• Hz. İbrahim (a.s.) kimdir? İbrahim Peygamber nerede doğdu? Hz. İbrahim’in (a.s.) babası kimdir? Hz. İbrahim (a.s.) nerede yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) eşleri ve çocukları kimlerdir? Hz. İbrahim (a.s.) hangi zalim hükümdar zamanında yaşadı? İbrahim Aleyhisselam tevhid inancına nasıl ulaştı? Hz. İbrahim’e (a.s.) kaç suhuf gönderildi? Hz. İbrahim (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. İbrahim’e (a.s.) niçin Halilullah denildi? Hz. İbrahim (a.s.) kaç yıl yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) kabri nerede? Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Nemrud’un zulüm ve tehditlerine meydan okuyan, ateş yığınlarını gül bahçelerine çeviren Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kur’an’da duası en çok nakledilen peygamber ve Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerden Hz. İbrahim’in (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) KISACA HAYATI - İbrahim Aleyhisselam Kimdir?

    Hz. İbrahim (a.s.) Babil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyaya geldi. Babasının adı Taruh’tur. Hz. İbrahim’in (a.s.) orta boylu, ela gözlü, güzel ve güler yüzlü, açık alınlı, ayak izlerine varıncaya kadar şekil ve şemailce Hz. Muhammed’e (s.a.v) en çok benzeyen insan olduğu nakledilir.

    Hz. İbrahim (a.s.) “Halilullah” yani Allah’ın dostu olarak anılır. Hz. İbrahim’in (a.s.) diğer bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası’dır.

    Oğulları Hz. İsmail’in (a.s.) soyundan Peygamber Efendimiz; Hz. İshak’ın (a.s.) soyundan da Benî İsraîl peygamberleri geldi.

    Hanımları, Hz. İsmail’in (a.s.) annesi Hacer, Hz. İshak’ın (a.s.) annesi Sare validemizdir.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) dinin adı Hanif’tir ve Müslüman olarak adlandırılır. Hz. İbrahim’e (a.s.) 10 sayfa suhuf indirildi. İbrahim Aleyhisselam Keldanî kavmine gönderildi.

    Hz. İbrahim (a.s.) kendi heykelini yaptırıp taptıran Babil hükümdarı Nemrut’u Allah’ın dinine davet etti. Bu daveti kabul etmeyen Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat ateş kendisini Allah’ın izni ile mucize olarak yakmadı.

    Ateşe atılma hadisesinden sonra îman edenlerin rahat ibadet etmeleri, ayrıca Nemrut ve Keldanî kavminin üzerine gönderilecek azaptan muhafaza için İbrahim Aleyhisselam Babil’e, oradan da kardeşinin oğlu Lût, hanımı Sare ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a hicret etti.

    Keldani kabilesi toz halinde sivrisinek sürülüleri ile helak oldular. Nemrut ise bir sineğin beynine girmesi ile helak oldu.

    Hz. İbrahim (a.s.) oğlu İsmail (a.s.) ile kurban imtihanından geçti ve insanlık kurban kesmeyi ondan öğrendi. Oğlu İsmail (a.s.) ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Kabe’nin inşası sırasında Hz. İbrahim’in (a.s.) üzerine çıkıp duvar ördüğü ve üstünde insanları hacca davet ettiği kabul edilen taş veya onun bulunduğu yere Makam-ı İbrahim denildi.

    Hz. İbrahim (a.s.) Kabe’nin inşasını tamamlayınca Cebrail (a.s.) gelip kendisine hac farîzasının nasıl yapılacağını öğretti. O da insanları hac ibadetine davet etti. Oğlu ile birlikte ilk hac farîzasını yerine getirdi ve insanlar hac yapmayı onlardan öğrendi. İnsanlık tarihinde ilk vakfı İbrahim Peygamber kurdu.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) adı Kur’an-ı Kerim’de 69 defa geçer. Kur’an’da 14. Surenin adı İbrahim Suresi’dir. Kur’an’da duası en çok nakledilen peygamber İbrahim Aleyhisselam’dır. Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir.

    Hz. İbrahim’in (a.s.) 200 veya 175 yaşında vefat ettiği ve Kabe’de Makam-ı İbrahîm ile Zemzem arasındaki yerde defnedildiği rivayet edilir. Başka bir rivayete göre kabri Filistin’in el-Halil şehrinde Hz. Sare’nin yanındadır.

    “Halilullah” yani Allah’ın dostu ve “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası diye anılan Hz. İbrahim’in (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HAYATI - İbrahim Peygamber Kimdir?

    Hazret-i İbrâhîm, Bâbil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyâya geldi.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) BABASI KİMDİR?

    Bir rivâyete göre, babası hâlis bir mü’min olan Târuh’tur. Târuh ve­fât edince, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Târuh’un kardeşi olan Âzer ile ev­lenmiştir. Dolayısıyla, bir putperest olan Âzer, O’nun üvey babasıdır. Diğer bir rivâyette ise Taruh, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babasının eski ismi­dir. Putperest olunca ismi Âzer olmuştur. İmâm-ı Süyûtî -rahmetullâhi aleyh- ise, İbn-i Abbâs’tan gelen bir rivâyete göre, Âzer’in, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası değil amcası olduğunu bildirmek­tedir.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra insanların en fazîletlisidir. Hak Teâlâ O’nu «Halîlim» (Dostum) diye taltîf buyurmuştur. Bu sebeple “Halîlu’r-Rahmân” olarak da anılır.[1]

    HZ. İBRAHİM’E (A.S.) KAÇ SUHUF GÖNDERİLDİ?

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a on suhuf indirilmiştir. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den naklettiğine göre bu sahîfelerde şu nasihatler ve ibretli sözler yer almaktaydı:

    “Ey saltanat verilen, imtihan edilen ve aldanan kral! Ben seni dünyayı birbiri üzerine yığasın diye göndermedim, fakat mazlumun duâsını Ben’den geri çeviresin, mazlumu bana yalvarmak zorunda bırakmayasın diye gönderdim. Çünkü Ben, mazlumun duâsını kâfir de olsa geri çevirmem.”

    “Akıl sâhibinin belli saatleri olmalı:

    - Vaktinin bir bölümünü Rabbine duâ ve münâcâta,

    - Bir kısmını Yüce Allâh’ın san’at ve kudreti üzerinde tefekküre,

    - Bir kısmını geçmişte işlediklerinden ve gelecekte işleyeceklerinden kendisini hesâba çekmeye,

    - Bir kısmını da helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)

    Hazret-i İbrâhîm’in diğer bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiyâ” (Peygamberler Babası)’dır. Oğulları İsmâîl -aleyhisselâm- ve İshâk -aleyhisselâm-’dır. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın soyundan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; İshâk -aleyhisselâm-’ın so­yundan da Benî İsrâîl peygamberleri gelmiştir.

    İBRAHİM İSMİ KUR’AN’DA GEÇİYOR MU?

    Hazret-i İbrâhîm’in ismi Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş sûrede altmış dokuz defa geçmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de O’nu metheden muhtelif isim ve sıfatlar yer almaktadır. Bu sıfatlardan bâzıları:

    Evvâh (çok âh eden, niyâz eden),

    Halîm (hilm sâhibi, yumuşak huylu),

    Munîb (Allâh’a gönülden yönelen),

    Hanîf (şirk ve dalâletten uzak durup tevhîd dînine sımsıkı sarılan),

    Kânit (Allâh’a kulluk eden) ve

    Şâkir (çok şükreden)’dir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, maîşetini te’mîn maksadıyla kumaş ve elbise ticâretiyle uğraşmış, hicretinden sonra da çiftçilik yapmıştır.

    NEMRUD NEDİR?

    Keldânî kabîlesinin hükümdârı olan Nemrûd, ilk zamanlarda âdil ve insaflı bir kimse idi. Kavmi, yıldızlara ve putlara tapardı. Daha sonraları Nemrûd, saltanatı genişleyince kibre kapıldı ve heykellerini yaptırarak kavmine:

    “–Ben de tanrıyım. Bana da tapın!” dedi.

    Rivâyet edildiğine göre Nemrûd, birgün rüyâsında, gökte bir nûrun parladı­ğını ve onun, güneş ile ayın nûrunu söndürdüğünü gördü. Diğer bir rivâyette ise, rüyâsında bir kişinin gelerek kendisini tahtından indi­rip yere çarptığını görmüştü. Uyanınca telâşlandı. Müneccimleri saraya çağırarak rüyâsını anlattı. Onlar da:

    “–Yeni bir din gelecek. O dîni getiren kimse de senin tahtını yerle bir edecek. O’na karşı tedbîrini al!” dediler.

    Bunun üzerine Nemrûd’un şûrâsı, bu hâle mânî olmak için doğan erkek ço­cuklarının katline karar verdi. Bu sebeple o sırada yeni doğmuş bulunan yaklaşık yüz bin çocuk öldürüldü.

    İşte o vakit İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi de İbrâhîm’e hâmileydi. Doğum yaklaşınca kocası Âzer’e:

    “–Sen puthâneye git ve orada bana duâ et! Eğer erkek doğurursam, sana getiririm. Kendin Nemrûd’a götürürsün. O da çocuğunu katleder. Böylece senin, onun yanında îtibârın artmış olur.” dedi.

    Âzer puthâneye gittikten sonra İbrâhîm -aleyhisselâm- doğdu. Annesi hemen gizlice O’nu bir mağaraya yerleştirdi. Âzer eve dönünce de, ona çocuğun çok zayıf doğduğunu ve bu yüzden öldüğünü bildirdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Âzer evden gidince hemen çocuğun yanına gitti. O’nu emzirdi. Bundan sonra da fırsat buldukça hep böyle yaptı. Bâzen Hazret-i İbrâhîm’in parmaklarını emdiğini görürdü. Zîrâ Cebrâîl -aleyhisselâm-, O’nun parmaklarının arasından yağ, bal, süt ve hurma şırası akıtırdı.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın çocukluk devresinin mağarada geçtiği, mağaradan çıktığında ise tevhîd inancını teblîğe başladığı rivâyet edilir.

    Âyet-i kerîmede:

    “Biz İbrâhîm’e daha önce rüşdünü vermiştik...” (el-Enbiyâ, 51) buyrul­maktadır.

    Rüşd, hayrı ve doğru yolu bulmak, doğruyu eğriden ayırmak, hak yolunda sağlam ve sabırlı olmak, tam bir isâbetle dosdoğru gitmektir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- “Allâh’tan başka ilâh yoktur, O benim Rabbimdir, O her şeyin Rabbidir.” dedikçe annesi ve babası Nemrûd’dan korkarak ağlarlar ve İbrâhîm’i ihtâr ederlerdi. Onların bu endişelerine karşılık Hazret-i İbrâhîm:

    “–Benim hakkımda Nemrûd’dan hiç korkmayınız. Beni küçüklüğümde koruyan Allâh Teâlâ, büyüklüğümde de muhâfaza eder.” derdi. (İbn-i İyâs, Bedâyiu’z-Zuhûr, s. 84)

    RABBİM ALLAH’TIR

    Âzer, put yapıp satar ve onunla geçinirdi. Âzer’in diğer oğulları da, putları överek satarlardı. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, kendisine satması için Âzer’in verdiği putu, boynuna ip bağlayarak pazara götürür:

    “Ne zarar ne de fayda veremeyen bu putları alan var mı?” diyerek alaylı bir şekilde seslenir, hiç kimse kendisinden put almazdı. Hakâret olsun diye onları yerlerde sürüklerdi. Sonra putun başını suya sokar:

    “–Haydi çok susadın, biraz da sen iç!” derdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’ın verdiği rüşd sâyesinde hiçbir kimsenin tâlim ve terbiyesi altına girmeden nice büyük ilâhî hakîkatlerin âşinâsı ve tevhîd yolunun kı­lavuzu oldu. O’nun genç yaşlarda başlayan Rabbini tanıma ve bunu kavmine teblîğ etme husûsiyeti, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:

    “Gecenin karanlığı O’nu (İbrâhîm’i) kaplayınca O bir yıldız gördü. «Rabbim budur!» dedi. Yıldız batınca «Ben batanları sevmem!» dedi. (Daha sonra) Ay’ı doğarken görünce (yine) «Rabbim budur!” dedi. O da ba­tınca «Rabbim bana doğru yolu göstermezse, elbette yoldan sapanlardan olurum.» dedi. Güneş’i doğarken görünce de «Rabbim budur! Zîrâ bu daha büyük.» dedi. O da batınca dedi ki: «Ey kavmim! Ben sizin (Allâh’a) ortak koştuğunuz şey­lerden uzağım! Benim Rabbim, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh’tır! Ben hanîf[2] olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allâh’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.»” (el-En’âm, 76-79)

    Bu âyet-i kerîmelerde ifâde edilen hakîkat; İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Allâh’tan başkasına tapan zavallılara, gittikleri yolun yanlış ve inançlarının bâtıl ol­duğunu göstermesidir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- bir yıldız görerek: “Bu benim Rabbim olacak ha!” dedi. Evvelâ bir yıldızın, Rab olabileceğini uzak görerek etrafındakilere bir târizde bulundu. Çok geçmeden o yıldız batınca: “Ben, batanları sevmem.” diyerek ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim esas olduğunu ve buna mukâbil batmanın ilâhlık delili değil, bilâkis yaratılmışlık ve yok olma delili olduğunu ifâde etmiştir. Bu sebeple de böyle varlıkları ilâh zannetmenin, sonu boşa çıkacak bir sapıklık olduğunu, Rabb’in zevâlden berî olan bir yaratıcı kudret olması gerektiğini anlatmıştır.

    Ayrıca bu misâl, her akıl sâhibi kimsenin, tefekkür yoluyla kendisini yaratan Allâh’ın varlığı ve birliği hakkında gerekli bilgi ve îmâna kavuşabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple ehl-i sünnet ulemâsından bir kısmı, İslâm’ın ulaşmadığı insanların da kurtuluşa erebilmeleri için Allâh’ın varlığına ve birliğine inanmakla mükellef olduk­larını, ancak amel işleme yönünden mes’ûl tutulmayacaklarını ifâde etmişlerdir.

