• 168 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Mihail Bulgakov ilk tanıştığım yazarlardan aynı zamanda meslektaşım :) Bu kitabında tıp fakültesinden dereceyle mezun taze bir doktorun hikayesini anlatıyor.

    İlk atanacağımız yer, karşılaşacağımız hastalar, öğrendiklerimizi ne kadar hayata geçirebildik, pratikte ne kadar iyiyiz bu ve bunun gibi birçok sorun bence doktor adaylarının aklını -dereceyle mezun olmuş olsalar bile- her zaman kurcalar, en azından benim öyle.

    Doktor Bomgard da aklındaki bu sorularla atandığı yere gidiyor. Tek doktor olması, tecrübesiz olması her hasta gelişinde onu korkutuyor.

    İlk hastasına ampütasyon* yapmak zorunda kalıyor. Küçük bir kıza trakeostomi* yapmak zorunda kalıyor. En çok korktuğu ters doğum ve fıtık. Kitabı okurken içimden tam diyordum ki bu kadar korkma başına gelecek ve tabi ki geldi... Ters doğum vakasıyla da karşılaştı. Ama şükür ki işin içinden iyi çıkabildi.

    Tabi doktorun işi sadece hastalığı tedavi etmek olsa kolay bir de hasta ve hasta yakınlarının garip davranışlarıyla uğraşıyor. Neredeyse 100 yıl önce de insanlar aynıymış. "Tedaviyi zorlaştıran insanlar"
    Biraz sonra ölecek kızının tedavisine izin vermeyenler, doktoru dinlemeyip ilacın hepsini birden yutanlar, kendisine verilen ilacı konu komşuya da dağıtanlar vs vs. Dikkatimi çeken bir şey daha var :) Şu bizim her hastalığa serum isteyen hastalardan burda da var ama onlar damla istiyorlar.
    Bir 100 yıl daha böyle gider, şüphem hiç yok.

    Anlatımından bahsedecek olursam kitabın dili çok sade, tıbbi terimler fazlaca değil ve oldukça akıcı. Mihail Bulgakov ile tanışmak için iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Okuyacaklara şimdiden iyi okumalar..

    Ampütasyon: Çıkıntı biçimindeki bir organın tamamının ya da bir kısmının kesilip atılması.

    Trakeostomi: Nefes borusuna tıbbi amaçlarla gırtlak seviyesinin altından dışarı delik açılarak yeni bir nefes alma deliği elde etme işleminin adıdır.
  • Kısa bir süre önce İstanbul’dayken dostlarıma beni yazar Latife Tekin’le tanıştırmalarını rica ettim. Şehrin kenarındaki gecekondularda yaşanan hayatı anlattığı romanlarından yapılmış bir iki çeviri bölüm okumuştum. Okuduğum o kısa bölümler bile beni yazarın düşgücü ve özgünlüğü açısından son derece etkilemişti. Herhalde o da gecekondularda büyümüştü. Dostlarım yemekli bir toplantı düzenlediler. Latife geldi. Ben Türkçe konuşamadığım için, doğal olarak, çeviri önerilleri geldi. Latife benim yanımda oturuyordu. İçimden bir şey bana, “Boş verin çocuklar, biz aramıza anlaşırız sanıyorum.” dedirtti.
    Önce kuşkuyla baktık birbirimize. Başka bir zamanda, başka bir yerde o otuz yaşlarında sürekli hırsızlık suçundan yakalanan genç bir kadın, bense o kadını sorguya çeken yaşlı bir polis memuru olabilirdim. Ama işte bu tek ömrümüzde, ikimiz de birer anlatıcıydık. Birbirinin dilinden tek sözcük anlamayan iki masalcı. Gözlemlerimiz, anlatım özelliklerimiz, Ezopça bir hüznümüz dışında hiçbir şeyimiz yoktu. Kuşku yerini çekingenliğe bıraktı.
    Elime bir defter alıp kendi resmimi çizdim. Latife’nin kitabını okuyordum. Sonra kalemi Latife aldı ve kâğıda batmış bir vapur çizdi. İyi resim yapamadığını anlatmak istiyordu. Ben de kâğıdı ters çevirdim; vapur yüzmeye başladı. Latife bir desen daha çizdi. Resimlediği bütün vapurların battığını söylemek istiyordu. Ben denizin dibinde kuşlar olduğunu çizdim. O da gökyüzünde demir bir çapa yaptı. (Masadaki herkes gibi biz de rakı içiyorduk.) Latife, ondan sonra, bana şehrin eteklerine bir gece içinde yapılmış evleri belediyenin buldozerlerinin nasıl yerle bir ettiklerini anlattı. Ben de ona bir karavanda yaşayan yaşlı bir kadından söz ettim. Çizmeyi sürdürdükçe birbirimizi daha çabuk anlama başlamıştık. Sonunda kendi aceleciliğimize yine kendimiz gülmeye başladık. Anlattıklarımız acıklı ya da korkunç bile olsa biz gülüyorduk. Latife eline bir ceviz alıp iki böldü, uzattı –bir beynin iki yarısı demek istiyordu! Derken, biri Bektaşi müziği çalmaya başladı bütün konuklar da dans etmeye.
    John Berger
    Sayfa 37 - Metis Yayınları. 4. Baskı. Çeviri: Beril Eyüboğlu
  • Ve bu dünyada hiç kimsenin görüşlerine onunki kadar inanmam, kimseyi dinlemesem bile onu dinlerim.
    Agatha Christie
    Sayfa 131 - Müfettiş Jopp
  • Karanlık renkli siyahı gördü bir çift âmâ göz.

