• 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Ortaokul yıllarımdaydı, sanırım.
    Canan Tan'ın bir kitabını okumuştum.
    Kitap birbirini seven iki gençten: Aslı ve Bilal'den söz ediyordu.

    Aslı: modern, dil bilen, kültürlü bir genç kızdı. Bilal ise genç yakışıklı bir delikanlıydı; Aslı'yı çok sevmişti. Her şey çok da güzel gidiyordu. Lakin kader ağlarını örene denk...

    Bilal'in ailesi, ilişkilerini onaylamadı; ve Aslı'yı, hiçbir zaman gelinleri olmasını istemediler. Onlar, Bilal için daha çok geleneksel, elinin hamuruyla evinin hanımı olacak, köklerine bağlı, akşama kadar evde oturup Bilal'in dizi dibinden ayrılmayacak: bir gelin istiyordu. Gelgelelim Aslı ise bu kalıbın tam tersiydi.

    Bunun üzerine Aslı da hemen tası tarağı toplayıp, Bilal'e veda bile etmeden, ışık hızıyla Amerika'ya gitti.
    Orada bir profesör ile evlendi ve evliliğinde aradığı mutluluğu bulamayıp boşandı. Tekrar gerisin geriye Türkiye' ye döndü.

    Yalnız Türkiye'de, hayatının asıl şoku kolları açmış, Aslı'yı bekliyordu: Unutamadığı Bilal, artık evlenmişti ve bir kızı vardı.

    Aradan günler geçti.

    Aslı, Bilal ile karşılaşınca, Bilal'in yanında; elini tutan, Bilal'e "Baba," diye seslenen, küçük kızı görünce, bir an gözlerine inanamadı.
    Gerçi ne bekliyordu ki? Bütün bu olanlardan sonra... Onların karşısında Aslı,sanki ansızın işgale uğramış, süvarilerin ateş hattında bıraktığı kale gibi darma dağan kalakaldı, zorla yutkundu. 'Sevgin sahteymiş Bilal,' diye içinden geçirirken; Bilal'in kızını "Aslım," diyerek kucağına almasıyla, düşüncesi yerle bir -yeksan- oldu.

    İyi ama "Neden Bilal?"
    Çünkü mü? Cevap çok basitti.
    "Yüreğim seni çok sevdi, Aslı."
  • 258 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Beyaz Diş romanı yarı kurt, yarı köpek olan bir kurdun hikayesini anlatır. Romanın başlarında kurt daha yeni çevresine alışmaya başlamıştır. Annesiyle ava çıkmış, yeni yeni bilgiler edinmiştir. Annesinin adı Kiche babasının adı ise; Tekgöz'dür. Babası tek gözünü kaybettiği için ona bu adı takmışlardı. Diğer yavruların aksine gri tüyleri vardı. Yavaş yavaş yuvasından çıkıp, etrafı izliyordu. Annesinin yabani kedileri nasıl öldürdüğüne bakıp kendi de bunu deniyordu.

    Bir gün mağarada bir ışık gördü ve gittikçe o ışığa yaklaştı. Sonunda dışarı çıktı ve ormanda insanları gördü. Bir müddet insanları izledi. Gri Kunduz denilen adama yaklaştı, henüz nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Gri Kunduz'a dişlerini gösterdi ve onu korkutmaya çalıştı. Gri kunduz da bu hareketinden dolayı yavrukurda sopayla vurdu. Yavru öyle içli ağlıyordu ki annesi sesini duydu ve onu kurtarmaya geldi; fakat Gri Kunduz, Kiche’yi yakaladığı gibi boynuna tasma vurdu.

    Gri Kunduz otoriter ve sinirli bir insandı. Yavru insanlara tanrı gözüyle bakıyordu çünkü onlar istediğine sahip olabiliyordu ve akıl sahipleriydi. Annesi özgürlüğünü yitirdiği için yavru çok üzgündü. Annesinin yanından bir an bile ayrılmıyordu. Sevgi nedir bilmiyordu fakat annesine karşı çok derin şeyler hissediyordu. Annesi ona şefkatle bakıyor, yemeğinden yavrusuna da veriyordu.

