• Hayatta tuhaf ve korkutucu şeyler oluyordu.Maraş katliamı toplumun kanını dondurdu.Kanlı 1 Mayıs her hatırlanışta toplumsal belleği ürpertecek kadar derin bir yara açtı.12 Mart Muhtırası tedirginlik yarattı.Büyükler kapsamlı tutuklamaları,aydınların gözaltına alınışlarını dikkatle izlerlerken,çocuklar "neden,ne için,ne oluyor?" diye sorup cevap alamadılar.Deniz Gezmiş ve arkadaşları asıldı.Milli Şef İsmet İnönü öldü.Öldüğü gün okullarda tören yapıldı,televizyon cenaze törenini naklen yayınladı.
  • Gelecek belleği dolu olanlar, gelecek merkezli yaşarken, gelecek hafızası boş kişiler, geçmiş merkezli yaşarlar.
  • Başarılı insanların beyinlerinde gelecek belleği önemli bir yer kaplar.
  • 430 syf.
    ·29 günde·10/10
    Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


    Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


    Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinçakışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır diye düşünüyorum. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


    Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


    “Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


    Bellek, tarih ve diğer şeyler…
    Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


    İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

    https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

    “Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


    Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

    Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya puro haline gelmiş Che Guevera veya kahve zinciri haline gelen Newton’ın sadece bir ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır bize belleğin bu yolculuğu. İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri iradi, unutmaya meyilli belleği gibi…

    İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
  • Unutma meleği
    neresinde saklanır insanın, belleği arındıran sihre
    izin veren nedir?
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    “İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

    Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

    Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
    Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

    “Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

    Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

    “Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

    Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

    Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

    Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

    “İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

    Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

    Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

    Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
    “Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
    Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

    Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

    “Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
    Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

    Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

    Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

    “Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

    Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

    “”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
    Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
    “Değil mi? Nedir o zaman?”
    “Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
    “Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

    Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

    Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.
  • Sert bir esinti var bugün, genelde hava işlerine pek kafa yormam ama Fahri amcanın defnedileceği gün havanın birden bire bu kadar sertleşmesi tuhaf. Rüzgar; sapı, samanı, tozu karıştırıp savuşturdukça cenaze alayındaki nemli gözlerin sım sıkı kapanmasına sebep oluyor. Her kapanan gözün ardındaki insan belleği yalnız başına bir hayatı sonlandırmış olan Fahri amcanın hikâyesini bilir. Onun hikâyesini bilenler bugün burada ona karşı son görevlerini nemli gözlerle yerine getirmekteler.

    Hayatı beklemekle geçen bir kadının, yine hayatı bir kadının gönlünü kazanabilmek için beklemiş olan bir adamın cenazesinde; erkeklerden ayrı, biraz uzakta olan kadınlar içinde gözlerim Nermin ablayı arıyor. O saçlarıyla bir saksıda süs bitkisi gibi görünen kadının, yıllar içinde yavaş yavaş gençliğini, gençliği ile birlikte güzelliğini, güzelliği ile birlikte kurumuş bir çiçeğe dönüşünü film izler gibi izledim. Benim dışımda apartman sakinleri, mahalleli, hatta tüm kasaba Nermin ablanın hikâyesini değişik değişik sürümleriyle sinemaya çekilip izlenmiş filmler gibi anlatıp durdular. Köşe başlarında, kahvelerde, pazarda, çarşıda, akşamları ev oturmalarında anlata anlata bitiremediler. Özünde hep aynı hikâyeyi lakin herkes kendi iç dünyasına göre eklentiler yaparak anlattı durdu. Ben Nermin ablanın alt komşusu olarak O’nun da, oğlu Tosi’nin de, sonradan onların karşı dairesine taşınan Fahri amcanın da yaşam öykülerine birinci dereceden tanık oldum yıllar içinde.

