yükselterek, fakat daha cümle dudaklarından çıkar çıkmaz oradan ayrılmıştı bile. İçindeki bu yakıcı gerginlik, onu ileriye iten bu bastırıcı sabırsızlık adeta bir motor gibiydi. Taksi bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Bacakları titriyordu. Önünden geçen bir taksinin hızla arkasından seslendi. İntihar eden bir kişinin kendini nehre atması gibi arabaya atladı. Gideceği yerin adını söyledi: Konsolosluğun olduğu cadde.
    Araba hızla hareket etti. Ferdinand arkasına yaslanıp, gözlerini kapattı. Hızla uçuruma sürükleniyormuş gibi hissetse de, kendisini kaderine götüren aracın hızı adeta haz veriyordu. Öylece hiçbir şey yapmadan oturmak iyi gelmişti. Bu arada araba adrese gelmişti bile. Arabadan indi, parayı ödedi, asansöre bindi, mekanik bir şekilde yukarı çıkmak ve kaldırılmak aynı haz duygusunu uyandırmıştı. Sanki bütün bunları yapan kendisi değil de, o güçtü; tanımadığı, aklının almadığı, onu mecbur eden güç.
    Konsolosluğun kapısı kapalıydı. Zili çaldı, cevap veren olmadı. İçinde bir ses yükseldi. ‘Geri dön, çabuk uzaklaş, merdivenlerden in hemen.’ Fakat tekrar zili çaldı. İçerden yavaş yavaş gelen birinin ayak sesleri duyuldu. Kapıyı kollarında kolluk, elinde toz bezi olan bir hizmetli açtı. Anlaşılan büroları temizliyordu. “Ne istiyorsunuz...” diye çıkıştı aksi bir tonla. “Konsolosluğa gelmiştim... ben... ben çağrıldım,” diye kekeledi, bir hizmetlinin karşısında kekelemekten utanarak.
    Hizmetli küstah bir tavırla “Tabeladaki yazıyı okumadınız mı? ‘Mesai saatleri: 10.00-12.00’ Şimdi kimse yerinde değil,” dedikten sonra Ferdinand’ın ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı kapattı.
    Ferdinand orada öylece kalakaldı. Yüreğinde sonsuz bir utancın ağırlığını hissediyordu. Saate baktı. Henüz yediyi on geçiyordu. “Delilik bu! Ben delirdim!” diyerek kekeledi. Ve yaşlı bir insan gibi merdivenlerden titreye titreye indi.
    İki buçuk saat - bu ölü zaman onun için korkunçtu, çünkü bekleyerek geçireceği her dakika gücünü biraz daha kaybedeceğini biliyordu. Buraya geldiğinde sabırsız ve hazırdı, her şeyi önceden hesaplamış, her sözcüğü yerine yerleştirmiş, tüm olacakları kafasında canlandırmıştı. Fakat şimdi gücüyle arasına iki saatlik bir demir perde inmişti. İçindeki tüm ateşin dağıldığını, hafızasındaki tüm sözcüklerin birer birer silindiğini, birbirlerinin üzerine düştüğünü, birbirlerine tosladığını dehşetle fark etti.
    Ferdinand olayların şöyle seyredeceğini düşünmüştü: Konsolosluğa gidecekti; orada biraz tanıdığı askeri ataşe yardımcısına geldiğini haber vereceklerdi. Onunla arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir ortamda tanışmış, havadan sudan sohbet etmişti. Hiç değilse karşısındakinin kim olduğunu biliyordu; zarif, görmüş geçirmiş, yardımseverliği konusunda kibirli, alçakgönüllüymüş gibi davranan, memur gibi görünmemek için çaba sarf eden bir aristokrattı. Bu hırs tüm konsolosluk çalışanlarında vardı; hepsi de bir diplomat, söz sahibi, güçlü, üstün bir kişi olarak görülmek istiyorlardı; Ferdinand da tam bu şekilde hareket edecekti. Geldiğini bildirecek, önce genel konulardan bahsedecek, sonra ‘Eşiniz nasıllar?’ diye soracaktı. Ataşe yardımcısı da ona, oturmaz mısınız, diyecek, sigara ikram edecek ve sonunda ‘Size nasıl yardımcı olabilirim?’ diyerek aralarındaki sessizliği bozacaktı.
