• Geçmişe gömülmek, onu bugünün sıkıntılarından kurtaran bir merhem gibiydi.
  • 413 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat spoiler içerir.

    Cengiz Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızistan’ın Talas şehrine bağlı Şeker köyünde dünyaya geldi. Babası devlet adamı olan Torekul Aytmatov, annesi tiyatro sanatçısı Nahima Aytmatov’dur. Babası 1937 yılında burjuva milliyetçisi olma suçundan Moskova’da içeriye alındı ve 1 yıl sonra da kurşuna dizilerek idam edildi. Babasının idamı üzerine ailesinin geçim sıkıntısından dolayı erken yaşta iş hayatına atılmak zorunda kaldı. Veterinerlik okumaya başlayan Aytmatov daha sonra bu bölümü bırakarak yazarlığa ve siyasete yöneldi. Çeşitli görevlerde yer aldıktan sonra 10 Haziran 2008’de böbrek yetmezliği sebebiyle Almanya’da vefat etti.
    Romanın ana kahramanı olan Yedigey Cangeldin II. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaştıktan sonra Kazak bozkırlarının birinde demiryolu işçisi olarak çalışmaya başlar. Burada uzun bir süre çalıştıktan sonra bir gün yakın dostu Kazangap ölür ve onun vasiyeti üzerine ata mezarlığı olan Ana Beyit mezarlığına gömmeye götürürler. Bu yolculuk sırasında Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini acısıyla, tatlısıyla hatırlar. Daha sonra mezarlığa vardıklarında orada bir uzay üssü kurulduğunu görürler ve mezarlığa girmelerine izin verilmez. Öte yandan Rus-Amerikan ortak araştırmaları sonucunda uygarlık düzeyi dünyanın çok üstünde olan bir gezegen keşfederler. Bu gezegendekiler dünyadakiler ile iletişim kurmak isterler fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendilerine zarar olarak gören yöneticilerin bu isteği reddedilir.
    Romanda tekli bakış açısı kullanılmıştır. Biz olayları Yedigey’in gözünden görüyoruz ve değerlendiriyoruz. Olay örgüsü ise iki paralel çizgi halinde verilmiştir. Biz romanda paralel halde iki tane olay görüyoruz. Bunlar; birincisi Yedigey’in yaşamından kesitler, diğeri ise Rus-Amerikan ortak çalışma yeri olan uzay üssünde meydana gelen olaylar.
    Yedigey II. Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış biridir.
    1929 yılı sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2-3 hafta içinde toplantılar yapıp köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılma konusunda ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra yapılan ilk iş ise varlıklı Rus köylülerinin yani Kulakların ve orta halli Rus köylülerinin yerlerinden ve mallarından edilme işine girişildi. Birçok Kulak göç etmeye zorlandı. Evlerinden ve yurtlarından ayrılmaya zorlanan insanlar açlık ve susuzlukla mücadele ettiler. Çoğu can verdi ve salgın hastalıklara yakalandı. Erkeklerin çoğu kurşuna dizildi. Romanda Kazangap’ın babası da Kulak sanılıp sürülen insanlar arasındadır. Yedigey yanlışlıkla bununla alakalı Kazangap’a şaka yapmış ve çok sert bir şekilde tepki almıştır. Kazangap, milletimizin çektiği acıları, sıkıntıları unutmamış ve unutanlara da kızmaktadır. Cengiz Aytmatov burada Kulak sürgünü eleştirmiştir. Ve aynı zamanda Türk milletinin çektiği sıkıntılarla ilgili alaylı söylemi de eleştirmiştir Kazangap yoluyla. Kazangap üzerinden bunun ne kadar acı bir şey olduğunu vermeye çalışmıştır. Türkler tarihte bunun gibi birçok acıyla yüz yüze kalmışlardır. Yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir. Birçok insan suçsuz yere kurşuna dizilmiş veyahut çok kötü bir şekilde katledilmiştir. Aynı zamanda Yedigey’in sürekli geçmişe ve kendi yurduna özlem duyması, bununla alakalı anılarını hatırlayıp anlatması kendi yurdundan ayrılıp ona hasret kalan insanın çektiği acıları açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
