• Bir diyarın Karanlıklar Prensi varmış. İçi kapkara, zifiri karanlıkmış; geçmişte yaptıklarıyla acılıymış. Nice duyguları katletmiş, nice canlar yakmış, sevmiş-sevilmiş, yanmış. Boş bir anında, kendi emriyle kendini zindana attırmış.
    Bir de o diyarda Kaos Prensesi yaşarmış, aydınlığa özlem yüklü. Hiç kimseye güvenmezmiş; her saniyesi yıkım, geçmişi kıyametler doluymuş. Zamanında öyle kırbaçlar yemiş ki, kendine izler bırakmış unutmamak için.

    Prens ve Prenses, bir gece tanışmışlar bir yerlerde.

    Prens kendisi çıksa da çıkarmamış yüreğini zindanından o gece. Prenses sezmiş içindeki karanlığı, onun Karanlıklar Prensi olduğunu daha bilmeden. Bir el atsa çıkarır sanmış onu karanlıklarından, ama kendi kaoslarına da bulaştırmadan.
    Prens ise geçmişteki acıları hatırlamış prensese bakınca, elinde kılıcı nice saldırıları varmış kaos akşamlarında. Anlatmak istemiş, fakat prensesin güvensizliği engellemiş. İlk gecelerinde prens zindanına çekilmiş, prensesse hafızasında yanlış yer vermiş prense.

    Zaman geçmiş, yine karşılaşmışlar ilk tanıştıkları o yerde.

    Masal bu ya prens zindan kaçamaklarındaymış, prenses ise durgun kaos sonrası aydınlıklarında.
    İşte o gün birbirlerini çeken zıtlıklarında ortaklık görmüşler. Prens sahte ışıklarıyla gelmiş her buluşmalarına, prenses kaoslarını kilitlemiş prensin ziyaretlerinde. Mutluymuşlar ortada geçmiş yokken, gözleri değmiş, sözlerle okşamışlar birbirlerini.

    Prenses melek kadar güzel, Prens ulaşılmayacak kadar güçlü.

    Sonra birbirlerine geçmişten bahsetmeleri gerekmiş!
    Tabi hayat bu ya biri karanlıklar, diğeri kaoslarla yaşarmış. İkisinin karışımı akıl almaz derecede zararlıymış!
    Prenses umursamamış; Prens ise gururluymuş, "Savaşırım!" diye hazırmış.
    Prensin sarsılmaz, ışık sızdırmaz, hep sakin bir karanlığı varmış.
    Gün gelmiş prenses bilmeden aydınlık bir kaos yollamış prensin karanlığına!
    Prens huzursuz olmuş bir süre, aydınlığa dokunmamış!

    Son gecelerinde anlamışlar birbirlerini sevdiklerini!
    Prenses kaoslarıyla anlaşmazlığa düşmüş. Korkmuş prense yeni kaoslar yollamaktan. Çünkü göremiyormuş prensin içini karanlıktan, Prens anlatmadan bilemiyormuş.
    Zaman geçmiş prensesin aydınlık kaosları kararmış, prens üzülmüş ışık bulamamış aydınlatmak için. Sonra aydınlık karanlığa dayanamayıp ölmüş, kaos görünmez olmuş karanlıkta.

    İstese de gitmeyi prenses, prens veda etmemiş ona...
    Çünkü masal daha bitmemiş.
  • Murat Bardakçı
    Adalar’da atlara karşı yapılan ve katliam boyutuna gelmesine ramak kalan eziyetleri haftalardan buyana gazetelerde okuyor, zavallı kurbanı hayvanların ne hâle getirildiklerini ekranlarda görüyoruz…

    Faytonlara çekilen atlar doğru dürüst zaten beslenmiyor, aç-bîilâç çalıştırılıyor, iş görecek dermanları kalmayınca da ölmeleri için bir tarafa atılıyorlar; yerlerini aynı şekilde katledilecek yenileri alıyor ve zavallı atları bu âıbetten korumak isteyen hayvanseverler de faytoncuların saldırısına uğruyor!