    Rusya’ya giden kocasını beklemiş olan Nermin abla ile çocukluklarından beri Nermin ablaya âşık olan Fahri amcanın hikâyesi demek böyle son bulacaktı. Ben öyle çok kitap okumuş biri sayılmam, lakin arkadaşlarla bu iki yaşama, hatta Tosi’yi de katarsak, bu üç yaşama, bu üç kişinin yaşadıklarına gerçek değilmiş gibi bakardık da; bir kitapta, bir film de üçleme yapılmış da biz onları okuyormuşuz, izliyormuşuz gibi değerlendirirdik. Sonu olmayan, bitmeyecekmiş gibi gelen karakterlerin yaşamı gibi gelirdi bize. Şimdi bu sert esinti içinde, toz bulutları arasında bir yaşamın final sahnesinin çekildiğini, birazdan yönetmenin kestik diyeceğini, Fahri amcanın da kalabalığın arasından çıkıp geleceğini düşlüyorum. Yıllarca bitmeyecek bir hikâyenin kahramanlarından birinin ölmesi, bende olduğu kadar tüm kasabada da matem havası oluşturdu. Aslında kasabalı için ölen Fahri amcadan çok, içlerinde yaşattıkları umut olmuştu. Merhum iki gün hastane morgunda beklerken, neden iki gün bekletildiği de tam manasıyla anlaşılmamışken tüm kasaba işi gücü bıraktı, Fahri amcanın ölümüyle yeni boyut kazanan Nermin ablanın, Tosi’nin hatta ölmüş olmasına rağmen Fahri amcanın hikâyesini baştan sona değiştire değiştire anlattı durdu.

    Tosi daha ufacıkken pıtır pıtır koşuşmalarını dinlediğim üst kattan aşağıya, zaman içinde ergenliğe adım atan asi bir delikanlının, esas itibariyle babasına karşı içinde oluşan öfkenin sebep olduğu, ona göre anlamsızca bir bekleyiş içerisinde olan annesine karşı sarsıcı sözlerini duyar olmuştum. Böyle iç parçalayıcı anlarda, usulca daire kapısından yukarı doğru yöneldiğimde, onların kapısının önünde yine çaresizce kapıya vurmakla vurmamak arasında bekleyip duran Fahri amcayı gördüğüm anlarda, gerisin geri dönüp daire kapımı yavaşça kapatır, yere çömelir ve halen neden bu evden taşınmadığımı, taşınamadığımı sorgular dururdum. Acıdığım hayatların birer birer parçası olmamda, Tosi’nin çocukluğunda, bir gece onu avutmak için lunaparka götürüp eve döndüğümde, Nermin ablanın bana sarılıp, sabaha kadar kucağımda uyumasının ve uykuya dalmadan önce göğsüme akıttığı gözyaşlarının yanı sıra yüreğime kor gibi bıraktığı çaresizliğin acısının da yeri olduğunu biliyorum.

    Nermin ablanın evini her gün temizlemesinde yatan gerekçenin, uzaklardan gelecek kocasını beklemek olduğunu zaman içinde öğrenmiş oldum. Vaktinde ailesinin de karşı çıkmasına rağmen kaçarak sevdiğine varması, bir gelinlik bile giyemeden yaşadığı büyük aşkla hiçbir şey düşünmeden evlenmesi, sonrasında kocasının Rusya’ya çalışmaya gitmesi, belli bir zaman sonra kocasından hiçbir haber alınmaması ve Nermin ablanın her gün dönecek umuduyla kocasını beklemesi üzerine gerçekten çok kafa yordum. Bazen akşamları onunla demlediğimiz çayı yudumlarken, aşkı ile ilgili anlattıklarını dinlerken, beni böyle sevecek bir kadınım olacak mı diye düşlere dalıp giderdim. Belli bir süre sonra Nermin abla benim gözümde, bir deliden çok bir tanrıça gibi olmuştu. Kızaran elmacık kemiklerinin yansıması ile ışıldayan gözlerinin içinde, anlattıklarını dinlerken dalıp giderdim. Belki zamanında ailesi onun yaşadığı aşkı destekleseydi, şimdi Nermin ablanın hayatı bambaşka olabilirdi.

