• Ve şimdiye kadar yapmış, düşünmüş, olmuş olduğum her şeyin bir tür aldatmaca ve çılgınlık olduğunu gördüm. Görmemeyi başardığım şeylerin karşısında dehşete kapıldım. Olmuş olduğum ve gayet açıkça görüyorum ki aslında olmadığım her şey beni yoldan çıkarmış.

    Birdenbire bulutları delip geniş bir toprak parçasını aydınlatan bir güneş ışını gibi, geçmiş yaşamıma ışık tutuyorum; ve akla en uygun edimlerimin, en berrak düşüncelerimin, en mantıklı tasarılarımın, sonuçta doğuştan gelen bir sarhoşluktan, doğal bir çılgınlıktan, tam bir cehaletten başka bir şey olmadığını fizikötesi bir şaşkınlıkla gözlüyorum. Bir rol bile üstlenmişliğim yok: O rolü benim için başkaları oynamış. Oyuncu bile değilmişim: O oyuncunun hareketleriymişim yalnızca.

    Yaptığım, düşündüğüm, olmuş olduğum her şey bir teslimiyetler toplamından başka bir şey değilmiş; ya ben olduğumu sandığım sahte varlığa teslim olmuşum, çünkü ondan başlayıp dışa doğru hareket etmişim; ya da soluduğum havayla bir tuttuğum koşulların ağırlığına. Gözümün önündeki perdenin kalktığı şu anda, ansızın yapayalnız kalmış, kendini her zaman vatandaşı saydığı yerde sürgün olarak bulmuş bir varlığım. En içten düşüncelerimde bile, ben, ben değilmişim.

    Bu durumda, hayatın karşısında alaycı bir dehşete, bir birey olarak bilincimin sınırlarını aşan bir şaşkınlığa kapılıyorum. Şimdiye kadar hatadan ve yanılgıdan başka bir şey olmadığımı, hiç yaşamadığımı, sadece zamanı bilinçle, düşünceyle doldurduğum ölçüde var olduğumu biliyorum. Ve kendimi, gerçek düşlerle dolu bir uykudan uyanmış bir adam ya da bir deprem sayesinde, yaşadığı hücrenin aşina karanlığından kurtulmuş biri gibi hissediyorum.

    Ve kendime ağırlık yaptığımı hissediyorum, evet, bilinçlenmeye mahkûm olmaya benzeyen bir ağırlık veriyorum üzerime, ansızın ortaya çıkan, vaktini hisseden ile görenin arasında, uyuklayarak gidip gelmekle geçirmiş, gerçek bireyselliğin kavramı bu.

    İnsanın, gerçekten var olduğunu ve ruhumuzun gerçek bir kendilik olduğunu hissettiği zaman içinden geçenleri tarif etmesi çok zor – o kadar zor ki, bunu insanlara ait hangi sözcüklerle yapabilirim, bilemiyorum. Hissettiğim gibi ateşim mi yükseldi, yoksa bir hayat uyuru olmaktan gelen ateşin etkisi birdenbire üzerimden mi kalktı, bilemiyorum. Evet, yineliyorum, kendini birden, tanımadığı, nasıl geldiğini bilmediği bir şehirde bulan bir yolcu gibiyim; ve belleğini yitiren, uzun süre bir başkası olarak yaşayan insanları düşünüyorum. Ben de çok uzun süreden beri –doğduğumdan, bilinçlendiğimden beri– bir başkasıydım ve bugün bir köprünün tam ortasında, ırmağa eğilmiş olarak uyanıyorum, şimdiye kadar olmuş olduğum her şeyden daha sağlam biçimde var olduğumu biliyorum. Ne var ki şehir bana yabancı, sokakları tanımıyorum, çektiğim acının ilacı yok. Dolayısıyla, ırmağa eğilmiş, gerçeğin beni terk etmesini, beni yeniden bir hiçlik ve bir yalan olarak, akıllı ve doğal olarak bırakmasını bekliyorum.

