• Günümüzde Deli Halid'in adının geçtiği bazı kaynaklarda, onun dokuz defa yaralandığı yer almaktadır. Şüphesiz bir asker için dokuz defa yaralanmak elbette az bir sayı ve şeref değildir. Hele hele bu savaşlarda asgari, Tabur, Alay, Tümen, Kolordu Komutanlığı yapmış bir komutan için. Deli Hal id’in muharebelerde bu kadar çok kereler yaralanmış olması, onun, kahramanlıklarıyla ilgili anlatılan, anı ve hatıraların gerçekliğinin ve düşman karşısında her zaman en ön saf­larda yer aldığının da ispatı olmaktadır.İstiklâl Savaşı’nın daha başlarında görev yaptığı Trabzon Bölge­sinde, o kadar çok tanınmış ve sevilmişti ki; İkinci İnönü Savaşinda yaralanması üzerine çekilen geçmiş olsun telgraflarından birisinde, onun gerçekte kaç defa yaralandığını görebiliyoruz. İşte, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Merkezi Heyeti Başkanı Hacı Ahm et Bey'in, Deli Halid'e geçmiş olsun dileklerini iletmek için, çektiği telgraf:Eskişehir'de Kumandan H alid Beyefendiye:Cephe yaraları m ert ve cesur kumandanların kendilerine mahsus (özel) olm ak üzere yaratarak aldıkları murassa (değerli taşlarla donanmış) nişan­lar mahiyetindedir. Beşer, bunları im al edemez. Siz bunların on ikisini hamildiniz. (ta ş ıy o rd u n u z ) B u defa da onüçüncüsünü ihraz (m anevî şerefine ulaşma) etmiş oluyorsunuz. Bu nişane-i fedakâriyi tebrik için m ü- şa’şa (parlak) cümlelere bedel size y iğ it kalbinizin temayülatına teb’an (is­teğine uyarak) gönüllü asker gönderiyoruz. Kahram an m uavininizle beraber cephe-i bülendinizi öperek her ikin izi der aguş eyleriz, (kucaklarız) Büyük küçük bütün rüfeka-i mücahedenize (savaş arkadaşlarınıza) bin selâm ve ihtiram (saygı). Trabzon Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Merkeziyesi Reisi Hacı Ahmet
  • lazcuk
    lazcuk İngilizlerin Osmanlı'yı Yok Etme Siyaseti'yi inceledi.
    104 syf.
    ·3 günde·8/10
    Aslında Halil Hâlid’in bu kitabı ‘İngilizlerin Osmanlı'yı Yok Etme Siyaseti’ adlı eseri için inceleme yazmayı düşünmüyordum. Kitap da denmez, hacimli bir makalenin basılmış hali diyebileceğim bu eser dipnotları sayesinde minik de bir bilgi bankası. Döneminde ki uluslararası karakterleri kısaca anlatıyor. Bu satırları buraya dökme sebebim 'TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR' sözüne, tezine, düşüncesine bir delil getirircesine bir bakış açısı görmem oldu. Mısır'ın demokratik yöntemlerle seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Şehit Muhammed Mursi'nin ailesine bile teslim edilmeyen cenazesi haberini okuyunca, Halil Halid'in bu kitabında ki yedinci bölümü inceleme altında paylaşmak istedim.
    Keyifli okumalar…
    Sevgiler & Saygılar



    Bir taraftan Osmanlı Saltanatının eski hâkimiyetine daya¬nan hakkından dolayı Bâb-ı Ali'nin Mısır ile bağlantıyı güçlendirecek siyaset takip etmesi, diğer taraftan ataları Mehmet Ali'nin yöneticilik dehasıyla elde etmiş olduğu yan bağımsızlık nedeniyle ayrılığa meyil gösteren hıdivlerin siyasetleri, İngiltere'nin Mısır'da yerleşmesine başlıca etken olmuştur dersek, yanlış bir hüküm vermiş olmayız. Zaten, genellikle Doğu dünyasında milletlerin haklarını ve hürriyetlerini kaybetmesi veya İslam ümmetlerinin birlik ve dayanışmalarını yitirmeleri, sonuç olarak da Batılıların hâkimiyetlerinin tesisinin, çoğunlukla yönetimi elinde tutan kişilerin aşın derecedeki kişisel hırs ve boş istekleri ile baskıcı yönetimlerinden kaynaklandığı tarihen sabittir. Yakın zamana gelinceye kadar, Doğu dünyasında kamuoyu denilen şeyden eser yoktu. Burada söz konusu olan ilişkiler, eğer Türk milletiyle Mısırlıların çıkarları temelinde değerlendirilmiş olsaydı, iki ülke arasındaki ilişkilerde değil zorluk, soğukluk bile olmaz; hak yerini kolaylıkla bulurdu. Her iki ülke halkından her biri diğerinin kendi yurdunda bağımsızca ve mesut bir halde yaşaması için yalnız temennide bulunmakla kalmaz, hem de kardeşlik dayanışmasını her zaman ve her durumda göstermek isterdi. Bu gün bu iki halkın ilişkilerinin şekline dikkatle baktığımız zaman, tarihsel bağların maalesef yok derecesine inmiş olduğunu görürüz.

    Türklerin Mısır topraklarına ilgileri çok eskilere dayanır. Geç¬miş asırlarda on binlerce Türk, Mısır'da yerleşip kalmıştı. Bir ül¬kedeki Müslümanların sosyal yapıları, oraya yeni yerleşen Müslü¬manları kendilerine benzetir, kendi özelliklerine dönüştürür. Sonuç olarak, bu şekilde değişen insanların asıl kökenleri bilinemez hale gelir. Nitekim Mısır'ın birçok yerlerinde hala Türk isimleri taşıyan "Fellahlaşmış" ailelerin torunlarına rastlanıyor. Mısır'ın tanınmış âlimlerinden merhum Müfti-i Kebir Şeyh Muhammed Abduh, eski atalarının Türkmen olduğunu, ailesinin Yavuz Sultan Selim'in ordusunu takiben Mısır'a gelen ve Türkçe konuşan bir aşirete mensup bulunduğunu, ailevi geleneklerine dayanarak bana söylemişti. Hâlbuki bugün Mısır'da bizzat Türklerin bırakmış olduğu eserlerin asıl kimlikleri unutturulmaya, hatta inkâra çalışılıyor. Mısır'da Türk etkinliği adına ciddi ve esaslı hiçbir şey bırakılmamış gibidir. Birkaç göbek önce, Mısır'a gidip yerleşmiş Türk olan veya Türk sayılan birçok ailenin torunları bile Türkçe konuşamıyor.