    TEVHİDE DAVET

    İlâhî hakîkatleri idrâk ederek Rabbini bulan ve kendisine taraf-ı ilâhîden her­kese verilmeyen bir ilim bahşedilen Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, tevhîde dâvete babası Âzer’den başladı. Ona yumuşak bir ta­vırla şöyle dedi:

    “–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ni­çin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)

    Âzer ise kızarak:

    “«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!» dedi.” (Meryem, 46)

    Fakat İbrâhîm -aleyhisselâm-, Âzer’e yine yumuşak bir üslûbla mukâbele etti:

    “İbrâhîm: «Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lutufkârdır.» dedi.” (Meryem, 47)

    Ve babasının affı için duâ etti. Ancak duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunu iyice anladığında duâ etmekten hemen vazgeçti. Zîrâ kâfirlerin affı için değil, ancak hidâyetleri için duâ edilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:

    “Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’min­lere! İbrâhîm’in babası için af dilemesi (ise), sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan (hemen) uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (et-Tevbe, 113-114)

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası ve kavmi ile mücâdelesi, onlara gittikleri şirk yolunun yanlışlığını anlatması ve onları aklî ve mantıkî delillerle tevhîd inancına ısrarla dâvet etmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de tekrar tekrar ifâde edilmektedir. Bunlardan birinde Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, îmân etmeyen babası ve kavmi ile şöyle konuştuğu beyân olunmaktadır:

    “O, babasına ve kavmine: «–Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?» dedi. Onlar: «–Biz, babalarımızı bunlara tapan kimseler olarak bulduk.» dediler. (İbrâhîm:) «–Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesi­niz.» dedi. Kavmi ise: «–Bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyunbazlardan biri misin?» dediler. (Bunun üzerine İbrâhîm): «–Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» dedi.” (el-Enbiyâ, 52-56)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) PUTLARI KIRMASI

    Keldânî kabîlesi senede bir gün toplanır, bayram yapardı. Âzer, Hazret-i İbrâhîm’e:

    “–Sen de bugün bayram yapmak için bizimle gel!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, yolda hastalığını mâzeret göstererek geri döndü. Puthâneye gitti. Orada gümüş, bakır ve ağaçtan yapılmış putlar vardı. Önlerine de, bereketlenmesi için yemekler konmuştu. En iri put, altından yapılmış bir tahtın üzerine oturtulmuştu. Sırma elbiseler giydirilip başına tâc konmuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, büyük putun dışındaki putların hepsini balta ile kırdı. Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı. Akşam olunca Keldânî kabîlesi, bayram yerinden puthâneye döndüklerinde, gördükleri manzara karşısında büyük bir şaşkınlığa düştüler. Tahmin yürüterek:

    “–Bu işi yapsa yapsa ancak İbrâhîm yapar!” dediler. Ardından hemen İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı bularak sordular:

    “–Bu işi sen mi yaptın?”

    İbrâhîm -aleyhisselâm- şöyle cevâp verdi:

    “–Büyük put, kendisinden başkasına tapınılmasını istemiyordu. Bu sebeple diğerlerine kızgındı. Sonunda hepsini balta ile parçalayıp baltayı da omuzuna asmış olabilir. İsterseniz bir de kendisine sorun! Durumu size o anlatsın!”

    Putperest halk:

    “–Putlar konuşmaz!” dedi.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:

    “–O hâlde, nasıl olur da kendilerini bile koruyamayan şu âciz varlıklar, sizi korur? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (es-Sâffât, 91-93)

    “Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören halk:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; belki şâhidlik ederler.» dediler. (Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, siz­lersiniz sizler!»[3] dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuş­madığını pek âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıl­lanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 58-67)

    Putperest halk, Hazret-i İbrâhîm’in bu ifâdelerinden putları O’nun kırdığına iyice kanâat getirdi. Bedbaht putperestler, yapılan işi hazmedemediler ve şu taş parçalarının âcizliklerini görüp Hakk’a yöneleceklerine, Hazret-i İbrâhîm’e ateş püskürdüler:

    “(Bir kısmı:) «Eğer bir şeyler yapacaksanız, onu yakın ve böylece tanrılarınıza yar­dım edin!» dediler.” (el-Enbiyâ, 68)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) ATEŞE ATILMASI

    Putperestler durumu Nemrûd’a bildirdiler. Bunun üzerine Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı çağırttı.

    Nemrûd’un huzûruna giren herkes, evvelâ ona secde ederdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, secde etmedi. Nemrûd, merak ve hiddetle sebebini sorunca da:

    “–Seni ve beni yaratandan başkasına secde etmem!” dedi.

    Nemrûd:

    “–Senin Rabbin kim?” deyince, İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allâh’tır.” dedi.

    Nemrûd:

    “–Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi. Zindandan iki kişi getirtti. Birini öldürdü, diğerini ise serbest bıraktı. Sonra da:

    “–Bak, ben de bu işi yapıyorum.” dedi.

    Lâkin akılsız Nemrûd, diriltmenin rûh vermek; öldürmenin ise rûh almak ol­duğunu bilmiyordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Benim Rabbim, güneşi doğudan doğdurur. Gücün yetiyorsa sen de batıdan doğdur!” dedi.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyrulur:

    “Allâh’ın kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) vermesi sebebiyle şıma­rıp Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrâhîm: «Rabbim hayat veren ve öldürendir!» demişti. O da: «Ben de hayat ve­rir ve öldürürüm.» demişti. İbrâhîm: «Allâh güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!» dedi. Bunun üzerine kâfir şaşırıp cevap veremez hâle geldi. Allâh zâ­limler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)

    Bu âyet-i kerîmede Nemrûd’un nankörlüğü, azgınlığı ve Cenâb-ı Hakk’a karşı îlân-ı harb ederek başkaldırışı bildirilmektedir. İmâm Beyzavî, yeryüzünde ilk ilâhlık iddiâ eden ahmağın Nemrûd olduğunu bildirmektedir. O, Allâh’ı inkâr etmiş, kendisine verilen mal-mülk karşısında şükredeceği yerde nankörlük etmiştir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Nemrûd’la görüşmesi husûsunda iki rivâyet vardır:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, putları kırınca O’nu hapsettiler. Ateşe atılmak üzere Nemrûd’un huzûruna getirdiler.
    Bir sene kıtlık olmuştu. Nemrûd, halkına gıdâ dağıtıyordu. Gıdâ verdiği kimseye de:
    “–Rabbin kim?” diye soruyordu. Sıra İbrâhîm -aleyhisselâm-’a gelince O:

    “–Benim Rabbim dirilten, hayat veren ve öldürendir!” dedi.

    Nemrûd, bu söze öfkelendi. Hazret-i İbrâhîm’e yiyecek vermedi. Ayrıca O’na nasıl bir cezâ verileceği husûsunda avanesini toplayıp onlarla istişâre etti. Henûn[4] adında bedbaht birisi:

    “–O’nu büyük bir ateşte yakalım!” dedi.

    Bu teklif kabûl edildi. Ateş için hazırlıklar başlatıldı. Bir ay odun taşındı. Câhil ve ahmak halk:

    “–Bu insan, bizim putlarımıza karşı çıkıyor!” diye odun taşıma işinde seferber oldular. Dağ gibi odun yığıldı. Yakılan ateşin alevleri semâlara çıkıyordu. Harâretinden dolayı, kuşlar yakınından bile geçemiyordu.

    Bütün hazırlıklar bitince halk, ateşin başına toplandı. İbrâhîm -aleyhisselâm- elleri kelepçeli ve ayakları prangalı bir şekilde oraya getirildi. Ancak o büyük peygamber “Halîl” olduğu için çok zor bir durumda olmasına rağmen büyük bir teslîmiyet ve tevekkül içinde idi. Gönlünde en ufak bir korku ve endişe yoktu.

    Nemrûd ve cemâati, O’nun ateşe nasıl atılacağını müzâkere ettiler. Nihâyet, mancınıkla atılmasına karar verdiler.

    Yerdeki ve gökteki melekler, hayret içinde:

    “–Aman yâ Rabbî! Sen’i en çok zikreden İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılıyor! O Sen’i bir an bile unutmayan bir peygamberdir! O’na yardım etmek için bize izin verir misin Allâh’ım?” diye yalvardılar.

    Allâh Teâlâ’nın izin vermesi üzerine bir melek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a geldi:

    “–Rüzgârlar emrime verildi. Arzu edersen ateşi darmadağın edeyim!” dedi.

    Diğer bir melek:

    “–Sular emrime verildi. İstersen ateşi bir anda söndüreyim!” dedi.

    Bir başka melek:

    “–Toprak emrime verildi. Dilersen ateşi yere batırayım!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, bu meleklere:

    “–Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabbim ne dilerse ben ona râzıyım! Kurtarır ise, lutfundandır. Eğer yakar ise, kusûrumdandır. Sabredici olurum inşâal­lâh!” diye mukâbelede bulundu.

    Mancınığa konup ateşe atılmak üzere iken de İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Allâh bize yeter, o ne güzel vekîldir.” diyordu.

    Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre İbrâhîm -aleyhisselâm- bu sözü, ateşe atılırken söylemiştir.

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine Müslümanların îmânları artmış ve hep birlikte: “Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı eşsiz bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- tam ateşe atılmak üzereyken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve:

    “–Bir dileğin var mı?” diye sordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Evet, bir talebim var, fakat senden değil!” cevâbını verdi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a hayretle:

    “–Niçin Allâh’tan kurtuluş istemiyorsun?” dedi.

    O da:

    “–Hâlimi O biliyor! Ateş kimin emri ile yanıyor? Yakma kimin işidir?” diye cevap verdi. Şâir bu cevâbı; “Âgâh olunca hâle, hâcet mi kalır suâle!” şeklinde mısrâya dökmüştür.

    Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın meleklerden bile müstağnî davranıp bütün talebini Hakk’a yöneltmesinden râzı olmuş, O’nu Kur’ân-ı Kerîm’de:

    “Sözünün eri olan (ahdine vefâ gösteren) İbrâhîm.” (en-Necm, 37) âyet-i kerîmesiyle senâ etmiştir.

    Yine Cenâb-ı Hak, O’nu:

    “Rabbi O’na «Teslîm ol!» deyince, derhal «(Bütün varlığımla) Âlemlerin Rabbine teslîm oldum!» dedi.” (el-Bakara, 131) âyet-i kerîmesi ile de, teslîmiyet timsâli olarak takdîm ve taltîf etmiştir.

    İbrâhîm Halîlullâh’ın bu yüce teslîmiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üzerine, O daha ateşin içine düşmeden Allâh Teâlâ, ateşe emretti:

    “…Ey ateş! İbrâhîm’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69)

    Bu emirle birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın düştüğü yer bir anda gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı. Bir rivâyete göre, Cennet’ten bir gömlek indirildi ve Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a giydirildi. Bu gömlek, daha sonra İshâk -aleyhisselâm-’a, O’ndan Yâkûb -aleyhisselâm-’a, O’ndan da Yûsuf -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Yâkûb -aleyhisselâm-’ın gözleri âmâ olduğu zaman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gönderip de gözlerinin açılmasına vesîle olan gömlek, işte bu gömlek idi.

    Rivâyete göre ateşe: “Ey ateş! İbrâhîm’e serîn ve selâmet ol!” emri geldiği zaman, yeryüzünde bütün ateşler belli bir müddet serin hâle gelmiştir.

    Bu durum üzerine Nemrûd şaşırdı ve heyecanlandı:

    “–Ey İbrâhîm! Gördüm ki senin ilâhın pek büyükmüş ve kendisinin kudret ve izzeti de seni zarardan koruyacak derecede imiş. Ey İbrâhîm! Senin Rabbin ne güzel bir Rabdir! Senin ilâhına şimdi dört bin sığır kurban edeceğim!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm- da:

    “–Sen sapıklıktan dönüp tevhîde gelmedikten sonra, kurbanlarının hiçbir kıymeti yoktur!” dedi.

    Ancak Nemrûd:

    “–Mülkümü ve saltanatımı fedâ edemem! Fakat yine de kurban keseceğim!” dedi.

    Hakîkaten dört bin sığır kesti. İbrâhîm -aleyhisselâm- ile mücâdelesinden de vazgeçti. Lâkin hubb-i riyâset (baş olma sevdâsı), kibir, gurur ve inâdından dolayı îmân etmedi, bedbahtlardan oldu. Bir grup putperest ise, bu alenî mûcize karşısında îmân edip kurtuluşa erenlerden oldu.

    Allâh Teâlâ’nın yardımıyla Nemrûd’un ateşinden sağ-sâlim kurtulan İbrâhîm -aleyhisselâm-, îmân etmeyenlere azâb-ı ilâhîyi hatırlattı:

    “Dedi ki: «Siz, sırf aranızdaki dünyâ hayâtına has muhabbet uğruna Allâh’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü (gelip çattığında ise) birbiri­nizi tanımamazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehen­nemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.” (el-Ankebût, 25)

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HİCRETİ

    Ateşe atılma hâdisesinden sonra Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın ve O’na îmân edenlerin rahat ibâdet etmeleri, ayrıca Nemrûd ve Keldânî kabîle­sinin üzerine gönderilecek olan ilâhî azaptan da muhâfaza olunmaları için hicret et­melerini emir buyurdu. İbrâhîm -aleyhisselâm- ve kendisine tâbî olan mü’minler, kavimlerinden ayrılıp hicret etmeye karar verdiler. Cenâb-ı Hak onların bu durumunu methederek şöyle buyurmaktadır:

    “İbrâhîm’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: «Doğrusu biz sizden ve Allâh’tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz. Sizi (bâtıl dîninizi) inkâr ettik, artık siz sâdece Allâh’a îman edinceye kadar sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır…»” (el-Mümtehine, 4)

    Allâh Teâlâ böylece Halîli’ni ve mü’minleri selâmete çıkardı. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Lût da O’na îmân etmişti ve (İbrâhîm:) «Ben Rabbime (O’nun emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sâhibidir.» dedi.” (el-Ankebût, 26)

    “Biz O’nu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ül­keye taşıdık.” (el-Enbiyâ, 71)

    Lût Peygamber, Hazret-i İbrâhîm’in kardeşinin oğludur. Peygamber olduğu dikkate alındığında, O’nun daha önce küfürde olup, sonra da îmân ettiği düşünüle­mez. Dolayısıyla Hazret-i Lût’un Hazret-i İbrâhîm’e îmân ettiğini bildiren âyette, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı ilk tasdîk edenin Lût -aleyhisselâm- olduğuna işâret edilmek­tedir.

    Hz. İbrahim (a.s.) Kimlerle Hicret Etti?
    İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e, oradan da Lût, Sâre ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a[5] hicret etti. Lût -aleyhisselâm- O’nun yeğeni, Sâre ise amcasının kızıydı.