    Bu bir an sürüp hemen geçti. Çevremdeki mobilyaları, eskimiş duvar kâğıdının desenlerini, tozlu camlardan içeri vuran güneşi yeniden görüyorum şimdi. Bir an gerçeği gördüm. Bir an, bilinçli olarak, büyük insanların hayatta oldukları şey oldum. Onların sözlerini ve edimlerini anıyorum ve kendime, Gerçeklik Şeytanı’nın bir an için bile olsa, onları da utkuyla sınayıp sınamadığını soruyorum. Kendini bilmemek, yaşamaktır. Kendini yanlış tanımak, düşünmektir. Ama o aydınlanma anında olduğu gibi kendini birdenbire tanımak, insanın, içindeki ruhun bölünmez özünü, ruhun büyülü sözünü birdenbire kavramasıdır. Ne var ki, birden beliren bir ışık her şeyi yakar, kavurur. Bizi çıplak bırakır, kendi varlığımızdan bile soyundurur.

    Bir an sürdü bu ve ben kendimi gördüm. Sonrasında, o zamana kadar ne olmuş olduğumu bile söyleyemeyecek haldeydim. Sonuçta uykum geldi, çünkü, bilmem nedendir, bana öyle geliyor ki bütün bunların vardığı nokta, uyumak.
  • "Sınırsız Bir Sıkıntı İçimi Kapladı Birden!"

    Çevreme kaygılı gözlerle baktım,
    Şimdi'den başka tek şey yoktu!
    'Şimdi'leri içinde kabuk bağlamış,hafif ve sağlam mobilyalar; bir masa, bir yatak, bir aynalı dolap ve ben!

    Geçmiş varolan bir şey değildi.
    Hem de hiç değildi.
    Ne eşyada hatta ne de düşüncemde varoluşmuyordu.
    "Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım.
    "Ama benim alanımın dışına kaçmış olduğuna inanmıştım.
    Benim gözümde geçmiş,bir çeşit emekliye çıkarıma;bir başka varoluşma biçimi,bir tatil ve hareketsizlikti.
    İşi biten her olay,kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği alıyordu. "Hiçliği" düşünmek bu kadar zordur işte.
    Ama şimdi anladım,eşyanın,görünüşünü aşan bir varlığı yok.
    Onların ardında;hiçbir şey yok!
    Jean-Paul Sartre
    Can Yayınları
  • Şimdi mevcut kendi-için ile kendinde
    haline gelmiş kendi-için arasındaki bu münasebet, kendi-için ile salt kendinde
    arasındaki bir münasebet olan ilksel geçmişlik münasebetini [rapport de passeite]
    bizden saklar. Nitekim kendi-için, kendindenin hiçlenişi olarak dünya üzerinde
    belirirken geçmiş de geçmiş olarak bu mutlak olay aracılığıyla kendi-içinden
    kendindeye yönelen kökensel ve hiçleyici münasebet olarak oluşur. Kendiiçinin
    varlığım kökensel olarak oluşturan şey, bilinç olmayan bir varlıkla kurduğu
    bu münasebettir, kendi-için, özdeşliğin kopkoyu gecesi içinde varolan bu
    varlığın dışında, arkasında kalarak yine de bu varlık olmak mecburiyetindedir.
  • 18 Ocak 2015 İstanbul