    Gönüllülerden oluşan, bu facialara ellerinden gelebildiğince ve imkâlarının yettiği ölçüde mâni olmaya çalışan “Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği”nin birkaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Adalar’da faaliyet gösteren 272 faytonda 1540 at mevcut; atların 230’u Büyükada’da çalıştırılıyor ama her sene 400’ü açlık, susuzluk, bakımsızlık ve kazalar sebebi ile ölüyor…
    Büyükada’da birkaç ay önce telef olan atlardan biri (Sözcü Gazetesi’nden)

    BELÂ ÜSTÜNE BELÂ YAĞDI

    İstanbul Adaları’nın hayvanlar bakımından aslında geçmişten gelen kötü bir şöhreti vardır ve Hayırsızada’da iki defa yapılan köpek katliamı bizim için tam bir utançtır!

    Önce, bu rezaletleri hatırlatayım:

    Dört ayaklı mahlûkların adedi İstanbul’da her zaman fazla olmuş, köpek sayısındaki artış patlama halini aldığı zamanlarda devrin iktidarı çare aramış, bulunan çare genellikle köpekler için bir “toplama kampı” teşkili olmuş ve kamp Marmara’nın ortasındaki Hayırsızada’da kurulmuştu.

    İstanbul köpekleri ilk toplu sürgünü 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İkinci Mahmud zamanında yaşadılar. Hükümdar, İstanbul’da ne kadar köpek varsa tutulup Hayırsızada’ya gönderilmesini buyurdu, birkaç gün boyunca şehirde belki de tek bir hayvan kalmadı ama İstanbullulardan tepkiler geldi. Halk “Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir, başımıza iş açılır, köpekleri orada bırakmayalım” diye homurdanmaya başlayınca Hayırsızada’daki sağ kalan köpekler yeniden teknelere konup İstanbul sokaklarına salındılar ama beklenen uğursuzluk da gecikmedi: Yunanistan isyan edip artık bağımsız olduğunu duyurdu, Avrupa donanması Navarin’de Türk donanmasını ateşe verdi, tek bir savaş gemimiz kalmadı.

    Sonra aradan seneler geçti, 1910’a gelindi ve köpek meselesini çözmeye bu defa İstanbul’un “Şehremini”, yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyundu. O senenin Haziran’ının ilk günlerinde İstanbul’daki bütün köpeklerin tekrar Hayırsızada’ya yollanmasını emretti, iktidardaki İttihadçılardan da destek aldı ve birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek çatanalara yüklenip mecburi bir ada yolculuğuna çıkartıldı.

    Hayırsızada sadece kayadan ibaretti, üzerinde dikili tek bir ağaç bile yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri artık İstanbul’dan işitilir olmuştu... Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira köpekler yaşayabilmek için birbirlerini yediler hiçbiri hayatta kalmadı...

    Ama, İstanbul halkının söylediği uğursuzluk yine gecikmedi, Balkan Savaşı patladı ve bize hem yüzbinlerce kilometrekare toprağa, hem de milyonlarca şehide mâloldu.

    Suphi Bey’in bütün çabasına rağmen tamamını ortadan kaldıramadığı köpekleri yoketmek, sonraki belediye başkanlarından Operatör Cemil Paşa’ya düştü... Paşa seneler sonra yayınladığı “80 Yıllık Hatıralarım” başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını “Meşrutiyet’in ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm” diye övünerek anlatacaktı...

    Bu iki hadise hayvanseverler için tarihimizin büyük lekeleri olarak kaldı ama birer istisna olan köpek katliamlarının haricinde hayvanlara kötü muamele edilmesine izin vermemiş, göçmen kuşlar için bile vakıflar kurmuş, atlara kötü muamele edilmesine padişah fermanıyla mâni olmaya çalışmış, yük beygirleri için de “hafta tatili mecburiyeti” getirmiştik.