    Ataşe yardımcısının da ona sorular sorması gerekecekti; bu önemliydi ve unutmaması gerekiyordu. Bunun üzerine Ferdinand da son derece soğukkanlı ve kayıtsız bir şekilde şöyle yanıt verecekti: ‘Bana bir yazı geldi. Muayene olmak için M.’ye gitmek istiyorum. Herhalde bir yanlışlık oldu. Zamanında aynı yerde ayrıntılı muayene olmuştum ve askerliğe elverişli olmadığım anlaşılmıştı.’ Bunu gayet soğukkanlı bir şekilde söylemeliydi, yüzüne bakan, onun bu durumu bir yanlışlık olarak gördüğünü düşünmeliydi. Ataşe yardımcısı bunun üzerine -Ferdinand onun umursamaz tavrını biliyordu- kâğıdı alacak ve kontrol amaçlı yeni bir muayenenin gerekli olduğu yolunda bir açıklama yapacak, bir tarihte askerliğe uygun olmadığı açıklananların da bu dönemde tekrar kaydolmak mecburiyetinde olduklarını gazetelerde okumuşsunuzdur, diyecekti. Ferdinand da kendinden emin, kayıtsızca omuzlarını silkerek şöyle diyecekti: ‘Ah öyle mi? Ben gazete okumuyorum, pek zamanım yok. Çalışmam gerekiyor da.’ Bu sözlerinden ataşe yardımcısı tüm bu savaşın Ferdinand için hiçbir anlam taşımadığını, onun ne kadar soğukkanlı ve özgür biri olduğunu görecekti. Ve tabii ki ataşe yardımcısı Ferdinand’a bu talebin gereğini yerine getirmek zorunda olduğunu, kendisinin elinden bir şey gelmediğini, askeri makamların böyle buyurduğunu vs söyleyecekti... İşte o an harekete geçme zamanıydı. Ferdinand ‘Anlıyorum, fakat işimi bırakmam imkânsız. Bir sergi için anlaşma yaptım ve adamı yüzüstü bırakamam. Söz verdim,’ demeliydi. Sonra da ataşe yardımcısından süreyi uzatmasını ya da yeniden muayenesinin burada konsolosluk hekimi tarafından yapılmasını isteyecekti.
    Buraya kadar her şey kesindi. Fakat buradan sonra ihtimaller çatallaşıyordu. Ya ataşe yardımcısı bu öneriyi hemen kabul edecek ve Ferdinand zaman kazanacaktı ya da ataşe yardımcısı kibarca -o soğuk, kaçamak ve birden resmileşen nezaketiyle- bunun yetkisini aşacağını ve yasal olmadığını söyleyecek ve Ferdinand da bir karar vermek zorunda kalacaktı.
    O zaman Ferdinand ayağa kalkacak, masaya yaklaşıp kararlı, ama son derece kararlı bir sesle; sarsılmaz ve içten gelen bir kararlılıkla şöyle diyecekti: ‘Söylediklerinizi anlıyorum, fakat lütfen maddi yükümlülüklerim nedeniyle askere çağrılmamın gereğini hemen yerine getirme hususunda engellerim olduğu ve söz konusu ahlaki görevi tamamlayıncaya kadar askerlik görevimi üç hafta erteleyeceğim ve tüm sorumluluğun bana ait olduğu zapta geçirilsin. Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Aklında kurduğu bu cümlelerden dolayı kendisiyle gurur duydu. ‘Zapta geçirilsin’, ‘maddi yükümlülükler’ - sözcükleri kulağa çok nesnel ve resmi geliyordu. Ataşe yardımcısı ona bunun hukuki sonuçlarını hatırlatacak olursa o zaman ses tonunu biraz daha sertleştirip, meseleyi soğukkanlılıkla halletmeyi tercih edecek ve şöyle diyecekti: ‘Yasayı biliyorum, hukuki sonuçlarının da farkındayım. Fakat verdiğim söz benim için en önemli yasadır ve onu yerine getirmek için her türlü güçlüğü göze almak mecburiyetindeyim.’ Bunu dedikten sonra eğilip selam verecek, konuşmayı orada kesip kapıya gidecekti. Böylece onun herhangi bir işçi ya da çırak gibi konuşmanın bitmesini beklemeyeceğini, aksine konuşmanın ne zaman biteceğine karar verenin o olduğunu göreceklerdi.