    Kamptaki insanlar yavruya'' Beyaz Diş'' adını vermişti. Beyaz Diş aslında kurttu fakat kamptaki köpeklerle kala kala onlara benzemişti. Beyaz Diş ormana gittiğinden beri Uzundudak denen bir köpek ona musallat olmuştu. Sürekli Beyaz Diş'e saldırıyor ve ona üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Başta Beyaz Diş ona karşı pek cesaretli davranmamıştı ama sonra Uzundudak için öyle planlar yapıyordu ki köpek bile korkudan ona yaklaşmıyordu.

    Gün geldi ve Gri Kunduz Kiche'yi başka ülkeye yolladı. Beyaz Diş annesinin ardından gitmek istedi. Annesini takip ederken Gri Kunduz onu buldu ve Beyaz Diş'i ölesiye vurdu. Annesinin gitmesiyle kendini nasıl koruyabileceğini öğrendi. Artık efendisinin kurallarına da uyuyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Sahibinin oğlu Mitsah'a başka çocuklar saldırınca Beyaz Diş bu sesi almış ve sahibini diğer çocuklara karşı korumuştu. Bunun üzerine Mitsah olanları babasına anlattı ve babası da artık en fazla yemeği Beyaz Diş'e vermeye başladı.

    Kampta kıtlık olmuştu ve insanlar artık kendilerine yiyecek bulamıyorlardı. O kadar kötü hale gelmişlerdi ki köpekleri öldürüp yiyorlardı, tam o sırada Beyaz Diş kaçmayı düşündü ve oradan uzaklaştı. Ormanda yol almış ve kamptan uzaklaşmıştı. Hayatını devam ettirmek için cılız kurdu bile öldürüp yemişti. Çünkü Beyaz Diş hayatta kalmak için güçlülerin yeri geldiğinde zayıflardan faydalanması gerektiğini öğrenmişti.

    Uzun süre sonra kamp yerine geri döndü fakat efendisini göremedi. Belli süre sonra efendisi geldi ve onu da alarak yeni bir yere gitti. Beyaz Diş çok güçlüydü onu hiçbir köpek ya da kurt yenemiyordu. Bunu fark eden Güzel Smith adlı adam, Gri Kunduz'a gelip kurt için para teklif etti. Gri Kunduz bu teklife hayır dedi. Kurnaz olan Smith bu kez farklı bir yol bulup Beyaz Diş'i almayı denedi. Her gün Gri Kunduz'a şarap götürerek onu şaraba alıştırdı. Gri Kunduz da ona şarap vermesi şartıyla Beyaz Diş'i ona vermeyi kabul etti.

    Smith Beyaz Diş'e işkenceler yapıp ardından kahkahalar atıyordu. Hayvan onun yüzünden gün geçtikçe daha da hırçınlaşıyordu. Hayvanı eğitip dövüşlere hazırlıyordu. Beyaz Diş tüm müsabakalarda rakiplerini yenip, efendisine para kazandırıyordu.

    Bir gün Beyaz Diş, Cherokee denen köpeğe yenilince sahibi Beyaz Diş'i öldüresiye vurdu. Beyaz Diş'e acıyan bir diğer adamsa Smith'e gelip para karşılığında kurdun kendisine verilmesini istedi. Adamın adı Scott idi. Bu adam diğer sahiplerine göre çok merhametliydi. Kurt başta ona alışamadı fakat sonra adamın gösterdiği ilgisiyle hırçınlığı geçti. Yeni sahibi onu San Fresco'ya götürdü ve ailesinin yanına yerleştirdi. Kurt gittikçe ailedekilere de alıştı fakat çevredeki köpeklere yeri gelince saldırıyordu.