    Hattâ padişahlardan biri, Genç Osman, çocuğu gibi sevdiği atı “Süslü Kız” hayata vedâ edince Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın avlusuna defnettirir, başına bir de kitabe diktirdi ve Süslü Kız asırlarca “İstanbul’un at evliyası” olarak bilindi!
    BU EMRİN TARİHTE EMSÂLİ YOKTUR!

    Hayvanlara karşı hissettiğimiz muhabbetin en önemli belgesi, 1587’de Sultan Üçüncü Murad’ın verdiği fermandır.

    Hükümdar, İstanbul Kadısı’na hitaben yazdırdığı fermanında beygir sahiplerinin atlarını iyi beslemelerini ve üzerilerine tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasının yüklememelerini emrettikten sonra, Kadı’ya “Emirlerime uymayanların isimlerini şereflerle dolu makamıma bildireceksin, ben de haklarından geleceğim” diyor

    Üçüncü Murad’ın fermanı ile himaye altına alınan yük hayvanı

    İşte, 1930’lu senelerde tarihçi Ahmed Refik Bey’in yayınladığı Üçüncü Murad’a ait fermanının günümüz Türkçesiyle metni:

    “...İstanbul Kadısı’na emirdir:

    Mutluluklarla dolu makamıma gelen şikâyetlerden hasta, yaralı, nalsız ve semerleri harabolmuş bazı beygirlerin yük taşımakta kullanıldıklarını ve üzerlerine aşırı yük vurulduğunu öğrendim.

    Taşıma işiyle uğraşanların beygirlerine bundan böyle tahammülün üzerinde yük koymaları, sakat ve zayıf beygirleri taşıma işinde kullanmaları yasaktır. Hayvanlar gayet iyi besleneceklerdir. Hayvanların sahipleri illerini birkaç beygirle beraber gördükleri takdirde, beygirleri yola sıra halinde çıkartacak, kendileri arkadan yürümeyip en önde gidecek ve ayvanların dağılmalarına yahut etrafa zarar vermelerine mâni olacaklardır.

    Huzuruma gelen bir başka bilgi de, İstanbul’daki iskelelerde hammallık eden beygir sahiplerinin malını taşıdıkları kişilerden fazla para aldıkları şeklindedir. İskelelerdeki beygir sahiplerinin alacakları ücretler gidilecek yere göre değişmektedir ve kaç para verileceği de eskiden beri bellidir. Ama, artık bu ücretlerle yetinilmediğini ve birkaç kat para talep edildiğini öğrenmiş bulunuyorum.

    Sana vaziyeti anlattıktan sonra şöyle buyuruyorum:

    Yukarıda söylediklerime bundan böyle her şekilde itaat edilmesini sağlayacak ve emirlerime uymayanların isimlerini haklarından gelmem için şerefli makamıma sunacaksın. Emrimi siciline kaydedecek ve hammalların kethüdalarını da bu emrimden haberdar edecek ve aksine davranmaktan kaçınacaksın...”

    SENDİKANIN SAĞLADIĞI TATİL GİBİ…

    Hayvan sevgimiz sadece bu fermandan ibaret kalmamış, Osmanlı İmparatorluğu’nda bugünün Danıştay’ı ile Yargıtay’ı arasında yüksek mahkeme olan “Meclis-i Vâlâ”, 1856 yılında yük beygirlerinin eziyet görmesini önlemek için bir karar çıkartmış ve İstanbul Belediyesi’ni bu kararın uygulanmasını sağlamakla görevlendirmişti.

    Prof. Dr. Vahdettin Engin’in Osmanlı Arşivleri’nde bulduğu ve İstanbul Belediyesi’nin karar uyarınca 1856’nın 2 Ekim’inde yük beygirlerinin sahipleri için hazırladığı talimatta günümüzün Türkçesi ile şöyle deniyordu:

    “...Yük beygirlerinin cuma günleri tatil yapmalarının, sahiplerinin bu tatil günlerinde çalıştırılmayan beygirlere binmemelerinin ve semerlerine demir çubuklar mıhlattırmalarının eski bir âdetimiz olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmemekte, hayvanlar cuma günleri de çalıştırılmakta, üstelik çalışmayan beygirler o günlerde sahipleri tarafından binek hayvanı olarak kullanılmaktadır.