    Hâlâ Mısır'da bazen Arnavut olduğu ileri sürülegelen aslen Türk bir "aile-i emiriye (bey ailesi)" vardır. "Aile-i emiriye" diyorum, çünkü ilk önce "sultan" sonra da yükseltmek görüntüsüyle "melik" unvanı, o aile reisine hem Mısırlıların hem de Türklerin bağımsız-lıklarını hiç hazmedemeyen bir yabancı emperyalizmi tarafından tevcihen verildiğinden samimi bir doğulu yüreği, onu kullanmaktan hoşlanmaz. Bu ailenin üyeleri kendi aralarında hâlâ Türkçe'yi ana dilleri olarak kullanmaktadırlar. Fakat sadece konuşmayı bilirler, çok azı yazıp okuyabilir. Hele orta atalarımızın kudret ve meziyetle¬rini layıkıyla anlamaya ve geçmişe bağlılık hislerini devam ettirmeye dayanak olan tarihi eserleri okuyacak derecede Türkçe'ye vakıf olanları enderdir. Bazı şerefli müstesnalar bulunmakla birlikte, bu aile üyelerinden bir haylisinin gerek mal kaygısı ve gerekse gelecek arzusu ile İngiltere'ye yaltaklanıp, Türklükten uzaklaştıkları görülmektedir.

    Mısır'da Türk ırkına mensup olan veya Türk unsurundan sayılan ikinci derecede birçok aile fertleri vardır ki bunlardan bazıları asıllarına hürmet ve sevgi göstermeyecek derecede bize yabancılaşmış¬lardır. Bazıları ise menfaatleri gerektirince Türk vatanperveri tavrı takınırlar. Hallerine iyi dikkat edilirse samimi olmadıkları görülür. Bunlar arasında hâlâ çifte pasaportlular bulunduğu, yani milli sınırlarımız içinde kaldıkça Türk, onun dışına çıkınca "İngilizler tarafından tasdiklenmiş Mısır Hükümeti" pasaportu taşıdıkları işitilmektedir. Bu gibiler arasında, asıl içinden çıktıkları halkı, yani bizleri beğenmeyecek derecede gurur satanlar bile görülmüştür. Büyük gururları pamuk tarlalarına sahip olmaktan başka hiçbir şeye dayanma¬yan bu gibi kimselerin Türklükle olan ilgilerinin, ancak pamuk ipliği ile bağlı bulunduğu çoktan beri görülüyordu. Bu sınıftan bulunan kimselerin Umumi Savaş'ta İngilizlere eğilim gösterenleri bile şaşkınlıkla görülmüştür. Bu gibilerin şahsiyetleri bizlerce bilinmektedir ve fırsat doğunca her halis Türk tarafından gerçek mahiyetleriyim takdir edilmeleri gerekir.

    Çevremizdeki faydalı kişisel değerlendirmelere göre, bu gibi durumlarda artık vaziyeti idare etmeye meydan verilmeyeceği; vatan ve millet menfaatleri açısından bakarak kötü niyetliler ile iyi niyetlilerin birbirinden dikkatle ayrılacağı ümit edilir. İsimlerin açıklan-ması uygun almayacağı gibi örneklerle anlatmaya da ortam müsail değil. Ancak, savaşın başlangıcında "Türkler Süveyş Kanalını geçerlerse tüfeği ele alıp da onları geriye atmaya gidecek ilk Mısırlı ben olurum" diyen bir eski başbakan, aslen Türkiyeli olmakla tanı¬nan birisidir. Karısı da İstanbullu bir Türk kadını imiş...

    Lloyd George tarafından "Haçlıların en şereflisi" diye nitelenen Mareşal Allenby Savaştan sonra Filistin'den Mısır'a döndüğü zaman, yine bu eski başbakanın karşılamaya giderek "zafer kazanmasından dolayı" yılışa yılışa onu tebrik ettiğinin "Daily Mail" adlı İngiliz gazetesinden kesilip alınan bir resmi, aslına karşı ihanetin bir delili olarak saklanmaktadır.


    Doğal olarak bunlar, ibret alınacak olaylar olmak üzere kaydedildi. Mısırlılar denince biz, çoğunlukla eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa ve Asya'daki bölgelerinden yerleşmek üzere Mısır'a giden ve Türkçe konuşan kimselerin torunlarını kastediyoruz. Mısır halkı¬nın büyük bir kesimini oluşturan ve "Fellah" denilen insanlar hak¬kındaki bilgimiz ise çok yüzeyseldir. Mısır Fellahlarının önde gelen¬leri ülkemiz insanları hakkında hep iyi niyetler beslemiş ve kardeş¬lik hisleri göstermiştir. Zeki, çalışkan ve zorluklara karşı dayanıklı olan Fellahlann, milletlerarası arenada kazanmakta oldukları önem ve "Doğu dayanışmasına" yapacakları katkı, önceleri Türk devlet adamlarınca hakkıyla değerlendirilip takdir edilememişti. Nitekim Sultan Abdulaziz devri vekillerinden bazıları rütbeler, nişanlar vermek suretiyle ayan ve Fellahlann önde gelenlerinden bir kısmının kalplerini okşamaya çalıştılar. Ancak, bu gibi tedbirler, kesin bir hâkimiyet için yapılmış faydalı şeylerse de bu girişimler, kendileri için bağımsızlık ve hâkimiyet isteyen hıdivlerin rekabetleri yüzünden etkisiz kalmıştı.