    En son ne düşünmüştüm? Az önce, aklımda olan ne idi? Şimdi, o zaman mı? Az önce de yine, bunu mu düşünmüştüm? Sorular, sorular, sorular… Gözümü açsam odanın içerisinde yine aynı düzeni, yine aynı eşyaları ve yine aynı zamanı hissedeceğime eminim. Hayır, bundan o kadar emin olamam. Çünkü zaman aynı zaman değil, o an şimdiki andan farklı. Çünkü zaman akıp geçiyor. Zamanın geçtiğini de şuradan anlıyorum. Bilincim, bunları düşünmemi sağlıyorsa, temsili bir yatay zaman ekseninde, bu sorular, bu ifadeler, bu sözcükler sırasıyla veya sırasını bazen elimde olmadan bozaraktan zamanın akışı içerisinde beynimde, zihnimde, dimağımda akıp geçiyor ise, zaman da akıp geçiyor demektir.
    İlginç olan şu ki, hatırlama dediğimiz eylem bazen bilinçli oluyor, bazen de hatırlanan şey insanın aklına pat diye geliveriyor. Sanki yine o anları, zaman eksenimizde filmi gerilere sarmışız da yaşanmışları, deneyimleri, hatıraları tekrar yaşıyormuşuz gibi, kimi zaman önemsediğimiz tüm ayrıntıları da içerisinde barındırır şekilde, kimi zaman ise, sadece en belirgin izleri vurgulayarak yaşıyoruz. İşte yine böyle düşünme eylemi içerisinde, “nerede kalmıştım”, “az önce aklımda ne vardı”, diye sıraya sokmak istemem bundandır.
    Gözümü açtığımda bu ana kadar düşünmüş olduklarım bile mazi olup geçecek. Nasıl ki birkaç gün önce olup bitenler, birkaç hafta, birkaç ay ve seneler boyunca olup bitenler, yaşananlar, nasıl ki üzerilerinden bir saniye bile geçse hemen mazi dediğimiz, bir daha hiç geri gelmeyecek fakat hatırlanacak, belki de en küçük ayrıntısına kadar hatırlanacak anılarla dolacak; öyleyse en son düşündüğüm bu düşünceden geriye doğru rahatça gidebilirim.
    Elli beş yaşında olmak, önceden hayal edilebilecek bir şey gibi gelmiyordu, bana. Hele hele, yeni yetme çağlarımda bırakın elliyi, elli beşi, kırk yaşında olmak bile yolu çoktan yarılamış olduğun ve ununu eleyip rafa kaldırdığın, torun torbaya karıştığın ve hayatını idame etme ile ilgili enerjinin yavaş yavaş tükenmeye başladığı yaşlar imiş gibi geliyordu bana.
    İnsan ömrü ne kadar kısa, onluk, yirmilik, kırklık, ellilik yaş demetleri ile anlatması belki daha kolaylaşıyor. Oğlum doğalı yirmi seneyi geçti, ben evlendikten bu yana ise yirmi beş seneyi geçiyor. İstanbul'a gelip yerleşeli neresinden baksan otuz sene olacak. Üniversiteyi bitireli şu kadar oldu, liseyi bitireli bu kadar, doğup büyüdüğüm Üzümlü'den ayrılalı… Sahi, Üzümlü'den ayrılalı ne kadar olmuş, on yedi yaşımda üniversite için Ankara’ya yola çıktığım yılları hatırlıyorum. 70’li yıllardı, yetmiş yedi yılında 17 yaşında ana baba ocağından ayrılıp Üniversite yurtlarında üç dört yılım geçti. Ankara daha sonra ilk iş deneyimi yaşadığım ve askerliği de başlayıp, tamamladığım yer oldu, ancak daha sonra İstanbul, o mıknatıs gibi insanı kendine çeken İstanbul, hayatımı kazandığım, evlendiğim, çalıştığım, yaşadığım yer oldu.
    Ben ise şu anda şairin dediği gibi “İstanbul’u düşünüyorum gözlerim kapalı” yerine, Semih Can olarak oturduğum şu koltukta, gözlerim kapalı olarak düşünür iken, en son neyi düşündüğümü, buraya nereden, hangi düşünceden geldiğimi hatırlamaya çalışıp, bu düşünceden geriye doğru, zamanda eskilere doğru gitmenin bir yolunu arıyorum. Bu sefer ki düşünce yolculuğumda önce yakın zamana, sonra biraz daha eskilere, daha eskilere, biraz daha önceki zamanlara gitmeyi planlıyorum.
