Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
22 May 16:19 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"... Güzellikle gelecek misin? Yoksa sürüyerek mi götürelim?"

"Gelmem. Canım Allah'a emanet. Hayatım Sultanımın yolunda feda. Davranın ha yettim!"

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu
Aycan, Third Debt'i inceledi.
 21 May 15:18 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

*go to hell. Cut.*
*go to hell. Daniel.*
*go to hell. Bonnie.*
*
*
*
Üzülerek söylemek zorundayım ki bu incelemede bütün içimi dökeceğim ve bol bol spoi yerine geçecek şeyler yazacağım. Third Debt’i okuduktan sonra okursan senin için daha iyi olur. Ama yok ben merak ediyorum diyorsan >

*
*
*

Second Debt’in sonunda V sayesinde polisler Nila’yı almaya gelmişti.

Tam Jethro ve Nila arasındaki buzlar çözüldü dedikten sonra Nila’yı götürmeye geldiler.

Third Debt, İki ay sonrasını anlatarak başladı. Sonra iki ay önce diyerek Nila gittikten sonra neler olduğunu anlatmak için geçiş yaptı.

Nila, babası ve ikizinin yanına geri götürüldü.

Jethro ise Nila gittiği için ceza çekmek zorunda kaldı.

Ölmediği için sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.
Jethro’nun bir hastalığı var fark ettiysen eğer. Cut bunu her zaman Jethro’nun üstünde kullandı. Bu kitapta dehşet verici bir şekilde kullanmaya devam etti.

Benim aşkım ilaçlarla kendini kaybetti. Nila’ya olan aşkını, zaafını bir kutuya koyup kaldırdı sanki.

23 bölüm ölüm gibiydi.

Bu arada Nila, hamile olduğundan şüphelendi. Onlardan çok ben heyecanlandım. Çocuk olursa bütün bu borç falan ortadan kalkardı. Ve işte sırf bu yüzden çocuk falan yok. Olsaydı çok kolay olurdu. Daha zaman var neyse.

Cut ve Jethro ittifak yaptıkları için Nila’nın hamile kalma planlarını suya düşürdüler.
Jethro o kadar kendinden geçmiş durumda ki, Cut Nila’nın dudağından öptüğünden hiç-bir-şey-hissetmiyor. Çok sinir oldum. Bu kadar duygusuz olduğu için resmen kafayı yiyecektim.

*Where was my strength? My conviction?*

Bir de ortaya çıkan şu medya ayaklanmasını durdurmak için ropörtaja katılıyorlar Nila ve Jethro.

Orada Nila çok güzel oynuyor ya, ‘kız arkadaşı değilim, nişanlıyız, yakında evleniyoruz.’ Dediğinde o kaybolmuş Jethro nasıl şok oluyor..

Zaten orada da hamilelikten bahsediyor.. Of ya çok güzel oynadılar orada.

Çekilen fotoğrafları görebilseydim keşke. Hala onları merak ediyorum. İşte Pepper tam olarak bunu yapıyor bana. Hiç çekilmemiş olan, yaşanmamış olan bir şeyi bile görmek istiyorum. O fotoğrafları bana GETİRİN!!

*”True love is a curse, don’t you think?”
“I agree. Falling in love can be the most dangerous thing anyone can do.”*

Ropörtajdan sonra Diamond Alley’e gittiler. Bu kitapta ilk defa dışarı çıktılar birlikte. Diğer kitaplardan böyle bir şey olmamıştı. Bu kitap ilklerin kitabı yani.

Diamond Alley’de Jethro tam çözülecek kıvama gelmişti ki içeri Killian girdi. Of.

Çok. Merak. Ediyorum.

Pure Corruption serisinin gizemli yakışıklısı Kill. Gay değil ama gay değil yani. Gay değilse ilişkilerindeki sorunları çözebiliriz değil mi? Benim için hiç sorun değil. Kill. Bekle beni. Elder. Sende bekle beni. Hepiniz bekleyin.

*I was a brittle leaf about to turn to dust in the wind.*

Şu an hissettiklerimi geri plana atıp yazmaya çalışıyorum.

Bu kitabı okurken yaşadıklarımı, daha önce hiç yaşamamıştım.

Second Debt ne ki? Onun sonu ne ki? Third Debt komple kalbimi söküp aldı.

23 bölüm ölüm gibiydi demiştim.

