• Hayatımızın tabloları kaba mozaiklerle yapılan resimlere benzer, ki yakından bakıldığında hiçbir etkisi yoktur, güzelliklerinin anlaşılabilmesi için belli bir bakış mesafesi gereklidir. Dolayısıyla arzu ettiğimiz bir şeyi ele geçirmek için onun değersiz ve doyurucu olmaktan uzak olduğunun anlaşılması gerekir; her zaman daha iyi
    şeylerin beklentisiyle yaşıyorsak eğer, aynı zamanda çoğu kez geçmişte kalan şeyler için pişmanlık ve özlem de duyarız.
  • Hayatımızın tabloları kaba mozaiklere yapılan resimlere benzer, ki yakından bakıldığında hiçbir etkisi yoktur, güzelliklerinin anlaşılabilmesi için belli bir bakış mesafesi gereklidir. Dolayısıyla arzu ettiğimiz bir şeyi ele geçirmek için onun değersiz ve doyurucu olmaktan uzak olduğunun anlaşılması gerekir; her zaman daha iyi şeylerin beklentisiyle yaşıyorsak eğer, aynı zamanda çoğu kez geçmişte kalan şeyler için pişmanlık ve özlem de duyarız. Diğer taraftan içinde bulunduğumuz anı sadece gelip geçici, ömürsüz bir şey olarak görür ve ona sadece hedefimize ulaştıracak bir araç nazarıyla bakarız. Dolayısıyla çoğu insan, hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında bütün ömrü boyunca ad interim yaşadığını görecek ve dikkat etmeksizin ya da tadını çıkarmaksızın bakıp geçtiği bir şeyin hayatın ta kendisi olduğunu, - bir başka söyleyişle, yaşamayı beklediği (ya da beklentisi içinde yaşadığı) şeyin bizzat kendisi olduğunu görüp şaşıracaktır.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 67 - Say Yayınları
  • Hayatımızın tabloları kaba mozaiklere yapılan resimlere benzer, ki yakından bakıldığında hiçbir etkisi yoktur, güzelliklerinin anlaşılabilmesi için belli bir bakış mesafesi gereklidir. Dolayısıyla arzu ettiğimiz bir şeyi ele geçirmek için onun değersiz ve doyurucu olmaktan uzak olduğunun anlaşılması gerekir; her zaman daha iyi şeylerin beklentisiyle yaşıyorsak eğer, aynı zamanda çoğu kez geçmişte kalan şeyler için pişmanlık ve özlem de duyarız. Diğer taraftan içinde bulunduğumuz anı sadece gelip geçici, ömürsüz bir şey olarak görür ve ona sadece hedefimize ulaştıracak bir araç nazarıyla bakarız. Dolayısıyla çoğu insan, hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında bütün ömrü boyunca ad interim (geçici ) yaşadığını görecek ve dikkat etmeksizin ya da tadını çıkarmaksızın bakıp geçtiği bir şeyin hayatın ta kendisi olduğunu, - bir başka söyleyişle, yaşamayı beklediği [ ya da beklentisi içinde yaşadığı] şeyin bizzat kendisi olduğunu görüp şaşıracaktır.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 67 - Say Yayınları
  • “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    https://1000kitap.com/AdemYesil Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    https://1000kitap.com/diyetcibaba Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Çakır Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Ö. Gülşah şirin €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı https://1000kitap.com/beyzayz Yasee Ömer Gezen Nilüfer CEYLAN* Nesrin A. https://1000kitap.com/shadowfax Gül Mira mira Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç M. Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) https://1000kitap.com/nemesis13 fazi Mithril / Mia Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Çaça https://1000kitap.com/pikacu_ Volkan Karadağ https://1000kitap.com/rolann https://1000kitap.com/Kadimce Oğuzhan Afacan Rose kai Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!


    Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
  • 250 syf.
    ·1 günde
    Ankara’da yaşayan yazarın, anne ve babası Denizli'nin bir kasabasında yaşıyordu. O kış yazarın babası Aziz Bey yol bilmeden hem oğlunu görmek hem de sol bacağına protez yaptırmak işin trene binip Ankara'ya gelir. Yazar babasını karşılamak için kış günü Ankara Garı'na gider. Arabasını alır eve getirir. Aziz Bey oğluna Ankara'ya geliş amacını açıklar. Şu ana kadar birçok şehirden gelip sol bacağı için ölçü alıp protez yapmışlardı. Aziz Beyin dediğine göre bunlar sadece boş laf etmekle, marangozdan çıkmış kaba saba bir şey yapmakla kalmışlardı. Aziz Bey Ankara'da işin ehli olan İsfendiyar Mercan adında meşhur bir profesör olduğunu söyler. Ertesi gün yazar ve babası Mercan Medikal'e giderler. Yolda kalan bir arabaya yardım etmek ister Aziz Bey, aklı orda kalır. Hastanede yaklaşık bir saat boyunca her şey ince ayrıntısına kadar konuşulur, egzersiz yapmanın önemine değinilir. Birkaç gün sonra gelen protez bacak ile Aziz Bey egzersizlere başlar. Oğlu da babasıyla gider saat beşe kadar orda beklerdi. Bir iki gün sonra Aziz bey oğluna orda boşuna beklememesi gerektiğini söyleyip onu oradan gönderir. Aynı gün çıkış saatinde yazar babasını almaya gelir ama babasının erkenden çıktığını öğrenir. Telaşlanıp onu aramaya koyulur. O sırada Sezenler Sokaktaki Özdemir Kırtasiyeden telefon alır. Babası ordaymış. Gittiğinde babasını üstü başı çamur içinde görür. Hemen eve giderler. Aziz Bey Mercan Medikal'de egzersiz yapmayı kendine yediremediği için oradan erken çıkıp, aşağı doğru gelirken farkına varmadan üstü karla örtülü bir havuzun içine girdiği için bu halde olduğunu söyler. Ordan geçen insanların ona bakmadan geçmesine çok şaşırdığını söyler. Ertesi gün Mercan Medikal'e giderler biraz egzersiz yaptıktan sonra Aziz Bey artık Denizli'ye dönmek istediğini söyler. Doktor ve oğlu ikna etmeye çalışsa da Aziz Bey Nuh der peygamber demez. Oğlu onu otobüsle kasabaya gönderir.

    Aziz Bey Denizli'ye döndükten sonra yazar, eşi Seher ve kızı Ayperi ile baş başa kalır. Akşam eve döndüğünde eşi ona olanlar hakkında soru sorar. Yazar da babasının ona anlattıklarını ve dedesi hakkında bildiklerini eşine anlatır. Aziz Bey'in geçmişte yaptığı kazaya da eşi yazar kafasını dağıtsın diye anlattırır. Anlatılanlara göre Aziz Bey arabaları çok seven biriymiş. Çeşit çeşit arabalar satın alırmış. Bir aralar tır şoförlüğü de yapmış olan Aziz Bey Arabistan'da(Tebük) iken gece vakti bir tıra çarparak yaptığı kaza sonucu sol bacağını kaybetmiştir. Kazayı duyan tırın sahibi Almanya'dan gelmiştir. Bu şoför Aziz Bey'in bir aralar iki ortağından biriydi. Yazar da babasının yanına gitmek için epey mücadele etmiş gümrük görevlileriyle. Yıllar önce Aziz Bey ve iki arkadaşı, ortaklaşa bir minibüs alır. Sonrasında iki arkadaşı hisselerini Aziz Beye devreder. Şoförlüğü üstlenen Aziz Bey, kasabalının her işine koşar; yolcu ve eşya ayırt etmez gece gündüz çoğunlukla veresiye çalışır. Bir zaman sonra Aziz Bey veresiyelerin tahsili için çıktığında bir kuruş bile almadan döner, veresiye defterlerini ateşe atar. Yazar bütün bunları eşine anlatırken kızı Ayperi bir rüya görür. Ertesi gün babasına rüyasını anlatır.

    Babası Ankara’dan gittikten sonra durumundan endişe duyduğu için kızını ve eşini alarak memleketine gider. Evlerinin kapısına sarkan ve geçmeye engel olan babasının kesmeye kıyamadığı erik ve asmanın altından geçerek eve girerler. Sonrasında babası onların deyimiyle gazele karışır çoğu kez yaptığı gibi. Yeğenini görmeye gelen Hüseyin ve İzzet Dayı ile yazar sohbet ederler. Gülfem Yengenin eşek olayından söz açarlar. Eşeğin tepmesi sonucu Gülfem Yenge bastonla yürür hale gelmiştir.

