Giriş Yap
Kanseri sevmedim ama minnettarım !!
Kanseri sevmedim ama minnettarım Sorun aslında kanser değil, kemoterapi. Evet belki kemoterapi görmeseydim ölecektim ama kemoterapinin de beni pek yaşattığını söyleyemem. Kemoterapi tümörümü yok ederken beni de darmaduman ediyor. Kanser teşhisi konmadan önce aylarca tümörümle birbirimizden habersizce, normal bir insan gibi yaşamıştık, kıtalar arası yolculuklar yapıp, en yakınlarımın düğününde göbek bile atmıştık. Tamam biraz abartıyorum son zamanlarda nefes darlığı, uyku sıkıntısı, gece terlemesi yaşıyordum ama kimseye muhtaç olmadan yuvarlanıp gidiyordum işte. Gel gör ki teşhis konup kemoterapi başladığından beri 40 yaşında olmama rağmen kendimi 90'ına yaklaşmış bir nineden farksız hissediyorum. İki adım yol yürüyemiyorum, kendim hiç bir işimi halledemiyorum, bırakın yatağımı toplamayı, duşumu kendim alabilsem ne mutlu bana diyorum. Yemeğimden, giyinmeme, uyumamdan uyanmama yaptığım her şeyde birine bağlı olmak beni üzüyor. Kel olmayı saymazsak, geçtiğimiz altı yıl alışamadığım yegane şeylerden biri de birisine bu kadar bağlı yaşamak. Tek bir kişiye bağlanmaya herkes alışıktır genelde, ama benimki öyle değil yani tek bir kişiye değil herhangi bir kişiye bağlıyım ben Neyse ki güzel insanlar biriktirmişim. Ben göndersem de gitmeyen, her gün bana güç veren, gücümü hatırlatan insanlar. Güçsüz bilirdim kendimi, zayıf yönlerimi bilip onları geliştirmekten hep kaçtığım için her zaman en başından yenilgiyi kabullenenlerdendim. Ama bu sefer yenilemezdim. Ne kadar kaçsam da bu sefer savaşmak zorundaydım. Teşhis konduğu gün doktorun da dediği gibi sıkı bir mücadele bekliyordu beni. Bende amatörce attım kendimi savaşa. Dedim ya kilit nokta aslında güzel insanlardı. Çünkü ben, hiç bir zaman kendim için bir şey yapmadım anca sevdiklerim için yaptım her şeyi. Bu savaşa da kendim için girdim sanmayın sakın. Sevdiklerim için girdim, kalbi benim için çarpan, duasında adım geçen herkesi mutlu etmek için. Kalbimde yer edinen, kalbinde yer edindiğim herkes benim için seferber olmuştu onları yüzüstü bırakmamak için girdim işte. Sevilmeyi ne kadar çok sevdiğimi hatırladım sayelerinde. Şimdi beni güçlü buluyorlar ya... inanır mısınız bilmem ama beni güçlü bulan insanlardan aldım bu gücü. İlkokuldaki spor öğretmenimden, lisedeki sıra arkadaşımdan, evin karşısındaki otopark görevlisinden, karşı sokaktaki telefon tamircisinden aldım. Eklemeden edemeyeceğim; dini inançları pek güçlü olmayan ben, derdini veren Allah'ın gücünü de verdiğini gördüm. İğneden kaçmak için tebeşir tozu yutan ben, nelere gülüp geçmeye başladım. Başlarda her şey çok pembeydi. Kanserdim ve iyileşecektim hiç bir detaydan haberim yoktu. Hala gripmişim de 1 yıl sürüp geçecekmiş gibi geliyordu. Binlerce insan, yüzlerce telefon, onlarca ziyaretçi ve her gün aldığım tek bir ilaç 'Lustral' oyalıyordu beni. Salak gibiydim. Etrafımdaki herkesin neden bu kadar mutsuz ve panik halinde olduğunu anlamıyordum, çünkü henüz hiçbir şeyin farkında değildim. Günler geçtikçe ters orantı olmaya başlamıştı. İnsanlar rahatlamıştı, unutmuştu, boşlamıştı; benim paniğim ve mutsuzluğum ise gün geçtikçe artmıştı (6 yıl 25gün geçti her gün artmaya devam ediyordu).En çok gittiğim yer hastane, en çok duyduğum söz 'geçmiş olsun' olmuştu. İleride sayısız sayıda yapılmış olacak olan; damar yolu, kemoterapi, kan sayımı, intretekal, biyopsi gibi gerçekler