    Rabbinin emri mûcibince İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ile evlendi. Hazret-i Sâre, ahlâk-ı hamîde sâhibi sâliha bir kadındı. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a karşı son derece itaatkâr idi.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) VE FİRAVUN

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, daha sonra yine emr-i ilâhî üzerine zevcesi Sâre ile Şam’a, oradan da Mısır’a geçtiler. Lût -aleyhisselâm- da, peygamber olarak Sodom’a göç etti. (Sodom, Lût Gölü’nün bulunduğu yerdir. Altı üstüne çevrildiği için âyet-i kerîmede “mü’tefike” denilmiştir.)

    Mısır’ı Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimseler idi. Hududdan, yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman hemen Firavun’a bildiri­lirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde hududdan ge­çince, yine saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemiz, İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan soruldu. O da “dîn kardeşi” mânâsına “kardeşimdir” dedi. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-’a dokunmadılar. Sâre’yi alıp saraya götürdüler. Bu hususla alâkalı olarak Buhârî’de geçen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “Sâre saraya girince, hemen abdest alıp iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-ı ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

    «Ey Allâh’ım! Ben Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Buyu’, 100)

    Firavun, Sâre’nin yanına yaklaşmak istedi. Birden nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı.

    Firavun, korkusundan onu serbest bıraktı. Câriyesi Hacer’i de hediye olarak ona verdi. Buna hayret eden etrâfına:

    “–Bu kadın bir cinnîdir. Benimle biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hacer’i verdim!” dedi.[6]

    Cenâb-ı Hak biz kullarına sâlih amellerimizle kendisine tevessül etmemizi ve kendisinden sabırla yardım talep etmemizi emrederek şöyle buyurur:

    “Ey îmân edenler, namaz ve sabırla Allâh’tan yardım isteyiniz!..” (el-Bakara, 153)

    Nitekim Sâre vâlidemiz de, namaz ve sabırla Allâh Teâlâ’ya yaptığı ilticâsının neticesinde kurtuluşa ermiştir.

    Firavun’un kızı Hurya, Hazret-i Sâre’yi çok sevmiş ve ona bir miktar mücevherat hediye etmişti. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunları görünce:

    “–Bunları götür, geri ver, bunlar bize gerekmez.” dedi. Sâre onları geri götürdü. Hurya durumu babasına anlatınca Firavun buna şaşakaldı ve:

    “–Muhakkak ki bunlar üstün ve şerefli bir kavimdirler. Temiz ve asâletli bir soydan gelmektedirler.” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ve Hacer ile birlikte Mısır’dan Filistin’e döndü­ler. Seb’ denilen ıssız, sessiz bir yerde konakladılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- bir kuyu kazdı. Oradan berrak, şeffaf bir su çıktı. Bir müddet sonra yiyecekleri kal­madı. İbrâhîm -aleyhisselâm- şehre doğru yol almaya başladı. Biraz gittikten sonra yolda dü­şündü. Parası olmadığı için geri döndü. Sâre ve Hacer, birdenbire ümitsizliğe ka­pılmasınlar diye çuvalına kum ve çakıl doldurdu. Konakladığı yere bu şekilde döndü. Çok yorulmuştu. Çuvalı bırakıp hemen uyuyuverdi.

    Sâre Hacer’e:

    “–Çuvalı aç!” dedi.

    Çuvaldakiler buğday olmuştu. Hemen onu öğütüp un yaptılar, ekmek pişirdi­ler. İbrâhîm -aleyhisselâm- uyandığında buna çok şaşırdı ve Rabbine şükretti.

    Zamanla Seb’ beldesinde bereket arttı, Allâh’ın nîmetleri bollaştı. Gelip geçenler burada iskân ettiler ve kalabalıklaştılar. Fakat sonunda nankörlük ederek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a, kendi açtığı kuyudan su vermek istemediler. Halîlullâh buna çok incindi. Bir peygamber gönlünün bu şekilde kırılması üzerine sular çe­kildi. Büyük bir susuzluk başladı. Zavallı gâfiller, bu durumu görünce çok pişman oldular. Gafletlerinden dolayı İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan özür dilediler. Affedilmeleri için duâ etmesini ricâ ettiler. Çok halîm bir peygamber olan İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, onların bu isteklerini kabûl edip de Hakk’a ilticâ etmesi üzerine rahmet-i ilâhî ile sular yeniden bollaştı.

    NEMRÛD VE KELDÂNÎ KABÎLESİNİN HELÂKI

    İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e hicret ettikten sonra, gurur ve kibre kapılarak îmân etmeyen Keldânî kavmi üzerine toz hâlinde sivrisinek sürüleri indi. Putperestlerin kanlarını emdiler. O bedbahtlar, kurumuş insanlar hâline gelerek he­lâk oldular. Bir sinek de, Nemrûd’un burnundan girerek beynine geçti. Mağrûr Nemrûd, ağrısından dolayı durmadan başına tokmak vurdurdu. Nihâyet, hızla gelen bir tokmakla başı parçalandı.

    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “O’na (İbrâhîm’e) bir tuzak kurmak istemişlerdi; fakat biz onları, daha çok hüsrâna uğrayanlar hâline getirdik.” (el-Enbiyâ, 70)[7]

    Nitekim dünyâ saltanatı ile kibir ve gurûra sürüklenen Nemrûd ve bedbaht kavim, bütün insanlığa ibret olmak üzere toz hâlindeki sinekler tarafından kanları emilerek “insan kuruları” hâline geldiler.

    Kuşların Canlanması

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi arzu ediyorum!” diye ilticâ etmişti.

    Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “İbrâhîm Rabbine: «–Ey Rabbim, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Rabbi O’na: «–Yoksa inanmadın mı?» buyurdu. İbrâhîm: «–Hayır! İnandım, fakat kalbi­min mutmain olması için (görmek istedim.)» dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: «–Öyleyse dört tane kuş yakala, onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala), her dağın başına onlar­dan bir parça koy! Sonra da onları kendine çağır; (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.» buyurdu.” (el-Bakara, 260)

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, ölen bir canlının yeniden nasıl dirileceğini merak et­miş ve bunu kendisine göstermesini Rabbinden istemiştir. Allâh Teâlâ O’na âyette geçtiği gibi maddî bir misâlle cevap vermiş, ancak dirilişin mâhiyetini îzâh etmemiştir. Çünkü insanın bilgi kapasitesi, yeniden dirilme gerçeğini lâyıkıyla kavramaya elverişli değildir. Bundan önceki âyetlerde de geçtiği gibi peygamberlere verilen bu örnekler birer mûcizedir. Mühim olan, Allâh’ın bütün canlıları, özellikle insanı mutlaka diriltip hesâba çekeceğine kesinlikle îmân etmektir.

    Şu da var ki, her şeye gücü yeten Allâh Teâlâ, bizzat kendisi dilediği şekilde dirilttiği ve hayat verdiği gibi, bunu kulları eliyle de gerçekleştirebilir. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın elinde tahakkuk eden bu hâdise buna örnek olarak verilebilir. Şüphe yok ki,

    “…Benim Rabbim hayat verir ve öldürür…” (el-Bakara, 258) diyen Hazret-i İbrâhîm “Ey Rabbim!” dediği zaman, “Ey hayat vermeye ve öldürmeye gücü yeten Rabbim!” demiş oluyor, “Ölüleri nasıl diriltirsin?” demekle de bir bakıma, “Bilirim Sen ölüleri diriltirsin, fakat bunu nasıl yaptığını bilmediğimden, acabâ Sen’in diriltme vasfın benim vâsıtamla da tahakkuk edebilir mi? Bana bunu göstermeni niyâz ediyorum.” demiş oluyordu. Cenâb-ı Hakk’ın “Ey İbrâhîm, yoksa inanmadın mı?” îkâzı üzerine Hazret-i İbrâhîm: “Hayır yâ Rabbî! Bilakis îmân ettim, Sen dilediğin zaman hayatı bana, bende gösterdiğin gibi diriltmeyi de gösterirsin, ancak kalbimin rahat etmesi için, o îmanın verdiği şevk ile kalbime düşen ümit heyecanını dindirmek, îmandan yakînî (kesin) bilgiye, ondan da müşâhedeye geçmek için istiyorum.” dedi ve asıl maksadının, her türlü leke ve kusurlardan temizlenmiş bir kalb elde etmek olduğunu ve bu şekilde “makâm-ı hullete” (gönülden muhabbet ve dostluk makâmına) erip sonsuza dek Halîlullâh (Allâh’ın dostu) olarak kalmaktan ibâret bulunduğunu ortaya koydu.

    Aklın ilk vazîfesi, Allâh’a îman etmektir. Fakat akıl her durumda bir kaynak, bir başlangıç noktası ve bir dayanak arar. Onu Hakk’ın izzetine teslîm edip O’nun sağlam kulbuna yapışmak ve hikmetine uymak gerekir.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istemesine dâir birkaç rivâyet daha vardır. Saîd bin Cübeyr’in haber verdiğine göre Allâh Teâlâ İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı “Halîl” edinince, Cebrâîl -aleyhisselâm- bunu kendisine müj­deledi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Bunun alâmeti nedir?” diye sorunca, Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Allâh Teâlâ senin duânı kabûl eder. Duân ile ölüleri diriltir.” dedi. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “Yâ Rabbî, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” diye niyâz etti.

    Tefsîr-i Hâzin’de de şu açıklama mevcuttur:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, dere kenarında bir hayvan ölüsü gördü. Onu, dere içinde iken su hayvanları yiyor, bir dalga ile sâhile vurunca da kara hayvanları yi­yordu. Halîlullâh bu karışık durumda, şu dağılmış parçaların nasıl toplanacağını dü­şündü. Bunun üzerine bu hâdise meydana geldi.

    Ebussuûd Efendi’nin tefsîrinde ise şöyle anlatılır:

    Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a:

    “–Rûhları vermek sûretiyle diriltmeyi ve rûhları alıp kabzetmeyi gözünle gör­dün mü?” diye sormuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, sükût etmiş, hemen ardından kendisine bu ibretli hâdise gösterilmişti.

    Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbiriyle har­man etti. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonra hepsini çağırdı. Onlar da he­men uçarak kendisine geldiler.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında da diriltmeyi in­kâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Rasûlullâh’a dönerek:

    “–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” de­mişti.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

    “–Evet, Allâh seni tekrar diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)

    Ardından şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

    “İnsan görmez mi ki, biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: «Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yarat­mayı gâyet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)

    Müfessir Beyzavî’nin beyânına göre bu dört nevî kuşun seçilmesinin hikmeti de şudur:

    Dünyâ süsüne ve zevklerine karşı muhabbeti azaltmak ve nefsin şehvetini kırmak lâzım geldiğine işâret için tâvus kuşu seçilmiştir. Şiddetli hücum, saldırganlık ve heyecâna sebep olan gazap kuvvetini dizginlemek gerektiğine işâret için kendisinde öfke sıfatı gâlip olan horoz tercih edilmiştir. Haset ve haysiyetsizlik gibi mezmum sıfatların önüne geçmek lâzım geldiğine işâret için bu hususta darb-ı mesel olan karga seçilmiştir. Nefsin hevâ ve hevesini izâle etmenin lüzûmuna işâret için de güvercin tercih edilmiştir. Dolayısıyla bu kıssada ebedî hayat ile ihyâ olmak isteyen bir kimsenin nefsinin arzularını terbiye etmesi, onları hayra istikâmetlendirmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın rızası yolunda kullanması gerektiği bildirilmektedir.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HACER VALİDEMİZ İLE EVLENMESİ

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Sâre vâlidemizden çocuğu olmadı. Yaşları da hayli ilerliyordu. Sâre vâlidemiz, câriyesi olan Hacer’i âzâd edip İbrâhîm -aleyhisselâm-’la evlendirdi. Bu izdivacdan Hazret-i İsmâîl dünyâya geldi. Ve Muhammedî nûr İsmâîl -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Sâre vâlidemiz ise, bu nûrun kendisinden intikâl edeceğini düşünmekteydi. Buna çok üzüldü. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a Hacer vâli­demizi başka bir beldeye götürmesini söyledi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da Allâh’ın emri ile Hacer vâlidemizi ve oğlu Hazret-i İsmâîl’i ıssız bir belde olan Mekke’ye götürdü. Cebrâîl -aleyhisselâm- ona rehberlik yapıyordu. Mekke’nin bulunduğu yere geldiklerinde:

    “–Ey İbrâhîm âileni buraya iskân et!” dedi.

    Hazret-i İbrâhîm:

    “–Burası ne ziraate ne de hayvancılığa elverişlidir.” deyince Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Evet öyledir fakat burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve «el-kelimetü’l-ulyâ: en yüce söz olan tevhîd» onunla tamamlanacaktır.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 164)

    Bu hususta İmâm Buhârî Hazretleri’nin İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’dan rivâyeti şöyledir:

    “İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemizi ve henüz onun emzirmekte olduğu İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye götürdü. İleride fışkıracak olan «zemzem» kuyu­sunun yanında bir ağacın altına bıraktı. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi koydu. Sonra geriye döndü. Hacer vâlidemiz arkasından seslendi:

    «–Bizi buraya bırakmanı Allâh mı emretti?»

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    «–Evet!» diye cevap verdi.

    Hacer vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyetle:

    «–Öyleyse Rabbim bizi korur! Zâyî etmez!» dedi. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına döndü.

    Hacer vâlidemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm- gözden kaybolunca İbrâhîm -aleyhisselâm- ellerini açtı ve şöylece Rabbine yalvardı:

    «Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında ziraat yapılmayan bir vâ­diye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki, bu nîmetlere şükrederler.» (İbrâhîm, 37)” (Buharî, Enbiyâ, 9)

    “«Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!» (İbrâhîm’in duâsını kabûl eden) Allâh bu­yurdu ki: «İnkâr edene gelince, onu (dünya nîmetlerinden) az bir süre faydalandırır, sonra da onu cehennem azâbına sürüklerim. Varılacak ne kötü bir yerdir orası!»” (el-Bakara, 126)

    Allâh, inkâr edenleri de dünyâda rızıklandırmakta, dünyâ nîmetlerinden dile­dikleri gibi istifâde etmelerine imkân vermektedir. Şu hâlde dünyâ nîmetine nâiliyet, dindarlığa bağlı değildir. O, mü’mine de kâfire de verilir. Dünyâ nîmetleri, birer imtihan vesîlesidir. Hayırlı olup olmadıkları, neticesine bağlıdır. Servet ve iktidar, eğer kulluğa vesîle olmuş ise, o zaman bu, iki cihân saâdetidir. Fakat azgınlık ve sapıklığa sebep olmuş ise, ebedî hayâtı mahvetmiş, saâdet ye­rine felâket getirmiş olur.

    Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın yapmış olduğu duâyı kabûl etti. Bu duâ vesîlesiyledir ki, hac ve umre yapan mü’minlerin gönülleri bu beldeye karşı muhabbetle dolmakta ve rûhlar da, huzûr ve sükûna kavuşmaktadır. Bu belde-i tay­yibe, bereket olarak da hurmanın ve diğer meyvelerin çeşitleri ile dolup taşmaktadır.

    ZEMZEM SUYU HİKAYESİ

    Ayrıca İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın bu niyâzı, oradan “zemzem” suyunun çık­masına da vesîle olmuştur:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın getirdiği bir testi su bitmişti. Hacer vâlidemiz Safâ ve Merve tepeleri üzerinde yedi sefer koştu. Bu iki tepe arası dörtyüz metre kadar­dır. Hacer vâlidemiz bir taraftan koşuyor, bir taraftan da Hazret-i İsmâîl’e bakı­yordu. Orada değil bir insan, uçan bir kuş dahî yoktu. Hiçbir yerde hayat belirtisi gözükmüyordu. Hacer vâlidemiz, Merve tepesi üzerinde iken:

    “–Sus ve iyice dinle!” diye bir ses işitti. Bu Cebrâîl’in sesi idi. Hacer vâlidemiz hemen sesin geldiği tarafa döndü. Cebrâîl -aleyhisselâm- devamla:

    “–Siz herşeye kâdir olana emânetsiniz! Sakın mahvoluruz diye korkma! İşte şurası Beytullâh’ın yeri. O beyti şu çocukla babası yapacaklardır. Allâh -celle celâ­lühû- bu beytin sâhibini zâyî etmez!” dedi.

    Hacer vâlidemiz bu hitâb üzerine oğlu İsmâîl’in yanına gitti. Gördü ki, İsmâîl -aleyhisselâm-’ın ayağının dibinden su fışkırıyordu. Büyük bir sevinç içerisinde Rabbine şükretti. Bitecek korkusu ile kumdan bir havuz yaptı. Suya da “Dur, dur!” mânâsına gelen “Zem, zem!” dedi.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

    “Allâh, İsmâîl’in annesi Hacer’e rahmet eylesin! Eğer o zemzemi kendi hâline bırakıp suyun etrafını çevirmeseydi muhakkak ki zemzem, devamlı akan bir kaynak olurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

    Bir tevekkül ve teslîmiyetin semeresi olarak fışkıran bu su, kıyâmete kadar ümmete şifâ olarak devâm edecektir.

    Böylece İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hacer vâlidemiz, teslîmiyetlerinin netîce­sinde büyük bir bereket elde etmiş oldular. Ayrıca bu bereketin diğer bir tezâhürü de, Hacer vâlidemizin “Safâ ile Merve” arasında yapmış olduğu “sa’y”in kıyâmete kadar yapılacak bütün hac ve umre ibâdetlerinde bir rükün olarak devâm etmesidir.

    Ana-oğul, kurak ve ıssız olan bu beldede hayatlarına devâm ediyorlardı. Oradan geçen Cürhüm kabîlesi, bir kuşun sürekli bir yere doğru indiğini ve sonra tekrar havalandığını gördü. Bunun bir hayat emâresi olabileceğini düşünerek oraya iki kişi gönderdiler. Gelenler zemzem suyunu görünce, Hacer vâlidemizden:

    “–Buraya yerleşebilir miyiz?” diye izin istediler.

    Hacer vâlidemiz, “suya mülkiyet iddiâ etmemek” şartı ile izin verdi. Böylece Mekke’ye ilk yerleşen kabîle, Cürhümîler oldu.

    KURBAN İMTİHANI

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Bâbil’den Şam’a giderken:

    “«Ben Rabbime gidiyorum;[8] O bana doğru yolu gösterecek! Rabbim, bana sâ­lihlerden bir evlâd ver!» demişti.” (es-Sâffât, 99-100)

    Burada, kalbden, yâni iç âlemden en yüce dosta doğru bir vuslat yolculuğu­nun yapıldığına işâret vardır. Devam eden âyet-i kerîmelerde Hazret-i İsmâîl’in müjdelenmesi ve kurban edilmesi hâdi­sesi şöyle anlatılır:

    “İşte o zaman, biz O’na hilim sâhibi bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «Yavrucuğum, rüyâda seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben: «Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulur­sun!» dedi. Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üzerine yatırınca: «Ey İbrâhîm, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik. Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm olsun!» dedik. (İşte) Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâ­fâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 101-111)

    Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye bıraktıktan sonra, Sâre vâlidemizin yanına dön­müştü. Arada bir onların yanına uğruyordu. Bir seferinde Mekke’de bir rüyâ gördü. Rüyâsında, âyette buyrulduğu gibi İsmâîl -aleyhisselâm-’ı kurban edi­yordu. İbrâhîm -aleyhisselâm- rüyâ şeytânî mi, Rabbânî mi diye şüphelendi. Ancak aynı rüyâ üç gün devam etti. Bu günler, hac mevsiminin tevriye, arefe ve bayramın birinci günü idi.

    Bir rivâyette İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Allâh, bana bir oğul verirse, onu kurban edeceğim!” demişti. İşte bu sözü sebebiyle imtihâna tâbî tutulmuştu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbinden gelen ilâhî emir üzerine Hacer vâlidemize, oğlu İsmâîl’i yıkamasını ve güzel kokular sürmesini; O’nu bir dostuna götüreceğini söyledi. Hazret-i İsmâîl’e de yanına bir ip ve bıçak almasını tenbih etti ve:

    “–Oğlum, Allâh rızâsı için kurban keseceğim!” dedi.

    Arafatta hacıların vakfeye durduğu yere doğru yol almaya başladılar. Bu sı­rada şeytan, insan kılığında Hacer vâlidemizin yanına geldi ve O’na:

    “–İbrâhîm, oğlunu nereye götürüyor biliyor musun?” dedi.

    O da:

    “–Dostuna götürüyor.” cevâbını verdi.

    Şeytan:

    “–Hayır, kesmeye götürüyor.” dedi.

    Hacer vâlidemiz:

    “–O oğlunu çok sever!” diye mukâbele etti.

    Şeytan devamla:

    “–Allâh emrettiği için boğazlayacakmış!” deyince Hacer vâlidemiz:

    “–Eğer Allâh -celle celâlühû- emretti ise güzel bir şeydir. Tevekkül ederiz.” dedi.

    Şeytan, Hacer vâlidemizi aldatamayınca İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına gitti. Bu sefer de O’na sordu:

    “–Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?”

    İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Dostuna ziyârete.” dedi.

    Şeytan:

    “–Hayır, seni kesmeye götürüyor. Rabbinin kendisine böyle emrettiğini zan­nediyor!” dedi.

    Bunun üzerine Hazret-i İsmâîl:

    “–O emretmiş ise, bunu seve seve yerine getiririz!” diyerek şeytanı kovdu. Onu taşladı.

    Şeytan İsmâîl -aleyhisselâm-’ı da kandıramamıştı. Bu sefer İbrâhîm -aleyhisselâm-’a döndü:

    “–Ey ihtiyar! Oğlunu nereye götürüyorsun? Şeytan seni rüyâda kandırmış! O rüyâlar şeytânîdir.” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Sen şeytansın! Hemen yanımızdan uzaklaş!” dedi. Eline yedişer tane taş aldı ve şeytanı üç ayrı yerde taşladı. İşte hacda kıyâmete kadar rükün olarak devâm edecek olan şeytan taşlama, bu şekilde başladı. Bu hâl, onların tevekkül ve teslîmiyetlerinin bir nişânesi olarak üm­mete nümûne oldu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’la birlikte Mina’dan Arafat’a doğru giderlerken semâdaki melekler oldukça heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:

    “Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeğe götürüyor!” dediler.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, oğlu Hazret-i İsmâîl’e bu işin hakîkatini anlattı:

    “–Ey oğlum! Rüyâmda seni kurban etmekle emrolundum.” dedi.

    İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?” diye sordu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Evet!” dedi. Bunun üzerine İsmâîl -aleyhisselâm-:

    “–Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!” dedi. Canını fedâ etmeye hazır olduğunu bildirdi. Babasını ferahlatan bu ifâdelerden sonra da:

    “–Ey babacığım! Nemrûd seni ateşe attığı zaman sabrettin. Allâh -celle celâ­lühû- senden râzı oldu. Ben de kurban edilmeye râzıyım. İnşâallâh beni sabredici bulacaksın. Senden ayrılınca Rabbime; dünyâ nîmetlerinden ayrılınca Cennet’e ka­vuşacağım! Benim üzüntüm, elinle kurban edeceğin evlâdının acısını hayat boyu unutamamandır. Ey babacığım! Keşke daha evvel bildirseydin de annemle de vedâ­laşsaydık!” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Oğlum, annenin îtirâzından çekindim!” dedi.

    O sırada İsmâîl -aleyhisselâm-, henüz yedi veya onüç yaşlarındaydı.[9]

    Rivâyet edildiğine göre:

    “Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a yer ve gökleri gösterdiği vakit, İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’a karşı isyân etmekte olan birini gördü. Ve Allâh’a onu helâk etmesi için duâ etti. Allâh Teâlâ, onu helâk etti. Başka bir âsîyi gördü. Onun için de bedduâ etti. O da helâk oldu. Bir başka isyânkârı daha gördü; onun da helâk olmasını diledi; o da helâk oldu. Böylece birkaç kişi helâk edildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle vahiy buyurdu:

    “–Ey İbrâhîm! Muhakkak Sen duâsı müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helâki için Bana duâ etme! Zîrâ onların benim yanımda üç husûsiyeti vardır:

    Kul, yaptıklarına belki tevbe eder; Ben de tevbesini kabûl ederim.
    Veya onun zürriyetinden Beni zikredecek bir nesil çıkar.
    Yahud da kıyâmet günü istersem onu affederim, istersem cezâlandı­rırım.”
    Beyân edilir ki, Allâh Teâlâ’nın İbrâhîm -aleyhisselâm-’a oğlunu kurban et­mesini emir buyurmasının bir sebebi de, yukarıdaki hâdisede olduğu gibi Hazret-i İbrâhîm’in âsî kullara karşı galîz olup, onlar hakkında az merhametli bulunmasıdır.

    Diğer bir rivâyette şöyle zikrolunur:

    “Böylece Biz, İbrâhîm’e semâvât ve arzın hükümranlı­ğını, acâib ve garâibini gösterdik.” (el-En’âm, 75) buyrulduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, her gece göğe çıkarılırdı. Yine bir gece semâya çıkarılmıştı. Kötü ameller işleyen bir günahkârı gördü ve şöyle dedi:

    “–Ey Allâhımız! Bu adam Sen’in rızkını yiyor, Sen’in arzın üzerinde yürüyor ve buna rağmen yine de emirlerini yapmıyor. Onu helâk et!”

    Allâh Teâlâ da o kimseyi helâk etti. Başka bir günahkârı gördü, onun da he­lâkine duâ edince kendisine şöyle nidâ olundu:

    “–Ey İbrâhîm! Kullarımın helâki için bedduâ etmekten vazgeç! Onlara mühlet vererek yavaş yavaş davran! Çünkü Ben onların isyânlarını dâimâ görüyo­rum da yine helâk etmiyorum!”

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, yere indiğinde Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen rüyâ kendisine gösterildi. Evlâdının büyük bir teslîmiyet içerisinde: «Emrolunduğunu yerine getir ba­bacığım!» demesinden sonra Halîlullâh, oğlunu kesmek için hazırlandı ve eline bı­çağı alarak şöyle söyledi:

    “–Ey Allâh’ım! Bu benim oğlumdur. Kalbimin meyvesidir ve bana insanların en sevgilisidir.”

    Bu arada şöyle bir nidâ işitti:

    “–Sen benim kulumun helâk olmasını istediğin geceyi hatırlıyor musun? Senin oğluna şefkatli olduğun gibi, benim de kullarım için şefkatli ve merhametli olduğumu bilmiyor musun? Sen Ben’den kulumu helâk etmemi istemiştin. Şimdi Ben de Sen’den oğlunu kesmeni istiyorum!” (Ramazanoğlu M. Sâmî, İbrâhîm -aleyhisselâm-, s. 44-46)

    Allâh’ın emri üzerine kurban edilecek olan İsmâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle dedi:

    “–Ey babacığım! Birkaç talebim var:

    Ellerimi ve ayaklarımı iyi bağla ki can acısı ile çırpınıp bir kusûr etmeye­yim.
    Eteklerini topla ki, üzerine kanım sıçramasın.
    Bıçağın bileyli olsun ki, can vermek kolay olsun! Hem de senin işin çabuk görülür.
    Bıçağı çekerken yüzüme bakma! Belki babalık şefkati ile merhamet göste­rirsin de dayanamayıp Allâh’ın emrini geciktirirsin.
    Gömleğimi anneme götür! Tesellî bulsun! Ona; «Oğlun şefâatçi olarak Allâh’a gitti.» dersin!”
    İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu sözleri dinlerken gözlerinden yaşlar boşandı. Çok ağladı ve:

    “–Yavrucuğum sen bana Allâh’ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun!” dedi. Sonra ellerini açarak:

    “Yâ Rabbî, bana bu hâlimden dolayı sabır ver! İhtiyarlığım sebebi ile bana rahmet et!” diye duâ etti.

    İsmâîl -aleyhisselâm- da:

    “Yâ Rabbî, bu işte bana sabır ve tahammül ver!” diye duâ etti.

    İsmâîl -aleyhisselâm- daha sonra:

    “–Babacığım, gök kapıları açıldı. Melekler hayretler içinde Allâh’a secde edi­yorlar: «Yâ Rabbî, senin rızân için bir peygamber bir peygamberi kesmek üzere... Sen onlara merhamet et!» diye niyâz ediyorlar.” dedi.