    Kazangap öldüğünde Yedigey onu kendi mezarlıkları olan Ana Beyit’e gömmek istemiştir. Kendi geleneklerine göre düzenlemiştir cenaze törenini. Fakat içinden de kendisi öldüğünde bunu ona kimin yapacağını düşünmektedir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: O zamanın gençleri yavaş yavaş kendi gelenek, görenek, kültür ve dinin gerekliliklerini unutmaya başlamışlardır bu çok acı bir durumdur. İnsanın kendi milli kimliğini unutması kadar kötü bir şey daha var mıdır?
    Romanda diğer önemli olaylardan birisi de mankurtlaşma olayıdır. Efsane şöyledir; tarihte Nayman ana adında bir kadın varmış. Bu kadın kocasını kaybetmiş bir oğluyla yaşamaktayken bir gün oğlunun Juan-Juanlarla yaptığı bir savaşta öldüğü söylenmiş. Ama bir türlü cesedi bulunamamıştır. Bir gün bir kervana çay verirken kendi aralarında bir mankurttan söz ettiklerini işitmiş. Juan-Juanlar savaş sırasında esir düşen insanların yaptıkları bir işkence yöntemiyle hafızalarını yitirmelerine sebep olurlar mankurtlaştırırlarmış. Mankurt, geçmişini bilmeyen köle demektir. Nayman ana bu anlatılanları dinledikten sonra bahsedilen kişinin kendi oğlu olabileceğini düşünmüş ve düşmüştür yollara. Az gitmiş uz gitmiş derken bahsedilen çocuğu bulmuş. Çocuğa adını kimlerden olduğunu sormuş fakat çocuk cevap vermemiş. Nayman ana kendini tutamamış ve ağlamaya başlamış senin adın Coloman’dır babanın adı Dönenbay’dır demiş. Fakat çocuk hiçbir şey anlamadan kadının yüzüne bakıyormuş. Efsane mankurtun annesini öldürmesi ile son bulur. Bu efsaneden sonra Dönenbay diye bir kuş olduğu söylenmektedir. Bu hikaye ile Sovyet dönemi insanları arasında bağlantı kurabiliriz. Sovyet dönemi insanlarını da ideolojiye bağlı, söylenen her şeyi yapan, geçmişini unutmaya başlamış insanlardır. Romandan buna birkaç örnek verebiliriz.
    Romanda bunun en tipik ve açık örneği olarak Kazangap’ın oğlu Sabitcan’ı gösterebiliriz. Sabitcan Rus yatılı okullarında okumuş ideolojiye bağlı bir kişidir. Yavaş yavaş benliğini unutmaya başlamıştır. Babası öldüğünde gram üzülmemiş, bir an önce toprağa gömelim gidelim düşüncesinde olan bir insandır. Burada Rus yatılı okullarına da bir eleştiri vardır. Sabitcan yatılı okula gittikten sonra bütün milli değerlerini kaybetmeye başlamış bir nevi mankurtlaştırılmıştır. Aynı şekilde yukarıda da söylediğimiz gibi Yedigey öldüğünde adetlere uygun gömülmek istemektedir fakat o neslin gençleri adetlerden bihaberdirler. Bu yüzden Yedigey endişe etmektedir. Kısaca dönem olarak bir mankurtlaşma söz konusudur. Aynı şekilde diğer bir örnek Ana Beyit mezarlığına gittiklerinde oradaki subayın ana dilinde konuşmak istememesi ve Yedigey’e “ görev başında benimle Rusça konuşun lütfen” demesinden anlıyoruz ki ana dile gereken önem verilmemektedir. Dil, bizim milli değerlerimizin en yücesidir. Dil olmazsa her şey biter o millet için.