    (Yağmur, renksiz toprağa düşerken yemyeşil bir çürük kokusu yaydı etrafa.) 

    Koyu şemsiyesini tuttuğu eline paslı metal kokusu sindi. Eskiydi şemsiye. Bir çubuğu kırıktı. Bükük duran kısmı, onu yağmurdan korumak şöyle dursun balık gibi ıslatıyordu. Yüzü kuruydu neyse ki. Makyajı olduğu gibi duruyordu. Bu içini rahatlatmaya yeterdi. 

    .

    Yolda kimsecikler yoktu. Kendisi de... Kendisi var mıydı? Sabahtan beri bu sorunun zaten dopdolu olan kafasının içinde yankılanması onu çok yordu. İstemsizce sarıldı kırık şemsiyesine. Kendini zor attı dışarıya. Dışarı! Temiz hava iyidir.  Havanın bile rüzgarı siyah esti tenine. Diken diken battı tüylerine soğuk. Öyle alelade bir kaçıştı bu. Çıkarken omuzlarına bir şal atmayı kim düşünsün? Kaçış dedim. Arayışlar çoğunlukla kaçışlara bilet olur. Ve buluşlara. Kime ne anlatıyorum onun bulduğu tek şey mütemadiyen siyahtı!

    .

    Güneş ışıdı yavaşça griden beyaza dönüşen bulutları peşine takıp. Anbean yükseldi parlaklığı. Onun gözleri zerrece kamaşmadı. 

    Yanından bir çocuk geçti kıkırdayarak. Ses uzaklaşmadı. Dikkat kesildi. Sağ arkasından nefes alış verişi duyuluyordu. Belli ki uzaklaşmak yerine oyun oynamak istiyordu. Gülümsedi dudaklarının sol kenarıyla. Fark etmemiş gibi davranmaya karar verdi. Yürümeye devam etti. Çocuk ağır adımlarla hedefini takip etmeye koyuldu. 

    .

    İşin aslı, bu sabah kafasına o muamma takılmadan yarım saat kadar öncesinde meydana geldi. Hizmetçisiyle sudan bir sebeple biraz fazla limonlaştılar. Ondan sonra da olan oldu. Hizmetçi, Hanımefendinin makyajını kendisinden intikam alırcasına çirkin yapmıştı. Komik görüntüsüne kıkırdayan ufaklığın hakkı vardı. Nevar ki hiçbir şeyden haberi olmayan Hanımefendinin hiçbir çekincesi de yoktu mutlu olmak için. 

    Siyah... Ne kadar güzeldi! Simsiyah bir çocuk sesi! Dudağının sağ kenarını da kattı gülümsemesine. Neden sonra çocuk bu takipten sıkılıp bıraktı sessiz oyunu ve yürüyüp gitti kendi yoluna. Hanımefendi "ben kazandım işte" dercesine yine tek taraflı sırıttı kurnazca bir gururla. Klasik çaybardaklarını andıran zarif bedenini biraz daha dikleştirip muzafferce yürüyüşüne neşeli bir türkü mırıldanarak devam etti.

    .

    Dünyanın bütün renklerini görebilen hizmetçisi, Hanımefendisine küf kokan bir tuzak kurmuştu rahatını bozup aklını başına getirmesi için. Fakat işler tersine dönmüş, doğduğu ilk günden bu yana siyahtan başka hiçbir renkle tanışmamış olan bir çift âmâ göz, mutluluğun büyük resmini görebilmişti.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT 

    FZA
  • 416 syf.
    ·7 günde·6/10
    Şu an İmdb 'si 5.5 veya 6.0 olan 3, 4 bölümden oluşan, polisiye bir diziyi izlemiş gibiyim. Arka sokaklar dizisinin yabancı versiyonuydu desem abartmış olmam.
    Kitabın arka kapak yazısının, içeride ki konuya göre birazcık şişirildiğini düşünüyorum. Arka kapak yazısına göre baş karakter Gemma'nın ruhsal durumunu yogun bir şekilde okuyacagımı hissetmiştim ama bana yüzeysel geldi. Kapakta özellikle Fleet isminden bahsedilmiş ama sonlara dogru tam olarak Fleet sahneleri gördüm. Hatta ona tam olarak bile denilmez. Aralarında iş dışında bir konuşma geçmediki, sadace Gemma'nın kafasında koydugu yerden baktık. Bu beni rahatsız etti.
    Cinayet kurgusu güzeldi. Katil tahmin edilebilir biriydi ama yine de şaşırttı.
    Polisiye kitap okumak isteyenler için orta düzeyde, okunup geçilecek bir kitap. Süper, harika degil ama okurkan insanın keyfini de kaçırmıyor. Akıyor bir şekilde.