    O gün yazar ve kızı Hüseyin Dayının atının yanına gider. Ayperi atın fotoğraflarını çeker. Anlaşılan atı Hüseyin Dayı için epey önemliydi. Ama atı yaşlanıp hastalanmıştı. Yarın sabah iyileşmesi için kasaba halkının söz ettiği otu göneş çıkmadan bulmak için kayalıklara gideceğini söyleyerek yeğeniyle vedalaşır. Ertesi gün yazar ailesiyle Ankara'ya döner.

    Sonra uzun bir süre Aziz Bey evden ayrılır. Bir münibüsle döner eve. Aylarca onunla uğraşır. Bu minibüs hareket halindeyken epey ses çıkarıyor, geçtiği yerlerden siyah sıvı şeklinde yağ bırakıyordu. Hatta bu yüzden Gülbahar Yenge yazarın annesine söylenir. Durumu öğrenen Aziz Bey bir daha minibüsünü Gülbahar Yengenin evinin önüne park etmedi. Bir gün yokuştan hızla inerken bu minibüs bir arabaya çarpar. Aziz Bey hem davalık olur hem minibüs elinden alınır hem de arabanın sigortası olmadığı için epey para cezası öder.

    Yazar uzun bir süre sonra babasının durumunu annesine sorduğunda Aziz Bey'in kalça kemiklerinde kireçlenme oluştuğundan iki değnekle bile yürüyemediğini öğrenir. Yazar eylülün başında babası için Ankara'da özel bir üniversitenin hastanesinin ortopedi bölümünden alır hemen. Tekrar Denizli'ye doğru yola çıkar. Yolda her zaman olduğu gibi kendini türkülere verir. Bir an gözüne bir beyazlık yansır. Yazar hayal gördüğünü düşünür. Hüseyin Dayının atı gözünde canlandı sanır. Ama dayısının atı sürkırı değil, doruydu bunu fark eder. Ankara'daki hastane de kalça kemiklerinde kireçlenme olduğunu bunun için ameliyat olması gerektiğini söyler. Aziz Bey ameliyat olmayı kabul etmez. Kasabaya fizik tedavi için gitmek ister. Ertesi gün yazar babasını almak için tekrar Denizli'ye doğru yola çıkar. Yolda yine görünüp kaybolan atı görür. Babasıyle birlikte hastaneye giderken yolda babası Gömü'de yavaş gitmesini söyler. Yazar bunun nedenini öğrenmek ister. Aziz Bey de iki yıl evvel karakış bastığında Gömü'yü televizyonda gördüğünü söyler. Karakışta Gömü halkının, üzerinde geçtikleri bu yolda kalanlara nasıl yardım ettiğini anlatır, kendini tutamayıp ağlar. Buranın bambaşka bir yer olduğunu onun için buradan geçerken yavaş gitmesi gerektiğini söyler. Hastanede fizik tedavinin bir yararının olmayacağını öğrenirler. Ama Aziz Bey ısrar edince iki hafta fizik tedavi görmesini uygun görürler. Bir merkezle anlaşırlar, başlangıçta çok iyi karşılanırlar ama yazar eve geldiğinde annesinden kendilerine yemek verilmediğini öğrenince kan beynine sıçrar. Aziz Bey bu tedavinin gereksiz olduğunu ileri sürerek ordan çıkmak ister. Yolda fizik tedavi merkezinde annesine battaniye verilmediğini şaşkınlık içinde öğrenir.

    Bir süre sonra iyice perişan olan Aziz Bey Gülfem Yengenin doktoru Tongo'ya götürmesini ister oğlundan. Yazar gelip babasını Isparta'ya götürür. Ama bu hastane de ameliyat olması lazım der. Ordan kasabaya gelirler. Evde tüm akrabaları toplanır. Yazar başından geçen sütkırı at hikayesini İzzet Dayı ve annesine anlatır laf arasında. Hüseyin Dayının atı iki ay önce ölmüştü. Şaşkınlık içinde dayısının at kişnemesini telefon zil sesi yaptığına şahit olur. Annesi kardeşinin atının özlem ve sevgisinden dolayı böyle yaptığını söyler. Ankara'ya döneceği vakit Eyüp Amca yazarın yanına gelir, at hikayesi kulağıma çalındı der. Ardından da o at "ecel atı"dır der. Birkaç gün sonra annesinden İzzet Dayının öldüğünü öğrenir.

