• Şu şairler sevgililerden beter;
    Nedir bu adamlardan çektiğim?
    Olur mu böyle, bütün bir geceyi
    Bir mısranın mahremiyetinde geçirmek?

    Dinle bakalım, işitebilir misin
    Türküsünü damların, bacaların
    Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını yuvalarına?

    Beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını
    Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,
    Kapıma gelecek çöpçülerle,
    Deniz kenarına?

    Şeytan diyor ki: "Aç pencereyi;
    Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."
  • “Of!” deyip, mezarından kalkan zombiler gibi kollarımı ileri uzatıp bir
    çırpıda yatağın içinde bağdaş kurup oturdum. Anlaşılan bu gün uykunun beni
    ziyaret edeceği yoktu. Hâlbuki eve gelirken uyku resmen gözlerimden akıyordu.
    Bunların sorumlusu hep ablam! Soo Bin i de onun ayarttığına adım gibi eminim!
    Ama şu an ablamı suçlamak bile içimdeki koca sıkıntıyı gidermeye yetmiyor, daha
    fazlasına ihtiyacım var ya da bir itirafa mı?





    Hızla, dağılan saçlarımı kabartıp, bir ton ağırlığındaki başımı ayaklarıma
    doğru indirdim. Nafile, bu böyle olmayacak!





    Başımı hızla geriye doğru atıp, kabarık saçlarımı geriye doğru yatırdıktan
    sonra el yordamıyla yatağımın yanındaki ufak masanın üzerinde telefonumu
    aramaya koyuldum. Birkaç şeyi devirdikten sonra nihayet elime geçirdiğim
    telefonun tuş kilidini açıverdim. İçimde ufak tereddütler yaşasam da kalbimde
    taşıdığım koca boşluktan büyük olmadıkları kesindi.





    Derin bir nefes alıp, telefon rehberinde ufak bir gezinti yaptı parmaklarım.
    Sonunda aradığı ismi bulunca arama tuşuna basıp, karşı tarafın telefonu
    açmasını bekledim.





    “Min Jii?”





    Titreyen ellerimle zor tuttuğum telefonu iyice kulağıma yaklaştırıp,
    konuşmaya başladım.





    “Nasılsın?”





    Kabul ediyorum, gecenin bu saatinde sorulabilecek en saçma soruydu. Alt
    dudağımı ısırıp karşıdan gelecek cevabı dinlemeye koyuldum.





    “Ne?”





    Evet, böyle saçma bir soruya alınabilecek en saçma sorulardan biriydi işte
    bu!





    “Uyuyor musun?”





    Ah! İkinci saçma soru! Kısa bir sessizliğin ardından cevap gecikmedi.





    “Sence?”





    Yüzümü buruşturup, dudaklarımı kemirmeye başladım.





    “Yani… şey, ben…”





    “Min Jii, sen iyi misin?”





    Derin bir iç çekişin ardından cümleler dudaklarımdan dökülmeye başladı.





    “Sanırım değilim.”





    “Min Jii…” diye inleyen sesini duyduğumda artık bir şeyler kontrolden çoktan
    çıkmıştı.





    “Lütfen beni dinle Woo Jin, tek kelime etme. İçimde koca bir boşluk var ve
    bunun sorumlusunun sen olduğunu düşünüyorum. Beynimin içinde binlerce soru
    dolanıp duruyor ve ben hiçbirine cevap veremiyorum.“





    Derin bir nefesin ardından, ellerim çarşafa çeşitli işkenceler yaparken
    devam ettim.





    “Ben neden böyle oldum Woo Jin?”





    “Min Jii farkında olmadan seni kıracak bir şey mi yaptım?” dedi telefonun
    ardından bile anlayabildiğim hüznüyle.





    “Bana çok büyük bir şey yaptın sen ama iyilik mi kötülük mü bilmiyorum.”





    Karşıdan cevap gelmeyince konuşmaya devam ettim.