    Beyaz Diş yeni sahibini çok seviyor ve onu koruyordu. Bir gün Scott'un düşmanı olan Jim Hail hapishaneden kaçtı ve Scott'un izini bulup onu öldürecekti. Scott'un evine geldi ve gece yarısı ona saldırmak istedi bu arada Beyaz Diş, sahibini korumak için kendini tehlikeye attı. Adamı yaraladı, yaralarken kendi de yara almıştı. Scott gelip kurdun durumunu görünce çok üzüldü. Doktorlar kurdun yaşayamayacağını söylediler. Ama Scott ona öyle bir baktı ki kurt uzun süre sonra ayağa kalktı. Eski haline geri döndü. Scott ve ailesi ona Kutsal Kurt diyorlardı. Evet, artık herkesçe tanınan bir kurttu, tüm halk onu konuşuyor ve cesurluğundan bahsediyorlardı. Beyaz Diş ise sahibinin yanında sonsuza kadar yaşayacağı için çok mutluydu.
  • “Vali Pizarro, Cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. Yerliler, Atahualpa'nın valiyi Cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. Cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde Atahualpa'nın ordugâhını gördük. Yerlilerin ordugâhı çok güzel bir şehre benziyordu. Öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. O güne kadar böyle bir şey görmemiştik. Biz Ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. Ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik, çünkü Yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. Bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip Cajamarca’ya girdik."
    “Ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. Hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu.
    Ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. O gece pek azımız uyudu, Cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. Kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. O gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. Herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. Sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. Valinin kardeşi Hernando Pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti, çünkü 80.000’den fazla asker vardı."
    “Ertesi sabah Atahualpa’dan bir haberci geldi, vali ona, ‘Hükümdarınıza söyle,' dedi, ‘buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. Çabuk gelmesi için dua ediyorum çünkü onu görmek istiyorum. Hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak."
    “Vali birliklerini Cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi Hernando Pizarro geçti; ötekinin başına Hernando de Soto. Aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi Juan Pizarro. Öte yandan Pedro de Candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. Atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, Candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."
    “Öğle üzeri Atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. Kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük, düzenli aralıklarla dur
    zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. Üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. Bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde Atahualpa vardı. Sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. Atahualpa’nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. Tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. Tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."
    “Atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. Bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. Bu arada biz İspanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. Pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı, sırf korkudan. Atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."
    “Vali Pizarro rahip Vicente de Valverde'yi Atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu Tanrı adına ve İspanya kralı adına Hazreti İsa'mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. Rahip bir elinde haç, bir elinde Kitabı Mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek Atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'Ben Tanrı'nın bir rahibiyim ve Hıristiyanlara Tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. Öğrettiğim şeyler bu Kitap'ta Tanrı’nın bize söylediği şeylerdir. Bu yüzden Tanrı ve Hıristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü Tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."
    “Atahualpa bakmak üzere Kitap’ı istedi, Rahip de kapalı olarak Kitap’ı ona verdi. Atahualpa Kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki Atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. Daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kâğıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."
    “Rahip, Pizarro'nun yanına koştu, 'Koşun, koşun, Hıristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'Tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. O zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! Ne oldu görmediniz mi? Ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? Yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"
    “Bunun üzerine vali, Candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. Aynı zamanda borular çaldı, zırhlı İspanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, İspanyol savaş narasını atarak 'Santiago!' diye bağırıyorlardı. Yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. Silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı bir-eşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. İspanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. Yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. Onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir Hıristiyana bir şey olmadı. Süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. Piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."
    "Valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki İspanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle Atahualpa'nın tahtırevanının yanma kadar gitti. Atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'Santiago!' diye bağırdı ama Atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. Tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı
    aldı. Sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. Böylece Atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. Tahtırevanı taşıyan yerliler ile Atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: Hepsi onun yanında öldü."
    "Meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. Bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'Şu süslü kılıklı adamları kovalayın! Elinizden kimse kurtulmasın! Mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. Atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler Cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir İspanyol'a silahla saldırmadı. Kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. Görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. Karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."
    “Gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. Altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. Atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. Tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, Chincha hükümdarıydı. Atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. Onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. Cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu, çünkü Atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. Böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. Gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. Bunu yüce Tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."
    “İspanyollar Atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. Vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, Atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. Vali Atahualpaya şöyle dedi: 'Yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme, çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki Hıristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum İmparatorumuz dünya hâkimi İspanya kralının kulu yaptım onları.Biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik,geldik ki herkes Tanrı'yı ve ve onun Kutsal Katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan Tanrı bize bunu nasip etti,etti ki böylece sen de O'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. İşte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. Şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman Majesteleri İspanya Kralı’nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. Tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir Hıristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.’"
  • "Devir değişti" dedi. "Osmanlılık bu devrin ihtiyaçlarına cevap veremez. Ok yaydan çıktı bir kere enişte. Artık geri dönüş yok bunun."
    Halil safaya göre devlet-i Aliye'nin unsurlarının yol ayrımında o kadar ileri gidilmişti ki artık geri dönmek için vakit çok geçti. "Ermeni Ermeniliğini, Rum Rumluğunu fark ederken Türk de Türklüğünü fark etti. Bundan sonra tek çare bu yol üzerinde yürümek. Türk artık ne gazellerdeki güzelin sıfatıne de idraksizliğin zamiri. Bu yangından artık Osmanlılar olarak çıkamayız. Çıkarsak ancak Türkler olarak çıkacağız.