    Bir aşağı bir yukarı gidip gelirken bu sahneyi kafasında üç kez tekrarladı. Konuşmanın yapısını, tonunu pek beğenmişti, şimdiden repliğini bekleyen bir sahne oyuncusu gibi sabırsızlanmaya başlamıştı. Sadece bir yer tam istediği gibi olmamıştı. ‘Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Konuşurken vatanperverliğine dair birkaç nazik sözcük de eklemeliydi, mutlaka eklemeliydi; inadından değil de henüz hazır olmadığı için gidemediği, görevin ne kadar gerekli olduğunu bildiği -elbette yalnızca onların önünde- fakat kendisinin bir gereklilik olarak görmediği anlaşılmalıydı. ‘Vatan görevi’ - bu sözcükler fazla yapmacık ve gerçekdışıydı. Düşündü. Belki ‘Vatanın bana ihtiyacı olduğunu biliyorum,’ demeliydi. Hayır, bu daha komikti. Ya da şöylesi daha mı iyiydi: ‘Vatanın çağrısından kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Evet, bu daha iyiydi. Fakat yine de tam hoşuna gitmemişti. Çok yaltakçı geliyordu kulağa, fazla eğilip bükülmüş gibi. Düşünmeye devam etti. En iyisi şöyle olacaktı: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum,’ -evet, en doğrusu bu olacaktı; bu cümlenin ucu açıktı, iki tarafa da çekilebilirdi, doğru ya da yanlış anlaşılabilirdi. Kısa ve özdü. Bu cümleyi diktatörce de söyleyebilirdi: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum.’ - Bir tehdit gibiydi neredeyse. Artık hepsi olması gerektiği gibiydi. Fakat yine de sinirli sinirli saatine baktı. Saat geçmek bilmiyordu. Henüz sekizdi.
    Cadde onu adeta oradan oraya sürüklüyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Bir kafeye girdi, gazete okumaya çalıştı, fakat yazılanlardan rahatsız oldu, her yerde vatan ve askerlik görevinden bahsediyordu ve bunlar kafasını karıştırıyordu. Bir konyak içti, sonra boğazındaki acı tattan kurtulmak için bir tane daha içti. Gergin bir şekilde zamanı nasıl geçireceğini düşünüyor, bir yandan da kafasında tasarladığı konuşmanın parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Birden eliyle yüzüne dokundu; “Tıraş olmayı unutmuşum, tıraşsızım!” dedi. Hemen berbere koştu, saçlarını kestirdi, tıraş oldu, bekleme süresinin yarım saati daha geçmişti. Ve sonra birden şık görünmesi gerektiği geldi aklına. Böyle şeyler orada önemliydi. Yalnızca yoksul insanlara kibirlilik taslarlar, onları terslerlerdi; fakat şık giysiler içinde görmüş geçirmiş bir beyefendi gibi giderse başka türlü davranırlardı. Bu düşünce onu heyecanlandırdı. Ceketini fırçalattı, eldiven almaya gitti. Hangi rengi seçeceğini uzun uzun düşündü. Sarı aşırı kışkırtıcıydı, züppe işi gibiydi; göze çarpmayan açık gümüş rengindeki daha iyiydi. Sonra yine caddede dolanmaya başladı. Bir terzinin aynası önünde durup kendisine baktı, kravatını düzeltti. Eli çok boş kalmıştı, bir baston ziyaretine tesadüfi ya da kayıtsız bir hava verebilirdi. Hemen koşup bir baston aldı. Dükkândan çıktığında saat kulesinin saati dokuz kırk beşi gösteriyordu. Kafasındakileri bir kez daha tekrarladı. Harika. İfade etmek istediği şeyin yeni versiyonu şuydu: ‘Ben görevimin ne olduğunu biliyorum.’ Son derece etkileyiciydi. Kendinden emin ve sağlam adımlarla dükkândan ayrıldı, merdivenleri bir delikanlı gibi çıktı.