    Şunu merak ediyorum: şu andaki düşüncem, bilincim hatırlardan farklı bir şey, üniversite yıllarında sınav sorularını çözerken başvurduğum yöntemlerden, tekniklerden daha farklı bir şey. Ancak nasıl bir şeydir şu düşünce kavramı? Diğer insanlar da benzer biçimde, benzer veya çok farklı şeyleri düşünseler bile, onların düşüncelerini, göremiyoruz, esrarlı olan ise düşüncelerinin ne olduğunun ötesinde düşünce soyut varlığını dahi algılayamıyoruz… Ancak bildiğim bir şey var, yorgunluk, ister fiziksel, ister fiziksel olmayan zihinsel yorgunluklar, düşüncenin hızını yavaşlatıyor ve ancak o zamanlar düşüncenin, derler ya, ışık hızıyla geçişi sanki biraz yavaşlıyor gibi geliyor insana, o yorgun olduğu zamanlarda…
    Anlamaya çalışıyorum, bilgisayarlara yüklü, cansız donanım içerisinde kuzu kuzu hareketsiz, yerleşik duran, dış dünyadan gelecek harekete geçirici komutlar veya donanımın kendi dönüştürücülerinde hissettiği durum değişiklikleri neticesinde, yapılan karşılaştırmalar ile bir durumdan diğer bir duruma geçen ve bu durum değişikliği en alt düzeyde, en ilkel haliyle böyle gerçekleşirken, katman katman yukarıya doğru bunun basit bir aritmetik işlem olabileceğini, bir fare konumlama algoritması olabileceğini, bir harfin ekranda grafik gösterim kodu olabileceğini, velhasıl, yerleşik varlığın ve etkileşimli komutların yazılım ve çevre birimleri ile canlılık kazandığı gerçeğini, kendi düşünce mekanizmamın içerisinde aramışımdır, çoğu kez.
    Bazen ateşli hastalıklarda veya bir türlü derinleşememiş uykuya dalma çabalarında, geri planda çalışıp duran insani işletim sistemini hisseder gibi oluyorum. Sanki ziyarete gittiğin bir fabrikada üretim tesisini pasif biçimde incelersin, gözlemlersin, etki etmezsin, müdahale edemezsin, sadece akışı izlersin, aynen onun gibi bir şey. O gibi hallerde, düşünce akışım, bir plazma gibi, bir cıva gibi ele avuca sığmaz olmaktan çok, sayfa sayfa gözümün önünden akıyor. Oradan anlıyorum, bu düşünme mekanizmasının o bilinç hallerinde bir bakıma yavaşladığını, durulduğunu…
    Buna benzer yaşadığım başka bir deneyimi de aktarmak istiyorum. Aslında benzerlik, sadece düşünme ortak eyleminde, başka bir ortaklık yok.
    Bu deneyimi ilk gençliğimi yaşadığım yıllarda yaşamış, tam ne olduğunu anlayamamıştım. Fakat sonraları deneyimin ortaya çıkmasını sağlayan şartlar aynen veya çok benzer şekilde oluştuğunda, yine ortaya çıkabildiğini gördüm. Söz konusu durum şu: herhangi bir eylemi bilinçli veya bilinçsizce yapıyorsun. Eylemin öylesine karmaşık, çapraşık veya uzun süreli olması gerekmiyor. Ancak bir şart var: eylem monoton bir şekilde devam edecek, biteviye biçimde sürecek ve bir önceki an ile o an ve bir sonraki an artık birbirinden ayırt edilemez, farksız hale gelecek ve… İşte, her şey o anda başlıyor. Zihinde geçmiş, şimdi ve gelecek, daha doğrusu ilerleyen şimdiki zaman yani an, öncesinden farksız hale gelince, bilincimin üzerine bastığı zemin kayganlaşıp, onun hangi yöne gittiğini bile bilemediğim bir noktaya doğru kayıyor gidiyor.