    Sovyet döneminde yürütülen Ruslaştırma faaliyetlerinin buna sebep olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Kazan’ın işgaliyle başlayan işgal faaliyetleri birçok yerin işgaliyle devam etmiştir ve Ruslar işgal ettikleri yerlerde alfabe değişikliği, insanları yurtlarından sürme gibi değişik Ruslaştırma faaliyetleri sürdürmüşlerdir.
    Romandaki diğer dikkat çekici konulardan biri de Abutalip Kuttubayev ailesinin başına gelenlerdir. 1951 yılının sonunda Boranlı’ya yeni bir aile gelmişti, bu aile Kuttubayev ailesiydi.. 1941 yılında yani savaşın ilk yıllarında coğrafya öğretmeni olan Abutalip’i cepheye çağırdılar ve daha sonra yaralanarak Almanların eline esir düştü. Almanların esir kampından bir grup arkadaşıyla kaçmayı başardılar ve Yugoslav partizanlarının arasında buldular kendilerini. Daha sonra burada bir süre Yugoslav saflarında savaştılar ve burada Yugoslav savaş madalyasıyla onurlandırıldı. Savaş bittikten sonra yurduna geri dönmek istediğinde şansı yaver gitmiş ve dönmesine izin verilmiş. Diğer cepheden dönen insanlarla aynı haklara sahip olmasa da aynı okulunda öğretmenlik yapmasına izin verilmiş. Bir gün sınıfta ders anlatırken savaş yıllarında yaşadıklarından ve gördüğü coğrafyalardan bahsetti. Çocuğun biri Almanların eline esir düştüğünü ve bunu suç olduğunu kendisini öldürmesi gerektiğini söylüyor Abutalip’e. Bu olaydan sonra da bir daha işi rast gitmemiştir. Birkaç gün sonra işine son verildi ve küçük bir köy okuluna tayin edildiler. Daha sonra 1948 yılında Yugoslavya olayları patlak verdi. Abutalip şimdi yalnızca düşman elinde esir kalmış biri değil, aynı zamanda düşman saflarında çarpışmış biriydi. Bazıları onu anlıyor durumuna üzülüyor ama kimse onu savunmuyordu. Onun buradan da işine son verildi. Boranlı’da bir süre böylece yaşayıp gittiler. Abutalip çocuklarına bir şeyler bırakabilmek için savaş anılarını, milli halk hikayelerini, Boranlı’da geçirdikleri günleri tek tek yazıyordu. Bir gün bir istasyon şefi bunu fark edip onu şikayet ediyor ve tutuklattırıyor. Yazdıklarında hiçbir kötü şey olmamasına rağmen onun yazdıklarını çok farklı şeylere yoruyor. Buradan anlayabiliyoruz ki o dönem yazarları yazmak istedikleri eserler konusunda özgür değildiler. Rejimin istediği tarzda ve konularda yazmak zorundaydılar aksi taktirde vatan haini ilan edilip ya sürülüyor ya da kurşuna diziliyorlardı. Abutalip’i götürdükten sonra bir gün öldüğü haberi geliyor. Buradan birçok sonuç çıkarabiliriz. Yazar burada sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. İnsanlar o dönemde suçsuz yere tutuklanıp, ailesinden ayrı bırakılıp daha sonra da öldürülüyordu. Savaşta düşmana esir düşen kişiyi vatan haini görmek ise akıl karı değil, hatta ve hatta saçmalıktan başka bir şey değil. Esir düşen insanlar zaten bin bir türlü acıyla savaşıyorken üstüne üstlük bir de vatan haini ilan ediliyor. Birçok insan suçsuz sebepten suçlandı ve itibarlarını kaybetti. Daha sonra geride kalan çocukları da bundan etkilendi. Stalin’in ölümünden sonra yumuşayan Sovyet döneminde birçok insanın suçsuzluğu ispatlanıp itibarı geri verildi, fakat insanlar canlarını, mallarını, yurtlarını yani her şeyini kaybettikten sonra verilen itibar neye yarar.