    Bir dakika sonra hizmetli henüz kapıyı açmıştı ki planının yanlış olduğu duygusuyla sıkılmaya başladı. Hiçbir şey beklediği gibi gitmedi. Askeri ataşe yardımcısını sorduğunda, ziyaretçisi olduğu, beklemesi gerektiği söylendi. Ve hiç de kibar olmayan bir tavırla asık suratlı üç kişinin oturduğu sıradaki bir koltuk gösterildi. Ferdinand istemeye istemeye oturdu, düşmanca bir tavır hissetti; sanki kendisi bir mesele, bir dava, halledilmesi gereken bir işti. Yanında oturanlar birbirlerine hayat hikâyelerini anlatıyorlardı; içlerinden ağlamaklı, son derece bezgin sesli biri iki yıl boyunca Fransa’da enterne edildiğini, konsoloslukta hiç kimsenin eve dönmesi için para vermediğini anlattı; bir başkası, hiçbir yerde kendisine iş verilmediğini, üç çocuğunun olduğunu söyledi. Ferdinand öfkeyle titriyordu. Ricacıların arasına oturtulmuştu ve bu küçük insanların bezgin ve isyankâr tarzı onu geriyordu. Yapacağı konuşmayı bir kez daha tekrar etmek istiyor, fakat aptalca konuşmalar düşüncelerini toparlamasını engelliyordu. Elinden gelse hepsine ‘Susun artık serseriler!’ diye bağıracak ya da cebinden çıkardığı parayı ellerine tutuşturup evlerine yollayacaktı; fakat iradesi çok zayıftı, şapkası elinde, diğerleri gibi o da oturuyordu. Bu sürekli gelip gitmeler, kapının açılıp kapanması dikkatini dağıtıyordu; her defasında bir tanıdık içeriye girecek, onun burada ricacılarla birlikte oturduğunu görecek diye korkuyordu ve kapı her açıldığında kalkmak için hazırlanıyor, fakat hayal kırıklığına uğrayıp tekrar yerine oturuyordu. Zaman geçtikçe kalkıp gitmesi gerektiğine, tüm gücünü kaybetmeden hızla buradan uzaklaşması gerektiğine inandı. Bir ara kendini toparladı, ayağa kalktı ve nöbetçi gibi yanlarında dikilmiş hizmetliye “Yarın yeniden gelirim,” dedi. Fakat hizmetli onu rahatlatmak için “Sayın ataşe yardımcısı birazdan sizi alacak,” dediğinde dizleri titremeye başladı. Burada tutukluydu, karşı koyması imkânsızdı.
    Sonunda bir kadın çıktı ataşe yardımcısının yanından, gülümseyerek ve kibirle bekleyenlere doğru küçümser bir bakış fırlattı, hemen arkasından da hizmetli seslendi: “Sayın ataşe yardımcısı sizi bekliyor.” Ferdinand ayağa kalktı, bastonunu ve eldivenlerini pencerenin pervazında unuttuğunu çok geç fark etti, fakat artık geri dönüp alamazdı. Ataşe yardımcısının odasının kapısı açılmıştı bir kere; bakışları arkada, düşünceleri karmakarışık içeriye girdi. Ataşe yardımcısı çalışma masasında oturmuş bir şeyler okuyordu, başını kaldırıp ona şöyle bir baktı, başıyla selam verdi, oturmasını söylemeden kibarca ve soğuk bir tavırla gülümsedi. Ayağa kalkıp, “Ah bizim Magister artium[4] Bekleyin, bekleyin,” diye yandaki odaya seslendi: “Lütfen, Ferdinand R.’nin dosyasını... evvelki gün işlemi yapılan, hani silah altına alma emri gönderilen.” Otururken de Ferdinand’a “Demek siz de bizi terk ediyorsunuz! Umarım burada İsviçre’de güzel vakit geçirmişsinizdir. Ayrıca çok iyi görünüyorsunuz,” dedi; bu arada önüne getirilen dosyaya şöyle bir göz gezdirip “M.’deki birliğe katılacak... evet, evet... tamam... hepsi tamam... evrakı hazırlatmıştım. Yol giderlerinizin karşılanmasını istemiyorsunuz herhalde değil mi?” diye devam etti. Ferdinand orada öylece kararsız duruyordu, ağzında bir şeyler gevelediğini duydu: “Hayır, hayır.” Ataşe yardımcısı evrakı imzalayıp Ferdinand’a uzattı. “Aslında yarın hareket etmeniz gerekiyor. Fakat o kadar da acelesi olduğunu sanmıyorum. Son yapıtınızın üzerindeki boyaların kurumasını bekleyebilirsiniz. İşlerinizi halletmek için bir iki güne daha ihtiyacınız varsa halledebilirsiniz, sorumluluk bana ait, ben idare ederim. Vatanınız için bir iki günün önemi yoktur herhalde.” Ferdinand bunun bir espri olduğunu ve gülümsemesi gerektiğini anladı ve gerçekten de dudaklarının kibarca büküldüğünü hissetti. ‘Bir şeyler söylemeliyim, şimdi bir şeyler söylemek zorundayım,’ diyordu içindeki ses, ‘baston gibi durmamalıyım orada öyle.’ Sonunda ağzından şu sözler çıktı: “Celp emri yeterli mi... başka bir şeye ihtiyacım yok mu... pasaportumu almayayım mı?” “Hayır, hayır,” diyerek gülümsedi ataşe yardımcısı, “sınırda size güçlük çıkarmayacaklardır. Ayrıca geleceğiniz bildirildi. Size iyi yolculuklar!” Elini uzattı. Ferdinand böylece görüşmenin bittiğini anladı. Gözleri karardı, el yordamıyla kapıya yöneldi, tiksintiden boğulacak gibiydi. “Sağdan, lütfen sağdan,” diye sesleniyordu arkasındaki ses. Yanlış kapıya yönelmişti ki ataşe yardımcısı gülümseyerek onu -Ferdinand karmaşık duygularının ortasında hissedebildiği kadarıyla- doğru kapıya yöneltti. “Teşekkürler, teşekkürler... lütfen siz zahmet etmeyin,” diye kekeledi, lüzumsuz nezaketine öfkelenerek. Dışarıya henüz çıkmış ve hizmetli bastonunu ve eldivenlerini henüz eline vermişti ki birden ‘Maddi yükümlülük... zapta geçirilsin,’ cümleleri geldi aklına. Hayatında hiç olmadığı kadar utandı. Bir de teşekkür etmişti ona, kibarca teşekkür etmişti. Fakat öfkelenecek hali bile kalmamıştı. Solgun yüzle merdivenlerden indi. Hissettiği tek şey, artık o giden kişinin kendisi olmadığıydı. Bütün dünyayı ayakları altına alan güç, o yabancı, acımasız güç sonunda onu da ele geçirmişti.
    Ancak akşama doğru varabildi eve. Tabanları yanıyordu, saatlerce amaçsız dolaşıp durmuş, üç kez kendi evinin kapısından dönmüştü; sonunda evin arkasından, bağların içindeki gizli yoldan eve girmeye çalıştı. Fakat köpek, sadık köpekleri onu gördü, sevinçle havlayarak üzerine atlayıp kuyruğunu sallamaya başladı. Karısı kapıda duruyordu, Ferdinand bir bakışta onun her şeyi bildiğini anladı. Tek kelime etmeden karısını takip etti, utançtan adeta kaskatı kesilmişti.
    Fakat karısı ona karşı sert davranmadı, Ferdinand’ın yüzüne bakmıyordu, belli ki ona acı vermek istemiyordu. Biraz soğumuş eti masaya koydu. Ferdinand itaat edercesine oturduğunda o da yanına geldi. “Ferdinand,” dedi, sesi çok titriyordu, “sen hastasın. Şimdi seninle konuşulmaz. Niyetim seni suçlamak değil, sen kendi iradenle davranmıyorsun ve ben ne kadar ıstırap çektiğini hissediyorum. Tek bir konuda bana söz vermeni istiyorum, benimle konuşmadan herhangi bir şey yapmayacaksın.”
    Ferdinand susuyordu. Karısının sesi gittikçe yükseldi.
    “Ben bugüne kadar senin özel işlerine hiç karışmadım, kendi kararlarını özgür iradenle vermeni istedim hep. Fakat şimdi sadece kendi hayatınla değil, benim hayatımla da oynuyorsun. Mutluluğumuz için yıllarca uğraştık ve ben onu senin gibi devlete, cinayete, senin kibrine ve zayıflığına kurban etmeyeceğim. Hiç kimseye vermeyeceğim, duyuyor musun, hiç kimseye. Sen onların karşısında acizsen de ben değilim. Ben neler olduğunun farkındayım. Ve pes etmeyeceğim.”
    Ferdinand hâlâ susuyordu, onun suçunun bilincinde bir köle gibi susması yavaş yavaş karısını iyice öfkelendirdi. “Ben hiçbir şeyi bir yazı parçasına kurban etmeyeceğim, sonunda öldürmek olan hiçbir yasayı tanımıyorum. Herhangi bir makamın bana boyun eğdirmesine izin vermeyeceğim. Siz erkekler, hepiniz ideolojileriniz yüzünden çürümüşsünüz, sizler politika ve etik diyorsunuz, oysa biz kadınlar neyin ne olduğunu hissediyoruz. Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum, fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim. Onlar istedi diye senden vazgeçmeyeceğim. Şimdiye kadar asla senin yerine karar verme cüretinde bulunmadım, fakat şimdi seni onlardan korumak benim görevim; şimdiye kadar aklı başında, ne yaptığını bilen bir insandın, oysa şimdi dışarıdaki milyonlarca kurban gibi özgür iradesini kaybetmiş, ne yaptığını bilmeyen, yalnızca kendisine söylenen emirleri yerine getirmeye çalışan, bozuk ve hatta paramparça olmuş bir görev makinesisin. Seni kullanmak, istediklerini yaptırabilmek için aklını ele geçirdiler fakat beni unuttular, ben bugün hiç olmadığım kadar güçlüyüm.”