teker teker değil bir anda yüzüme vurmaya başlamıştı. Değişmiştim, ben değildim artık. Tenim, kokum, olmayan saçlarım ve gözlerimde ki ışık. Sosyal hayatımdan, özgür ruhumdan, cinsel güdülerimden ve en acısı benliğimden çok kısa bir zamanda kopmuştum. Artık yegane muhabbetim ve düşündüğüm şey, kanımı hangi hemşirenin alacağı ya da nötrofillerimin ne kadar düşük olduğuydu. Bakmayın böyle yazıldığında okuması kolay oluyor ama böyle yaşaması inanın çok kolay değil. Tabi ki de ilk kanser olan kadın ben değilim, keşke son olsam ama eminim ki son da değilim. Ama zor arkadaş. Ne kadar çok sevilseniz de, etrafınızdaki herkes tarafından günün her anı şımartılsanız da bu saatlerde yatağa girdiğinizde, ya da ne bileyim tuvalete girip instagram da gezindiğinizde boğazınız düğümleniyor işte. Keşkeler, Belkiler, Nedenler, Hayaller. Pişmanlıklar da en kötüsü. Aklından geçirip yanlış olur, herkes ne der diye düşünüp yapmadığın her şey için 'ah be' diyorsun. Koşarak geri dönmek istiyorsun ama ya bir bardak soğuk su içiyorsun ya da kocaman bir iç çekiyorsun.Kimseyi üzmek için ya da durumdan şikayet etmek için yazmıyorum bu satırları ama insan paylaşmak istiyor. İnşallah yaşamayın ve anlamayın hiç bir zaman şu yaşadıklarımı ama ne kadar zor olabileceğini bir hayal edin istiyorum arada. Hayal edin ki şükür edebilin. Her sabah uyandığınızda başta kendiniz olmak üzere etrafınızdaki herkesi ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın kendinize. Gülecek, şükür edecek sebepler yaratın. Lütfen daha çok gülün! Kendi gücünüzü asla küçümsemeyin. Bu yaşadıklarımın hiç birini yaşamanıza gerek yok gücünüzü görmek, kendinize saygı duymak için. Kanseri sevmedim, ama bana kendi içimde ki gücü gösterdiği için ona minnettarım. Neyse siz sadece şükredin, o kadar aslında.
·
107 yorumun tümünü gör
Reklam
600 syf.
·
1 günde
·
1/10 puan
Wattpad'deki En Erkek Erkeği İçeren Kitap
YouTube kitap kanalımda okumadan önce ölünmesi gereken Yabancı kitabını yorumladım: youtu.be/jtUaG022XWM Bitmeyen toksik aşklar, tecavüz güzellemeleri, mutasyon geçirmiş bir erkeğin adeta bir (erkek)²’ye dönüşmesi... İşte bunların hepsi Yabancı kitabı arkadaşlar. İncelemeye başlamadan önce yine şunu söylemem gerek. Bu incelemenin altına yazılan her yoruma karşılık olarak bu tür kitaplarla vakit kaybetmemeniz açısından daha nitelikli kitaplar önerdim, o yüzden kitap önerileri için yorumlar kısmına bakabilirsiniz. Kitabın bütün hikayesi Ediz'in Doğa'yı kaçırması, yakalanmadan öylece dolaşmaları ve Ediz'in kendi işlerini yaptırdıktan sonra da Doğa ile aralarında toksik bir aşkın başlaması üzerine. İşin tuhafı Doğa da Ankara Emniyet Müdürü'nün kızı. Buna rağmen hiç yakalanmıyorlar, hatta nerede oldukları bile sorgulanmıyor. Yani üzgünüm ama bu kurgunun inandırıcılığı, GTA San Andreas'ta polisin yanından bazuka ile geçerken polisin bunu hiç umursamaması veya aranma seviyen 6 yıldız olmuşken arabanın rengini değiştirip polislerden kurtulmanla eş değer. Kitap için yazılmış bazı yorumları okumam neticesinde "Doğa maalesef rehinelerin sahip olduğu Stockholm sendromuna yakalanmış, onu anlayışla karşılamanız gerekiyor :(:((" şeklinde Pollyannacı cümlelerle bu kitabı savunanlar gördüm... Emin olun İsveçlilerin böyle bir kitaptan haberi olsaydı hepsi Stockholm'deki Gamla Stan adasına doluşup yanlarına İsveçli yazarları da alıp ilk roketle başka bir gezegene uçarlardı. İsim benzerliği olarak da can sıkıcı bir gerçek fark ettim... Google'a "Yabancı kitabını oku" diye yazdığınızda ilk sayfada önünüze