    Savaş başlı başına insanlık dışı bir şey değil mi zaten. İnsanlar barış, huzur, mutluluk içinde yaşamak varken neden kan dökmeye bu kadar meyillidir? Belki de William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanında belirtmek istediği gibi kan dökme, savaş, liderlik uğruna insanlık duygularını yitirme gibi duygular çocukluktan hatta doğuştan insanın içinde var olan şeylerdir. Sadece bunların açığa çıkması için bu duyguların bazı olaylar tarafından tetiklenmesi gerekmektedir.
    Romanda milli halk hikayelerimiz ve tabiri caizse efsanelerimiz de çokça yer tutmaktadır. Romanda Raymalı Aga, Nayman Ana gibi hikayelerin anlatıldığını görüyoruz. Yazarın bunlara yer vermesinin sebebi bence milli değerlerimizi vurgulamak. Çünkü folklor bizim en büyük milli değerlerimizi içinde barındırır. O dönemde insanlara milli kimliklerini unutturmaya çalışıldığını göz önünde tutarsak bu fikir çok da aykırı değil bence.
    Romanın iki farklı olay örgüsü etrafında döndüğünü söylemiştik. Diğer olay örgüsü ise Sarı Özek’te yer alan uzay üssüyle alakalıdır. Rusya ve Amerika ortak çalışma alanı olan bu uzay üssünde bir gün aniden beklenmedik bir olay gerçekleşir. Aniden ortadan kaybolan iki kozmonottan bir türlü haber alınamaz. Daha sonra bıraktıkları bir mektup yoluyla yeni bir gezegen keşfettikleri anlaşılır. Bu gezegen, Orman-Göğsü olarak bilinen, uygarlık seviyesinin en üst düzeyde olduğu, bilimin geliştiği, insanların barış içinde yaşadığı bir gezegendir. Kozmonotlar bu gezegenin dünyalılarla tanışmak istediklerini bildirdiklerinde ortalık karışır. Bir konsey toplanır Amerika ve Rusya ortak bir karara varırlar. Bu karara göre bu iki kozmonotun dünyaya gelmesi yasaklanmış ve keşfedilen gezegenle hiçbir şekilde bağlantı kurulmayacağı kararına varmıştır. Çünkü dünya henüz uygarlık üstü bir gezegenle tanışmaya hazır değildir. Savaşların olduğu, insanların katledildiği, cehaletin en üst düzeyde olduğu bu dünya baştaki yöneticilerin işine gelmektedir. Eğer insanlar bu gezegenin varlığından haberdar olursa ve dünyadaki cehalet son bulursa yöneticiler istedikleri gibi insanları yönetemezler, onları kandıramazlar. Aytmatov daha önce de belirttiğimiz gibi burada da sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. Belki de varlığıyla dünyayı çok farklı boyutlara taşıyacak olan bir haberi ya da bilgiyi sırf kendi çıkarları uğruna reddetmektedirler.
    Buraya kadar bahsettiğimiz konuları özetleyecek olursak; Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında sistemin başındaki yöneticileri, bunlara sorgulamadan inanan insanları, cehaleti, insan yaşamın değersiz bir şey gibi görülmesini, milli kimliğimizi ve benliğimizi unutmamızı çok güzel bir şekilde eleştirmektedir.
  • ...geçmişe gömülmek, onu bugünün sıkıntılarından kurtaran bir merhem gibiydi.
  • Onları düşünmeden geçirdiği her anın geçmişine ihanet olduğu duygusunu taşıyordu ama daha da önemlisi geçmişe gömülmek, onu bugünün sıkıntılarından kurtaran bir merhem gibiydi. Ne var ki bu da tek başına yetmiyordu artık. Yaşam dengesi bozulmuştu. Daha doğrusu kendisine ne olduğunu tam bilemiyordu.
  • ... ama daha da önemlisi geçmişe gömülmek,onu bugünün sıkıntılarından kurtaran bir merhem gibiydi.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Biraz eski biraz yeni kitap okumalarımda bu sefer çok taze yani Ekim 2018 tarihinde çıkmış bir kitapla buradayım. Yine kitabevleri dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında görüp
    (yine kapak önemli) şöyle üstün körü bakmam ve almam bir oldu. Okuma fırsatı ancak bu zamana kaldı.