23.bölümü bitirdikten sonra artık ağlayacak durumdaydım. Yeter artık dedim Jethro kendine gel. Hülya ablaya sordum, spoi istedim resmen. ‘Jethro kendine gelecek mi?’ Dedim. ‘Evet, gelecek merak etme, hatta 24.bölümde olacak.’ Dedi.
Bende olacak işmiş gibi 23.bölümde bırakmışım…

Neyse işte, keşke her şey Jethro’nun kendine gelmesiyle bitseydi.

Nila önce Jasmine’in odasına gidiyor. Jethro’nun odasının yerini öğrenmek için. Jasmine söylemiyor. Ondan uzak dur falan filan diyor. Nila vazgeçmiyor tabii. BULUYOR JETHRO’NUN ODASINI.

Bu arada Jethro’da daha yeni üç tane adamı öldürmüş. Her yeri yaralı bereli, çürük dolu. Kendine krem falan sürüyor. Kapıyı kilitlemeyi unutmuş. NEYSE.

Bundan sonrası benim yazabileceğim bir şey değil. Jethro, sürekli çıkıp gitmesini söylemesine rağmen Nila oralı olmuyor. Jethro, kafayı yiyecek :>> Nila kapının yanından ayrılıp koşarak yatağa çıkıyor.
Bunlar beni kalpten götürecek ya.

Demek istediğim 24.bölüm güzeldi. Güzel şeyler kısa sürermiş. Tadını çıkarmak gerekirmiş. Bu kitap bize bunu öğretiyor.

*arıyorum gerçek aşkı masallarda, arıyorum hayal gibi uzaklarda –Serdar Ortaç* +evet Serdar Ortaç severim demiş miydim?

Jethro, ‘trust me’ dedikten sonra yine eski rolünü oynamaya devam ediyor. Ama kendine geldi artık tabii. ‘kill my motherfucking father’ dedikten sonra gerçekleşen ironi dolu sondan bahsetmek istemiyorum. Kalpten gideceğim bahsedersem.

Bir gece Nila, ‘yanıma gel’ dedi. Tabii bu kadar kısacık yazmamıştı, romantik bir mesajdı.

Allahım! Lanet pislik sanki mesajları okuyormuş gibi, tam Jethro Nila’nın mesajını okurken, Jethro’nun odasına geliyor.

ÜÇÜNCÜ BORÇ BU GECE ÖDENECEK! Diyor. Cut geberirsin umarım. Bırak artık ya bırak kızın annesini öldürmüşsün, yapacağını yapmışsın şimdi de gelip annesini hallettiğin kızı mı becereceksin! Ay ben orada bir ağlıyorum, bir ağlıyorum… Diyorum ki tamam bitti. Bitti bu sefer. Nila bitti gitti. Tess’in kendini kapattığı o kule ne ki. Nila ruhunu kaybedecek diyorum. ALLAHIN BELASI RESMEN DİYOR Kİ ÜÇ ADAM, ÜÇ FARKLI SEÇECEK!! Daniel g*ötü diyor ki ben ağzını alırım. P*iç resmen üç kitap boyunca bunu beklemiş. S**rtük babasıyla birbirlerine bakıp gülüyorlar.

Geberin. Lütfen. Pepper öldürecek misin şunları ya?

Kestrel var bir de. Sev-mi-yo-rum! Sevmiyorum seni ya!

Moth’u Nila’ya vermeler, ata binmeyi öğretmeler falan. Ne bu yani şimdi. Ben okuduğum süre boyunca sürekli Jethro’nun Nila’ya ata binmeyi öğretmesini bekledim. Kestrel gelip o ilki elimden -Jethro’nun elinden aldı.

Zaten o ikisi aşağıda ata binerken Jethro balkondan görüyor ikisini. Ya siz benim aşkımı hangi hakka hizmet üzersiniz. Adam üzüldü ya resmen, kalbi kırıldı. Second Debt’te, Polo maçında ‘ona daha önce hiç sahip olmadığı bir şey vermeliyim’ diye düşünen kişi Jethro. Ben böyle düşünen birini nasıl sevmem de gidip Kestrel’i severim?