    Yazar günler sonra babası için bir tekerlekli sandalye getirir. Ama babası hiç oralı olmaz. En çok tuvalete giderken zorlanan Aziz Beyi bu sandalye tatmin etmemişti. Yazar yine de kullanabilsin diye merdivenlerin yanına bir rampa yapsın diye Musa'yı çağırır. Rampanın yapımında herkes emek sarfetti ama Aziz Bey o sandalyayi kullanmadı.
    Yazarın kardeşi Nihat babasının sonuçlarını öğrenmek için Denizli'de kalır. Sonuçlarda babalarına Lefoma teşhisi konulmuştu. Bunu anne ve babalarından gizlerler. Yazar babasına annesinin şaşırmasına rağman seyyar bir tuvalet alır. Yıllar önce yazar ile tanışan ve onun kitaplarını ezbere bilen kızıl saçlı bir akademisyenin onun hakkında yazdığı yazıları okurken hayli öfkelenir. Bunun için ona dava açmayı düşünür. Yazar bunu ailesi hakkında yazılanları anlatmadan Aziz Bey'e de anlatır. Aziz Bey de hoş karşılamaz bunu ama oğluna "sana da aldatılmak yakışırdı zaten, öteki türlüsü yakışmazdı" diyerek onu "Allah'a havale et" der. Bekir ilginç bir rüya görür.Bekir rüyasında İzzet Dayının kefen içinde iki kat boyunda gördüğünü söyler. Rüyasında İzzet Dayının Aziz Beyi almaya geldiğini ama daha hazır olmadığını gördüğü için de gittiğini gördüğünü söyler. Bunun için hayra vesile olsun diye yazar ve kardeşi gofret dağıtırlar. Bu rüyadan da babalarına söz etmezler annelerini de tembihlerler.

    Aziz Bey artık geçmişi sıklıkla hatırlar. Ölmüş oğulları Suat'la ilgili sorular sormaya başlar. Yazarın annesi işini görebilsin diye odaya bir ip asar ama bu ip de işe yaramaz. Bir gün yazar sigarasını içerken Aziz Bey koşar adımlarla yanına gelir. Halasının oğlu Necati'nin İstanbul'da deniz astsubay okulu kazandığını söyler. Cebinden bir zarf çıkarark Necati'nin istikbali buna bağlı der. Necati'yi bulup ona verirler zafı. Necati çok mutlu olur. Necati'nin yanına giderlerken bir sürünün içinden geçerler, dört hayvanın ölmesine ve iki hayvanın yaralanmasına sebep olurlar. Dönüşte babası hayvanların parasını çobana verir. Çoban da bunun üzerine yaralı hayvanları alabileceğini söyler ama Aziz Bey onları kesif fakire dağıtmasını söyler.
    Yazar Ankara'da Gülfem Yengenin ölüm haberini alır. Birkaç gün sonra da babasının iyice kötüleştiğini öğrenir, kardeşi Nihat'la beraber babasını Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'ne götürürler. Orda Firuze adında bir kadın babasına geçmiş olsun dileklerini iletir. Doktorlara göre artık hastaya acı çektirmeye gerek yoktu. Aziz Beye bir idrar kesesi verip eve gönderirler. Zamanla durumu daha da kötüleşir, ölmüş çocukları olan Suat'ı dilinden düşürmez olur. İyice yemeden içmeden kesilir. Yazarın annesi de rüyasında beyazlar içinde bir çocuk gördüğünü söyler. Yazar bu çocuğun sürekli gördüğü çocuk olduğunu annesine söylemez. Nihat eve gelenlere artık engel olmasın diye erik ve asmayı babasından habersiz keser. Son zamanlarda Aziz Bey sadece "su" diyebiliyordu. Ama su getirildiğinde de içmezdi. Çünkü o aslında "Suat"demek istiyordu. Yazar Ankara'da iken Aziz Bey hayata gözlerini yumar. Yazar ve eşi apar topar memleketlerine gelip Aziz Beyi gömerler.