    Mete Gündoğan'ın daha önce, yine yakın bir tarihte 'Narkoz' #34512777 isimli kitabını okumuştum ve güzeldi.

    "Para Bok Gibi" kitabı da güzel ve bunu baştan söyleyeyim, öneririm.

    Çoğumuzun kullandığı 'vay be, adamda bok gibi para vermiş' lafına benzer cümleyle kitaba başlıyor. Bizde günlük hayatta bu cümleleri kullanmıyor muyuz. O yüzden bazıları başlığa eleştiri getirebilir ama oldukça çarpıcı ve doğal bir başlık.

    Sonra birden geçmişe dönüp, yakın zamanda sonsuzluğa uğurladığım çok değerli arkadaşımı andım. Muhabbetlerimizde şunu söylerdi: "Ben paranın kölesi olacağıma, para benim kölem olsun, para bu dünyada geçerli, para biriktirmekle hayat yaşanmaz" derdi. Dediği gibi standart bir vatandaş olarak aramızdan ayrıldı. Bunu niye yazdığıma gelince kitabın 14.sayfasında geçen,
    "İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı" Özdemir Asaf cümlesi idi.
    Gerçekten de kitapta güzel bir şekilde anlatılan örnekler misali hayatı yaşıyoruz.

    Tefe, tefecilik, faiz, artırma, borç-alacak, arz, talep şimdinin değil insanlık tarihi boyunca irdelenmiş bir konu ve bu kitapta bunu anlatıyor. Tefe, tefecilik kavramlarına da açıklık getiriyor.


    Kitap, Mekke'de gücü elinde bulunduran kabilelerin Kabe'deki putlar vasıtasıyla çevrede oluşan ekonomik imkanları kullanarak (bunun içinde borç para verme ya da faizle borç verme de var), insanları kendilerine bağlayıp, buradan geçinmelerini anlatarak başlıyor.

    Buradan hareketle 'Haram Aylar'a oradan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi sebeplerini de anlatır. Hz.Muhammed'in niçin Medine'ye gitmek zorunda kaldığı da yine başka açıdan burada anlatılır. Ki, bu yaklaşımda o bütünün bir parçası sayılabilir. O zaman burada Mekke'nin
    dinini sorgulayp, Hz. Muhammed'in çatışma sebeplerini de insan kendi içinde düşünmeli ya da benim çok sevdiğim bir kitap olan, Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din (#28428143 ) kitabı, aradığınız
    çoğu şeyi de bulmanıza yardımcı olabilir. İslamiyet geldiğinde kimin ona muhalefet ettiğini ve İslamiyetin kiminle çatıştığını anlatması bakımından çok iyi bir kitaptır.

    Tevrat, İncil ve Kur'an'da faizin yasaklandığını belirttikten sonra örnekler üzerinden hareket ediyor ama o kadar teolojik bilgim olmadığından dolayı bu konularda fazla bir şey diyemiyorum. Ama anlatım dili açısından değil sadece verilen örnekler babında.

    Konunun anlaşılması açısından buraların çok daha dikkatli okunmasında fayda var. Esas okuması kesim ise hurafelere din diye tapanlar ama onlar kendi dinlerini yarattıkları için zaten bu tür kitapları da okumazlar, bu da ayrı bir konu. Çünkü anlasalar o taptıkları hurafelerden sıyrılırlar diye düşünürken yine Ali Şeriati, Dine Karşı Din'in ( #28428143 )
    eğer okunmadıysa mutlaka okunmasında fayda var diyerek sonlandırıyorum.

    Yazar Mete Gündoğan o kadar güzel anlatmış ki, yani laf cambazlığı, uzun diyaloglar, anlaşılmayan cümleler ya da
    artık devrini tamamladığı halde hala o çok eski kelimeleri de (sanki onlar yazılmazsa millet dinsiz olacak yahu)
    kullanmayarak herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir hale getirmiş konuyu.

    Herkesimden insanın okunmasında fayda olacağına inandığımı belirterek, belki okuyanlar arasında hurafe bataklığına düşmüş olanlar da tekrar 'imana :)' gelir diye de düşünüyorum. Mesela "Zekat" konusu çok fazla konuşulmaz. Varsa yoksa 'namaz kıldın mı, oruç tuttun mu, kurban kestin mi' eee, Zekat verdin mi ve Zekatla ilgili ne biliyoruz?

    Ayetler eşliğinde faiz almadan da ticaret yapılacağını ve borç verileceğini, anlaşılır bir dille 'herkesin anlayabileceği şekilde'
    anlatıyor yani anlatmaya çalışmıyor, doğrudan anlatıyor. Faiz yerine Zekat üzerinden işler yürütülmeye çalışılsa o zaman
    çoğu şeyin daha hızlı çözüleceğini de belirtiyor.

    İslam'da Riba ya da faizin her durumda yasaklandığını anlatması bakımından ve kullandığı dilinde aydınlatıcı ve anlaşılabilir olması dolaysıyla kitap çok rahat bir şekilde okunup, anlaşılabilir.

    Osmanlı'ya vakıflar aracılığıyla bu faizin girmesini de örneklerle anlatırken yine buna karşı çıkan ve öncülük edenleri de gösteriyor.