    Ferdinand anlaşılmaz bir şekilde susuyordu. Ne başkalarına ne de karısına karşı direnç gösterecek durumdaydı.
    Paula savaşmaya hazırlanan biri gibi ayağa kalktı. Sesi sert, katı ve gergindi.
    “Konsoloslukta sana ne dediler? Bilmek istiyorum.” Aslında bu bir emirdi. Ferdinand yorgun bir şekilde kâğıdı çıkarıp karısına uzattı. Paula kaşlarını çatarak okudu yazıyı, dişlerini sıktı, sonra da aşağılarcasına kâğıdı masanın üzerine fırlattı.
    “Beyefendilerin acelesi var anlaşılan. Hemen yarın istiyorlar. Sen muhtemelen bir de teşekkür etmişsindir onlara, hazır ola geçip topuk selamı vermişsindir itaatkâr bir şekilde. ‘Yarın birliğinize katılın. İhmal etmeyin.’ Daha doğrusu bir köle gibi kabullenmişsindir. Hayır, o kadar uzun boylu değil. O kadar da değil!”
    Ferdinand kalktı; yüzü solgundu, eliyle sıkıca koltuğa tutunuyordu. “Paula kendimizi kandırmayalım. Buraya kadarmış. Bundan kurtuluş yok. Karşı koymaya çalıştım. Ama olmadı. Ne yapalım, ben bu kâğıt parçası kadarım işte. Bu kâğıdı yırtsam da, atsam da ben oyum. İşimi daha da zorlaştırma. Hem burada da özgür olamayacaktım. Her saat öbür taraftan bir şeylerin bana seslendiğini, beni aradığını, beni kendine çektiğini, sürüklediğini hissedecektim. Oysa öbür tarafta her şey benim için daha kolay olacak, esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa. İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez. Hem sonra neden en kötüsünü düşünüyoruz ki? Onlar beni ilkinde geri göndermişlerdi, neden şimdi de göndermesinler? Belki de bana silah vermezler, hatta ben sıradan, basit bir görev vereceklerine eminim. Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz? Belki hiç de o kadar tehlikeli değildir, belki de şansım yaver gider.”
    Paula’nın tavrı değişmedi. “Önemli olan bu değil Ferdinand. Sana kolay ya da zor bir görev vermeleri değil önemli olan, tam tersine nefret ettiğin bir görevi kabul edecek misin, etmek zorunda mısın, etmeyecek misin? Aksini düşünmene rağmen dünyanın işlediği bu en büyük suça ortak olacak mısın, olmayacak mısın? Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır. Ve sen itiraz edebilirsin, bu yüzden itiraz etmek zorundasın, karşı koymak zorundasın.”
    “İtiraz edebilir miyim gerçekten, karşı koyabilir miyim? Hiçbir şey yapamam. Artık hiçbir şey yapamam. Eskiden beni güçlü kılan her şey, bu saçmalıklara karşı duyduğum tiksintim, nefretim, öfkem şimdi beni eziyor, mahvediyor. Lütfen bana acı çektirme, senden rica ediyorum, bana işkence etme, bana bunları söyleme!”
    “Ben hiçbir şey söylemiyorum. Asıl sen onların yaşayan bir insan üzerinde hakları olmadığını kendine söylemeli, kendini inandırmalısın.”
    “Hak! Hukuk! Bugün dünyanın neresinde hak kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek.”
    “Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. Erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, ‘hayır’ demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur, hayvan gibi kendini öldürtmek değil.”
    “Fakat Paula... ne düşünüyorsun... ne yapmalıyım?..”