    Ardından:

    “–Babacığım, muhabbetin şartı, emri geciktirmemendir! Haydi emrolundu­ğunu yerine getir!” diyerek babasına metânet verdi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’ı yatırdı:

    “–Ey yavrucuğum! Kıyâmete kadar sana vedâ olsun! Tekrar görüşmek kıyâ­mette olur!” dedi. Bıçağı kuvvetlice İsmâîl –aleyhisselâm-’ın boğazına çekti. O anda Allâh Teâlâ, Cebrâîl’e:

    “–Yetiş! Bıçağı çevir!” buyurdu. Cebrâîl -aleyhisselâm-, bir anda Sidre’den gelip bıçağı çevirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, yine kuvvetlice bıçağı çekti. Bıçak bu sefer de kesmedi.

    Allâh -celle celâlühû-:

    “İbrâhîm, gerçekten rüyâsını tasdîk etti. Sadâkat gösterdi.” buyurdu.

    Ardından emr-i ilâhî ile Cebrâîl -aleyhisselâm-, o anda Cennet’ten bir koç in­dirdi ve tekbîr getirdi:

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu tekbîri işitince mukâbelede bulundu:

    İsmâîl -aleyhisselâm- da:

    dedi.

    Böylece arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar devâm eden “teşrık tekbîri” tamamlanmış oldu.

    Baba-oğul şükür hâlinde evlerine döndüler. Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm- kucaklaştılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- da tekrar Sâre vâlidemizin ya­nına döndü.

    HZ. İBRAHİM (A.S.) ALLAH’A NASIL DOST OLDU?

    İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılarak nefsinden, kurban emri ile de evlâdından imtihan görmüş, tevekkül ve teslîmiyeti, O’na her iki imtihanı da kazandırmıştı. Sıra servetten imtihana geldi. Bir rivâyete göre İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın 12.000 hayvandan oluşan sürüleri vardı. Bu sürüleri koruyan pek çok da muhâfız köpeği vardı. Dünyâya râm olanları tahkîr için köpeklerin boyunlarına altından tasma taktırırdı. Cebrâîl -aleyhisselâm-, insan kılığında geldi:

    “–Bu sürüler kimin?” diye sordu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Rabbimin. Ben de emânetçisiyim!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Bana satar mısın?” dedi.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Rabbimi bir kere zikret üçte birini, üç kere zikret; tamamını vereyim!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    dedi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Al, hepsi senin, al, götür!” dedi.

    Cebrâîl -aleyhisselâm-:

    “–Ben meleğim, alamam!” dedi.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-:

    “–Sen meleksen, ben de “Halîl”im. Verdiğimi geri alamam!” dedi.

    Nihâyet İbrâhîm -aleyhisselâm- sürüleri sattı. Geniş bir arâzî aldı. Onu müs­lümanların istifâdesi için vakfetti. Böylece vakıf,[10] İbrâhîm -aleyhisselâm- ile baş­lamış oldu.

    Allâh’ın Halîl’i olan İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh için bütün serve­tini bir anda fedâ ederek malından da imtihan vermiş, “gerçek dost” (Halîl) oldu­ğunu ispat etmişti. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın bu husûsiyeti âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmiştir:

    “Bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i bir takım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihan etmiş, İbrâhîm de onları tamâmen yerine getirmişti…” (el-Bakara, 124)

    HZ. İSHAK’IN (A.S.) DOĞUMU

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbine verdiği söze sadâkat gösterip oğlunu kurban etmeye râzı olduğu için Allâh Teâlâ, O’na -hayli ihtiyarlamış olmasına rağmen- mükâfât olarak bir oğul daha ihsân etti. Âyet-i kerîmelerde bu ilâhî ihsân şöyle beyân buyrulur:

    “Sâlihlerden bir peygamber olarak O’na (İbrâhîm’e) İshâk’ı müjdeledik. Kendisini ve İshâk’ı mübârek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslin­den iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa zulmedenler de olacaktır.” (es-Sâffât, 112-113)

    O sırada İbrâhîm -aleyhisselâm- 120, Sâre vâlidemiz 90 veya 99 yaşında idi.

    İbn-i Abbâs’ın rivâyetine göre Cebrâîl ile birlikte bir grup melek, İshâk -aleyhisselâm-’ın müjdesini vermek sûretiyle İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı sevindirdiler. Oradan da Lût kavmini helâke gittiler.

    Melekler, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı ziyârete, insan kılığında bir misâfir gibi gelmişlerdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da, onlara dana eti kızartıp önlerine koymuştu. Lâkin onlar bu etlerden yemediler. İbrâhîm -aleyhisselâm-, o zaman bu misâfirlerin melek olduklarını anladı. Kendisine İshâk -aleyhisselâm-’ı müjdelemeye geldiklerini bilmediğinden evvelâ korktu ve:

    “–Allâh’ın gazap ettiği bir şey mi oldu? Yoksa benim kavmimi helâk etmeye mi gelmişler?” şeklinde bir endişeye kapıldı. Yine de melek olup olmadıklarını iyice anlamak için tekrar:

    “–Yemez misiniz?” deyince onlar:

    “–Biz ücretsiz yemeyiz!” dediler.

    Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- başta “Bismillâh” nihâyette “Elhamdülillâh” dedi. Melekler:

    “Gerçek Halîl, Allâh’ın dostu!” dediler.

    Ardından da İbrâhîm -aleyhisselâm-’a:

    “–Korkma yâ İbrâhîm, biz buradan Lût kavmine gidecek, onları helâk ede­ceğiz!” dediler.

    Böylece yemek yememelerinin ve gelişlerinin sebebi kesin bir şekilde anla­şılmış oldu.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın korkusu dağılınca, melekler tarafından İshâk -aleyhisselâm- ve Yâkûb -aleyhisselâm- müjdelendi.

    Bu görüşmeleri Sâre vâlidemiz perde arkasından dinliyordu. Sâre vâlidemiz, yüksek bir edeb ve hayâ sâhibi olduğu için ellerini yüzüne kapattı. Efendisinin ve kendisinin ihti­yar olması sebebi ile bu müjdeyi hayretle karşıladı. Melekler de:

    “–Sen Allâh’ın emrine ve takdîrine mi şaşıyorsun?” dediler.

    İbrâhîm -aleyhisselâm-, verilen müjdelere sevinirken, Lût kavminin helâk ola­cağına da, bundan mü’minlerin müstesnâ olduğunu henüz bilmediği için çok üzüldü. Azâbın kalkması için ilticâ etmek istedi. Melekler ise, artık duânın fayda vermeyeceğini ve bu azâbın yalnız münkirlere geleceğini bildirdiler. Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- ferahladı.

    Bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

    “And olsun ki elçilerimiz (melekler) İbrâhîm’e müjde getirdiler ve: «Selâm (sana!)» dediler. O da: «(Size de) selâm.» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hûd, 69)

    (İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, gelen elçiler Cebrâîl ve O’nun beraberinde iki melektir. Bu iki meleğin de Mîkâîl
  • 1. Bu ilk bölümde, melek Cebrail'in Bakire Meryem'e İsa'nın doğuşunu bildirmesi yer alır.
    Bu son yıllarda, Yahudi (-İsrail oğulları-) kavmi'nin Davud soyundan Meryem adında bir bakire, Allah'ın gönderdiği melek Cebrail tarafından ziyaret edildi. Günahsız, ayıpsız, namazı kılıp oruç tutarak tam kutsal bir hayat süren bu bakire bir gün yalnızken odasına melek Cebrail girdi ve «Allah seninle olsun, ey Meryem» diye onu selamladı.
    Bakire, meleği görünce ürktü; fakat, melek şöyle diyerek onu rahatlattı; «Korkma Meryem; çünkü sen, seni kalp gerçeğiyle kanunlarına göre yürüsünler diye İsrail halkına göndereceği bir peygamberin annesi seçen Allah'ın rızasına erdin.» Meryem cevap verdi: «Şimdi ben, hiç bir erkek bilmediğimi görüp dururken, nasıl oğlan dünyaya getireceğim?» Melek cevap verdi: «Ey Meryem; insan yokken insan yaratan Allah, senden de erkek olmadan insan meydana getirmeye kadirdir. Çünkü O'nun için hiç bir şey imkan haricinde değildir.» Meryem cevap verdi: «Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum; öyleyse iradesi yerine gelecektir.» Melek cevap verdi: «Şimdi peygambere yüklü oldun; Adını îsa koyacak ve onu şaraptan, kuvvetli içkiden ve bütün temiz olmayan etlerden koruyacaksın, çünkü çocuk Allah'ın kutsal bir (-kuludur.-) Meryem, tevazuyla başını eğerek şöyle dedi: «Allah'ın hizmetçi kuluna bak, dediğin gibi olsun.» Melek gitti ve bakire Allah'ı tesbih ve ta'zim etti: «Ey kalbim, Allah'ın büyüklüğünü bil ve ey ruhum, Kurtancı'm Allah'ı çok sev; çünkü, O kız hizmetçisinin alçak gönüllülüğünü öylesine saydı ki, bütün milletlerce kutsanacağım; çünkü Kadir Olan beni yüceltti, O'nun kutsal adını tesbih ederim. Çünkü, O'nun rahmeti, nesilden nesile Kendisi'nden korkanlar için yayılır. O Kadir Olan elini güçlü kıldı ve kalbinin tasavvurunda gururu dağıttı. Güçlü olanı oturduğu yerden indirdi ve aşağıda olanı yükseltti. Aç olanı güzel şeylerle doyurdu ve zenginleri eli boş gönderdi. Çünkü, O, İbrahim ve oğluna verilmiş sözleri sonsuza değin tutar.»

    2.Cebrail'in Bakire Meryem'in hamileliğiyle ilgili olarak Yusuf'a yaptığı hatırlatma.
    Allah'ın iradesini öğrenen Meryem, yüklü olduğundan kendine saldırırlar ve zina suçlusu sayarak taşlarlar diye insanlardan korkup, dindar, takva sahibi, namaz ve oruçla Allah'a ibadet eden ve bir marangoz olarak ellerinin yaptığı ile geçinen bir adam olduğundan, ayıpsız yaşantılı Yusuf adında kendi soyundan bir yoldaş seçti.
    Bakire, bildiği böyle bir adamı yoldaşı olarak seçti ve îlâhî teklifi ona açtı.
    Dindar bir adam olan Yusuf Meryem'in hamile olduğunu anlayınca, Allah'tan korkup, ondan ayrılmayı düşündü. Bak ki, uyurken, «ey Yusuf, neden kadının Meryem'i bırakmayı düşünüyorsun?» diye Allah'ın meleği tarafından uyarıldı (ve şöyle denildi.) : «Bil ki, ona ne olmuşsa, hepsi Allah'ın iradesiyle olmuştur. Bakire, bir çocuk dünyaya getirecek, adını îsa koyacaksın; şaraptan, kuvvetli içkiden ve her türlü temiz olmayan etten onu uzak tutacaksın, çünkü o, annesinin rahminden Allah'ın kutsal bir (kuludur). O, - Juda'yı (Yehuda) kalbine döndürsün İsrail kavmi Musa'nın Kanunu'nda yazılı olduğu gibi, Rabb'in kanunu yolunda yürüsün diye İsrail halkına gönderilen Allah'ın bir peygamberidir. O, Allah'ın kendine vereceği büyük güçle gelecek, büyük mucizeler gösterecek ve bu sayede pek çok insanlar kurtulacaktır.»
    Uykudan uyanan Yusuf Allah'a şükretti ve bütün içtenliğiyle Allah'a ibadet ederek, ömrü boyunca Meryem'in yanında kaldı.

    3.İsa'nın harika doğuşu ve Allah'ı Öven meleklerin görünüşü
    Bu sıralar, Kayser Avgustos'un buyruğuyla, Yahudiye'de Hirodes hüküm sürüyor ve Arma ve Sayfa şehirlerinde de Pilotus vali bulunuyordu. Bütün dünya kütüklere kayıt yaptırmakta olduğundan, herkes kendi memleketine gidiyor ve kayıt için kendi kabileleriyle kendilerini takdim ediyorlardı. Bu nedenle Yusuf Sezar'ın buyruğuna göre kayıt yaptırmak için, Beytlehem'e (burası, Davut soyundan gelme olduğundan kendi kentiydi) gitmek üzere kadını hamile Meryem'le birlikte Galile'nin bir kenti olan Nasıra'dan ayrıldı. Beytlehem'e varan Yusuf burası çok küçük ve yabancılarla dolu bir kent olduğundan, kalacak yer bulamayıp, kent dışında bir çobanın sığınağı olarak yapılan bir odayı tuttu. Yusuf burada kalırken, Meryem'in de doğum günleri gelmişti. Bakire oldukça parlak bir nurla kuşatıldı ve hiç sancısız çocuğunu doğurdu, kucağına alıp kundağına sardı ve yemliğe yatırdı; çünkü odada hiç yer yoktu. Bir çok melek, Allah'ı takdis edip, Allah'tan korkanlara salât ve selam getirerek sevinç içinde odaya geldiler. Meryem ve Yusuf Rabb'e İsa'nın doğumundan dolayı hamd ve senada bulundular ve sonsuz bir neşe ile çocuğu doyurdular.
    4.Meleklerin İsa'nın doğuşunu çobanlara bildirmesi ve çobanların da çocuğu gördükten sonra bunu ilân etmeleri.
    Bu sırada, adetleri üzere çobanlar sürülerine bakıyorlardı. Ve dikkat et ki, içinden Allah'ı takdis eden bir meleğin göründüğü oldukça parlak bir nur sardı onları da. Çobanlar, bu ani nur ve meleğin görülmesi nedeni ile korkuya kapıldılar; bunun üzerine Rabb'in meleği şöyle diyerek onları rahatlattı: «Bakın, size büyük bir müjde veriyorum, çünkü, Davud'un kentinde Rabb'in peygamberi olan bir çocuk doğdu; İsrail'in ailesine büyük kurtuluş getirir. Çocuğu Allah'ı ta'zim eden annesi ile birlikte yemlikte bulacaksınız.» Ve, o bunları söyleyince, hayırlı istekleri olanlara selâm ederek, Allah'ı ta'zim eden pek çok melekler geldiler. Melekler gidince, çobanlar birbirlerine şöyle dediler:. «Beytlehem'e kadar gidelim ve Allah'ın meleğin aracılığıyla bize bildirdiği kelimeyi görelim.» Beytlehem'e yeni doğan bebeği aramaya pek çok çobanlar geldi ve kent dışında, meleğin sözlerine göre, yemlikte yatan yeni doğmuş çocuğu buldular. Ona saygı gösterip, annesine gördüklerini ve duyduklarını bildirerek ellerinde olanı verdiler. Meryem bütün bunları kalbinde tuttu ve Yusuf da (aynı şekilde) Allah'a şükretti. Çobanlar sürülerinin başına döndüler ve ne büyük bir şey görmüş olduklarını herkese söylediler. Ve, böylece tüm Yahudiye tepeleri haşyetle doldu ve herkes içinden söyle diyordu: «Bu çocuk acaba ne olacak?»
    5. İsa'nın sünnet olması
    Musa'nın kitabında yazıldığı gibi, Rabb'ın kanununa göre, sekiz gün dolduğu zaman, çocuğu alıp, sünnet etmesi için mabede götürdüler. Çocuğu sünnet ettiler ve Rabb'in meleğinin çocuk ana rahmine düşmeden önce söylediği gibi, İsa adını verdiler. Meryem ve Yusuf, çocuğun pek çoklarının kurtuluşuna ve pek çoklarının da helakine neden olacağını seziyorlardı. Bundan dolayı, Allah'tan korkuyorlar ve çocuğu Allah korkusuyla koruyorlardı.