    Zamanımızda gerekli olan şey, genel milli menfaatler çerçevesinden olmak üzere, Türkler ile Mısırlıların karşılıklı dayanışmaları¬nı ve dostluklarını güçlendirmektir. Mısır ile ümit edilen gelecekteki ilişkilerde biz daima "Fellah" denilen ve sayılan gibi irfan ve medeni seviyeleri de artmakta olan çoğunluğu dikkatle değerlendirmeliyiz. Günümüzde Mısır'ın büyük serveti de bunların ellerine geçmek üzeredir. Gelecekte Mısır ile bilimsel, sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkilerde bulunmak istersek, kendimizi Fellahlara iyi tanıtmak ve sevdirmenin yollannı bilmeli ve bulmalıyız. Bu halkın önde gelenlerini ve elitlerini ülkemize çekmeli, onlarla ilişkiler kurmaya çalışmalıyız. Mısır, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir eyaleti sayılırken nüfusu birkaç milyon tahmin ediliyordu. Bu gün on beş milyona doğru hızla yaklaşmaktadır. Ailelerde temizliğe, sağlığa, çocukların eğitim ve medeni hayatın gereklerine dikkat edildikçe nüfus daha da hızlı artacaktır. Aynı şekilde Fellahların arasında zenginler de artmakta olduğundan medeni hayatın gereklerine olan uyum daha da fazlalaşacaktır.

    Eski Türk medeniyetinin örneklerinden birçoğu Mısır'a sokulmuştu. Mehmet Ali Paşanın hâkimiyet döneminde ise Türk dili ve edebiyatı ile merasim ve hayat şekillerinden birçokları çok fazla revaç bulmuştu. Kahire'deki meşhur Bulak Matbaası'nın vaktiyle basmış olduğu Türkçe ilmi ve edebi eserlerin güzelliği ve çokluğu, şaşkınlık verecek seviyeye ulaşmıştı. Hal böyleyken bundan yirmi seneye yakın bir zaman önce, Türkçe bir kitap basılması için Kahire'de bir Suriyeli Hıristiyan'ın matbaasından daha uygununu bulamamıştım. Gerçekten de yarım asırlık bir zamandan beri Mısırlılar arasında var olan edebi, siyasi, ekonomik ve sosyal etkiyi ortadan kaldırmaya çalışan İngiliz memurları, Türkiye ve Mısır arasındaki bağlantıları günümüzde de yıpratmaya devam etmektedirler. Buradan Mısır'a gitmek isteyen Türkler hakkındaki bürokratik zorluklara, Mısır Hükümeti adına o memurlar tarafından devam edil¬mektedir. İskenderiye'ye giden Türk gemilerine zorluklar çıkarmak için İngilizler, Mısır memurları şeklinde gemicilerimiz karşısında arz-ı endam etmektedirler. Diğer taraftan da yalnız Hıdiviye ismini taşıyan İngiliz bandıralı gemiler değil, yeşil zeminli, bir ay ve üç yıldızlı yeni Mısır bayrağını taşıyan ve Yunan sermayesiyle çalı¬şan İskenderiye gemileri limanlarımıza serbestçe gelip gitmektedir. Yalnız bize haksızlık olan bu gibi durumlar, Mısırlıların gerçek bağımsızlıklarını kazanacakları zamana kadar sürecek gibidir. Hâlbuki limanlarımız ile İskenderiye arasındaki nakliyatta önemli bir paya sahip olmak, Türk gemiciliğinin özel hedeflerinden birisi olmalıdır. Acaba Mısır'daki İngiliz memurlarının bu konuda akıllarını başlarına getirecek karşı atak yollan bulunamaz mı? Mısır'dan, özellikle yaz tatili amacıyla, bu taraflara gelmek isteyen Fellahlann ileri gelenleri ise, yabancı kaynaklardan beslenen ve çoğunluğu Mısır'da yaşayan Suriyeli Hıristiyanlar tarafından yönetilen bazı Arapça gazetelerin, Türkiye hakkında düzenli olarak yaydıklan uydurma ve yalan haberlerin etkisiyle şüphelere düşerek bizden uzaklaşmaktadır. Biz ise Batı'da olduğu gibi Doğu'da da karşılık verme, tekzip ve propagandadan aciz kalıp gitmekteyiz.
    Anadolu ürünleri için Mısır'da büyük bir tüketim pazarı mümkünken, iki ülke arasındaki sınırlı alışverişler bile en çok bize düşman olduklannı gösteren doğulu bazı gayrimüslimler aracılığıyla yapılmaktadır. Mısır'da Türklerin yapabilecekleri birçok işler, Türkler gibi Mısırlılann da kanlarını emen Rumların ellerindedir. Yabancı istilacıların tahakküm aleti kesilen ve her zaman Mısırlılar için de tehlikeli bir unsur olan birkaç yüz bin Yunanlı'dan, Mısır Fellahlarının yakayı kurtarabilmeleri Türk kardeşlerinin ferdi yardımlarıyla kolaylık kazanır. Mısır'ın hemen her köyünde bakkal dükkânı açan Yunanlılar, afyon kaçakçılığı ve alkol satışı ile zavallı Fellahların sağlığını ve ahlaklannı bozmaya çalışmaktadırlar.

    Sosyal, siyasi, ekonomik bağlar oluşturulması veya yenilenmesi için Türklerin Mısır'a gitmeleri, Mısırlıların Türkiye'ye gelmele¬rinden çok daha fazla engellere maruz kalmaktadır. Her sene yaz mevsimi Avrupa'nın hava değişimine uygun yerlerine giden binler¬ce Mısırlının yönlerini, çıkartılan bütün zorluklara rağmen, buraya Türk mesirelerine, sahillerine ve kaplıcalarına çevirebilmek için, gerek buraca ve gerekse Mısır'ca yapılması gereken birçok tedbir sayılabilir.

    Bu münasebetle her değerlendirmeden önce şu önemli nokta dikkate alınmalıdır ki, biz artık yurdumuza biraz çeki düzen vermeliyiz. Bu hususun geciktirilmeyeceğini ümit ederim. Turist kabulüne uygun bir ülkenin medeni hayatından kendimiz de istifade ederiz. İlgili dairelerin memurları ise gezginler ve turistler için gerekli kolaylıkları göstermelidirler.