    Değerlendirme

    Bu Yol Pasin'e Gider
    Döner Tersine Gider
    Şurda Bir Garip Ölmüş
    Kuşlar Yasına Gider

    “Bu dağlar kömürdendir” türküsünde geçiyor bu sözler. Araştırdığıma göre de romanın ismi de bu türküden geliyor. Aslında kitapta geçen türkülere baktığımızda kitabın özetini, kaybolan değerleri yazar kendine yoldaş olan türküler eşliğinde veriyor diyebiliriz.
    Yazar özel hastanede bir battaniye istemeye çekinen, aldatılan oğlunu "sana da aldatılmak yakışırdı, zaten öbür türlüsü" diye teselli eden saf Anadolu insanının hayatla mücadelesini, Anadolu’ya ait özellikler olan akraba ziyaretleri tekrara düşse bile çok güzel aktarmış.

    Kitap baba figürü üzerinden ilerlese de mistik ögeler, Denizli insanının gelenek ve inançları üzerinden aktarılmıştır.
    Sıradan ve kimilerine göre evrensel bir konuyu yerel motiflerle çok güzel aktarmış.

    Araya sıkıştırılan ilginç birtakım olaylarla okuyucu uyanık tutulmaya çalışılmıştır.
    Ankara’dan Denizli’deki kasabaya giderken yazarın peşine sürekli takılan, ecel atı olarak yorumlanan ve İzzet Dayının ölümü üzerine daha da gizemli hale gelen bu at, kitap boyunca beni heyecanlandıran bir taraftı. Bu at kitabın sonuna kadar gizemini koruyup okuyucunın zihninde yer ediniyor.
    kitabı benim için renkli kılan diğer bir taraf da Beyaz gömlekli çocuk oldu.
    Bu çocuk, Denizli’deki kasabanın balkonunda sigara içerken sürekli yazarın karşısına çıkıyor, birden bire ortadan kayboluyor. Daha sonra bu çocuğun yazarın annesinin rüyalarına girdiğini görüyoruz.
    Bu beyaz gömlekli çocuk Aziz Beyin cenazesinde namaz kılar halde ifade ediliyor. Bu da ayrı bir gizem başlı başına. İki durumunda ortak yanı gerek sütkırı at, gerekse beyaz gömlekli çocuk, sürekli bir görünüp aniden ortadan kaybolmakta.

    Aziz Amca'nın yatalak olduğu süreçte eşinin onunla bir çocuğa bakarcasına ilgilenmesi beni en çok etkileyen şeylerden oldu.
    Kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı, aldatmaların üst safhada olduğu bu devirde o sayfaları okuyunca bile insan etkilenmekten kendini alamıyor.
    Aile kavramının değersizleştiği bu zamanda bize bazı şeyleri hatırlattığı için sevdim bu kitabı.

    Aziz Bey'in eşinin ona bakması birbirlerine olan sevgileri oğullarının sabrı, babalarının yanında olmaları insan acaba hala kaldı mı böyle insanlar dedirten bir kitap. Hangimiz bitmeyen işlerimizden kafamızı kaldırıp annemiz babamız nasıl diye sorabiliyoruz? Kitap "aile olmayı" en yalın haliyle gösteriyor bizlere.
    Kitap için bir nevi insanın kendisiyle iç hesaplaşması diyebiliriz.

    "Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü" diyor yazar. Kuşkusuz kitabı okuyan herkes "benim babam çocukluğumda neydi" demiştir. Kuşkusuz herkesin cevabı farklı olacaktır. Çünkü; babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.

    Yazar yanakta oluşan çukurun ardına o kadar fazlaca anlam yüklemiş ki Aziz Bey hakkında çok şeyi rahatlıkla anlayabiliyoruz. Kitabın kapağında kapak fotoğrafı yer alan Nuri Bilge Ceylan'ın sanat anlayışı misali anlatılan hikayeler betimlemeler sayesinde fotoğraf gibi aktarılıyor.

    Kitap bize bir otobiyografi gibi gelebilr. Fakat yazar kızıl saçlı akademisyen üzerinden bizlere bunlar kurmacadır demektedir.

    Kısacası kitap için; karı-koca arasındaki fedakarlığı, akrabalık nedir hissi, acıya nasıl ortak olunur, aile olabilme bilinci, geçmişe ve anılara sadakati, yardımseverliği sade ve anlaşılır bir dil kullanarak, akıcı bir anlatımla okura sunan ders niteliğinde bir roman diyebiliriz.