    “Sen yanımda yokken mutluyken bile mutsuzum. Sensiz en iyi anı bile kavga
    ettiğimiz tek bir saniyeye değişemiyorum. Neden en güzel anılarımı hatırlamaya
    çalıştığımda senin yüzün geliyor gözlerimin önüne? Neden seni gördüğümde
    midemin içinde uçuşmaya başlayan kelebeklere mani olamıyorum? Bana ne yaptın
    sen?”





    “Kelebek mi?” dedi heyecanlı ve şaşkın sesiyle.





    “Evet, binlerce, milyonlarca kelebek…”





    Karşı taraftan en ufak bir ses gelmedi. Usulca iki büklüm olduğum yataktan
    doğrulup, yastığıma doğru başımı uzattım. Ağır başım yastığın içine gömülürken
    devam ettim.





    “Ne zamandan beri oradasın bilmiyorum bile. Gerçekten bana ne yaptın sen?”





    Gözlerimi usulca kapadım.





    “Ne zaman kendime söylediğim en büyük yalan oldun?”





    Karşı taraftan en ufak bir ses bile gelmedi. Bir müddet sonra telefondan
    meşgul sesini duydum. Telefonu kulağımdan uzaklaştırdığımda kapalı gözlerimden
    yola çıkan bir gözyaşı damlası süzülerek yanağımdan geçti.





    “Neden seni sevdiğimi kendime itiraf etmek bu kadar zor?”
  • Bir gün sıra gelecek
    Uzaklara yolculuğun sırası
    Sessiz sedasız tüm eski yolcular gibi
    Yanına hiçbir şey almadan
    Yalnız yola çıkacaksın!
    Hazır mısın? !
  • Hayatı direkt olarak göremiyor musun? Yaşamı direkt olarak sevemiyor musun? Gerçekten de bir şeylere inanmak gerekiyor mu? Yaşama güvenemez misin?
    Şöyle söyleyeyim. Güvenemeyen insanlar, inanırlar. İnanç geçicidir; sahte para gibi bir aldatmacadır. Güvenebilen insanların inanca ihtiyacı yoktur. Yaşam yeterlidir. Üzerine bir tanrı veya nirvana yüklemen gerekmez. Gerek yoktur. Yaşam yeter de artar bile. Hayatı yaşarsın.
    Tabii, eğer bir inancın varsa, etrafında bir gelecek kurabilirsin. Eğer bir inancın yoksa o zaman geleceğin de olmaz, çünkü yaşam şimdi ve buradadır. Beklemeye gerek yoktur. Ama biz yaşamı ertelemeye devam ederiz - ta ki ölüm gelip de bu armağanı elimizden alana kadar.
  • Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.

    -“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda yazsam da, sizin dükkanın camına kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?

    -İş çıkmaz! dedi.

    -Neden?

    -Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında “İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.

    Güldüm.

    -Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe dersi verilir” diye bir kağıt asalım, bak kaç kişi gelecek.

    Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla on üç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.

    Önce bir baba geldi.

    -Kuran dersi verir misin? dedi.

    Bu, hiç hesapta yoktu.

    -Veririm… dedim.

    Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.

    Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,

    -Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.

    Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.

    Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.

    -Hastalanmışlardır, diyor.

    -Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.

    Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim.

    Öğrencilerimden birinin babasına,

    -Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.

    -Hafız Aziz! Demiş.

    -Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
    Ne olduğumuzu anlatmışlar.

    Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.

    -Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılıf yok… Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?
  • Şu şairler sevgililerden beter;
    Nedir bu adamlardan çektiğim?
    Olur mu böyle, bütün bir geceyi
    Bir mısranın mahremiyetinde geçirmek?
    Dinle bakalım, işitebilir misin
    Türküsünü damların, bacaların
    Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
    Yuvalarına?
    Beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını
    Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,
    Kapıma gelecek çöpçülerle,
    Deniz kenarına?
    Şeytan diyor ki: “Aç pencereyi;
    Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.”