    Mısırlılar tarafından alınması gereken tedbirlere gelince: Bu maddenin özel şekilde anlatılması gerekir. O konuda ihtarlar ve de¬ğerlendirmeler yayınlanması ancak, Mısır'ı silahlı işgal altında tut¬makta olanlarla, onlara aracılık eden, İngilizlerden artan mısır koça-nını kemirmek üzere Mısır diyarına gidip yerleşen Rum, Ermeni ve Suriye Hıristiyanlarının karşı tedbirler almalarına meydan verir. Yaz mevsimleri Mısır'dan buraya meydana gelebilecek akın gibi, kışın da buradan iklimi müsait bulunan Mısır'a gezmek için veya bilimsel, ticari ve sanayi amaçlı seyahatler teşvik edilmek ve seyahatlerimize kolaylık temin etmek gerekir. Türk müziğine, Türk mutfağına Mısır'da duyulan sevgiden bile dostane propaganda yolu bulunabilir. Dünyanın en büyük dillerinden birisi olan, çok önemli bir edebiyata sahip olan, eski felsefe ve kanunlarımızın en önemli kısmını içeren Arapça'nın burada öğretilmesinin devam etmesi ve dilimizin Mısır'da yeniden öğrenilmesinin özendirilmesi maksadıyla, Mısır ve Türkiye yüksek okulları arasında, bazı Avrupa ve Amerika eğitim kurumlarının yaptıkları gibi, karşılıklı öğrenci gönderilmesi uygundur ve uygulaması da çok kolaydır.
    Irkî ve ruhî bağların yenilenmesi, sosyal ve ticari bağların gelişmesine de yardım eder. Mısır zengin idi; hala da zengindir, gelecekte de zengin olacaktır. Orada ticaret kapılan açmak, ekonomik ilişkilerin yollarını aramak, ülkemizin müteşebbislerinin göz ardı edecekleri işlerden değildir. Türkler ile Mısırlılan birbirlerine yeniden yardımcı yapacak büyük etken İslam topluluklannda bulunur.Bu esası dikkatten uzak tutmamakla birlikte Mısır'daki Hıristiyan "Kopt" taifesinin, Mısır halkınca olan önemli mevkilerini, duygularını ve Mısır'ın, Müslüman milliyetçileri ile birlikte Mısır'ın tamamıyla kurtuluşuna çalışmalarını dahi takdir etmemiz gereklidir. Doğu Hıristiyanlan arasında gerçek bir vatanseverlik göstererek, yabancı emperyalizminin nifak ve bölücü faaliyetlerine kapılmayan, ona alet olmayan bir taife var ise o da "Kopt" denilen Mısır'ın yerli Hıristiyanlandır. Mısırlılarca senelerden beri milli bir bağımsızlık düsturu olan "Mısır Mısırlılarındır" kaidesinin gereğine, her milletten daha çok bizim riayet ettiğimizi ve Mısır'ın tam bağımsızlığını kazanmak hususundaki mücadelesinde tamamen yanlarında olduğumuzu sözle, yazıyla ve mümkün olduğu takdirde fiilen de ispata çalışmalıyız.

    İlk fırsatta diplomasi temsilciliği veya konsolos gibi dışişleri memurları bulundurulacağı zaman, o gibi memuriyetler için eş ve dost gözetmek yerine, gerçekten ehil ve layık olan halis Türkler aranması gerekir. Aksi takdirde bu gibi teşebbüsler sonuçsuz kalır. Eski zihniyet ile yine: "Aman İngilizler buna ne derler? İngilizler hiç bırakırlar mı? Bu gibi şeylerle İngilizleri aleyhimize çevirmeye değer mi?" yollu miskince değerlendirmelere meydan verilmeyeceği ümit edilir.
  • 508 syf.
    ·Puan vermedi
    İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk ve en ünlü romanı. İnce Memed ve Hatçe'nin sevdası etrafında, bir toplumsal düzen eleştirisi...

    Erken yaşta babasını kaybeden Memed, anacığıyla beraber Çukurova'nın dağ köylerinden birinde Abdi Ağa'nın yanaşması olarak çalışmaktadır. Abdi Ağa her fırsatta kimi kimsesi olmayan Memed'e zulmeder. Çocukluklarından beri birbirlerine sevdalı olduklarını bilmesine rağmen Hatçe'yi yeğenine nişanlar. İnce Memed ve Hatçe'nin başvuracak kimsesi, Ağa'ya karşı söz hakları, beraber kaçmaktan başka da çareleri yoktur.

    Bundan sonra "hakikat"in güçlünün elinde nasıl evrildiğini; hukunun gücünü değil, güçlülerin hukukunu görürüz. Daha eline silah almamış, silahtan korkan Hatçe, buğdayla unla kandırılan 10 köylünün şahitliğiyle Abdi Ağanın yeğenini öldürmekten suçlu bulunur, hapishaneye düşer.

    Sonra "algı yönetimi"ni görürüz.
    Köylü bürokrasiyi aşamazken Ağalar Beyler derler ki, köylü bizim topraklarımızı işgal ediyor çıkmıyorlar. Kasabaya gider, dert yanar, vaveyla ederler, telgraflar çekerler. Dedelerinin dedesinin tarlasını ekip biçenler, önlerine konan tapularla işgalci olur.

    Sonra büyük davaların etrafında toplanan fırsatçıları görürüz.
    Çanakkale'de, Suriye'de, Kafkaslar'da, İstiklal Harbi'nde savaşanlar, şehit çocukları, Ağa zulmü altında ezilirken; savaş kaçakları, Ermenilerin terk ettikleri konaklara konarlar. Fransızların tarafını tutanlar, savaşın yön değiştirdiğini fark eder, son anda taraf değiştirip çarpışmadan kahraman olurlar, mebus olurlar.

    Sonra "toplum mühendisliği"ni görürüz.
    Mahsulün 2/3'ünü Abdi Ağa'ya veren halk, kışın aç kalır. Köylüsüne kıyamayan Abdi Ağa az az un verir, buğday verir. Artık Abdi Ağa'dan iyisi yoktur köylünün gözünde, İnce Memed köylünün düşmanıdır.