    Onu bu cenaze alayında göremiyorum. Şimdi acaba hangi duygular içindedir. Fahri amca Tosi on iki yaşlarına geldiğinde bizim apartmana taşınmıştı. Sonradan zaman içinde onun hikâyesini öğrenmiştim. O apartmana geldikten sonra, Nermin abla biraz daha içine kapanmıştı. Daha doğrusu yıllar geçtikten sonra parçaları bir araya getirmeye başladığımda Nermin ablanın yavaş yavaş gözlerden uzaklaşmasının sebebinin Fahri amca olduğunu anlamıştım. İyi bir adam olduğuna hiç şüphe duymadım, birkaç kez akşam yemeğinde Nermin ablamın evinde hep birlikte olduğumuz anlarda Fahri amcanın gözlerinde gördüğüm kederin aynısını defalarca Nermin ablada gördüğümü bilirim. Tosi ile Fahri amca iyi bir ilişki içine girmişlerdi. Tosi özlediği baba hasretini Fahri amcanın sıcak yaklaşımında gideriyordu. Tosi’nin okuluna veli olarak giden Fahri amca, çocuğun bükük boynunu doğrultmuştu. Bazen o yemek masasında misafir olanın sadece ben olduğumu düşünüyordum. Onların hikâyesini bilen herkes gibi bir gün evleneceklerini düşünürdüm. Lakin düşündüklerim yıllar geçtiği halde gerçekleşmedi. Nermin abla asla Fahri amcayı kendisine bir eş olarak düşünmedi.

    Son toprak parçası da mezara atıldıktan sonra, son dua edilirken, yağmurun düşmesiyle rüzgâr toz bulutlarını da alıp gitti. Toprağın ıslanmasını yağmur üstlenmişti adeta, birden rüzgârla birlikte kalabalıkta dağıldı. O zaman Tosi’yi mezarın başına çökmüş bir halde fark ettim. Bir zamanlar kapımı çalan, bugün babam gelecek diyen Tosi, kocaman adam olmuş, gelmeyen babasının yerini alan Fahri amcayı mezarının başında gözyaşlarıyla uğurluyordu. Yanı başına çöküp elini omzuna attığımda, birden dönüp bana sıkıca sarılması, göğsüme hıçkırıklarla gözyaşlarını akıtması, yine yıllar önce annesinin de aynı şekilde bana sarılıp, göğsümde ağlamasını hatırlattı. Sözün bittiği anlarda, hiçbir kelam para etmez. Ağzımdan sadece başınız sağ olsun sözcükleri dökülüverdi. Öylece yağmurun altında ne kadar süre kaldık bilemiyorum. Zaman durmuş, her şey bitmiş gibiydi. Kocaman adam, ufacık Tosi gibi en acımasız yürekleri bile parçalayacak şekilde ağlıyordu. O anları düşündükçe, baba sevgisine muhtaç bir çocuğun nasıl acılar çekebileceğini anladığımı sanıyorum.

    Cenazeden bir hafta sonra apartman girişinde bırakılmış postaları ayrıştırırken, Fahri amcadan Tosi adına gönderilmiş bir zarf dikkatimi çekti. Yaklaşık bir hafta önce postalanmış bir zarftı. Evime uğramadan direk yukarı çıktım. Nermin ablanın kapısını tıkladığımda kapıyı Tosi açmıştı, Nermin abla ortalıkta görünmüyordu. İçeri girdiğimizde mutfağa geçtik. Tosi içiyordu, masa da iki kadeh rakı vardı. Biri sulandırılmış, biri sek. Hiçbir şey sormadım. Fahri amcayla içiyormuş gibi yaptığını anladım. Hiç iyi görünmüyordu, zarfı verip vermemekte tereddüt ediyordum. Açıkçası zarfta neler yazdığını çok merak ediyordum. Tosi zarfı açıp okuduktan sonra Fahri amcanın ölümünün bir kaza sonucu değil de, intihar sonucu olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu kaza geçirdiği an, gerçekten kaza mı, intihar mıydı net bir şekilde anlaşılamasa da, mektuptan anlaşıldığına göre Fahri amca o gün bir şekilde yaşamına son vereceğini ifade etmekteydi. Tam manasıyla veda mektubu yazmıştı:

    “Tosi umarım beni bağışlayabilirsin. Seni gerçekten oğlum gibi sevdim. Seni asla Nermin’e açılan bir kapı olarak görmedim. Annen ile okul yıllarında, babanla yaptıkları bir kavga sonrası ilk defa yakınlaşma fırsatı bulmuştum. O zamandan beri ona olan sevgim ve ona kavuşabilme hayalim asla yok olmadı. Yıllarca içimde taşıdığım bir umudu yaşattım. Hayatım içinde yaptığım en büyük hatanın acısını bugünlere kadar çekmek zorunda kaldım. Umut işte, umut oldukça yaşamdan insan nasıl vazgeçer. Yaşama beni bağlayan annene tekrar kavuşabilme umuduydu. Nermi’nin ailesi hem kendisine hem de babana yeterince baskı yapıyordu. Bu baskılar sonucu bir şekilde elime geçen şansı berbat ettim. O zamanlar yazlık sinemalar vardı. Annenle birlikte ilk defa akşam vakti birlikte vakit geçirme şansını bulmuştum. Benim için çok önemli bir akşam olacaktı. Onu etkileyebilecek her türlü hazırlığın planlamasını yapmıştım. Evinden onu almam bile sorun teşkil etmiyordu, Orhan’dan uzaklaştırılmış Nermin, ailesi için büyük mutluluktu, güneş batmış, hava kararmış, sokak lambalarının ışıkları yanmıştı. Arnavut kaldırımlı sokaklardan sinemaya doğru yürüyorduk, evden yeterince uzaklaşınca, gömleğimin içine sakladığım gülü vermenin vakti geldiğini düşündüm. O anı hiç unutmam. Kızarmış elmacık kemikleriyle, etli dudaklarında beliren gülümseme hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmedi. Artık kendime olan güvenimde artmaya başlamıştı. Ağzım daha iyi laf yapıyordu, her attığımız adımda onu etkilediğimi düşünüyordum. Sinemaya birkaç sokak kala ona sinema yerine yamaca gidip oturmayı, gökyüzündeki yıldızları seyretmeyi teklif ettim. Filmin biteceği zamanlarda da evin yolunu tutarız dedim. Keşke öyle bir teklifte bulunmasaydım, keşke O da teklifimi kabul etmeseydi. O, içinde bastırdığı Orhan’dan ayrılma acısını unutmak istiyor, ben de kendimi ona beğendirmeye çalışıyordum. Gülücükler yamaç yolunda da yüzünden eksik olmadı. Ağustos ayının sıcaklığı hava kararmasına rağmen devam ediyordu. Sıcaktan şikâyet edecek durumda değildim, dünya yansa umurumda değildi. Yamacın bir kenarına oturduk, gökte pırıl pırıl parlayan yıldızlar buradan bir başka gözüküyordu. Hafif bir esinti yüzümüzü, bedenimizi yalamaya başlamıştı. Rüzgârda savrulan saçlarıyla Nermin, benim için adeta bir melek gibiydi. Birden şarkı mırıldanmaya başladı, sen de söylesene diyordu, ben ise sadece bakabiliyordum. Gözlerinin içinde yıldızların yansımasını görüyordum, daha önce onun hiç öyle güldüğünü duymamıştım. Gülümsemesi, gözlerinin parlaklığı, yanaklarının kızarıklığı, saçlarının savrulması, şarkı söylerken sesinde yakaladığım lezzet ve insanı kendinden geçiren kahkahası, her şey bir düş gibiydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Her şey beş dakika sürmüş gibiydi. Eve dönme vakti geldi dediğinde, yüzümün düşmesini fark edip, elimi tuttuğunda yandığımı zannettim. Birden tüm güvenim yerle bir oldu. Heyecandan titrediğimi hissediyordum. Hayatım boyunca o andan daha güçsüz bir duruma düştüğümü hatırlamıyorum. İçimde fırtınalar koptuğu halde ağzımdan bir tek kelime çıkmıyordu. Tüm sözcükler boğazıma dizilmiş, birbirlerini sıkıştırıyordu. Yüzüme baktı, yine o hoş tebessümüyle hadi deyip, elimden tutarak beni yamaçtan Arnavut kaldırımlı sokaklara doğru götürmeye başladı. Dönüş yolunda gözlerim görmüyordu sanki,O benim kılavuzum olmuştu. Birden bire duruverdiğinde, semadaki yıldızların içinde yaşadığı gözlerini görüverdim. Elimi sertçe çekince, neden durduğunu anladım. Üç kişi karşımızda duruyordu. Daha önce hiç görmediğim üç kişi. Ağzımdan yine hiçbir sözcük dökülemedi. Hiçbir şey yapamadım, birinin elinde bıçak vardı. Gözlerim bıçağa kilitlenmiş bir halde dona kalmıştım. Ağustos sıcağında buz kesmiştim. Biri beni kollarıyla sarıp, boğazıma bıçağı dayamıştı. Biri bir tane sigara yakmıştı. Biri Nermin’in üstüne doğru yürümüştü, Nermin çığlık atmaya kalkınca yüzüne inen bir tokatla yere serildiğinde gözlerimden yaşlar geldiğini fark etmiştim. Fahri dediğini duydum, birkaç kez Fahri dedi. Ben hiçbir şey yapamadım.