    6. Yahudiye'nin doğusundaki bir yıldızın yol göstermesiyle gelip, İsa'yı bularak, saygı ve hediyeler sunan üç müneccim.
    Yahudiye kralı Hirodes'in egemenlik günlerinde, İsa'nın doğumu sırası doğu bölgelerinde üç müneccim gökteki yıldızlan gözlüyorlardı. Nihayet kendilerine çok parlak bir yıldız göründü; bunun üzerine, aralarında karar vererek önlerinden giden yıldızın kılavuzluğunda Yahudiye'ye geldiler ve Kudüs'e varıp Yahudilerin kralının nerede olduğunu sordular. Hirodes bunu işitince korktu ve bütün kenti tedirginlik kapladı. Bunun üzerine, Hirodes kâhinleri ve yazıcılar (kahinler-yazıcılar:yahudi din adamları) toplayarak, «Mesih nerede doğması gerekir?» diye sordu.
    «Beytlehem'de doğması gerekir. Çünkü, Peygamber tarafından şöyle yazılmıştır: «Ve, sen Beytlehem, Yehuda reisleri arasında küçük değilsin, çünkü senden kavmim İsrail'e önder olacak bir lider gelecektir» diye cevap verdiler.
    Hirodes bunun üzerine müneccimleri toplayarak, gelişlerini sordu. Doğuda kendilerini bu tarafa getiren bir yıldız gördüklerini ve hediyelerle gelip, yıldızın bildirdiği bu yeni Kral'a tapınmak istediklerini söylediler.
    Ardından Hirodes şöyle dedi: Beytlehem'e gidin ve bütün dikkatinizle çocuğu araştırın; bulduğunuz zaman gelin ve bana söyleyin, çünkü, ben de seve seve gelecek ve ona secde edeceğim. Ve o yalandan böyle konuştu.

    7. Müneccimlerin İsa'yı ziyareti ve İsa'nın rüyalarında yaptığı uyarıyla kendi memleketlerine dönüşleri.
    Müneccimler Kudüs'ten ayrıldılar ve bir de ne görürsün, kendilerine doğrudan görünen yıldız önleri sıra gitmiyor mu? Yıldızı gören müneccimleri sevinç kapladı. Ve böylece Beytlehem'e gelip, şehir dışında, yıldızın İsa'nın doğmuş olduğu hanın üstünde durduğunu gördüler. Bunun üzerine müneccimler o tarafa yönelip, içeri girerek çocuğu annesi ile birlikte buldular ve önünde eğilip saygı gösterdiler. Ve müneccimler üzerine altm ve gümüşle baharat saçarak gördükleri her şeyi Bakire'ye anlattılar.
    Sonra uykularında çocuk tarafından Hirodes'e gitmemeleri için ikaz edildiler. Bu nedenle, müneccimler bir başka yoldan kendi memleketlerine dönüp, Yahudiye'de ne gördülerse hepsini yaydılar.
    8. İsa Mısır'a götürülüyor Ve Hirodes suçsuz çocukları katliamdan geçiriyor.
    Müneccimlerin dönmediğini gören Hirodes kendisi ile alay edildiğini sanarak doğan çocukları öldürmeye karar verdi. Ama bak ki, uykusunda Yusuf'a Rabb'in meleği göründü ve «Çabuk kalk ve çocuğu annesi ile birlikte alıp Mısır'a git, çünkü Hirodes onu öldürmek istiyor» dedi. Yusuf büyük bir korkuyla uyanıp, Meryem ve çocuğu alarak Mısır'a vardı ve müneccimlerin kendisi ile alay ettiklerini sanarak, Beytlehem'de bütün yeni doğan çocukları öldürmek için askerlerini gönderen Hirodes ölünceye kadar orada kaldı. Askerler Beytlehem'e gelip Hirodes'in emri üzerine orada bulunan tüm çocukları boğazladılar. Böylece, peygamberin şu sözleri yerine gelmiş oldu: «Roma'da figan ve büyük ağlamalar var Rahel oğullan için yas tutar, fakat ona teselli verilmez, çünkü onlar yoktur.»
    9. Yahuda'ya dönen İsa, oniki yaşına gelmiş olup, muallimlerle harikulade tartışmaya giriyor.
    Hirodes ölünce bak ki, Rabb'in meleği rüyada Yusuf'a göründü ve şöyle dedi: «Yahudiye'ye geri dön, çünkü, çocuğun ölmesini isteyenler ölmüş bulunuyor.» Yusuf, Meryem'le (yedi yaşma girmiş olan) çocuğu alarak Yahudiye'ye geldi; bu kez, Hirodes'in oğlu Arhedous'un Yahudiye'de egemen olduğunu duyup, Yahudiye'de kalmaktan korkarak Galile'ye gitti; ve Nasira'da yerleşmek üzere ayrıldılar.
    Çocuk insanlar önünde ve Allah'ın önünde kerem ve hikmet içinde büyüdü.
    Oniki yaşına gelen İsa, Musa'nın kitabında yazılı bulunan Rabb'in kanununa göre ibadet etmek için Meryem ve Yusuf ile Kudüs'e geldi. İbadetleri bitince İsa'yı kaybederek ayrıldılar, çünkü, yakınlarıyla eve döneceğini sanıyorlardı. Bu nedenle Meryem, yakınları ve bildikleri arasında İsa'yı aramak için Yusuf ile Kudüs'e geri geldi. Üçüncü gün, çocuğu mabedde muallimler arasında, kanunla ilgili tartışma yaparken buldular. Herkes sorduğu sorulara ve verdiği cevaplara şaşırmıştı ve şöyle diyorlardı: «Bu kadar küçük olduğu ve okuma bilmediği halde, bunda böyle bir akide nasıl bulunabilir?»
    Meryem onu azarlayarak şöyle dedi: «Oğul, bize yaptığını görüyor musun? Bak, baban ve ben seni üç gündür yana yakıla arıyoruz.» İsa şöyle cevap verdi: «Allah'a hizmetin baba ve anneden önde gelmesi gerektiğini bilmiyor musunuz?» Sonra İsa annesi ve Yusuf ile birlikte Nasıra'ya gelip, tevazu ve saygı ile onlara tabi oldu.

    10. İsa otuz yaşında iken Zeytinlik dağında, mucize olarak melek Cebrail'den İncil'i alıyor.
    Otuz yaşına gelmiş olan İsa, kendisinin bana söylediğine göre, annesi ile zeytin toplamak için Zeytinlik Dağı'na çıktı. Sonra öğleyin dua ederken, «Rabb, rahmetle...» sözlerine geldiğinde, çevresini oldukça aydınlık bir nur ve sonsuz sayıda, «Allah'ı tesbih ve ta'zim ederiz» diyen melekler sardı. Melek Cebrail ona, ışıldayan bir aynaymış gibi bir kitap sundu. İnsanın kalbine inen bu kitapta, Allah'ın neler yaptığının, neler dediğinin ve neler irade buyurduğunun bilgisini aldi; öyle ki, «İnan Barnabas, her peygamberlikte her peygamberi öylesine biliyorum ki, söylediğim herşey şu kitaptan geliyor» şeklinde bana anlattığı gibi herşey açık ve çıplak önüne kondu.
    Bu vahyi alan ve İsrail Oğullan'na gönderilen bir peygamber olduğunu anlayan Isa herşeyi annesi Meryem'e anlattı ve Allah'ın şanı için büyük eziyetlere katlanması gerektiğini ve kendisine hizmet için daha fazla yanında kalamayacağını söyledi. Bunun üzerine Meryem şöyle karşılık serdi: «Oğul, sen doğmadan önce herşey bana anlatıldı, Allah'ın yüce adını tesbih ve tazim ederim.» İsa hemen o gün peygamberlik görevini yapmak üzere annesinden ayrıldı.

    11. İsa, mucizevi bir şekilde bir cüzzamlıyı iyileştiriyor ve Kudüs'e gidiyor.
    Kudüs'e gitmek için dağdan inen îsa, ilâhi ilhamla kendisinin peygamber olduğunu bilen bir cüzzamlıya rastladı. Gözyaşlarıyla kendisine, «îsa, sen Davud oğlu, bana merhamet et» diye yalvaran cüzzamlıya İsa (şöyle) cevap verdi: *Sana ne yapıvermemi istersin, kardeş?»
    Cüzzamlı cevap verdi: «Rabb(Rabb=Efendim anlamında kullanılıyor), bana sıhhat ver.»
    İsa azarlayarak şöyle dedi: «Aptalsın sen; seni yaratan Allah'a dua et, o sana sıhhat verecektir; çünkü ben de senin gibi bir insanım.» Cüzzamlı cevap verdi: «Rabb, senin bir insan olduğunu biliyorum, fakat, Rabb'ın kutlu bir insanı. Dolayısıyla, Allah'a sen dua et ve O bana sıhhat versin.» Sonra İsa, iç çekerek (şöyle) dedi: «Rabbim, Kadir olan Allah, kutsal peygamberlerinin aşkı için, bu hasta adama sıhhat ver.» Ardından, bunları söyledikten sonra, hasta adama Allah adına elleriyle dokunarak (şöyle) dedi: «Ey kardeş, sıhhat bul.» Ve, bunu deyince cüzzam kayboldu, öyle ki, cüzzamlının derisi bir çocuğunki gibi oldu. lyileştiğini gören cüzzamlı yüksek sesle bağırdı: «Allah'ın üzerinize gönderdiği peygamberi almak için, ey İsrail kavmi, bu yana gelin!» İsa ona rica ederek, (şöyle) dedi: «Kardeş, sus bir şey söyleme.» Fakat, İsa rica ettikçe o daha çok bağırıyordu : «Peygamberi görün! Allah'ın kutsal (kulu)'nu görün. Bu sözler üzerine, Kudüs'ten çıkanların çoğu koşarak geri döndüler ve İsa ile birlikte Kudüs'e girerek, Allah'ın îsa aracılığıyla cüzzamlıya yaptığını anlattılar.
    12. İsa'nın Allah'ın adı konusunda halka ilk verdiği akideyle ilgili harika va'zı.
    Tüm Kudüs şehiri bu sözlerle çalkalandı ve hep birden, İsa'yı görmek üzere ibadet için girdiği mabede koşuştular ve sıkışık bir biçimde oturdular. Bunun üzerine kâhinler Isa'ya ricada bulundular: «Bu insanlar seni görmek ve işitmek isterler; bu nedenle şu en yukarı çık ve Allah'ın sana verdiği kelimeleri Rabb adına konuş!»
    Sonra îsa yazıcıların şimdiye kadar konuşageldikleri yere çıktı. Ve susulması için bir işaret yapıp, konuşmaya başladı: «Rahmet ve iyiliğinden, yarattıklarını kendisini yüceltsinler diye yaratmak dileyen Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Kulu Davud'a «velilerin parlaklığı içinde Zühre yıldızından önce seni yarattım» diyerek konuştuğu gibi, dünyanın kurtuluşu için göndermek üzere her şeyden önce tüm velilerin ve peygamberlerin ihtişamını yaratan Allah'ın Kutsal adını tesbih ederim. Kendisine hizmet etsinler diye melekleri yaratan Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Ve, Allah'ın saygı duyulmasını irade ettiğine saygı duymayan şeytanı ve peşinden gidenleri cezalandıran ve yoksunluğa iten Allah'ı tesbih ederim, insanı yeryüzünün çamurundan yaratan ve işlerinin başına gönderen Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Koyduğu kutsal kuralı çiğnediği için insanı cennetten çıkaran Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Merhametiyle, insan soyunun ilk anne, babası olan Adem ve Havva'nın göz yaşlarına bakan Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Adaleti ile kardeş katili Kabil'i cezalandıran, yeryüzüne tufan gönderen, üç şerli kenti yakıp yıkan, Mısır'a azap eden Firavun'u Kızıl Deniz'de boğan, kendi kullarının düşmanlarını dağıtan, kafirleri azapla cezalandıran ve tövbe edip doğru yola girmeyenlerin cezasını veren Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Yarattıklarına rahmetiyle bakan ve bu nedenle önünde doğruluk ve takva ile yürüsünler diye kutsal peygamberlerini gönderen; kullarını her kötülükten koruyup, kurtaran ve babamız İbrahim ile oğluna sonsuza değin söz verdiği gibi, bu toprağı kullarına veren Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Sonra, kulu Musa aracılığıyla, şeytanın bizi aldatmaması için bize kutsal kanununu verdi ve bizi bütün diğer kavimlerin üstüne çıkardı.
    «Fakat, kardeşler, bugün, günahlarımızdan ötürü ceza görmememiz için ne yapıyoruz?»
    Ve ardından Isa Allah'ın sözünü unuttuklarından ve kendilerini boş şeylere verdiklerinden dolayı halkı şiddetli azarladı; Allah'a hizmeti bırakıp, dünyalık hırsları için (çalışan) kâhinleri azarladı; Allah'ın kanununu bırakıp, boş akideler va'z ettiklerinden dolayi yazıcıları azarladı; kendi gelenekleri ve yaptıklarıyla Allah'ın kanununu bir hiç duruma düşürdüklerinden dolayı muallimleri azarladı. Ve, insanlara karşı öyle hikmetli sözler söyledi ki, en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes, merhamet için haykırarak ve Isa'ya kendileri adına dua etmesi için yalvararak ağladı; yalnız, o gün, kâhinlere, yazıcılara ve muallimlere karşı bu şekilde konuştuğu için Isa'ya karşı nefret duyan kâhinler ye reisler (ağlamadı). Ve, onu öldürmeyi düşündüler, fakat, onu Allah'ın bir peygamberi olarak kabul etmiş bulunan halktan korkarak hiç bir söz söylemediler.
    Isa ellerini Rabb Allah'a açarak dua etti ve halk ağlayarak «amin, amin» dedi. Dua bitince Isa kürsüden indi ve o gün ardından gelen pek çok kişi ile birlikte Kudüs'ten ayrıldı.
    Ve, kâhinler İsa hakkında aralarında kötü kötü söyleştiler.