ÜÇÜNCÜ BORÇ demiştim,
Nila odasında Jethro’yu beklerken hizmetçinin teki geliyor. ‘bir saat içinde hazır olun’ diyor. E tabii Nila Jethro çağırıyor sanıyor. ‘Bir saate ihtiyacım yok diyor’ bu arada nereye gideceklerini falan soruyor, hizmetçi bir şey söylemiyor.
Nila, banyo yapıyor tam kıyafetlerini giyecekken.. Hizmetçi ‘Kıyafetiniz hazır’ diyor. Allahın belaları. Kıyafet tülden bir gömlek. Kızın her yeri ortada… Ben ağlıyorum. Ben orada ağlamaya başladım ve kendime inanamıyorum. Bu daha hiçbir şeymiş. Borç hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Öğrendiğim zaman bir elimi ağzıma kapattım, diğer elimle saçımı yolmaya başladım. GERÇEKTEN bu kitap psikolojik olarak YIKICI. İlk üç kitap… O ilk kitaptaki yemek sahnesi falan boş… İlk borçtaki o ‘whip’ falan masal…

Allah kahretsin ya. Neymiş; işte Hawk’lar ve Weaver’lar kumar oynuyorlarmış, Weaver’lar her şeylerini kaybetmişler –yoksa Hawk’lar mı kaybetmiş?? -Yanlış yazıyorsam düzeltin.- Verecek bir şeyleri kalmamış. En sonunda 13 yaşındaki hizmetçiyi vermişler. Gece saat 1’den, ertesi günün sabah 1’ine kadar hizmetçi kız Hawk’ların yanında kalmış. Kız yaşamış ama bir hafta yürüyememiş. P*iç bide bunu gülerek söylüyor. Varya şu Cut’ı elime verseler asla yapmam dediğim şeyleri yaparım.
Berbattı. Bu borç berbattı.

Berbattı.
Mükemmeldi.
İğrençti.
Çok güzeldi.
Rezaletti.
Harikaydı.
Ağladım.
Güldüm.
Sinirlendim.
Mutlu oldum.
Nefret ettim.
Aşık oldum.
Her duyguyu yaşadım.
Geleceğimi lanetledim.
Pepper ve erkekleri beni lanetliyor.


Pepper’ı düşün; en önde duruyor.. Arkasında da erkek karakterleri.. Erkek karakterlerinin yanında da kadın karakterleri duruyor. ALLAHIM NASIL MÜKEMMEL BİR GÖRÜNTÜ OLURDU!!
Jethro'nun yanında Nila...(Jethro siyah tişört siyah pantolon giymiş. Nila'nın boynunda elmastan kolyesi var.)
Q'nun yanında Tess ( bu arada Q gri takım elbisesinin altına patlıcan moru gömleğini giymiş.)
Galloway'in yanında Estelle. (Unseen Messages)
Ren'in yanında Della. (The Boy and His Ribbon)
Roan'ın yanında Hazel. (Destroyed)
Penn'in yanında Noelle (Crown of Lies)
Kill'in yanında Cleo (Ruin & Rule)
Elder'ın yanında Pim (Pennies)
Ve 2018'de bu topluluğa katılacak olan diğer kitap karakterleri... Aşırı iyi. HARİKA.
Hepsiyle tanışmak istiyorum.
Ben bu tabloyu kitapları okudukça yenilerim. Bir gönderi olarak paylaşırım. Okudukça karakterleri giydiririm falan. dflgjdlj Bu arada Q ve Tess, Pepper'ın sağında. Nila ve Jethro solunda duruyor. BEN BU TABLOYU ÇOK SEVDİM.!!

Kestrel, ne olursa olsun ben SENİ SEVMİYORUM. Bunu hiçbir şey değiştirmeyecek. Küfür ediyorum dünden beri varya.

Jethro’nun bir sırrı vardı. Bu kitapta onu öğrendim. Her şey yerine oturdu. Jethro, sen mükemmelsin.

7 kitabın ortanca kitabı olduğu için aslında bilmeliydim böyle bir bombanın patlayacağını. Ya bu kitap bombaydı bildiğin. İÇİMİ YERLE BİR ETTİ.

Kahroldum okurken. Gözyaşlarımdan bahsetmiyorum bile. Ağlamaktan öldüm. Etkisinden hala çıkamadım. Çıkabileceğimi sanmıyorum. Bu kitap, diğer kitapları ezdi geçti. Kilitli bir rafta hakimiyetinin tadını çıkarıyor.

Pepper. Bana bu kadar duyguyu bir anda yaşatabildiğin için mi, yarattığın bu kurgular yüzünden mi bilmiyorum ama seni seviyorum.

Her zaman favorim olacaksın.