Albert Camus
'nün
Yabancı
kitabı değil de maalesef hep bu kitap çıkıyor. Eğer inanmıyorsanız kendiniz de deneyebilirsiniz. Camus'nün yerinde olsaydım yazdığım kaliteli bir kitabın adının böyle bir kitapla aynı olmasını ve arama motorlarında daha önde çıkmasını herhalde hiç istemezdim. Ayrıca incelemenin başında dediğim gibi bu kitapta diğer Wattpad kitaplarındaki erkeklere nazaran daha erkek bir karakterle karşılaşıyoruz. Yani
George Orwell
'ın
Hayvan Çiftliği
kitabında dediğine benzer olarak: Bütün erkekler eşittir. Ama bazı erkekler öbürlerinden daha eşittir. İşte öbürlerinden daha eşit olan erkek² de bu kitapta. Doğa ve erkek² Ediz'in bu toksik aşkını okumak yerine Aşk-ı Memnu dizisinin geçmiş bölümlerini başa sarıp Bihter ve Behlül arasında geçenleri tekrar izlerseniz daha verimli bir iş yapmış olursunuz diye düşünüyorum. Kitabın en dikkat çekici kısımlarından biri olan 435. sayfada şöyle bir pasaj geçiyor. Lütfen üşenmeden sonuna kadar okuyun: "Benimlesin" dedi üstüne basa basa. "Ve benim olana asla başkasının dokunmasına izin vermem. Zarar mı göreceksin? Bunu sadece ben yapabilirim. Ağlayacak mısın? Ben ağlatırım ama benim kollarımda ağlarsın. Ölecek misin? Benim kollarımda ölürsün. Biri seni öpecek mi? Bir tek ben öpebilirim. Biri sana tecavüz mü edecek? Bunu da sadece ben yaparım. Hatta benimle olduğun sürece isteyerek yatabileceğin tek erkek de benim." (s. 435) Düşünsenize bu kitabı okuyan 13-14 yaşında bir çocuksunuz. Bir kitaptaki bir erkek karakter, kitap boyunca karşısındaki kıza sürekli onu tecavüz edeceğinin imasını yapıyor. Siz de yüzlerce sayfa bunu okuyup duruyorsunuz. Sonra kitabın yazarına bunları yazdığı için hayranlık duymaya başlıyorsunuz. Peki kitabın yazarı ne yapıyor? Kitabında tecavüz etme imasında bulunan bir erkek karakteri meşrulaştırmasına rağmen Twitter profiline girdiğimizde görebileceğimiz üzere "Tecavüz, cinayettir. #tecavüzinsanlıksuçudur" temalı paylaşımlar yapıyor: i.ibb.co/BgCsr37/111.jpg Bu ne yaman çelişki sayın hashtag edebiyatçısı? Bir de bana sürekli şunları demekten bıkmayan tuhaf bir güruh da var: "Yhaa madem bu ktapları sevmiyosun beğenmyosun, o zaman niye okuosun?!! Neden okuyup da boşa zaman kaybediosun slk!!!" Bu kitapları binlerce çocuk okuyor ve içindekilere özeniyor da ondan olabilir mi sence, ne dersin? Ebeveynler böyle kitapları okumakla "boşa vakit kaybetmediği" için, sizler böyle kitapları okumakla "boşa vakit kaybetmediği"niz için ve çocukların neler okuyup sevdiğini zerre kadar bilmediğimiz için olabilir mi mesela? Umrunda olan anne-babaları tenzih ediyorum ama çoğu ebeveynin umrunda değil çocuklarının ne okuduğu. Onlar çocuğunun önüne telefonu ya da niteliğine bakmadan herhangi bir kitabı vermenin ve onları susturabilmenin peşinde. Emzikler sadece şekil değiştirdi. Bu incelemeye özel olarak burayı okuyan ve Wattpad'de yazmak isteyen yazar adaylarına seslenmek istiyorum. Türk edebiyatında bizim Doğa gibi kendini ezdiren, özgürlüğüne tecavüz edildiğinde sesini çıkarmayan, onu rehin alana aşık olan karakterlere ihtiyacımız yok. Eğer kitabınız için bir kadın karakter tasarlamak istiyorsanız ya da hayatınız için örnek alacak kadın bir rol model arıyorsanız
Fakir Baykurt
'un
Yılanların Öcü
kitabındaki Irazca'nın başkaldırısını örnek alın.