    İşte bunları ve daha fazlasını fasanelerle masallarla içiçe geçmiş olarak, o duru Türkçe'siyle anlatır Yaşar Kemal. İnce Memed, 1955'te yazılmasına rağmen eskimeyecek bir kitaptır.
  • II. Abdülhamid Han ve Robot Teknolojisi

    Abdülhamid Han'ın yaptırmış olduğu "Alâmet" isimli robot; dünyada ezan okuyan ilk saat olma özelliğine sahiptir. Sultan, bu muhteşem özelliklere sahip saati Japonya'ya göndermiştir. Muhtemel ki Japonlar, bugünkü robot teknolojilerini, semâ yapan, ezan okuyan bu saatten almışlardır.

    1887 yılında Japon İmparatoru'nun yeğeni Prens Komatsu bir savaş gemisiyle İstanbul'a gelir. Abdülhamid Han'a birtakım hediyeler takdim eder ve Sultan ile görüşmelerde bulunur. 1889 yılında ise; Japon İmparatoru Meiji, İstanbul'a özel elçiler gönderir. Bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Han'a özel hediyeler ve bir de özel bir mektup gönderir. Gönderilen bu hediyeler içersinde; Japonya'nın en büyük nişanı olan, Büyük Krizantem Nişanı'nı da vardır. Bu Nişan, Sultan Abdülhamid Han'a takdim edilir. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han'dan; "İslâm dini, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veya Fransızca olarak bilgiler," gönderilmesini rica eder.

    Abdülhamid Han, konuyu Şeyhülislam Cemâleddin Efendi'ye açar. Osmanlı'nın bilgi ve teknolojisi hakkında bilgi isteyen, deniz aşırı bir ülkeye, eli boş elçiler gönderilemezdi. İlk etapta; tezhipli bir Kuran-ı Kerim ve daha bir çok hediye, elçilerle Japon İmparatoru'na gönderilir. Diğer bilgiler için de süre istenir. Bu süre zarfında Sultan Abdülhamid Han, Yeni Kapı Mevlihânesi saat sanatkârı, Musa Dede'yi Huzur'a çağırır. Musa Dede, saat mekaniğini çok iyi bilen zattı. Sultan, Musa Dede'den; "çok iyi bir ekip kurarak, daha önce hiç yapılmamış, eşi benzeri olmayan, teknolojik bir saat yapmasını" ferman buyurur. Bunun üzerine Musa Dede, yedi kişilik bir ekip kurarak çalışmalara başlar. "Daha önce hiç yapılmamış, dengi olmayan nasıl bir saat yapmalı?" diye derin düşüncelere dalar.

    Birkaç gün sonra, Sultan Abdülhamid Han, çalışmalar hakkında bilgi almak için Musa Dede'yi Huzur'a çağırır. Musa Dede ve ekibinin çizdikleri projeleri inceler, ancak bunlardan tatmin olmaz. Çünkü Musa Dede'nin getirdiği çizimler, klasik saat örneklerinin değişik versiyonlarıdır. Huzur'da bulunan Derviş Dede'ye fikri sorulur. Derviş, kağıttaki çizimleri inceler ve şöyle der: "Bu saat, Semâzen şeklinde olsun. Her saat başı, kollarını açıp semâ etsin ve gong çalsın." Sultan Abdülhamid Han, projeyi eline alır, dikkatlice inceler, tefekküre dalar ve dahiyane şu fikri söyler: "Hayır gong çalmasın! Ezan okusun. Öyle bir tertip yapın ki, saat başı ezan okusun." der. Kağıda birkaç ayrıntı çizerek Musa Dede'ye verir. Musa Dede, "Ferman Sultanımındır." diyerek düşünceli bir şekilde huzurdan ayrılır.

    Guguklu, gonglu ve değişik melodili saatler mevcuttu. Bunlar; körük ve mekanik düzenlerle halledilebilirdi. Ama ezan sesi, insan sesiydi. Bu nasıl yapabilirdi? Sultan'a, "Efendim bu nasıl olur?" demeden Huzur'dan çıkmıştı. Musa Dede, bu düşüncelerde sahafları dolaşırken, Fakir Dede'ye rastlar. Fakir Dede, Melâmi-Mevlevî meşrep bir zattı. Musa Dede, konuyu gizlice Fakir Dede'ye açar. Fakir Dede, Musa Dede'yi neşeye boğan şu bilgileri vermişti: Frenk icadı Gramofondan ilham alınabilir. Edison, 1877 yılında fonograf cihazını bulmuştu. Ses kaydı yapan bu cihazı önerir. Gramofonun 1887 yılının 20 Eylülü'nde Emil Berliner tarafından patenti alınmıştı. Yani ezan okuyan saat yapmak mümkündü.

    Hemen çalışmalara başlandı ve kısa bir süre sonra, semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot yapıldı. Robotun özellikleri şu şekilde idi: Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyordu. Etek kısmının üstündeki mazgallardan ezan sesi geliyordu. Öyle bir mekanizma kurulmuştu ki, tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyordu. Robot'un tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robot'un arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu.

    Robot'u Sultan Abdülhamid Han'a gösterdiklerinde; Sultan, çok beğenmiş ve biraz da şaşkınlıkla; "Bunun ismi ALÂMET olsun. Bu, tam bir ALÂMET," demişti.

    Alâmet'in, gövdesinin boyun kısmına yakın yerinde; altın işlemeli ay-yıldız, eteğindeki mazgalların altında ise, Osmanlı Devlet Arma'sı bulunuyordu. Sağ kolunun altında ise, bu projede yer alan ustaların baş harfleri yer almıştı.

    Sultan Abdülhamid Han; asrın harikası, sanat ve teknoloji eseri olan, ezan okuyan bu robotu, Ertuğrul Firkateyni ile Japon İmparatoru'na, özel bir mektup, başka hediyeler ve nişanlar ile beraber göndermişti.

    Firkateynin, kafile Başkanı Albay Osman Bey, gemi komutanı da Yarbay Ali Bey'di. Temmuz 1889 yılında İstanbul'dan yola çıkan gemi, 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya'nın Yokohoma limanına varmış ve Japon Hanedanınca görkemli bir tören ile karşılanmıştır.