    Hiç de hoş olmayan bu gibi uygulamalar, üstelik câiz de değildir.

    Meclis-i Vâlâ’dan çıkan ve belediyemize gelen bir karar uyarınca, beygirlere bundan böyle cuma günleri tatil yaptırılacak ve semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılmayacaktır. Ayrıca, yine bu hususta beygir sahipleri ile ekmek ve sebze taşıyan esnafın kethüdalarına da gerekli tebligatta bulunulacak, esnaf devamlı olarak kontrol altında tutulacaktır”. 

    ADALAR’DA FAYTON ŞART MI?

    Faytoncuların atları keyiflerinden değil, ekmek parası uğruna kullandıkları mâlûm ama netice niçin bu şekilde facialar ile neticeleniyor?

    Dünyanın birçok şehrinde, özellikle de o şehirlerin tarihî bölgelerinde atlı arabalardan istifade edilir ama geri kalmış memleketler haricinde böyle bir hayvan telefine tesadüf edemezsiniz! Avrupa’da, meselâ Paris’te Seine Nehri’ne paralel bulvarlarda turislere hizmet veren faytonların sahipleri atlarına çocuklarına gösterdikleri gibi alâka gösterirler ve göstermemeleri de zaten ne mümkün? O bölgenin belediyesi tepelerine öyle bir biner ki, sicilleri bozulduğu takdirde bir daha belediyeden izin gerektiren iş yapmaları hiçbir şekilde mümkün olmaz!

    Sözünü ettiğim Avrupa şehirleri ekseriyetle tabak gibi dümdüzdür ama ya Adalar? Yol sahilden itibaren dikleşir de dikleşir, tepelere doğru altmış dereceden de fazla eğim alıp ve zavallı hayvanlar haykırma, dürtme ve kırbaç altında bu yolları çıkmak, hattâ aynı eziyeti kayıp can verme tehlikesi altında inişte de çekmek mecburiyetindedirler…

    Adalar’a nâdir de olsa gittiğim zamanlarda işte bu yüzden faytona binmem, tepeye de çıkacak olsam yürürüm ve fayton meraklıları hakkında içimden hiç de hoş olmayan hisler geçiririm!

    Bu yerlerde fayton şart mı? Medenî memleketlerin benzer şekildeki engebeli arazilerinde kullanılan elektrikli vasıtalardan Adalar’da niçin istifad edilmez? Arada bir faytonların estetiği, tamiri, boyası, vesairesi için yardımda bulundukları söylenen kuruluşlar faytoncu esnafının fayton yerine aslında pek de pahalı olmayan, iri bir golf arabasını andıran üzerleri tenteli elektrikli araçları kullanmalarını niçin teşvik etmez?

    Bu sorular daha da uzar gider ama meselenin en mühim tarafı “Atlar hakkında bir zamanlar padişah fermanı çıkartıp haftanın bir gününü hayvanlar için mecburî tatil ilân eden bize ne hâl oldu da Adalar’da toplu kıyımı andıran bu at telefatına böyle kayıtsız kalır hâle geldik?” sualine cevap bulabilmemizdir!
  • Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

    Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

    SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

    Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

    O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

    Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

    Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

    "Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

    Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

    İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

    İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

    "Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

    Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

    Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

    George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

    "Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

    Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

    Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

    Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

    İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

    Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

    Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

    ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

    Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Vay vay vay. O ne finaldi öyle. İnsan hayret ediyor. Michael’in geçen kitabın yaşananlarının ardından hayatına tamamen farklı bir kimlik ve farklı bir yüzle çıkması, Jackson Porter olması, Sanal Ağ ismi de Michael Peterson olarak yapması, dostlarına kavuşmak için hem kaçması hem de geçmişten bir anısı derken olaylar oldukça güzel gelişti.
    Tabi bu kitap biraz daha dramatik ve sancılı bunu belirtmek lazım. Hatta bazı yerlerinde o kadar sıkıyor ki –velet- dediğimiz gruba hitap ettiğini düşünüyoruz. Buraya +9 yaş sınırı koyacağım ama küçükler değil büyükler okumayacak. O kadar aşağı seviyeye iniyoruz.
    Bir ara olay öyle bir gaza getirdi ki beni, aynen aktaracağım. Michael ve Sarah yeniden yan yana gelmeyi başardılar. Şimdi amaç Bryson'u da bulup bir savaş açmak ve kendilerini kurtarmak. Tabi bir de yaşananları göz önüne alınca heyecanlı geldi. Diğer yandan da Kaine, Tanjantları bir bedene sokma rüyası peşine. Karşısında da bir Tanjant olacak tabi. Şimdi isim vermeyelim kan çıkar. Sonradan güzel bir hareket bekliyorsunuz değil mi? Daha çok beklersiniz deyip morallerini bozmayacağım ama hadi gene bir 100 sayfa beklersiniz diyeyim. Tabi gereksiz yere 300 sayfayı bu mevzularla uzatıp sayfa doldurmadığı için yazarı tebrik etmek lazım bu kısımda.
    Tanjantların arasındaki dostları kimdi ve neden bizimkilere yardım ediyordu? Bu soru oldukça mühim ve hem finalde hem de gelecek kitapta bu konu üzerinde durulacağına inancım tam. Zaten Final kısmı efsane. Oyun ve Gerçeklik birbirine karışınca işler iyice sarpa sarıyor. Oldukça sağlam bir finalle de kitap bitiyor.
    Kitapla beraber ben ve gözlerim de hayata veda ediyoruz desem yeridir. Artık dinlenme vaktimiz girdi. Güzel bir akşam ve hafta sonu geçirmeniz dileğimle mutlu geceler..
  • İstanbul'dayız..

    Masmavi, denize nazır pırıl pırıl bir gün, tepemizde martılar seyrediyor. Karşıdan ufak tefek çipil gözlü bir adam söylene söylene geliyor, belli ki yine kızmış birilerine. Sokağın tam karşısından bir kadın sesleniyor adama;

    -Ah vre Sait neredesin?

    Sait durgun, her zamanki gibi kafası bir hayli karışık. Cebinde eczaneden yeni aldığı ilaçlar, bir tomar sarı müsvedde kağıt, Beyoğlu, Bomonti, Bâb-ı Âli kaldırımları arşınlıyor. İnsanların yüzlerini izliyor, her yeni yüz de yeni bir hikaye, her yeni yüz de eski bir sevgilinin silueti canlanıyor. Ne güzel kadınlar sevmişti oysa ki, ne çok aldanmış, ne çok kanmış, kanmak istemişti.

    Salaş bir rum meyhanesine daldı bodoslama, girişin solunda ki üçüncü masada en sevdiği dostu hani şu ''Rakı şişesinde balık olsam!'' diyen. Kadehler dolduruldu, sigaralar yakıldı, şiirler, mecmualar, öyküler, eski aşklar, tadı damakta kalan her şeyin üstünden bir iki kez daha geçildi. Yüksek sesle bir iki şiir okunup, üstüne sigaralar tekrar, tekrar tellendirildi.. Koca koca adamlar rakı şişesinde balık olup denize karıştı..

    Memleketin vaziyeti karışık, yazar çizer takımının metrekaresine bir sivilin düştüğü yıllar. Bizimkinin işi yok siyasetle, memleket meseleleriyle. Kalemini hiç kaldırmadan yazmak, rum sevgilisinin koynunda uyanmak, sokağı caddeyi içine çekercesine doya doya koklamaktan, yaşamaktan başka gayesi yok.