Hurma Ağacı
“Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin? Kökü (yerde) sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir. Allah, insanlara, düşünüp ibret alsınlar diye (böyle) misaller verir.
Kötü bir kelime de toprağın üstünden, kökünden koparılmış, istikrarsız, sebatı olmayan kötü bir ağaç gibidir. Allah, iman edenlere, dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzere sebat verir. Allah, zulmedenleri şaşırtır. Allah, ne dilerse yapar.”
İBRAHİM;24-27
“Görmez misin?”
Ağaç gibi herkesin bildiği, anladığı, tanıdığı bir örnekle Yüce Allah’ın insanlara hitap ettiğinin ve yine herkes tarafından önemli bir meselenin çok iyi idrak edilip anlaşılması elzem ki;
: “Bu mesele, tevhid meselesidir. Yüce Allah’ı birleme, kabul etme meselesidir. Allah’ın dinini anlama ve insanlara ulaştırma meselesidir. Yüce Allah, iki şeyden örnek veriyor bizlere; bir güzel söz, bir de kötü söz. İkisinin karşılaştırmasını yapıyor ve bu karşılaştırmanın sonucunda hangisini tercih edersek ne ile karşılaşırız, neyi buluruz, bize onu anlatıyor.”
Yüce Allah’ın kendi dinini, kitabını ve kitabının mesajını bir ağaca benzettiğinin üzerinde durarak bu nokta çerçevesinde düşündüğümüzde;
“Bu ağaç, öyle bir ağaç olacak ki kökleri yerde yer bulmuştur ama dallarının da semadan beslenmesi ve semadan onay alması gerekir. Yani bu din, bu mesaj, senin zihninde ve kendi kelamında ya da iç dünyanda şekillendirip de kabul ettiğin bir tevhid değildir. Bu kök, yerde olacak ya da geçmişten gelecek, dalları ise geleceğe dayanacak ve bunun tasdiği de gökten olacak. İşte bu, böyle bir ağaç! Geçmişi, kökleri ta Âdem aleyhisselam’a dayanır bu ağacın. Köklü bir din, köklü bir davadır İslam.”

'‘İnsanların halası’'Hurma
Kimi rivayetlerde bu ağacın hurma ağacı olduğu söylenmiş ve ravilerimiz de bundan yola çıkarak onun hurma ağacı olduğunu kabul etmişler. Bununla birlikte Yüce Allah’ın yalnızca “ağaç” ifadesini kullanmasının üzerinde kafa yorduğumuzda, burada evrensel bir noktaya işaret etmek amacı taşınacağını ama yine de Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “hurma ağacı” dediyse doğrusunun da o olacağını kabul etmek gerektiğini ifade ederek diyebiliriz ki;

“Hurma ağacını biraz incelediğimizde Allah Rasulü (sav), hurma ağacı için ‘insanların halası’ ifadesini kullanıyor. Rivayetler, Âdem (as)’ın yaratılmış olduğu toprağın arta kalanından hurma ağacının yaratıldığını söyler. Hurma ağacını incelediğinizde, ömrünün altmış ya da yetmiş sene olduğunu görürsünüz. Çok nadir olarak yüz-yüz on seneyi bulan olur. İnsanların genelinin ömrü de aynı şekilde altmış-yetmiş sene değil mi? Çok nadirimiz yüz ya da yüz on sene yaşıyoruz değil mi? Hurma ağacı, meyvesini ortalama on iki veya on üç yıldan sonra vermeye başlar. İnsanlar da on iki-on üç yaşlarından itibaren akıl baliğ olurlar. Hurma ağaçlarının meyvelerini verdikleri en iyi dönem, yirmiden sonraki yani otuz-otuz beş yıl dönemleridir. İnsanların da en çok enerjik oldukları dönem yine bu dönemleri değil midir? Yine hurma ağacının yavrusu, hemen yanından çıkar. Dişi ve erkekleri var; aynı diğer ağaçlarda olduğu gibi.”
Yüce Rabbimiz, bir şeyi örnek verdiğinde, bizlerin de o örnek üzerine yoğunlaştığımızda farklı ayetlerle karşılaşabileceğimizi,on iki-on üç yılını doldurmuş yavru bir hurma ağacını, yerinden koparıp da dünyanın herhangi bir yerinde büyümesine elverişli bir toprağa diktiğimizde meyvesini, yemişini vereceğini bildiriyor.
Hurma ağacından örnek verilmesinin birinci sebebi, yaprakları her zaman için insanları serinletir. Yani belli bir dönem geçti, artık yapraklar dökülür ve cılız kalır, durumu söz konusu değil. Hem gölgesinden, hem meyvesinden hem de birçok hastalığın tedavisi için istifade edilebilir. Hurma ağacının lifleri, akan kanı durdurmada çok etkilidir. O lif yakılır, külü yaranın üzerine basılır ve kan olduğu gibi kesilir. Hurma ağacının dışarıdan ilaçlar almaya ihtiyacı yoktur. Eğer ağacın ömrü bitmişse yani vefat etmişse kesilir, belli bir zaman diliminde bekletilir, sonrasında yakılır ve yanarken çıkardığı duman, diğer hurma ağaçları için ilaç hükmündedir. Yani öldüğü zaman bile diğer hurma ağaçlarına, hemcinslerine fayda vermeye devam eder.