    Mete Gündoğan, varolan düzenin yanlışlarını anlatıyor. Bunu yaparken de deyimleri yerinde kullanıp, olayların daha da netleşmesini sağlıyor. Zor, çetrefilli bir konuyu anlatmak gerçekten de zor ama yazar bunu güzel bir şekilde başarmış. Okuyucuya 'bildiği' ya da 'duyduğu' düzenin 'yanlışlarını' anlatarak 'doğruya' ulaşmasını hedefliyor. Ama bunu yaparken de beni takip edin demiyor. Kitapta çok güzel belirttiği gibi 'imamlar ve hocalar bize bunları böyle anlatmıyor' cümlesini sorgulamaya başlıyor. İşte çoğu sorunun da kaynağı bu maalesef. Gelenekler din olmuş, o imamlar ve hocalar da o dinin ruhbanları olmuş. Örneğin, X hoca diyorsa doğrudur cümlesini ele aldığımızda o X hocanın doğru bildiğini
    nereden biliyoruz, 'okumuş o bilir', peki, yanlış biliyorsa, 'günahı onun boynuna' diyerek kurtuluşa ermeyi amaçlayan bir sistemin içindeyiz. Hatta hocaya güvenmekle ilgili Kanuni Sultan Süleyman'a adfedilen bir alıntıyı paylaşmak istedim. Gerçekten de ibretlik bir olay diyelim:

    "Bunun artık efsaneleşen bir fıkrası vardır :

    Kanunî, bir gün ölünce, beni husûsî çekmecemle gömünüz, demiş. Cenazesine, birlikte gömülmesi vasiyeti var, diye bunu da getirmişler. Kanûnî gömülmüş ; sıra çekmeceye gelmiş, ulemâ, birlikte gömülmek caiz değildir, ama padişah vasiyet etmiştir, yerine getirilmesi vaciptir, diye münakaşalar olurken çekmece taşıyanın başından kurtularak yere düşmüş, parçalara bölünmüş ve içinde bir çok ufak ufak kâğıtlar etrafa dağılmış. Defin merasimi esnasında hazır bulunan Şeyhülislâm Ebussuud Efendi bunlardan birkaçının yerden alarak bakmış,
    hemen hepsi Kanunî’nin emriyle kendisinin verdiği fetvalar.

    Bunun üzerine : Ey Süleyman! Rûzi cezâda sen bu işi neye böyle yaptın? Ebussuud fetvasını verdi. Buna neden lüzum gördün. Ebussuud reyiyle hareket ettim. İşte fetvası diye kendini bütün sorgulardan kurtaracaksın.
    Ya ben de oraya varınca halim nice olacak, diye ağlamış.

    Resimde görülen bu çekmece ile bir münasebeti olabilir mi diye buraya naklettim." (Kanuni Armağanı, TTK, 2.Baskı 2001,S.306, Süheyl Ünver)

    O resim: https://resmim.net/f/nnbbny.jpg


    Şimdi rivayete göre Kanuni kendini bu şekilde kurtarmaya çalışırken biz bu devirde nasıl kurtulacağız.

    Mete Gündoğan durumu anlatırken kimseyi de rencide etmeden bunu gerçekleştiriyor. Çünkü derdi bağcıyı dövmek değil üzüm yemek.
    Ama okurken de şunu görüyoruz: Kendisini 'İslamcı' addedenlere de savaş açmış. Sizlerin bunu söylemesi lazımken siz kalkmış 'eski düzen ve gelenekleri' tekrarlayarak varolan yanlışı yanlış olarak devam ettiriyorsunuz. O zaman sizin o mesleğiniz yani 'imam, hocalık' nerede kaldı'. Esas sizlerin konuşması var diyerek, bu cenaha da sesleniyor. Ama bu cenahın belli bir kesimi hurafe, biat, bidat, tağut, tarikat, cemaat içine o kadar batmış (ya da girmiş) ki, zaten görmez, duymaz, bilmez olmuşlar. (Herkese söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın, önemli bir kesmi tenzih ederim)

    Örneğin, yakın zamanda yeni bir kavramla tanıştık. Kripto para. Bitcoin. Belki de çoğu kişi bunu duymamıştır ve tam olarak ne olduğu da şu aşama da -anlatıldığı kadarıyla - bilinmiyor. Mesela bu konuyu da işlemiş ve gidilen yolun önündeki sis perdesini aralamaya çalışmış.
    Niçin kayıt para, mal para, kripto paraya doğru gidildiğinin sebeplerini de anlatıyor.


    Kitabın sonlarına doğru 'Yeni Bir Model Yeni Bir Dönem' başlığı altında anlatılan ise oraya kadar anlatılanların nasıl değişeceğine dair yeni dönem düşünceleri. Ama bunu yaparken de ben buldum da demiyor, sadece Kur'an'da bundan zaten bahsedildiğini belirterek bir yol çizmeye çalışıyor.