    Şimdi, bu Alâmet isimli ezan okuyan saatin varlığı bugüne kadar niye bilinmedi? Biraz bu konuyu irdeyelim: Japon elçiler İstanbul'a gelip, Sultan Abdülhamid Han'a Japonya'nın en büyük nişanı olan Krizantem'i verdiklerinde, mukabiliyet esasına göre, kendilerine Abdülhamid Han'ın da, Osmanlı Devlet'i adına Japon İmparatoru'na bir nişan verip vermeyeceği sorulur. Bunun üzerine Ertuğrul Firkateyni ile ; Osmanlı Özel Nişanı ve yanında diğer hediye ve nişanlar, Osman Bey tarafından Japon İmparatoru'na takdim edilir.

    Tarih kitapları ve Osmanlı arşivlerinde bu olaylar, belgelerle sabittir. Fakat bilinmeyen konu şudur: Peki Alâmet isimli, ezan okuyan, saatli robottan neden hiç söz edilmez! Bu işin sırrı da şudur: Belgeler de şöyle der: "Osmanlı nişanları, hediyelerle beraber Japon İmparatoru'na takdim edilmiştir." Bu kısımlar, Japonlara ait belgelerde ise şu şekilde mevcuttur: "Osmanlı Devleti adına, Sultan Abdülhamid Han'ın elçileri, Osmanlı nişan ve hediyelerini Japon İmparatoru'na sunmuşlardır." İşin püf noktası, Alamet'ten bahsedilmemesinin sırrı burada saklıdır. Şimdi lütfen dikkat buyurun: Osmanlıca, Alâmet demek, nişan, işaret demektir.Yani ALÂMET kelimesinin Osmanlıca lügat karşılığı NİŞAN'dır. İşte sır budur. ALÂMETTEN; NİŞANLAR VE HEDİYELER olarak kayıtlarda bahsedildiğinden, Alâmet, adeta kamufle olmuştur. Yani bilerek bir saklama yoktur. Bugüne kadar tarihin tozlu sayfalarında saklı kalmış bir hakikat böylece ilk defa gün yüzüne çıkmış oldu.

    Fakat yine de akıllara bazı soru işaretleri gelebilir? Meselâ, Japonlar niye bu robot (Alâmet) gerçeğini ifşâ etmemişlerdir? Bu soruya şöyle yanıt bulunabilir: O dönemlerde Japon Hanedanlığı karışıklıklar yaşıyordu. Saraylar ve bazı özel hediye mekânları yağmalandı, soyuldu. Alâmet o karışık dönemde, bu soygunlar esnasında birinin eline geçmiş olabilir. Bir başka soru işareti ise; O dönemlerdeki saat firmaları acaba Alâmet'ten ilham almış olabilirler mi? Mesela, Seikosha saat fabrikası 1892 yılında kurulmuş, 1899 yılında ilk alarmlı saati piyasaya sürmüştür. 1881 yılında Kintaro Hattori tarafından Seiko Co limitet şirketi kurulmuştur. Soru şudur: Acaba Alâmet bu saatlere ilham olmuş mudur? Acaba Alâmet'in üzerinde bulunan 7 ustanın baş harfleri bir şeyler ifade ediyor mudur? Ezan okuyan saatlerin menşeinin Japonya olmasında acaba ne kadar Alâmet'in etkisi vardır? Bilinmez ama bilinen bir şey varsa; ilk ezan okuyan ve robot sayılabilecek saati dünyada ilk defa Sultan Abdülhamid Han sahneye çıkarmıştır.

    SIRDAŞ, Alâmetle ilgili olarak Sultan Abdülhamid Han'a tarihi bilgileri okur ve Kara Kaplı'ya kaydeder. Sultan Abdülhamid Han'da; "bu teknolojinin daha da geliştirilmesi gerektiğini vurgular."

    Alâmet'in tek resmi; muhtemelen YILDIZ yağmasında yanmış olup, deforme olmuş haliyle geride kalkan parçasına baktığımızda; bu projede görev alan ustalardan biri elinde kurma kolu ile görülmekte, yanında ise Alâmet bulunmaktadır.Resmin üzerinde, silinmiş Osmanlıca yazılar ve bir köşesinde silinmiş Japonca harfler yer almaktadır.

    Şunun bilinmesinde fayda vardır; robot teknolojisi çoğunun bildiği gibi, yeni bir teknoloji değildir. 1900 yılların başında yayınlanan Osmanlıca gazetelerin birinde: Robotları kullanarak dünyayı ele geçirilmeye çalışılacağı ve bu yönde çalışmaların olduğu yazılmaktadır.

    İslâm bilginleri, robot diye tabir edilen çalışmaları asırlar önce yapmıştır. Fakat bilinen ve işlevi olan ilk robot, ALÂMETTİR. Robot terimi, önceden programlanmış komutları yerine getiren mekanik vs. cihaz demektir.Çok azı insana benzer. Bu vesile ile Ertuğrul Firkateyni şehitlerinin aziz ruhlarına El-Fatiha.[1]
    Kaynaklar

    [1] http://www.netpano.com/...e/Robot/Teknolojisi
  • 563 syf.
    ·105 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle şunu kesin bir dille ifade etmek isterim ki, bu bir roman ya da kurgu kitap değildir. Tamamen araştırma ve kaynaklara dayalı, bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi anlatan tarihi bir başyapıttır. Türk tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz bir kaynakçadır. Kısacası, kendisini Türk bilen/hisseden ve geçmişi ile geleceğine sahip çıkan her bir Türkün evinde ya da kişisel kütüphanesinde Nutuk’tan sonra Oktay Sinanoğlu, İlber Ortaylı, Sinan Meydan, Hulki Ceviz Oğlu gibi ve daha ismini sayamadığım birçok önemli yazarın eserinin yanında yer alması gerektiğini düşünüyorum.