En iyisini bilen ALLAH’tır vesselam…

Lâ tahzen! (Üzülme!)

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf'u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah'ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma...

Lâ tahzen! (Üzülme!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
"Aşık" olmayana anlatsan da "Ben" "Sen" anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara...

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
- Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH'ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi...
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma...
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler...
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil...

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

...................

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk"ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...

Ne istersem ben Mevlâ'dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah'tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !...
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil...!

Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî

Muammer, bir alıntı ekledi.
19 May 04:32 · Kitabı okudu

Giden unuttuğuna göre bu sorular biraz yersiz oluyor...
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 51)Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 51)

Subhanallah!
Hasan gibi sevmek

Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

“İsrâiloğulları arasında, biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.

Melek, ala tenliye gelerek:

«–En çok istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:

«–Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi…» dedi. (Bu söz üzerine) melek onu sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi. Adam:

«–Devedir.» dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:

«–Allah sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ etti (ve yanından ayrıldı).

Sonra kele giderek:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:

«–Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda) kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Sığır…» dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

«–Allah sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten sonra körün yanına gitti ve:

«–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:

«–Allâh’ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa melek:

«–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

«–Koyun…» dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir gebe koyun verildi.

Deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi ve:

«–Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum.» dedi.

Adam:

«–Mal verilecek yer çoook.» dedi. Melek:

«–Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh’ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil misin?» dedi. Adam:

«–Bana bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:

«–Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

«–Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:

«–Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh’ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam edeceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

«–Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.

Melek:

«–Malın senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı).” (Buhârî, Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

Nîmetleri ihsân eden Cenâb-ı Hak’tır. Kula düşen ise, kendisine lûtfedilen nîmetlerin şükrünü îfâya gayret gösterip, nâil olduğu bu ihsan ve ikrâmı, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına cömertçe tevzî edebilmektir. Zira nâil olduğu nîmet karşısında tevâzû içerisinde şükredip, karşılaştığı bütün sıkıntı ve musîbetler karşısında büyük bir metânetle sabredebilmek, murâkabe şuuruna ermiş bir kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazandıran bu şuurdan mahrum bir gönül, darlık ve bolluk, felâket ve saâdet, hastalık ve sıhhat gibi farklı hâllerde dâimâ farklı davranacaktır. Bu hakikat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde; «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Bir imtihan yurdu olmasından dolayı dünya hayatı, dâimâ sevinç veya keder hâli üzere devam etmez. Bu sebeple, sevinç vesîlesi bir durumla karşılaşınca şımarmak, keder sebebi bir iptilâya uğradığında da ölçüsüz şekilde üzülmek, kişiyi büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli durumdan mü’min, ancak nîmete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulabilir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurmuştur:

“Senin iç dünyan bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de, kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, sabredersen senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

Dolayısıyla denilebilir ki, şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirebilmenin yegâne yoludur. Bunu da Allah Teâlâ yalnız mü’minlere ihsan buyurmuştur. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Bu özellik, sadece mü’minde vardır:

Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

Unutulmamalıdır ki şükür, şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla da nîmetin zevâline engel olma irâdesidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şükür hakkındaki vaadi, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmiştir:

“…Şükrederseniz (elbette size olan) nîmetimi artırırım…” (İbrahim, 7)

Bu hakikati, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri de şöyle ifâde eder:

“İyilik bilen insanlar, nâil oldukları nîmeti, şükür çivisiyle mıhlarlar.” Yani Allâhʼa şükretmek sûretiyle o nîmetin elden gitmesine mânî olma firâsetini gösterirler.