    Ama küstürdüler bu kendi halinde adamı.. Önce kalemini bıraktı, sonra sevdiği kadınları.. Daha çok sokağa vurdu kendini, nerede dikkat çekmeyen hayat varsa, onları izledi kendi köşesinden. Senelerce içinde bir fiil topladı geçip giden yaşamları.. Ve bir gün tekrar özgür bıraktı kalemini, geçmişten intikam alırcasına, yazdı, yazdı, yazdı..

    Ve bir gece omuzları daha fazla taşıyamadı bu yalnız adamı.. Yalnız geldiği bu hayata Yapayalnız veda etti. Önce martılar öksüz kaldı, sonra balıklar..
  • İçim de buruk bir üzüntü var ve bir tarafım da sevinçle dolu,
    bu üzüntü ve sevincin sebebi bir Veda ama umarım bu yazdığım yazıyı hissedebilirsiniz..

    Sevinçliyim çünkü bana safça gelen bir yüreğe kötü davranmadım, bencilce tavırlardan kaçınıp sen bana bunu yaptın ve geçmişte şunları ve şunu bana söylemiştin gibi şeyler söylemedim, sevinçliyim çünkü çoğu insan gibi o üzülsün ve o kötü birisi ve o beni haketmiyordu'ki diyemem, kişi kendi mutluluğu için bir karar alır veya karşıdaki kişinin mutluluğu için bir karar alır ve bu karar iki tarafı da mutlu etmeyebilir ve aslına bakarsanız çoğunlukla bu karar bir tarafı hep mutsuz eder ve içinizi rahatlatmak icin söyleyebileceğiniz tüm sözleri ben söyleyemem çünkü bir baskası tarafindan o sözcükleri bende duymak istemem ve bilirim insanın kendi mutlulugu icin söyleyebilecegi sözcüklerin karşıdaki insanların canını nasıl yaktığını iyi bilirim..

    vedalar kişiligimizdir, nasıl geldiğin değil önemli olan nasıl gittiğindir, veda benimdir, şahsımızdır bizi yansıtandır ve en mutlu gününde yani doğum günün de onu üzmeden ondan usulca kopuyor olmam, kendime yakıştırdığım şekilde bitiriyor olmam, kendimi, yani beni ifade ettiğini düşünüyorum..

    Evet içimdeki sevinç buydu..

    Üzüntü'den bahsetmek gerekirse, unutulan tüm anılar yağmur olsa ve damla damla onun yüreğine yağsa hiçbir toprağı yeşertemedigi için buruğum, çorak topraklar da kaldığı için her şey çok üzgünüm, kolayca olusturulamayan güven duygusunun, sevgi ve tüm içi dolan boşluklar adına anca şöyle tanım yapabilirim;

    Deger verdiginiz insanlara olan tüm hissiyatlarınızın bir buzluğa konulduğunu düşünün ve onlara dokunduğunuz da siz hariç başka cabaların olmaması sebebi ile içinizinde dışınızın'da ona dokunursanız eğer kendi mutluluğunuz icin kendinizi üşümüş olarak görmeniz pek halâ mümkün olacaktır ve sanki mikro dalgada ısıtılmış çaresizliğin yanmış kokusunu almakta cabası, çoğu insanda bunları görüyor olmamdan kaynaklı üzüntü içindeyim..

    ne olursa olsun, dünyada görmek istediğiniz değişiklik siz olun ve bir baskasından beklemeyin kıstasından, ödün vermemiş olmam ve birçok durumu geçmişte bırakma zorunluluğu için'de geleceğe odaklanmam gerektiginin farkında olarak yapılabilecek en doğru şeyin geçmişten tecrübe edinip yoluma bakmam gerektiğini biliyorum ve karşımda ki veda ettiğim herkes adına bana kötülük yapan veya kötü niyet besleyen herkesin mutlu olmasını arzu eder, başlarına hicbir dert gelmemesini ve en güzel duanın kendimde dahil herkesi Allahımdan islah etmesini duam'da yüreğimden yakarıcagımı bilmenizi isterim..

    Mymasal