    Kitabın yazarı Jean-Paul Roux günümüzün önemli Türkologlarından biri. Bizi Pasifik’ten Akdeniz’e, geçmişten bugüne kadar 2000 yıllık bir geziye götürüyor. Türkler bu geniş coğrafyada bazen küçük hanlıklar bazen büyük imparatorluklar kurarak çeşitli isimler altında hep var olmuşlar. Türkolog Yazar yazmış olduğu bu kitabı 1984 yılında oğlu Alain’ın anısına ithaf etmiş. Arkasından şöyle devam etmiş: ‘Ayrıca onun bu kitabı tüm hayatım boyunca dostluklarını benden esirgemeyen bugün hâlâ hayatta olan veya hayatını yitiren tüm Türklere ithaf etmemi anlayışla karşılayacağına inanıyorum.’ Ne kadar güzel bir düşünce!

    Yazarımızın Altay Türklerinde Ölüm adlı kitabının ön sözünden de bir alıntı var. ‘Bu satırları bana yazdıran, bu kitabın oluşmasını sağlayan, bu sayfalarda iyi adına ne varsa borçlu olduğumuz olanların Orta Asya’dan uzak akrabaları, yine bunlar kadar uzak atalarıdır. Türkiye’de bu kitabı okumayı isteyecek olanlar beni isterlerse sertçe ve eminim ki hoşgörüyle eleştirsinler, ama kalplerinde bu insanlar için sevgi ve saygıyı eksik etmesinler.’

    Bu kitapta bizi, bizden olmayan yabancı uyruklu bir Türkolog belirli başlıklar altında toplayarak anlatıyor. Kitap 563 sayfa. Ayrıca sonunda bazı ekler var. Size de ilginç ve tanıdık gelebilecek bazı alıntılar iletmek istedim.

    - Hollandalıların Avrupa’ya Boğaziçi'nden taşıdıkları lale, tulip adını, bu çiçeğin taç yapraklarının bir türbanı andırmasından dolayı tülbent sözcüğünden almıştır.

    - Türkler dışarıdan evlenme eğiliminde oldukları ve eşlerini Türk olmayanlar arasından seçtikleri, rastladıkları her kavimle karıştıkları, dilleri çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğu ve pek çok topluluk da bu dili benimsediği için Türklerle ilgili karakteristik denilebilecek fiziksel herhangi bir özellik saptama olanağı kalmamıştır.

    - Molier de Kibarlık Budalası adlı yapımında, haklı olarak, ‘Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil!’ der ve sözünü şöyle sürdürür, ‘az sözcükle çok şey söyler.’

    - Kimi zaman bazı halklar Türkler tarafından ezildiklerini söylemişlerdir. Ama genelde Türkler egemenlikleri altına aldıkları halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.

    - Türklerde imparatorluk kurma eğilimi vardır. Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarları dır.

    - Türkler imparatorluk kurucuları olarak kavimlerini düzene koydukları gibi, dinleri düzene koymayı, onlara hak ettikleri yeri vermeyi, birinin diğerini ezmesine izin vermemeyi de kendileri için görev sayıyorlardı.

    - Dine hizmet eden genelde devlet olmamıştır ama dinden yararlanmışlardır.

    - Kadının elde edilmesi, Türklerde bir savaş ve av başarısı değerindedir. Çoğu zaman düşmanlarının karısına ya da kızına sahip olmak Türkler için elde ettikleri başarıların yeterli bir kanıtıdır.

    - Kırgızlar 700’lü yıllarda Türkçe konuşuyorlardı. Bu dili en azından 1000 yıldan beri konuşmaktaydılar.

    - Kırgızlarda ölüm yaşı ortalama 45, evlilik yaşı ise 15-16.

    - Hristiyanlığın başlamasından önce Çinliler Kırgızları mavi gözlü, sarışın adamlar olarak tanımlıyorlar. Arap yazar Gardizi açık renk tenleri ve kızıl saçları olduğunu anlatıyor.

    - Attila’nın ölümünden sonra bu bölgedeki ana rolü, üç federe ana grup ya da boylardan oluşan belirsiz üç topluluk üstlenmiştir: Bulgarlar, Hazarlar ve Macarlar. Bunlardan ilk ikisi Türkçe dil grubundandırlar. Üçüncüsü olan Macarlar ise Fin-Uygur dili konuşan, fakat Türklerin egemenliği altında bulunan bir gruptandırlar.

    - Bulgarların kendileri de Attila’nın oğullarından biri olan İrnek’in soyundan geldiklerini söylerler.

    - Attila’nın oğlu İrnek’in yüz elli yaşına kadar, babası Avitokhol’un ise üç yüz yıl yaşadığı söylenir. Mitlere özgü bu uzun ömür, bu iki şahsiyeti zaman içinde ulu bir mevkiye yükseltme imkanını verir.

    - Türklerde çadırın kapısı güneşin doğduğu yere saygı nedeniyle doğuya açılırdı. Eski Türkler tarafından kesin şekilde uyulan bu uygulama büyük bir olasılıkla X yüzyıla doğru Çin etkisiyle değişecekti ve kapı bu kez de güneşin geçtiği en yüksekteki nokta göz önünde tutularak güney yönüne açılacak biçimde yapılmaya başlandı. Ana yönler, Çin tarzında bir renk adıyla ya da evrenin dört ana ögesinin adıyla anılırdı. Örneğin Osmanlılarda Karadeniz adı söz konusu denizin kuzeyde olması nedeniyle verilmiştir. Güneyde olan Akdeniz’in adı ise, yine bu nedenle ak olan denizdir.

    - İlteriş Kağan, Cengiz Han, Timur vb ne pahasına olursa olsun türlü ittifaklar peşinde koşmuş ve çok eski bazı bağlara başvurmuşlardır. Bu bağlar ya doğal ya da akrabalık ilişkileri, ailevi taahhütler, daha çocuklukta kesilmiş sözler ve nişanlar veya karşılıklı olarak birbirlerine anlamlı armağanlar verdikten ve bileklerinden akıttıkları kanı birbirlerininkiyle karıştırmak ya da birbirlerinin kanını içmek yoluyla gerçekleştirilen kan kardeşlikleri gibi birleşmelerdir.

    - Askerler on, yüz, bin ve on biner kişilik gruplardan oluşurdu.