    Nisan 1939
  • Bize ruhundan dem vuruyorsun! Ancak bir ruh nedir bilir misin? Görmüyor musun ki, bu ruh, bileşkesi hayat olan organların faaliyetteki bütün toplamından, bunların halen çalışmakta olmasından başka bir şey değildir. Yaşayan, düşünen, muhakeme eden, anlayan, senin gibi hazzı arayan, acıdan kaçan ve çoğunlukla kendilerine senin organından daha çok yarayan organa sahip bulunan öteki hayvanlar için bir ruh kabul etmeyecek misin? Bize aklının yetisini övüyorsun. Ancak, sahibi olduğundan dolayı bu kadar övündüğün bu yatkınlık, seni öteki yaratıklardan daha çok mutlu ediyor mu? Şan ve şerefinden onur duyduğun, saydığın ve kendisine asla kulak asmamayı dinin emrettiği aklını sıkça kullanıyor musun? Ya senden daha zayıf ya da senden az kurnaz oldukları için aşağıladığın bu hayvanlar, senin yüreğinin daima lokması olduğu acılara, ruhsal eziyetlere, binlerce değersiz isteğe, binlerce hayali ihtiyaca maruz mudur? Senin gibi geçmişi anmakla acılı ve gelecek endişesiyle kuşkulu ve kararsızlar mı? Bugünkü durumla sınırlı olduklarından, senin "içgüdü" dediğin şey, benliklerini korumak, savunmak ve bütün muhtaç oldukları şeyleri aramak için kendilerine yetmiyor mu? Senin aşağılayarak söz ettiğin bu içgüdü, işlerine senin şaşırtıcı zekandan daha çok yaramıyor mu? Hayvanların barışsever cehaletleri, seni bedbaht eden düşüncelerden, beyhude inceleme ve araştırmalarından ve hemcinsini çılgınca kılıçtan geçirmeye kadar ileri götürdüğün bütün bu şeylerden daha yararlı değil midir? Özet olarak, bu hayvanların, birçok insan gibi kendi kendilerini yalnız ölüm korkusuyla değil, ölümü izleyeceğine inandıkları sonsuz ceza ve eziyet korkusuyla da tedirgin edecek derecede bozuk hayalgüçleri var mıdır?
  • https://www.youtube.com/watch?v=hpF6oKp71Uo
    🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂

    İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

    Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
    O halde ne diye üzülürsün ey can?
    Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
    Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

    “Derdim var” diyorsun;
    Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
    Sanma ki dert sadece sende var.
    Şunu bil ki;
    Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
    Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
    Dert nerede ise deva oraya gider.
    Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
    Soru nerede ise cevap oraya verilir.
    Gemi nerede ise su oradadır.
    Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
    Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

    Lâ tahzen! (Üzülme!

    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
    “Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
    Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
    Yanmaz, yanamaz…

    Ayağın kırıldı diye üzülme!

    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
    Olmazsa Bin Hayır Ara…

    Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
    – Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
    Aç da kendini oku ey can!

    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun ALLAH olsun…
    Herkes bir şeye güvenirken;
    Senin güvencen de ALLAH olsun.
    Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
    Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
    Dilersen hiç konuşma…
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Bir şey olmuyorsa:
    Ya daha iyisi olacağı için,
    Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
    Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil…

    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildir…

    Yapılma, yıkılmadadır;
    Topluluk, dağınıklıkta;
    Düzeltme, kırılmada;
    Murat, muratsızlıktadır;
    Varlık, yoklukta gizlidir…

    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
    Bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
    “Ben”, deyip susması…
    “Sen”. deyip ağlamaklı olması…
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

    Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

    Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
    Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
    İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
    Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
    Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
    Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
    Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
    Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
    Allah’tan bir şey istersen:
    Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
    Ne Zaman dersen bilemem ama,
    Açılmaz diye umutsuz olma,
    Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!
  • Hey, bakar mısın!
    Sadece bir video izleyerek birçok engelliye destek olabileceğini biliyor muydun? İZEV'in yapmış olduğu bir proje kapsamında Selda Bağcan, Funda Arar, Kubat gibi isimlerin Pink Floyd'un The Wall şarkısını yeniden seslendirerek, videonun izlenmesinden gelecek gelirlerle engellilere özel bir yaşam köyü yapmak istediklerinden haberin var mı?

    İzleyerek destek olalım. Klip çok çok güzel.

    https://youtu.be/3dnzLM_N-2Q