    “İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. Biliyorsun, ben senin hayatını, özgür bir insan olmanı, mesleğini seviyorum. Fakat bugün bana ‘Benim öbür tarafa gitmem ve silahımla hak aramam lazım,’ dersen ve ben bunu gerçekten yapmak zorunda olduğuna inanırsam, o zaman sana ‘Git!’ derim. Fakat bir yalan uğruna, kendin bile inanmadığın bir şey için, sadece güçsüz ve korkak olduğun için, arada kaynayıp kurtulurum umuduyla gideceksen, o zaman seni hor görürüm, evet seni hor görürüm. İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde bir canavar, köleler içinde bir köle olmak için gitmek istiyorsan, karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil. Bırak vatan için ona inananlar ölsünler...”
    “Paula!” Ferdinand gayriihtiyari ayağa fırladı.
    “Çok mu açık konuşuyorum? Onbaşının nefesini ensende hissetmeye başladın mı? Korkma! Hâlâ İsviçre’deyiz. Susmamı ya da ‘Sana bir şey olmayacak,’ dememi bekliyorsun. Fakat şimdi duygusallığın sırası değil. Bu bir ölüm kalım meselesi. Her şey, sen, ben bir dönüm noktasındayız.”
    “Paula!” Ferdinand yine araya girmeye çalıştı.
    “Hayır, artık sana acımıyorum. Ben seni özgür bir insan olduğun için seçtim ve sevdim. Ve ben zayıfları, kendine yalan söyleyenleri hor görürüm. Neden sana merhamet edeyim ki? Ben senin için kimim ki? Başçavuşun biri bir kâğıda bir şeyler yazıp gönderiyor, sen de beni bir kenara atıp onun peşinden koşuyorsun. Fakat ben bir kenara atıp sonra kaldıracağın biri değilim. Şimdi bir karar vereceksin: Ya onlar ya da ben! Onlardan mı vazgeçeceksin, benden mi? Biliyorum, gitmez burada kalırsan büyük sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağız; bir daha annemi, babamı ve kardeşlerimi göremeyeceğim, geri dönmemize izin vermeyecekler, sen yanımda olursan ben bütün bunlara razıyım. Fakat bizi ayırırsan bir daha bir araya gelemeyiz.”
    Ferdinand derin bir ah çekti yalnızca. Fakat karısı öfkeden ateş saçıyordu.
    “Ya ben ya da onlar! Üçüncü bir şık yok. Ferdinand vakit varken iyi düşün. Bugüne kadar çocuğumuz olmadığı için çok üzülmüş, çok acı çekmiştim. İlk defa çocuğum olmadığı için seviniyorum. Zayıf iradeli bir adamdan çocuk istemem, savaş yetimi bir çocuk büyütmeyi de. Şimdiye dek hiç bugünkü kadar arkanda durmamıştım, zira hayatı senin için zorlaştırıyorum. Fakat söylüyorum sana: Bu öyle gidip bir bakayım, bir deneyeyim diyebileceğin bir şey değil. Bu bir deneme değil. Gidersen, bu bir veda demek. Bu üniformalı katillere katılmak, onların peşinden gitmek için beni terk edeceksen, bunun geri dönüşü yok. Ben seni canilerle, bu kan emici devletle paylaşmam. O ya da ben - seçimini yap!”
    Paula kapıya doğru gidip arkasından kapattığında Ferdinand orada durmuş hâlâ titriyordu. Kapının çarpması dizlerinin bağını çözmüştü. Oturmak zorunda kaldı, olduğu yere çaresiz biri gibi yığıldı. Başı bitkin bir şekilde sıktığı yumruklarının üzerine düştü. Sonunda dayanamadı, kendini bıraktı. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı.
    Paula bütün bir öğleden sonra odaya uğramadı, fakat Ferdinand onun iradesinin düşmanca ve güçlenmiş olarak dışarıda kendisini beklediğini hissediyordu. Ve aynı zamanda göğsünün altındaki çelik çarkın kendisini tüm iradesine rağmen korkusuzca öne ittiğinin farkındaydı. Ferdinand bazen tek tek her şey hakkında düşünmeyi deniyor, fakat düşünceler ondan kayıp uzaklaşıyor; orada öylece donuk, hareketsiz ve görünürde düşünceli gibi otururken huzurundan geriye ne kaldıysa yakıcı bir gerginliğin içine akıp gidiyordu. O zaman hayatının insanüstü güçler tarafından iki tarafa çekiştirildiğini hissediyor ve tek bir şeyi arzu ediyordu: Tam ortadan bölünmek.