    - Cengiz Han ‘düşmanının karısını kızını kollarına almaktan daha büyük bir haz yoktur’ demiş.

    - Çin kaynakları Türükler için önceleri ölüleri yakıyorlardı, şimdiyse gömüyorlar demekte.

    - Mezara dirilince gerekecek olan nesneler (atlar, köleler, karılar) gömülürdü. Türük döneminden başlayarak ölünün karısının öldürülmesine gerek kalmıyor. Bunun yerine ölünün karısı, onu ölen için muhafaza etmekle görevli olan kayın biraderi veya üvey oğlu ile evlendirilirdi. Gömüldükten 40 gün sonra ve yıl sonunda aynı tarzda bir tören daha yapılırdı.

    - Müslüman dünyada Türkler ölmüş düşmanlarının kemiklerini topraktan çıkararak yakmışlar. Bunu düşmanın yeryüzündeki varlığından kesin olarak kurtulmanın bir yolu olarak görmüşler.

    - Hükümdar ailesi üyelerini kan dökülmeden öldürmek de bir kural. Çünkü ruhun kanın içinde olduğu düşünülmüş.

    - Müslüman olsun ya da olmasın bütün Türk ülkelerinde kadınların konumu genelde İslam toplumlarının sergilediği genel görünüşe hiçbir biçimde uymuyordu. Dede Korkut’ta övünmekle avrat olunmaz denilirdi. Ancak kadın iyi düşünür, iyi konuşur ve onu dinleyen kocasına iyi öğütler verirdi.

    - Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyasal ve toplumsal yaşama tam bir özgürlükle katılırdı. Uyulması gereken yasa erkeklerin göbekleriyle dizleri arasını örtmekti. Avrupalılar Türk kadınlarının, ok attıklarını ve öküz arabalarını sürdüklerini görünce en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır.

    - Moğolların yarattığı tahribat dünyada atom bombasını elinde bulunduran ve onu kullanmaya karar veren gücün tahribatıyla karşılaştırılabilir.

    - Timur’a göre dünya üzerinde sadece tek bir hükümdar, Türkleri yönetecek tek bir Türk olabilirdi. Timur iki efendi paylaştığı sürece dünyanın bir değeri yoktur diyordu.

    - Oldukça dindar bir hükümdar olan Kanuni vaktinin çoğunu Kuran’ı Kerim’i istinsah ederek geçiriyordu. Onun elinden çıkma en az sekiz Kuran el yazması bulunmaktadır.

    - Safevi hanedanlığının kurucusu Şah İsmail uzun bir süre Türk olarak kabul edilmiştir. Annesi Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızıdır, dolayısıyla Türk’tür. Babası Haydar İranlıdır, ancak Türkçe konuşan ortamlarda büyümüş ve yetişmiştir.

    - Babür Şah baba tarafından Timur’un Miran Şah kuşağından ve anne tarafından Cengiz Han’ın soyundan geliyordu. Onun kaderi Hindistan İmparatorluğunu kurmaktı.

    - II. Memed ‘tahta çıkan her kimse dünyanın huzuru için kardeşlerini boğduracaktır’ yasasını çıkarmış. Süleyman bizzat üç oğlunu öldürmüş ve şunları demiştir. ‘Müslümanların oğullarımın arasında çıkan savaştan kurtulduğunu görecek kadar uzun yaşadığım için Allah'a şükrediyorum. Eğer tersi olsaydı mutsuzluk içinde yaşıyor olacak ve o şekilde ölecektim.

    - XX. Yüzyılda Türklerden geriye hiçbir şey kalmamış mıydı? Balkan halklarına sadece danslarını, kumaşlarını, alkolü (rakı), konutlarını, bunun ötesinde tüm dünyaya ise şiş kebaplarını ve yoğurdu bırakmışlardır ancak bugün bunlar bile onlara atfedilmemektedir.

    - Mustafa Kemal 23 Nisan 1920 de kasvetli bir bozkır kasabası olan Ankara’da Büyük Millet Meclisini topladı ve yetkilerini ona devretti. O tarihten sonra Mustafa Kemal, Türkiye’nin cisimleşmiş örneği, bütün bir halkın iradesinin temsiliydi ve ‘Türklerin Atası’ değil ‘Ata Türk’ yani ‘Ataları gibi Türk’ anlamına gelen Atatürk adını aldı.

    - Kürtler ile Türkler arasında pek çok nedenden ötürü bir uçurum yoktur. Bu iki ulus binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır. Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur. Kürt boylarından bazıları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır. Kürtler ve Türkler Kurtuluş Savaşında birlikte savaşmışlardır. Kürt lehçeleri çok farklılaşmıştır, en çok kullanılan dil zorunlu olarak Türkçedir. Kanun önünde tüm yurttaşlar eşittir, Kürtler Cumhuriyetin yönetim kadrolarında en üst görevlere kadar çıkmışlardır.

    Beş yüz sayfanın üzerinde bir kitabı yukarıdaki alıntılarla bir nebze olsun sizler için özetlemeye çalıştım. Tabii ki kitapta ilginizi çekebilecek daha pek çok önem arz eden konu var. Sonucu yine yazarımızın kendi kaleminden bağlamak istiyorum. ‘İki bin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok kez tanık olduk, Pasifik Okyanusundan Akdeniz’e kadar varlıklarını sürdürdüler. Eğer geçmiş geleceğin garanti siyse Türklerden çok şey beklenebilir, ancak süvarilerinin mutlak üstünlüğüne borçlu oldukları egemenliklerine bir daha asla ulaşamayacakları bir gerçektir. Okurumun konunun yoğunluğunun bilincine ulaşmasını sağlamış sam kendimi başarılı kabul edeceğim, en azından Türk dünyasının üzerine çöken adaletsiz sessizliği dağıta bileceğimi umacağım.’

    Şimdiden keyifli okumalar dostlar. :)

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • Gözümde çapaksın,
    Kirpiğimde toz,
    Geçmiş Nisanları getir bana yağmurlarıyla...
    Zeki Müren
    Sayfa 57 - Tekin Yayınevi