• 126 syf.
    _Spoiler_

    Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe kimdir?
    Ben yazarı ve kitabı bir arada tanıtmak düşüncesindeyim.Tabii söz konusu dünyaca ünlü bir yazar olunca başka türlüsü gelmedi aklıma.

    28 Ağustos 1749 yılında Frankfurt’ta hayata gözlerini açan Goethe, disiplinli ve rasyonalist bir baba ve son derece mistik ve duygusal bir anneye sahipti.83 yıllık yaşamı 1832’de muhtemel olarak kalp krizinden, Weimar’da son sözleri olan “Daha fazla ışık…” diyerek bitmiştir.

    "Daha fazla ışık" derken tam olarak neyi kasdettigini asla bilemeyeceğiz.Ucu açık bir cümle.Her şey düşünülebilir.Yettigince etkilendim bu cümleden.

    Peki bu 83 yılına dair kısa bir özet geçsem nasıl olur?

    Goethe, küçük yaşlarda başlayan eğitiminde; Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlara da yer vermiştir.Ayrıca, çello ve piyano çalmayı, biniciliği, eskrimi ve dans etmeyi öğrenmiştir.

    Beni en çok etkileyen durum ise, bilim insanlarının araştırmalarına göre tahmini 210 IQ ile gelmiş geçmiş en büyük dâhi gösterilmesi olmuştur.

    Goethe, edebi yaşamına babasının kendisine 2000 kitap bulunan bir kütüphane hediye etmesi ile başlamıştır.

    Asıl konumuza dönersek, "Genç Werther in Acıları" kitabını,(araştırmalarım doğrultusunda) kendi yaşamından esinlenerek yazmış olduğunu söyleyebilirim.
    Arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte Buff'a âşık olmuştur.Bu durum, iki ay sonra tehlike arz etmeye başlayınca, Wetzlar'i alelacele terk etmiştir.
    Bir buçuk yıl sonra, edindiği bu aşk tecrübesi ve diğer hayat tecrübelerini, 1774’te "Genç Werther'in Acıları "adlı romanında bir araya getirmiştir.

    Hikâyedeki anlatımı, duygularının coşkunluğu ve çağdaş gençliğin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktaki başarısıyla evrensel bir üne kavuşmuştur.
    Roman etkileyici olmasının yanında, intihar eğilimlerinin artışına sebebiyet vermesi hususiyetinden dolayı beni ziyadesiyle üzmüştür.

    Romanın içeriğine gelirsek, Werther'in nişanlı Lotte'ye duyduğu büyük saplantılı aşkın, onun hayata nasıl tutunamadığını, güçsüzlüğünü, acziyetini, haksızlıklarını sonunda ise hayatına son vererek yaptığı bencilliği göstererek aslında Goethe'nin neyin yapılmaması gerektiğini anlattığını düşünüyorum bu romanıyla.Zira gerçek hayatta yaşadığı benzer durumda bunları düşünmüş olsa dahi yapmadığını ve gösterdiği başarıyı görüyoruz.

    Öyle ki yaşamının her anında bir arayış, bir sentez ve daimi olana yakınlaşma isteği ile dolu geçirmiştir.Her ne kadar “Bilgi arttıkça huzursuzluk da artar” diye düşünmüş olsa dahi yaşamını o bilgiye ulaşma yolunda harcadığı gerçeği ortadadır.

    Goethe; bütün halkları sevmeyi, onların sesine ve ihtiyaçlarına kulak vermeyi, bütün yer yuvarlağını kapsayacak kadar sevgiye sahip olan Alman filozof Johann Gottfried Herder’den öğrenmiştir.

    Fakat onun asıl adeta tutulma yaşadığı isim ise İslam peygamberi olan  Hz. Muhammed‘tir.
    Hz. Muhammed e yazıldığı bir şiirde;

    “Sevgili çocuğum, bizim Uluhiyyet fikrinden ne haberimiz var ki?
    Ve bizim dar tasavvurumuz, o yüce varlıktan neler anlatabilir ki?
    Ben de bir Türk gibi Allah’ı yüz isimle tabir etmeye çalışsam, yine de o sonsuz kudrete karşı bir şey söylemiş olamazdım.”


    Ben kitabı beğendim.Okumaya değer bir kitap.İncelememde yazara daha kapsamlı yer vermiş olmam, okunan kitabın yazarıyla daha iyi anlaşıldığı öz düşüncemden ileri gelir.Keyifli okumalar dilerim.



    ●Kafka, Goethe'yi "hayat üzerine söylenebilecek olan her şeyi söyleyen biri" olarak tanımlamaktadır. 