Ayrıca Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

“Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi? Şükretmek, nîmetin canıdır. Nîmet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni Dostʼun kapısına ancak şükür götürür. Nîmet insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise, dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, “Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, I, 107) buyurmuşlar ve kendilerinde bulunan herhangi bir nîmetin başkalarında olmadığını gördüğünde de, hemen Allâh’a şükretmişlerdir. Nitekim bir defasında kötürüm bir hastanın yanına uğrayıp onun hâlini gördüğünde, hemen hayvanından inerek şükür secdesine kapanmıştır. (Heysemî, II, 289)

Bu sebeple Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de bizleri şöyle îkâz etmektedir:

“Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman (sana verdiği görme nîmeti için) Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın.”

Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene dahî vicdânen bir teşekkür borcu hissederken, insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abûs kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.

Buna rağmen, maalesef pek çok kimse, Allâh’ın kendisine lûtfettiği sayısız nîmetlere karşı gaflet içindedir. İnsanların bu derin gafleti sebebiyle Rabbimiz:

“…Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe, 13) buyurmaktadır.

Şükürsüzlüğün, kişiyi dûçâr edeceği âkıbeti göstermesi bakımından Şeyh Sâdî’nin naklettiği şu hâdise de ne kadar ibretlidir:

“Bir hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti. Öyle ki, boynu, fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün gövdesini döndürüyordu.

Yurdundaki bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir doktor, başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O doktor olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.

Şehzâde iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı ziyarete gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla vefâsız şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de, kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü, incindi. Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi. Kalkıp giderken şöyle mırıldanıyordu:

«Ben onun boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden çeviremezdi.»

Doktor, gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi vermek üzere şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:

«Şehzâde bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»

Şehzâde doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı. Aksırınca başı eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat bir türlü bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten geçmişti.”

Şeyh Sâdî bu hikâyesine şu hikmetli söz ile son noktayı koyar:

“Cenâb-ı Hakk’a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın!..”

Velhâsıl, şükür; kulun, kendisine lûtfedilen nîmetlere ve iyiliklere karşı sevinerek, onları ihsân eden Rabbine çeşitli söz ve davranışlarla hâlisâne bir kullukta bulunmasıdır.

Lâyıkıyla şükreden bir kul olabilmek için de, sadece nâil olunan nîmetlerin Allâh’ın lûtfu olduğunu bilmek ve bunu dille ifâde etmek kâfî değildir. Rabbimize karşı îcâb eden ibâdet ve davranış güzelliklerini îfâ etmek, yâni amel-i sâlihlerde bulunmak zarûrîdir.

Yâ Rabbi, bahşettiğin nîmetlerin şükrünü lâyıkıyla îfâ etmekten âciz olduğumuzun şuur ve idrâki içerisinde, sonsuz af, merhamet, lûtuf ve ihsânına sığınıyoruz. Biz âciz kullarını sabır ve şükür yolundan hiçbir zaman ayrılmayan ve neticede rızâ-yı ilâhîne nâil olan sâlih kullarından eyle…

Âmîn…

Gülizar Yetim, bir alıntı ekledi.
 14 May 13:00 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sordu:
dağ nicesin
günde mi gecede misin
geçmişte şimdide
yoksa gelecek bir düşte misin

Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 29)Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 29)
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
10 May 21:51 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

“Bunun kaptanına Kızıl Nelson derler,” diye bilgi verdi Deniz Çocuğu, Joe’ya. “Korkunç bir adamdır. Canavar gibi bir şey. Ben hep korkarım onu görünce. Yanımıza yaklaştı mı, başımıza bir gelecek var demektir. Buralarda değerli ganimetler var yanılmıyorsam ve onları almak için Fransız Pete’i de kendileriyle birlikte korsanlığa koşmak isterler hep. Ne olduklarını o daha iyi biliyor.” Joe başını salladı ve yaklaşmakta olan gemiye meraklı gözlerle baktı. Biraz büyükçeydi ama Dazzler tipinde bir tekneydi bu. Demek oluyor ki, her şeyden önce bir sürat teknesiydi. Ana yelken öyle büyüktü ki, yarış yelkenlisi sanılırdı ilk bakışta. Kötü hava koşullarına bana mısın demeyecek bir yapıdaydı. Teknenin neresine baksan büyük bir titizlik, büyük bir düzen göze çarpıyordu. Malının değerini bilen, mesleğine düşkün adamlardı bunlar anlaşılan.

Denizin Çağrısı, Jack LondonDenizin Çağrısı, Jack London