    Hacıbey alçak hasır sandalyesinde doğruldu. Sağlam bacağı sancımıştı. "Bu devlet" dedi, devlet derken içinden derin bir saygı geçti "Türk'ü, Kürd'ü, Ermeni'si, Rum'u, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si daha bilmem kimiyle, yetmiş iki milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak dillerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıkların da bir anlamı kalmazdı. Bu devlet Rum ile Ermeni arasında bir fark gözetmez, onları Türk'ten ayırmayı da aklına getirmezdi. O zamanlar Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetçe kim olduklarının önemi yoktu. İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için gerekli şart değildi. Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan liyakatli kullar olmak menzile varmak için birlikte yola çıkanların gerekli tek azığıydı. Ermeni de, Yahudi de, Rum da şansı kabiliyeti ama en fazla aklı yaver giderse paşa olabilir, elçi olarak Osmanlı Devleti'ni temsil edebilir, nazır olabilirdi. Ama ne zaman ki Rum'un Rumluğu, Ermeni'nin Ermeniliğini, Yunan'ın Yunanlılığı Osmanlı olmanın önüne geçti o zaman bütün dengeler bozuldu."

    Gözleri Rum'un Türk'ün Ermeni'nin aynı toprak üzerinde aynı değerlerle yaşadığı o saadet günlerinin rüyası ile dolu" Geçti o devirler" diye mırıldandı Hacıbey. Belli ki hayat artık eski hacıbeylerin anlamayacağı kadar değişmişti. Devir, şimdi başka bir devirdi. İskeleti tutan bağların kopmasıyla bütün kemikler dağılmış, bünyeyi birbirine bağlayan kimya uçmuş, binayı ayakta tutan çimento ermişti. Her şey diğerinden ayrılıp başkalaşmış, alfabenin harfleri dağılınca ortada anlamlı bir cümle kalmamıştı. Alacalı resmin ahengindeki koca dünyada artık her renk diğerinden ayrılmak istiyordu. Bunun için zemin korkunç sarsıntılarla yerinden oynuyor, her şeyi birbirinden kopuyordu.

    "Geçti o devirler" diye tekrarladı Halil Sefa. İlk kez aynı fikirde birleşmişlerdi. "Siz" dedi Hacıbey. "İnsanları Türk, Kürt, Ermeni, Sırp, Yunan, Rum... Nasıl birbirinden ayırıyorsunuz? Takvaca üstün olanın en hayırlı olduğunu, Yaradan nezdinde Arap'ın Arnavut'a Türk'ün Acem'e üstünlüğü olmadığını bilmiyor musunuz?

    Zannınca artık bu soruya da verecek bir cevabı olamaz da Halil Sefa'nın. Ama yanılmıştı. "Semavi bir dinin mensuplarıyız biz elhamdülillah" diye başladı genç adam, "Alemleri yaratan Allah'a hamd olsun. O bir kavmin değil alemlerin Rabbidir elbet. Hiçbir kavmin diğerine bir üstünlüğü olmadığını da biliriz. Ama insanlık ağacının değerli bir dalı olmakla da onurlanırız. Ve işe önce kendi bahçemizi süpürmekten başlarız."

    Hacıbey sustu, içinden bir tebessüm, hatta bir ümit geçti. Haklı mıydı acaba? Bu yol eğer böyle giderse. Fena değildi bile. Üstelemedi. Ama şu ittihatçıların aymazlıkları var ya. İşte onlara güvenmiyordu ve Osmanlılardan Türkler olarak bir ağaç yeşertecek kumandan henüz görünürlerde yoktu.

    O günkü meşveret gazetesinin Balkanlar'daki kaynaşmayı haber veren manşetini gösterdi, Hacıbey. Böyle giderse Savaş alacaktı.