    KAYNAKLAR
    * Avrupa’nın Edebiyat Ustasından Hz. Muhammed Şiiri 
    * Güz Kuyusu/Goethe ve Dünya Kültürleri/16.04.2016
    * Dilkolik/Goethe Hakkında Bilinmeyenler
    * Dünya Hassas Kalpler İçin Cehennem Gibidir / Sanat Karavanı, 2016
  • Bir vatandaş olarak sorumlu davranacaksam, bir sanatçı
    olarak da yarattığım kişilerin çılgın ve doğal çağrılarına uyarak,
    yeni demokrasinin başına dert açmama kaygısıyla kendine dönük bir yaşam sürdüren onca yurttaşımın üstüne çöken
    suskunluğu kırmak zorundayım. Gerek o günlerde, gerekse
    hâlâ taşıdığım inanç şudur: Kırılgan bir demokrasi, ardındaki
    acılar, kederler ve umutlar tüm kamuya açıklandığı vakit
    güçlenir. Kendi kendimize açtığımız yaraları gizlemekle, bu
    acıların yinelenmesini önleyemeyiz. Oyunu yazmaya başladığım
    vakit, kişilerim, nice Şili'li gibi, açıklayamadıkları pek çok
    soruyu kendi kendilerine sormaktaydı. İşkence edenlerle
    işkence edilenler aynı ülkede birlikte nasıl yaşayabilir? Baskı
    altında ezilen bir ülkede, insanlar konuşmaktan korktuğu
    sürece, yaralar nasıl sarılır? Yalancılık yerleşince,gerçeğe nasıl
    ulaşılır? Geçmişe tutsak olmadan, geçmişi nasıl canlı tutabiliriz!
    Gelecekte yinelenmesini göze almadan geçmişi nasıl
    unutabiliriz? Barış uğruna gerçek feda edilmeli mi? Söylentisi
    hiç dinmeyen geçmiş olayları ve gerçeği sindirmenin bedelinedir?
    Bu koşullarda tedhiş olayları önlenebilir mi? Acı çekenlerin
    karşısında, bizler ne denli suçluyuz? Ve belki de en büyük giz
    şudur: demokratik dengeyi yaratan ulusal birliği zedelemeden
    bu sorunları nasıl göğüsleriz?
  • Barış uğruna gerçek feda edilmeli mi? Söylentisi hiç dinmeyen geçmiş olayları ve gerçeği sindirmenin bedeli nedir?
  • Gerçeği çok çarpıtırsanız sizi gerçeklikten uzak davranmaya iterek güçten düşürür. Örneğin 1905'te Kinjikitile Ngwale adlı doğu afrikalı bir medyum, Hongo isimli yılanın ruhu tarafından ele geçirildiğini ileri sürmüş . Bu yeni peygamber Doğu Afrika'da Alman sömürgesi altında yaşayanlara birleşin ve Almanları topraklarınızdan sürün mesajı veriyormuş. Ngwale mesajını daha cazip kılmak için takipçilerine savaş sırasında Alman kurşunlarını suya dönüştüreceğini iddia ettiği sihirli bir ilaç vermiş. Maji maji ayaklanması bu şekilde başlamış. Başarısız olmuş. Çünkü savaş alanında Alman kurşunları suya dönüşmek yerine yetersiz silahlanmış isyancıların bedenlerini delip geçmiş.
  • Çünkü her insanın, aynı anda, hem iyi hem de kötü olduğu gerçeği kabul edilirse, hayranlık duyulup peşinden ölüme gidilen kim varsa, yani gelmiş geçmiş bütün liderlerin kimliğinde lekelenmeler başlayacaktı. Kafalar karışacak, düşünceler çarpışacak ve kimse kimse için hayatını feda etmeyecekti.
    Hakan Günday
    Sayfa 23 - Doğan Kitap
  • Geçmiş, yaşanıp geçmiş ve hâlâ yaşanmakta olan geçmiş gerceği...
  • 176 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    "İçim bulanıyor, duydunuz mu; bütün bu çirkef şeylerden içim bulanıyor!.."

    Zaten ayakta  duramıyor; elindeki bastonla, yanındaki uşakların yardımıyla düşe kalka, zor-bela yürüyorsun. Saçın, sakalın, bıyığın takma; dişlerin protez; gözün ise perdeli...
    On dakika evvel gördüğün, duyduğun bir şeyi; on saniye sonra unutuyorsun. Napoleon arkadaşım, Lord Byron yoldaşım oldu; sonra ise karıştırdım; hayır, onlar değildi diyorsun. Üstüne bir de böyle balık hafızalılığınla övünüyorsun... Hele hele şu çapkınlığın yok mu... Güzel bir kız gördün mü vücudunda su kalmaz; damla-damla damlar ağzından... Sanki birer çeşme gibi akar.. gider... Âh Amca ah... Ama sen bir prens'sin değil mi, hem de bir ayağı mezarda olan prens?.. Avcılar için iyi bir avsın yani...