    Bu deneyimi elimden geldiğince, ancak bu şekilde ifade edebilirim. Bu kaymayı hissettiğimde, daha doğrusu bilincimin canlı canlı izlemekte olduğum yerden çok uzakta olduğunu hissettiğimde, başka bir alemde, başka bir ortamda, başka bir boyutta olduğumu anlıyorum. O anda sanki zaman hiç geçmiyor gibi. Ancak bu bilinç halinin ilk deneyimlerinde, gerçekten korkmuş ve kaymakta olan bilinci eski haline zorla getirmeye çalışmış ve kendimi zorladıkça da bunu başarıp canlı bilinçli hale döne bilmiştim.
    Daha sonraki deneyimlerde, biraz da bu bilinç kaymasının o anda icra etmekte olduğum eylemin yakın çevremin ve kendimin hayatımı bir şekilde riske atmayacağından emin isem, örneğin bu bilinç kayması otomobil kullanırken filan gerçekleşmemiş ise, daha ötesinin nasıl bir şey olacağını anlamak, yaşamak için, bu kayma durumlarında kendimi geriye dönmeye zorlamamaya karar verdim. Aslında çok cür'etkâr bir karardı. Zira kayan bilinç acaba bedenime zarar verecek miydi? Bu bir bakıma deniz dibine tüpsüz, oksijensiz dalmaya da benziyor. Daha derine daldıkça heyecan, baskı daha artıyor fakat geri dönüş riski de bir o kadar artıyor ve dibe giden her kulaçta hemen dönesin geliyor.
    Bu bilinç kaymasını epey zamandır, artık yaşamıyorum. Onu tetikleyecek özel şartların da ortaya çıkması için, açıkçası özel çaba harcamıyorum.
    Ama o da ne, ben bu düşünüş içerisinde, bilincimin gezilerinden bahsederken yoksa yine öyle bir durum mu oldu? Bilincim yine mi kaydı? Bunun nasıl anlayacağım?
    Şimdi gözümü açacağım ve kendimi, Semih Can’ı koltuğunda oturur bulacağım… Zaman geçti mi? Ne kadar zaman geçti, niye gözümü açamıyorum? Semih Can’ı bulacağım dedim ama Semih Can kim idi? Varlık olarak eğer gözümü açamaz isem bunu nasıl anlayacağım? Bir de kolumu kımıldata bilsem… Gayret etmeliyim. Ama olmuyor. Varlığımı, var olduğumu, Semih Can olduğumu kendime nasıl haberdar ettirebilirim? Ben, canlı bir bilinç olarak kendimin farkındayım, buradayım, koltuktayım ama gözümü açamıyorum. Soluk alıp almadığım aklıma geldi, acaba kalbim atıyor muydu? Kolumu, bedenimin hiçbir organımı kıpırdamıyorum ki, kalbimin atabildiğini ya da atmadığını hissedebileyim. Korkmaya başladım. Senin bir bedenin olmalı, ama niye onu hissedemiyorum? Niye ona hakim olamıyorum? Semih Can kavramı sana ne ifade ediyor? Bu nasıl bir hiçlik?
    * * *
    Salonun dışından evin oğlunun sesi gelir:
    —Anne, Babam nerede?
    —Salonda, koltuğunda oturuyordur, “akşam yemeği çok ağır geldi”, demişti. Bir bakıver istersen…
    —Tamam, zira epeydir hiç sesini, tıngırtısını da duymadım. Bakalım neler yapıyor bizim Semih Can Efendi babacığım…
    — Baba, baba… Işıkları niye söndürdün? Baba? Babacığım… Anne, çabuk gel, babam uyuyor gibi ama tuhaf biçimde duruyor. Baba! Baba! Babacığım, bu kadar sarstığım için özür dilerim, ama… Anne… Babam hareket etmiyor. Anneciğim, gitmiş… Nabzı da atmıyor… Babam… Babacığım…
    Hiçlik içerisinden hissettiklerim bunlardı, ama cevap vermediğim gibi, artık nerede, nasıl olduğumu da bilmiyordum. Semih Can kim? Ben kimim?
    * * *
  • “Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
    Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
    Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
    “Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
    Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
    “Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
    Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
    Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.