    Kendini oyalamak için masanın çekmecelerini karıştırdı, mektupları yırttı ve tek kelime etmeden diğer şeylere baktı, odanın içinde dolandı, sonra yine oturdu, huzursuzlanınca kalktı, yorulunca oturdu. Ve birden ellerini yakaladı suçüstü, bir seyahat için zorunlu eşyaları toplarken ve kanepenin altındaki sırt çantasını çıkarırken yakaladı ellerini, gözlerini dikti ellerine, her şeyi kendi iradesi dışında, fakat olması gerektiği gibi hazırlayan ellerine dikti gözlerini. Sırt çantası hazırlanıp birden masanın üzerinde durduğunda titremeye başladı, omuzlarında bir ağırlık hissetti, sanki uzun zamandır bu çantayı taşıyordu, sanki tüm zamanın yükü bu çantanın içindeydi.
    Kapı açıldı. Karısı içeriye girdi. Elinde bir gaz lambası vardı. Lambayı masanın üzerine koydu, lambanın yuvarlak, titrek ışığı masanın üzerindeki sırt çantasına vurdu. Karanlığın içine saklanmış kabahati lambanın aydınlığında ortaya çıkıvermişti. Ferdinand kekelemeye başladı. “Sadece ne olur, ne olmaz diye... Daha zamanım var ya... ben...” Fakat donuk, sert ve kaskatı bir bakış sözcüklerinin üzerine düşüp onları parçaladı. Paula dakikalarca bakışlarını ondan ayırmadı, dişlerini sımsıkı dudaklarına geçirmişti. Hiç kıpırdamadan, sanki yeni ayılıyormuş gibi yavaşça sendeleyerek bakışlarını ona dikti. Dudaklarının çevresindeki gerginlik yok olmuştu. Fakat döndü, omuzlarının üzerinden bir titreme geçti, arkasına bakmadan kocasından uzaklaştı.
    Birkaç dakika sonra hizmetçi kız içeri girdi ve yalnızca Ferdinand’ın yemeğini getirdi. Her zaman
  • Yalnız Bir Opera

    ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin


    Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    çerçevesine sığmayan
    munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman'ı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını


    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
    Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin. şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
    Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

    kış başlıyor sevgilim
    hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    oysa yapacak ne çok şey vardı
    ve ne kadar az zaman
    kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine
    gözlerindeki usul şefkati
    teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
    para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
    gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
    dışarıda hayat düşmandır size
    içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saatin tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğünüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara
    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
    kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


    denemeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


    Bana Zamandan söz ediyorlar
    Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
    öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
    Zaman
    Alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

    gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
    Bitmişsinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
    önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
    kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    günlerin dökümünü yap
    benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    kim bilebilir ikimizden başka?
    sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
    kendiliğindenliği
    yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
    bir düşün
    emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir ise yaramadıysa
    Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
    ikindi yağmurlarını bekleyen
    yaz sonu hüzünlerinden
    gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    geçti her çağın bitki örtüsünden
    oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    bakarken dünyaya
    yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
    çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    unuttuklarını hatırlamaktan
    uzak uzak yolları tarif etmekten
    haydutluktan ve melankoliden
    giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocuklarla geçti
    gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler
    sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    sayfalar ve günler
    ışık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
    daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
    Aşk... Bitti. Soldu şiir.
    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
    uyudum, hiç uyanmadım.
    barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    eksiliyorduk
    mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    yani çoğalarak
    tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
    birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    ağır ve acı tanıklıklardan
    geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
    panayır yerleri... panayır yerleri...
    ölü kelebekler... ölü kelebekler...
    sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

    ipek yollarında kuzey yıldızı
    aşkın kuzey yıldızı
    sanırsın durduğun yerde
    ya da yol üstündedir
    oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    gözlerim
    aşkın kuzey yıldızıdır bu
    yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    ilerlerim
    zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    yeniden yollara düşerler
    düşerim
    bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    yaşamsa yerli yerinde
    yerli yerinde her şey

    şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    şimdi her şey yeniden
    yüreğim, o eski aşk kalesi
    yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren
  • ''Bir kasabanın ara sokaklarında karşılaşmıştım şu duvar yazısıyla: "Seveceksen sev, aşkım!"..
    Belli ki geçip giden zamandan yediği dayaklarla bitkin düşmüş bir genç karalamıştı. Aşkın, zaten bekleyiş ve hasretten başka bir şey olmadığını bilmiyordu henüz''....