    13. İsa'nın dikkat çekici korkusu, duası ve melek Cebrail'in harika biçimde onu rahatlatması.
    Birkaç gün sonra, ruhunda kâhinlerin arzularını sezen İsa, dua etmek için Zeytinlik Daği'na çıktı. Ve, bütün geceyi ibadetle geçirerek, sabah olunca şöyle dua etti: «Ey Rabb'im, biliyorum ki, yazıcılar benden nefret ediyor ve Ferisîler, beni, senin kulunu öldürmeyi düşünüyorlar; bu bakımdan Rabb'im, Kadir ve Rahim Allah, merhamet et ve bu kulun dualarını duy ve beni onların tuzaklarından kurtar, çünkü benim kurtuluşum Sende'dir. Ey Rabb'im, sözünü söyle, çünkü Senin sözün sonsuza değin sürecek olan gerçektir.»
    Isa bu sözleri söyleyince, bak ki, onu melek Cebrail gelip dedi: «Korkma ey îsa, çünkü senin giysilerini koruyan bir milyon (melek) vardı. Gökler üstünde ve sen her şey yerini buluncaya ve dünya sonuna yaklaşıncaya kadar ölmeyeceksin.»
    îsa yere kapanıp, «Ey Rabb'im Allah, Senin bana olan merhametin ne büyüktür; senin bana bahşettiğin bütün bu şeyler karşısında ben Sana ne vereceğim Rabb'im?» dedi.
    Melek Cebrail cevap verdi: «Kalk îsa ve Allah'a bir tanecik oğlu İsmail'i Allah'ın sözünü yerine getirmek için kurban etmek isteyen İbrahim'i ve oğlunu bıçak kesmeyince bir koyun kurban etmesini bildiren benim sözümü hatırla. Sen de böyle yapacaksın Ey Allah'ın kulu İsa.»
    îsa cevap verdi: «Başım üstüne, fakat kuzuyu nerede bulacağım? Görüyorum ki, param yok ve çalmak da meşru değil.»
    Bunun üzerine, Cebrail kendisine bir koyun gösterdi ve îsa her zaman şanı Yüce Allah'ı hamd ve tesbih ederek onu kurban etti.

    14. Kırk günlük oruçtan sonra İsa Oniki Havari'-yi seçiyor.
    İsa dağdan inip, yalnız başına geceleyin Erden'in karşı yakasına geçti ve kırk gün, kırk gece hiç bir şey yemeden, sürekli Rabb'e Allah'ın kendilerine göndermiş olduğu halkının kurtuluşu için niyazda bulunarak oruç tuttu. Ve kırk günün sonunda aç bir insandı. Sonra, şeytan göründü ve pek çok sözlerle onu iğfal etmeye çalıştı. Fakat îsa, Allah'ın sözlerinin gücü ile onu def etti. şeytan çekilip gittikten sonra melekler gelip, İsa'nın ihtiyaç duyduğu şeyleri kendisine verdiler.
    Kudüs bölgesine dönen İsa'yı halk yine coşkun bir sevinçle karşıladı ve ona kendileri ile kalması için ricada bulundular; çünkü onun sözleri yazıcılarınki gibi değildi; bir güç taşıyor ve kalbe dokunuyordu.
    îsa, Allah'ın kanunu üzerinde yürümek için kendilerine dönen insanların çokluğunu görünce dağa çıktı ve bütün gece orada kalıp dua ve ibadette bulundu; gün başlayınca dağdan inip, Havariler diye adlandırdığı, aralarında çarmıha gerilip öldürülen Yahuda'-nın da bulunduğu oniki kişi seçti. Adları budur: Balıkçı iki kardeş Andreas ve Simun (Petrus), vergi mültezimi Matta ve bu kitabı yazan Barnabas, Zebedi'nin oğulları Yuhanna ve Yakup, Tomas (Taddeus) ve Yahuda, Bartolomeus ve Filipus, Yakup ve hain Yahuda îskariyot. Bunlara her zaman ilâhî sırlan açıklardı; fakat, zekatları (toplayıp) dağıtmakla görevlendirdiği Yahuda îskariyot her şeyin onda birini çalardı.

    15. İsa'nın bir evlenme töreninde suyu şarap yapan mucizesi.
    Gül bayramı yaklaştığında, bilinen zengin bir adam îsa'yı ve şakirtlerini annesi ile birlikte bir evlenme törenine davet etti. îsa da davete gitti ve ziyafet sırasındalarken şarap yetmedi. Annesi Isa'ya usulcâ seslendi: «Şarapları kalmadı.» İsa cevap verdi: «Bana ne bundan, anneciğim?» Annesi, hizmetçilere İsa ne buyurursa itaat etmelerini emretti. Orada, İsrail kavmi adetine göre, ibadet için temizlikte kullanılmak üzere altı su küpü bulunuyordu. îsa, «Bu küpleri suyla doldurun» dedi. Hizmetçiler de dediğini yerine getirdiler, İsa onlara, «Allah'ın adıyla, yemek yiyenlere içmeleri için verin» dedi. Hizmetçiler, bunun üzerine tören sahibine (küpleri) götürdüler ve azar duydular: «Ey işe yaramaz hizmetçiler, neden şarabın daha iyisini şimdiye kadar bekletirsiniz?» Çünkü, onun, İsa'­nın yaptıklarından hiç haberi yoktu.
    Hizmetçiler cevap verdiler.- «Ey efendimiz, burada Allah'ın kutlu bir kişisi var, o suyu şarap yaptı.» Törenin sahibi, hizmetçilerin sarhoş olduklarını sandı Fakat, İsa'nın yanında oturanlar tüm olan biteni gördüklerinden, sofradan kalkarak saygılarını sundular: «Kuşkusuz sen Allah'ın bir mukaddesisin, Allah'tan bize gönderilen gerçek bir peygambersin.»
    Ardından şakirtleri ona inandılar ve çokları kendinden geçerek şöyle dediler: «İsrail kavmine rahmeti ile davranan ve Yahuda'nın ailesini sevgiyle ziyaret eden Allah'a hamd olsun, onun kutsal adını tesbih ederiz.»

    16. İsa'nın havarilerine kötü yaşantıdan kurtulmakla ilgili olarak verdiği harika ders.
    Bir gün îsa şakîrdlerini çağırarak dağa çıktı ve orada oturunca, şakirdleri yanına geldiler ve ağzını açıp onlara şunları öğretti: «Allah'ın bize bahşettiği nimetleri büyüktür. Bu nedenle, gerçek bir kalple ona hizmet etmemiz gerekir. Ve madem ki yeni şarap yeni kaplara konuyor ve öyle de, eğer benim ağzımdan çıkan yeni akideyi alacaksanız, sizin de yeni adamlar olmanız gerekmektedir. Hemen size söylüyorum ki, nasıl bir kişi gözleri ile göğü ve yeri bir arada göremezse, Allah'ı ve dünyayı sevmek de işte böyle imkansızdır.
    «Ne kadar akıllı olursa olsun, hiç kimse, birbirine düşman iki efendiye hizmet edemez; çünkü, biri seni severse, diğeri senden nefret edecektir. İşte, ben size gerçekten söylüyorum ki, Allah'a ve dünyaya (bir anda) hizmet edemezsiniz, çünkü dünya yalancılık, aç gözlülük ve eza ile cefa doludur. Bu bakımdan, dünyada rahat edemez, ancak zulüm ve yenilgi görürsünüz. Dolayısıyla, Allah'a hizmet edin ve dünyayı hakir görün. Benden ruhlarınız için sekinet elde edeceksiniz; sözlerime kulak verin, çünkü size doğruyu söylüyorum.»
    «Gerçekten, bu dünya hayatına ağlayanlara ne mutlu, çünkü onlar rahata ereceklerdir.»
    «Dünyanın zevklerinden gerçekten nefret eden yoksullara ne mutlu, çünkü onlar Allah'ın hükümdarı olduğu ülkenin zevklerini bol bol tadacaklardır.»
    «Gerçekten, Allah'ın sofrasından yiyenlere ne mutlu, çünkü onlara melekler hizmet edecektir.»
    «Siz hacılar gibi yolculuk ediyorsunuz. Bir hacı, yolu üzerindeki saraylar, tarlalar ve başka dünyalık şeylerle eğler mi kendini? Emin olun ki, hayır! Ama o, yolu üzerinde kullanışlı ve işe yarar olan hafif ve para eder şeyleri taşır. Bu, şimdi size bir örnek olmalıdır; ve eğer bir başka örnek daha isterseniz, anlattıklarımın hepsini yapasınız diye onu da vereyim.»
    «Dünyalık arzulan kalbinize ağırlık etmeyin. (Şöyle) diyerek:»
    «Bizi kim giydirecek?» Veya «Bize kim yemek verecek?» Rabbımız Allah'ın, Süleyman'ın tüm ihtişamından daha büyük bir ihtişamla giydirip beslediği çiçeklere, ağaçlara ve kuşlara bakın ve O sizi yaratıp kendi hizmetine çağıran, kadınlar ve çocuklar dışında sayıları altıyüzkırkbine varan kulları îsrailoğulları'na çölde kırk yıl gökten kudret helvası indiren ve giysilerini eskiyip yok olmaktan koruyan Allah, sizi beslemeye de kadirdir. Size söylüyorum, gök ve yer tükenecek; yine de O'nun Kendi'nden korkanlara olan rahmeti tükenmiyecektir. Fakat, dünyanın zenginleri, zenginlikleri içinde aç ve sonludurlar. Geliri artıp duran bir zengin vardı ve (şöyle) derdi: «Ne yapayım ey ruhum? Çiftliklerimi yıkacağım, çünkü onlar küçüktür; yeni ve daha büyüklerini yapacağım, böylece sen zafer kazanacaksın ey ruhum!» Vah zavallı adam! O gece ölüverdi. Yoksulları düşünmeliydi. Ve bu dünyanın haksız zenginliklerinin sadakasını alanlarla (sadakalarıyla!) arkadaş olmalıydı; çünkü, onlar gök sultanlığında hazineler getirirler.
    «Söyleyin bana lütfen, paranızı bankaya, bir bankere, verseniz, o da size verdiğinizin on katını, yirmi katını verse, böyle bir adama her şeyinizi vermez misiniz? Fakat, size söylüyorum, Allah sevgisi uğruna ne verir ve ne harcarsanız, geri yüz katını ve sonsuz bir hayatı alacaksınız. Allah'a hizmet etmekle ne kadar sevinmeniz gerektiğini görün işte.»

    17. Bu bölümde mü'minin gerçek inancı açıkça algılanıyor.
    İsa bunu deyince, Filipus cevap verdi: «Allah'a hizmet etmeye razıyız, ama Allah'ı bilmek de istiyoruz.» Çünkü İşaya peygamber «Cidden sen gizli bir Allah'sın» demiş ve Allah kulu Musa'ya «Ben neysem oyum» demişti.
    îsa cevap verdi: «Filipus; Allah, kendisi olmadan hiçbir hakkın olmadığı bir Hakk'tır; Allah Kendisi olmadan hiçbir şeyin olmadığı Varlık'tır; Allah Kendisi olmadan yaşayan hiçbir şeyin olmadığı bir Hayat'tır. Öylesine büyüktür ki, her şeyi doldurur ve her yerdedir. Tektir, O'nun hiç bir dengi yoktur. Ne başlangıcı vardır, ne de sonu olacaktır. Fakat her şeye bir başlangıç vermiş ve her şeye bir de son verecektir. Ne babası vardır, ne de annesi; ne oğlu vardır, ne kardeşi; ne de yoldaşı. Ve, Allah'ın hiç bir bedeni yoktur. Bu bakımdan yemez, uyumaz, ölmez, yürümez, kımıldamaz, fakat, insandaki gibi olmayan sonsuz bir hayatı vardır. Çünkü, cismanî değildir, bileşik değildir, maddî değildir, en sâde özdendir. O kadar iyidir ki, iyiliği sever yalnızca; öylesine âdildir ki, cezalandırdığı ve bağışladığı zaman, «Bu neden böyle?» denemez. Kısaca, sana diyorum ki Filipus, burada yeryüzünde O'nu göremez ve tam olarak bilemezsin de; fakat melekûtunda O'nu ebedî göreceksin, orada tüm mutluluğumuz ve ihtişamımız bulunur.».
    Filipus cevap verdi: «Üstad, siz ne söylüyorsunuz? İyi biliyorum ki, İşaya'da Allah'ın babamız olduğu yazılıdır; bu durumda, nasıl olur da, O'nun hiç bir oğlu bulunmaz?»
    İsa cevap verdi: «Peygamberler için yazılmış pek çok kıssalar vardır, bu nedenle, harflere değil, manâya bakmalısın. Allah'ın dünyaya gönderdiği (sayıları) yüzyirmidört bine varan tüm peygamberler kapalı konuşmuşlardır. Fakat, benden sonra bütün peygamberlerin ve kutsal kişilerin ULUSU gelecek ve peygamberlerin söyledikleri tüm şeylerin karanlığı üstüne ışık dökecektir, çünkü O, Allah'ın Elçisi'dir.» Ve İsa bunu söyledikten sonra iç çekerek, (şöyle) dedi: «Ey Rabb(ım) Allah, İsrail kavmine merhamet et ve sana gerçek bir kalble hizmet edebilmeleri için İbrahim'e ve zürriyetine acıyarak bak.»
    Şakirdleri cevap verdiler: «Amin, ya Rabb, (Ey) Allah'ımız!»
    İsa dedi: "Size ciddî olarak söylüyorum ki, yazıcılar ve muallimler, Allah'ın kanununu, Allah'ın gerçek peygamberlerinin aksine sahte kehanetleriyle boş (ve anlamsız) yaptılar; bu nedenle, Allah, İsrail kavmine ve bu imansız nesle gazap etti. Şakirdleri bu sözler üzerine ağlayarak, şöyle dediler: «Merhamet et ey Allah (ımız), mabed üzerine ve kutsal şehir üzerine merhamet et ve Senin kutsal ahdini hakir görmeyen milletleri ondan nefret ettirme.» İsa cevap verdi: «Amin, (ey) babalarımızın Allah'ı Rabb(ımız).»