Maksim Gorki
'nin
Ana
'sının dik duruşunu örnek alın.
Sevgi Soysal
'ın
Tante Rosa
'sının hayata bakış açısını örnek alın. Evet, gördüğünüz gibi size ne yapmanız gerektiğini söylüyorum. Yoksa rahatsız mı oldunuz? O zaman demek ki rahatsız olmanız gerekiyor. Birilerinin bu tür kitapların okurlarını ve yazarlarını yaşlarına daha uygun seçimlere yönlendirmesi gerekiyor. Çünkü kendinden emin, direnişi ve umudu içinde barındıran, erkeğin himayesine girmeyi reddeden güçlü kadın karakterlere ihtiyacı var edebiyatımızın ve hepimizin. Madem öyle bu kitabı okumak yerine size bu kitabın sayfa sayısının toplamına yaklaşık bu 3 kitabı da önermiş olayım, hatta dediğim gibi bu incelemeye yazılan her yoruma karşılık olarak bu şekilde nitelikli kitap önerileri de verdim aşağıda: 1- Fakir Baykurt,
Yılanların Öcü
2- Sevgi Soysal,
Tante Rosa
3- Maksim Gorki,
Ana
Sağlıklı ilişkilerde bulunan erkeklerden değil, toksik ilişkilerin başrolü olan erkek², erkek³, erkek⁴'lerden uzak durmanız dileğimle...
·
199 yorumun tümünü gör
Hiçbir zaman arkana bakma. Geçmiş ölmüştür. Fakat daima gelecek var. Daima bir gelecek var.
Yaşamak İstiyorum, Ayn RandPlato Yayınları, epub
·
6 yorumun tümünü gör
280 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Tek Kelimeyle Muhteşem!
Yakın zamanda Azerbaycan edebiyatı hakkında gelecek videoyu kaçırmamak için YouTube kitap kanalıma abone olabilirsiniz: youtube.com/c/alintilarlayasiyo... Hayatımda ilk kez Azerbaycan edebiyatı okuyorum ve bana başlıktaki cümleyi kurduran muhteşem bir kitap önermek istiyorum bugün size: Beş Katlı Evin Altıncı Katı. Hayatınızda hiç Anar Rızayev diye bir yazar duydunuz mu? Açıkçası ben de sizler gibi duymamıştım. Kitaplarını okudukça da neler kaçırdığımı fark ettim. Reklamlar önümüze o kadar çok popüler yazar fırlatıyor ki, biz bunlar arasından kendi zevkimizi ve keşfedilmemiş harika kitapları bulamıyoruz. Bence Ak Liman ile Beş Katlı Evin Altıncı Katı kitaplarında, mesela
Stefan Zweig
'ın novellalarından çok daha derinlikli duygular var. Yani Zweig ne kadar okunuyorsa Rızayev de bir o kadar okunmayı hak ediyor. Okura duygunun geçişi desen var, karakter işçiliği desen var, kurmaca desen var... Ama ne yazık ki popüler kültür bizim bu tür yazarlarla tanışmamızı engelliyor. İtiraf ediyorum, Anar Rızayev'i okumadan önce bu kadar güzel kitaplarla karşılacağımı düşünmüyordum. "Kimmiş ya bu Anar Rızayev sanki?" modunda takılıyordum. Sonrasında kitabın neredeyse her cümlesiyle birlikte bir kuyuya düştüm. Bazen kuyudan tırmanıp dışarı çıkmaya çalıştım bazen de o kuyunun bana sağladığı küçücük mekanlarla barıştım. Bu kadar abartmama bakmayın, ben bir kitabı abartıyorsam emin olun ki boşuna abartmıyorumdur. Hadi gelin, sizi harika bir alıntıyla tanıştırayım