    Bu olaydan sonra bir kaç hafta hastanede yattığını biliyorum, ziyaretine bile gidemedim. Sonraları Nermin’lerin evin kapısına üç kişinin bedeninin bırakıldığını duyduk. O üç kişiden ikisi, evin önünde, aldıkları kurşun yaraları sebebiyle ölü bulunmuştu, biri de hastane yolunda ölmüştü. Üç kişiyi de oraya babanın bıraktığı mahalleli arasında konuşulup durdu. O günden sonra babanı bir daha gören olmadı. Nermin’i bir defa çarşıda gördüğümde yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti gitti. Sonra duyduk ki annen de kayıplara karıştı. Ben bu olaydan sonra kendimi asla affedemedim, içimde yaşadığım vicdan azabıyla bir gün kendimi annene affettirebilmeyi bu yaşamda son görevim olarak kabul ettim. Yıllarca annenin izini sürdüm. Babanın Rusya’ya gittiğini öğrendikten sonra, annene ekonomik destek verebilmek için elimden geleni yaptım. O her seferinde beni geri çevirdi, bir gün iyice çaresiz kalınca, senin de geleceğini düşünerek, sonradan geri vermek şartıyla, benden para almayı kabul etti. Bir arkadaş gibi olmayı başardık ama asla onun gönlünü kazanamadım. O halen babana âşık. Hayatının en zor günlerinde kendi hayatını yok eden babana âşık. O yamaçtan dönüşte yaşanan olaylardan sonra beni gerçekten affetmeyeceğini iyice anladıktan sonra yaşamının manası da kalmadı benim için. Günden güne eksiliyoruz ama bitmiyoruz demiştim. Ben artık bittim. Tüm varlığımı size bırakarak gidiyorum. Annene çok iyi bak. Lütfen beni affedin...”

    Mektubu bitirdikten sonra masaya bıraktı, çekinerek kağıdı elime aldım ve okudum. Mutfak kapısında Nermin ablanın bize baktığını gördüm. Ayağa kalkarak oturması için sandalye çektim. Üçümüzde masada öylece oturduk. Hiç birimizin ağzından bir sözcük çıkmadı. Tosi şişeyi bitirdi, ikinci bardaktaki sulandırılmış rakıyı da içti. Nermin abla peş peşe sigaraları yaktı. Dünyada ne kadar keder varsa, o akşam, o gece, o sabah tüm yüküyle o masadaydı. Kederin yükünden ezilmiş iki insan karşısında ben de ne yapacağımı bilemedim. Bir ara benim gözyaşlarım akmaya başladı. Sessizce ağladım. Güneş doğduğunda hiçbir sözcük söyleyemeden, Nermin ablanın kurumuş yanaklarını öperek, evden sessizce çıkıp gittim.

    İhtiyar- geçici insan masalları