    "Olsun" dedi Halil Safa heyecanla, "Olsun"
    Derin bir Bir sessizlik oldu. İçi sıkıldı Hacı beyin; bu toy çocuklar savaşın, hele de hazırlıksız yakalanılmış bir savaşın ne demek olduğunu bilmiyorlardı galiba. Her konuda bugünün gençlerine açık bir kapı, onların fikirlerine bir haklılık payı bırakabilir, eskilerin eskide kaldığını hesaba katabilirdi ama savaş var ya, işte bunu hiç kimse Hacıbey'den daha iyi bilemezdi ve bu konuda sonuna kadar diretebilirdi. Şunun şurasında Rumeli'de yeni terhis edilmiş bir ordu nasıl toparlanacaktı? Hele de alaylısı, mekteplisi, nizamisi redifi, zadeganıı kurmayı ile birbirine düşmüş; ittihatçısı itilafçısı ile boğazına kadar siyasete bulaşmış, siyaseti vatanından daha büyük bir ülküye dönüştürmüş, savaş mitinglerini bile ayrı ayrı tertip eden subayların sevk ettiği bir ordu ile bu savaş nasıl kazanılırdı. Ölmeyi bayılmak zannediyordu şimdiki ateşli gençler ve resimdeki yangına bakarak yanmayı yanmak zannediyorlardı . Şairin hülyaları hakikate dayanacaktı ha! Ah bu çocuk şarkıları.

    Bu plansızlığın bu hazırlıksızlığın bu toyluğun ve macera tutkusunun neye mal olacağını adı gibi biliyordu Hacıbey. Çok çok kötü günler bekliyordu bu ülkeyi. Ağzından yel alsın da ama aha şu Yoroz'un arkasında bekleyen Fırtınalar bile yanında hiç kalacaktı.
    Hacıbey'in sağlam bacağı bir daha sancıdı. Sıcak bir rüzgar esti. Güneş ufkun arkasına henüz inmişti ki müezzinin sesi duyuldu. Bu her türlü emrin üzerindeydi. İçeri geçtiler Sultan Hamid'i de çil yavrusu gibi dört bir yana dağılan unsurları da onların arasında kendi kimliğini kuşanmaya çalışan asli unsuru da şimdilik bir kenara bıraktılar. Zaman çok şeye gebeydi ve bu doğumdan herkesin beklediği farklı bir şeydi.
  • Onbeşinci Misal:
    Başta Tirmizî ve İmam-ı Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre'den nakl-i sahih ile beraber haber veriyorlar ki: Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede -başka bir rivayette Gazve-i Tebük'te- ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
    ﻫَﻞْ ﻣِﻦ ﺷَﻲْﺀٍ؟

    "Bir şey var mı?" diye emretti. Ben dedim: "Heybede bir parça hurma var." (Bir rivayette, onbeş tane imiş.) Dedi: "Getir!" Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle dua buyurdular. Sonra onar onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra ferman etti:
    ﺧُﺬْ ﻣَﺎ ﺟِﺌْﺖَ ﺑِﻪِ ﻭَﺍﻗْﺒِﺾْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﻜُﺒَّﻪُ

    Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. Başka bir tarîkte rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fîsebilillah sarfettim. Sonra Hazret-i Osman'ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve garet edildi, gitti.
    İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffe'nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için dua-yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma-ı nâsta vukuunu haber verdiği şu mu'cize-i bereket; manen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir.
  • Tapınırken bulduk kendimizi
    O sonsuz geceye
    Gece mi, değil mi, bir gece hayaleti mi belki
    Dolaştı durdu bizimle
    Bütün gün dolaştı durdu ve
    Sindi
    Büyülenmekten arta kalan bir bitkinliğe.

    Sahi, o ölen kimdi.

    İlkel bir acı gibi
    Düşüverdi ilk bakış gözlerinden
    Kaskatı. Ve belirdi sanki yüzünde
    Görünürdeki tek şey; daa sonra da olmak
    Çıkardı birden şapkasını ve çıkardı şapkasını, şapkasını
    Şapka mı, değil mi, bir şapka hayaleti mi belki
    Bir bira içti ve vurup gitti kapıyı ardından
    Yürüdü, geçti, kuru otlar
    Yapraklar yakılan bir caddeyi.

    Peki, o ölen kimdi.

    Tam o sırada bir dolu bardak cin istemiştin sen
    Bir dolu bardak cin, öğle üzeri
    Damıtılmış gündüzden
    Cin, cin!
    Seni bir daha kendine gömen, bir daha
    Kendine gömdükçe de bir önceki acı yenisinden
    Elbette ki güzeldir
    İnsanın insana verebileceği en değerli şey
    Yalnızlıktır.

    Cin bitti.

    Edip CANSEVER