    Düş görme zamanı gelip geçti amca. Şimdi asıl konuya gelelim; düşten öte düşten ziyade... Gerçekleri konuşmaya başlayalım.

    Ama sen az daha bekle. Senden evvel şu anne (!) bozuntusuna iki çift lâf edeyim, birkaç kelam edeyim de içim rahat etsin. Belki şu gerilmiş olan sinirlerimi az da olsa hafifletmiş olurum bu vesileyle...

    Marya Aleksandrovna... Ama sen bir anne(!)sin değil mi ya?.. "Kimse beni kınayamaz, anne olduğum için" düşüncesine kaptırdın kendini değil mi?..  Çünkü sen tüm bunları kızın için yaptın öyle değil mi?.. "Anne olunca anlarlar beni" dedin... "Âh şu gençler yok mu..." diyerek derinden derine nasıl da iç geçirdin ?.. Ama tüm bunlara rağmen yine de kimseyi kandıramadın değil mi?.. Tüm pilanların bozuldu, yıkıldı, mahvoldu; sen ise, tüm bu yıkımlar sonucu ortaya çıkan;  etrafı zıfiri bir karanlık gibi kaplayan kap-kara toz ve dumanlar içerisinde nefes almakta zorlandın.. zorlandıkça boğuldun.. boğuldukça da bir mum gibi eriyip gittin... Seni seyredenler ise, "Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır!.." Âyetinin azâmetine bir kez daha şahit oldular...

    Evet, anne maskeli şeytan!.. Hiç... Ama hiç acımıyorum sana... Sakın kendimi temize çıkarayım deme. Rûhun çoktan kirlenmiş bir kere... Duygu sömürüsü de yapmaya kalkışma. Ne tür şeytâni duygularla beslendiğin yüzüne aksetmiş âdetâ... Ağlayıp gözyaşı da dökme. O gözlerden akan bir kaşık suda boğulmaya lâyıksın sen... Din'e sarılayım; entrikalarımı din perdesi altında yapayım da; yaptıklarımı kimse kınamasın diye düşündüysen eğer: O yapmacık tavırların senin bedeline tüm yalanlarını ortaya koyuyor; din sömürüsü yaptığını da sağır olmayan tüm kulaklara -sen söylemesen bile- gerçeği haykırıyor... Hele hele "ben kendimi değil, kızımı düşündüm" ayaklarına hiç... Ama hiiiç girme... Senin ne şâşaâlı hayâllerin peşinde olduğunu bilmeyen yok zîra...

    Dahası: Umut vadederek kandırdıkların... Günlerini zehir etiklerin... Yüzüne güldüğün; ama arkasından kin kustukların... Bastırmaya çalıştığın vicdanın... Kalıplaşmış hissiyâtların...

    Sonuç olarak: Sen; ikiyüzlü, yalancı, sahtekâr, alçak, adi, ahlâksız ve vicdansız bir avcısın!.. Belki de melek görünümlü şeytansın!.. Diyeceğim, diyeceğim de ama melek bunun neresinde saklı...

    Gerçi söylediğim bu son sözleri kendi öz kızın da gözünün içine bakarak yüzüne söyledi (Hani onu mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki, prens-prenses, avrupa-mavrupa diye diye kandırdığın; şu balık hâfızalı, neredeyse her âzâsı takma, kız gördüğünde ağzından çeşme akıtan, bir ayağı gorda (mezarda) diğeri ise zorda olan, "nasıl olsa birkaç yıl, bilmedin birkaç gün sonra ölecek, o zaman da sahip olduğu her şey bize kalacak" diye düşündüğün; guya sevdiğin ve önemsediyin bir ihtiyarla evlendirmek istediğini açıkladığın zaman)   ama; içinde en ufak bir şübheye -kızım yanılıyor, ben iyi bir insanım belki de- mahal vermemek  için aynı sözleri ben de söylemek istedim ki için rahat (!) etsin...

    "Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder.
    Fena iz bırakır." diyerek; seninle konuşmayı burada sonlandırıyorum...

    İşte gördüğün gibi amca prens... Bazen, ister düş olsun ister gerçek hayat olsun; böyle şeytanlar her zaman çıkabiliyor karşımıza. Hadi geçmiş olsun. :) Zaten geçti, hem de ebediyen...

    Yazar ve çevirmenler arasında pek de fazla isim tanımıyorum, ama tanıdıklarım arasında  Dostoyevski ve Nihal Yalaza Taluy'un en iyilerden olduklarına bir kez daha şâhit oldum...

    Belki bu kitap hakkında söylenecek bir sürü söz var, ama en iyisi daha fazla uzatmadan sözü burada bitirmek...