    Şimdi kitabın bu kısmını okuyan çoğu kişi hemen şunu söyleyebilir: 'Bu olmaz ya!', 'Tutmaz' (ne yani balık mı tutuyoruz:)), 'Mantığı yok' (sanki şu andakiler çok mantıklı da), 'Yürümez' (sanki ötekiler çok iyi yürüyorda) veya 'bu zamanda olmaz, imkansız, yanlış, hatalı' gibi gibi çeşitli savlar ortaya atabilirler.

    Bu sefer de ben yazarın yerine geçerek niyet okuma yapıyorum: 'Ey muhterem! Ben bunu daha yaşanabilir dünya için öneri olarak sundum. Kur'an'da faizin yasaklandığı ve yasaklanma sebebi aleni anlatılıyor ve ben de buradan hareket ediyorum. Bugün yani şu an hemen bunu uygulayıp da yine hemen mükemmel sonuç alırız demiyorum ki. Şu anda varolan sistemler zaten binlerce yıldır değişe değişe buraya kadar geldi. Bak, şimdi de tek para, tek dünya ve kripto paraya doğru gidiyor. Tabi ki, bahsettiğim düzenin de yerleşmesi, kabul edilmesi, insan unsuru, inanç, felsefe, karakter, zaman gibi çeşitli etkenlere bağlı.' (Bu kısım tamamen niyet okumadır yazarı bağlamaz, bana ait)

    Kısaca, Mekke'deki müşriklerin faizli borç para düzeninden bu zamana kadar geçen sürede ve dinler içinde faizle ilgili kavramlara kadar ve oradan da şu andaki sistemler ve kripto paraya kadar varolan yapının temelden bozuk, yanlış ve insan onuru için ahlaksızca bir sistem olduğunu anlatıp, çıkış yolu olarak da, Kur'an'da faizin yasaklanma sebeplerinden hareketle yeni bir bakış açısı (bu tarz başka kitap okumadığım için)
    getiriyor. Mekkeli müşriklerin İslam öncesi dönemde yaptıkları rezilliğin devamının şu an hala nasıl devam ettiğini anlatması açısından önemli.
    Tabi kitabın temeli olan, İslam öncesi müşriklerin faiz sarmalına Kur'an'nın verdiği cevap (ve çözüm) ve oradan hareketle 'İslami bir çözüm sunuyor'.
    Tüm şeylerin kaynağının bu faiz, borç sarmalı olduğunu da belirtiyor.

    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim. Sıradan bir okur olarak anlayabildiklerimi aktarmaya çalıştım. Yazamadığım, değinemediğim konular da var.
    Mutlaka alın, okuyun diyorum. Sonuç kısmı belki şu anki dünya şartlarında yazarın belirtiği şekilde olması zor gözüksede, yarının ne göstereceğini kimse de bilmiyor. O çerçevede biraz daha geniş açıdan son bölüme bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Sadece yazara şunu sormak isterim. Anlattığınız düzen (hedeflenen) şu an ki dünyada örneğin bizlerin ilkel diye nitelendirdiği kabilelerde yaşanıyor mu? Hiç bu konuda araştırma yapmış mı? Ya da bir benzerlik kurulabilir mi? Çünkü orada 'ortak payda', bölüşüm var diye biliyoruz? (ya da belgesellerden gördüğümüz kadarıyla)
    Teşbihte hata olmaz diyerek, konuyu kapatıyorum.

    + Bu kitabı 21-22/Kasım/2018 tarihinde okuyup 23 Kasım 2018 tarihinde inceleme yazısını siteye ekledim.
  • Zihnim, bedenimden ve dünyadan milyonlarca kilometre uzakta da olsa, ayağımın bastığı yerdeki her şeye hakim olmalıyım diye düşündüm hep. Gerçek deha budur! Farklılıkları yüzünden itilip kakılan bir gerizekalı olmak utanç vericidir. Yapılması gereken kalabalığın arasına karışmaktır. İnsanlar arasında gömülmek. Ancak o zaman linçten kurtulabilirim. Benimkisi bir tür hastalık belki de. Yersiz bir ukalalık, bir saplantı. İki dünyaya da hakim olma isteği. Hayale ve gerçeğe.. Tabii kabul etmeliyim ki bu tutku tamamen geçmişe ait.