bu kitabın içinden: "Ben hiç kimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim ve şimdiye dek hiç kimseye de seni sevdiğimi söylemedim. İşte en büyük hakikat budur." (s. 84) Şu sevginin güzelliğine ve mahremliğine bakar mısınız? Ama gerçekten bakın. Sadece okuyup geçmiş olmak için okumayın. Düşünün, içselleştirin ve şimdiki herkese açık Instagram ve Twitter sevgileriyle birlikte karşılaştırın. Şimdi herkes evlendiğini, sevdiğini, hatta en çok kendisinin sevdiğini diğer herkese kanıtlamanın peşinde. Bu alıntıda ise hiç kimseyle paylaşılamayan, tek birisiyle paylaşılırsa bile o sevgiden bir şeyler kaybedileceğini düşündüren bir empati gizli. Ne saf bir sevgidir bu! Hem de ne gösterişsiz. Bu kitabın ana karakteri ne kadar Zaur olsa bile ben hep Tahmine'yi bir merkez olarak düşündüm. Aşk şehri Paris'te bir Zafer Takı vardır, belki görmüşsünüzdür. Paris'te bütün yollar ona çıkar, onda birleşir. İşte Tahmine'nin de bir Zafer Takı olduğunu düşündüm ben. Ona çıkan yollar ise Nimet, Manaf, Spartak, Muhtar ve Zaur'du. Hepsi tek bir kişide birleşiyordu işte. Biz de bazen bir kadını ya da bir adamı hayatımızın merkezine koyarız, bütün yolların istisnasız ona çıkmasını isteriz. Bazen yol çalışması olur o yollarda. Bazen de işaretlere anlam vermekte zorlanırız. Yanlış yollara girer dururuz. Ama ne güzeldir direksiyonu yanlış yollara çevirmek... Onlara gire gire doğru yolların tabelasını gösterir hayat bize. Bütün bunları bana yazdıran Anar Rızayev'e ise minnettarım. İnsanın içinde saklı kalmış en doğal duyguları dışarıda top oynamaya çağıran bir yazar bence Anar Rızayev. Ben de duygularımla birlikte top oynamayı öğrendim, bile bile gol yedim kendi kaleme, onlarla birlikte arabalar sürdüm, kumdan kaleler yapıp ayağımla bir bir üstüne bastım bu kitapla, çok zevk aldım onu okurken. Hatta yetmedi gittim filmini de izledim, Təhminə adında. Filmler, kitaplardan bir şeyler kaybolmasına sebep oluyor diye düşündüm. Diziler, filmler ya da videolar, kitapların yerini asla tutmuyor. Ben o siyah beyaz satırların aklımda rengarenk olabilmesine tutkun biriyim. Yine de bu kitabı okuyanlar Təhminə filmini de izlesinler. Onların gözlerindeki gerçek, çocuksu sevgiyi görsünler, içlerinde hissetsinler. Azerbaycan edebiyatı okuyalım, okutalım. Bu kitapların daha çok kişi tarafından bilinip okunması amacıyla Azerbaycanlı takipçilerime sesleniyorum: Ak Liman ve Beş Katlı Evin Altıncı Katı kitaplarını daha çok okur keşfetmeli, okumalı ve hissetmeli!
Beş Katlı Evin Altıncı Katı
9.1/10 · 697 okunma
·
44 yorumun tümünü gör
Reklam
🎬 Geçmiş, asla geçmemiş ve geçmeyecek olandır. Ben bunu anladığımda her şey çoktan geçmişti.
·
10 yorumun tümünü gör
2
1000
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42