    18. Burada, Allah'ın kullarına dünyanın zulmettiği ve Allah'ın korumasının onları kurtardığı anlatılıyor.
    İsa bundan sonra (da şöyle) dedi: «Siz beni seçmediniz, fakat, benim havarilerim olasınız diye ben sizi seçtim. Eğer, dünya sizden nefret ederse, o zaman benim gerçek havarilerim olacaksınız; çünkü, dünya her zaman Allah'ın kullarının düşmanı olmuştur. Dünyanın boğazladığı kutsal peygamberleri hatırlayın; İlya zamanında bile Cizebel tarafından onbin peygamber katledilmiş, o kadar ki, yoksul îlya güç belâ gizlenerek kurtulabilmiştir. Ve, yedi bin peygamber oğlu da Ahab tarafından katledildi. Ah, Allah'ı tanımayan şerli dünya! Sen korkma, çünkü başındaki saçlar o kadar çok ki, bitmeyecektir. Dikkat et, tek bir tüyleri bile Allah'ın iradesi olmadan düşmeyen serçelere ve diğer kuşlara bak. Hem sonra Allah, kuşlara, uğruna her şeyi yarattığı insandan daha mı çok dikkat edecektir? Hiç mümkün müdür ki, kendi oğlundan daha çok ayakkabılarına bakan bir insan bulunsun? Kuşkusuz ki, hayır. Şimdi, kuşlara (bile) bakarken, Allah'ın seni terkedeceğini ne kadar da az düşünmen (hiç düşünmemen) gerekiyor. Ve, ben neden kuşlardan söz ediyorum? Bir ağacın yaprağı (bile) Allah'ın iradesi olmadan düşmez.
    «Bana inanın, çünkü size gerçeği söylüyorum, ki eğer sözlerime kulak verirseniz, dünya sizden çok korkacaktır. Çünkü, eğer o, kötülüklerinin açığa çıkmasından korkmuyorsa, (o zaman) sizden nefret etmiyecektir; fakat, açığa çıkmasından korkuyor, bu nedenle de, sizden nefret edecek ve size zulüm edecektir. Eğer, sözlerinizden dünyanın hiç hoşlanmadığını görürseniz, onu kalbte tutmayın, fakat, Allah'ın sizden daha büyük olduğunu göz önünde tutun; kim dünyanın sevmediği ve hakir gördüğü böylesi bir akla sahipse, onun akıllılığı delilik kabul edilir. Eğer Allah sabırla dünyaya katlanıyorsa, o zaman sen de onu kalbine mi yerleştireceksin? Ey yeryüzünün tozu ve çamuru!.. Sen sabrınla ruhuna sahip olacaksın. Bu bakımdan, eğer bir kimse, yüzünün bir tarafına bir yumruk vuracak olsa, ona vurması için öbür yanını teklif et. Kötülüğe karşılık verme, çünkü, en kötü hayvanlar böyle yapar; fakat, kötülüğe iyilikle karşılık ver ve senden nefret edenler için Allah'a yalvar. Ateş ateşle söndürülmez, ama suyla söndürülür: îşte böyle, size diyorum ki, kötülüğün üstesinden kötülükle değil, aksine iyilikle geleceksiniz. Güneşi iyilerin ve kötülerin (birlikte) üzerine doğuran ve yağmuru da aynı şekilde (yağdıran) Allah'a bakın. Evet, işte herkese iyilik yapmanız gerekiyor; çünkü kanunda (öyle) yazılıdır : «Kutsal ol, çünkü senin Allah'ın (olan) Ben kutsalım; temiz (ve pak) ol, çünkü Ben temiz (ve pak) im; ve kâmil ol, çünkü Ben kâmilim.» Size cidden söylüyorum ki, bir hizmetçi efendisini memnun etmek için çalışır ve efendisini memnun etmeyecek herhangi bir giysi de giymez, sizin, giysileriniz iradeniz ve sevginizdir. Bakın, Allah'ı, Rabbımızı razı etmeyecek bir şeyi istememeye ve sevmemeye dikkat edin. Emin olun ki, Allah dünyanın debdebesinden ve şehvetlerinden nefret eder, bu bakımdan siz de dünyadan nefret edin.
    19. İsa, ihanete uğrayacağını haber veriyor ve dağdan inerken on cüzzamliyi iyileştiriyor.
    îsa, bunları söyledikten sonra Petrus (Simon) cevap verdi: «Ey muallim bak ki, biz senin arkandan gelen her şeyi terkettik, (şimdi) bize ne olacak?»
    İsa cevap verdi: «Kuşkusuz Hüküm Günü'nde yanıma oturacak (ve) oniki îsrail kabilesine karşı şahitlik edeceksiniz.»
    Ve, bundan sonra İsa iç çekerek (şöyle) dedi: «Ey Rabb(ım), nasıl şeydir bu? Ben oniki tane (havari) seçtim ve içlerinden biri bir şeytandır.»
    Bu söz üzerine havariler üzüntülerinden sapsarı kesildiler: ve gizlice yazan (not alan) göz yaşlarıyla Isa'ya sordu: «Ey muallim, şeytan beni aldatacak ve sonra ben tart mı edileceğim?»
    îsa cevap verdi: «Bu kadar üzülme, Barnabas, çünkü, Allah'ın dünyayı yaratmadan önce seçtikleri helak olmayacaktır. Sevin, çünkü senin adın hayat kitabında yazılıdır.»
    İsa (şöyle) diyerek havarilerini rahatlattı: «Korkmayın, çünkü, benim kötülüğümü isteyecek olan benim sözüme üzülmez, çünkü onun içinde îlâhî duygu yoktur.
    Bu sözleri üzerine, seçilenler rahatladılar. îsa dualarda bulundu ve şakirdleri de, «amin, amin, kadir ve rahim olan Rabb (miz) Allah» dediler.
    Duasını bitirdikten sonra İsa, havarileriyle birlikte dağdan indi ve, uzaklardan «îsa, Davud'un oğlu, bize merhamet et!» diye bağıran on tane cüzzamlıya rastladı.
    İsa onları yanına çağırdı ve şöyle dedi: «Benden ne diliyorsunuz, ey kardeşler?»
    Hep birden bağırdılar: «Bize sıhhat ver!»
    îsa cevap verdi: «Ah, ne kadar zavallısınız siz, aklınızı öylesine yitirmişsiniz ki, «bize sıhhat ver!» diyorsunuz. Benim de sizin gibi bir insan olduğumu görmüyorsunuz. Sizi yaratan Allah'ımıza seslenin: ve kadir ve rahim olan O sizi iyileştirecektir.»
    Cüzzamlılar gözyaşlarıyla cevap verdiler: «Senin de bizim gibi insan olduğunu biliyoruz, fakat yine de, Allah'ın kutsal bir (insan)ı ve Rabb'ın bir peygamberi; bu nedenle, Allah'a sen dua et kî, O bizi iyileştirsin.»
    Bunun üzerine, havariler Isa'ya rica ettiler: «Rab, onlara merhamet et.» Sonra, İsa derin bir iç geçirdi ve Allah'a yalvardı: «Kadir ve rahim olan Rabb (im) Allah, kuluna merhamet et ve sözlerini duy: ve babamız İbrahim aşkına ve senin kutsal vadin için bu adamların isteklerine rahmetinle davran ve onlara sıhhat bahşet.» Ardından İsa bunları söyleyince cüzzamlılara döndü ve (şöyle) dedi: Gidin ve Allah'ın kanununa göre kâhinlere görünün.
    Cüzzamlılar ayrıldılar ve yolda giderken temizlendiler. Bunun üzerine, içlerinden biri iyi olduğunu görünce İsa'yı bulmak için geri döndü; kendisi bir îsmailî idi. İsa'yı bulunca önünde eğilip saygı gösterisinde bulunarak (şöyle) dedi: «Bildim ki, sen Allah'ın bir mukaddesisin» ve teşekkür ederek kendini hizmetçi edinmesi için yalvardı. İsa cevap verdi: «On kişi temizlenmişti; dokuzu nerede?» Ve temizlenene dedi:
    «Ben kendime hizmet edilsin diye değil, hizmet etmek için geldim. Haydi evine git ve (evdekilerin de) İbrahim'e ve oğluna verilmiş sözlerin Allah'ın sultanlığı ile birlikte yaklaşmakta olduğunu öğrenmeleri için, Allah'ın sende neler yaptığım anlat.» Temizlenen cüzzamlı ayrıldı ve kendi oturduğu bölgeye gelince Allah'ın İsa aracılığıyla kendinde neler yaptığını anlattı.

    20. İsa'nın denizde gösterdiği mucize ve İsa, bir peygamberin nerede kabul gördüğünü bildiriyor.
    îsa Galile denizine gitti ve bir gemiye binerek Nasıra'ya doğru yola çıktı. Bu sırada denizde büyük bir fırtına başladı. O kadar ki, gemi nerede ise batacaktı. Ve îsa geminin pruvasında uyuyordu. Havariler yanına yaklaşarak uyardılar. «Ey muallim, kurtar kendini, helak oluyoruz!» Ters taraftan esen kuvvetli rüzgâr ve denizin kükremesi nedeniyle büyük bir korkuya kapılmışlardı. îsa uyandı ve gözlerini gök yüzüne dikerek dedi: «Ey Elohim Sabao (Çoğul kipi, orjinal dilde saygı ifadesi olarak kullanılmaktadır, türkçedeki 'Siz' gibi), kullarına merhamet et.» İsa bunu demişti ki, birden rüzgâr durdu ve deniz sakinleşti. Bunun üzerine denizciler korkuya kapılarak dediler: «Kimdir bu, deniz ve rüzgâr kendisine itaat ediyor?» Nasıra kentine gelince denizciler, İsa ne yaptıysa hepsini yaydılar. Bunun üzerine İsa'nın kaldığı evin çevresine şehirde oturanların hemen hemen hepsi yığıldı. Ve yazıcılarla fakihler kendilerini O'na takdim ederek dediler: «Denizde ve Yahudiye'de yaptıklarını işittik; bu nedenle burada kendi memleketinde de bize bazı işaretler (ayetler) göster.» İsa cevap verdi: «Bu imansız nesil bir işaret ister, fakat bu onlara gösterilmeyecek. Çünkü hiç bir peygamber kendi memleketinde kabul görmez. îlya zamanında Yahudiye'de pek çok dullar vardı. Fakat emzirilmesi için hiç birine gönderilmedi. Saydalı bir dula (gönderildi). Elişa zamanında ise Yahudiye'de pek çok cüzzalı vardı. Ama, yalnız Suriyeli Naaman temizlendi.»
    Bunun üzerine şehir halkı kızarak O'nu yakaladılar ve aşağıya atmak için bir uçurumun tepesine götürdüler, fakat îsa aralarından geçip giderek onlardan ayrıldı.
    21, İsa bir deliyi (cin çarpmış) iyileştiriyor ve domuzlar denize atılıyor. Ardından Kenânîler'in kızını iyileştiriyor.
    İsa Kefernahum'a gitti ve şehire yaklaştığında, bak ki kabirlerden cinlere tutulmuş birinin çıkıp geldiğini ve ne yapılırsa yapılsın hiç bir zincirin kendisini zaptedemediğini ve adama büyük zarar verdiğini gördü. Cinler ağzıyla bağırdılar: «Ey Allah'ın mukaddesi, vaktinden önce bizi incitmek için neden gelirsin?» ve kendilerini fırlatıp atmaması için yalvardılar.
    îsa, kaç tane olduklarını sordu : Cevap verdiler: «Altıbinaltıyüzaltmışaltı.» Havariler bunu duyunca korktular. Ve Isa'ya gitmesi için ricada bulundular. Sonra Isa dedi: «Sizin îmanınız nerede? Cinlerin gitmesi gerekir, benim değil. Cinler, bunun üzerine bağırıştılar : «Çıkacağız fakat bize izin ver de şu domuzların içine girelim. Deniz kenarında Kenanîler'e ait onbin kadar domuz otluyordu. îsa dedi: «Çıkın ve domuzların içine girin.»
    - Büyük bir gürültüyle cinler domuzların içine girerek, onları baş aşağı denize düşürdüler. Bunun üzerine domuzlara bakanlar şehre kaçarak, îsa'nın yaptığı her şeyi anlattılar.
    Bunun üzerine, kent halkı hemen ileri çıkıp, İsa'yı ve iyileştirilen adamı buldu. Halk korkuya kapıldı ve Isa'ya sınırlarının dışına çıkmasını rica ettiler. îsa, buna uyarak onlardan ayrıldı ve Sur ve Sayda bölgelerine gitti.
    Ve, işe bakın, İsa'yı bulmak için memleketinden ayrılan Kenanî bir kadın iki oğluyla birlikte gelmiyor mu! İsa'nın havarileriyle birlikte karşıdan geldiğini görünce, bağırdı: «îsa, Davud'un oğlu, kızıma merhamet et, cinler kendisine işkence ediyor!»
    îsa, bir kelimeyle olsun cevap vermedi: çünkü onlar sünnet olmayan insanlardandı. Havarilerin acıma duyguları harekete geçip, dediler: «Ey muallim, onlara acı! Bak, nasıl da ağlayıp çığrışıyorlar!»
    İsa cevap verdi: «Ben ancak İsrail kavmine gönderildim.» Bunun üzerine, kadın iki oğluyla birlikte İsa'nın önüne gelip, ağlayarak dedi: «Ey Davud'un oğlu, bize merhamet et.» îsa cevap verdi; «Ekmeği çocukların ellerinden alıp, köpeklere vermek doğru değildir.» Ve, îsa bunu, onların temiz olmaması nedeniyle söyledi. Çünkü onlar, sünnet olmayan insanlardandı.
    Kadın cevap verdi: «Ey Rab, köpekler, sahiplerinin sofralarından düşen kırıntıları yerler.» İsa, kadının sözüne hayran kalarak, dedi: «Ey kadın, senin İmanın çok hoş.» Ve, ellerini gök yüzüne kaldırıp, Allah'a dua etti ve ardından dedi: «Ey kadın, kızın kurtulmuştur, var, huzurla yoluna git.» Kadın ayrıldı ve eve döndüğünde, kızını Allah'ı tesbih ederken buldu. Bunun üzerine (şöyle) dedi:'«Bildim ki, İsrail kavminin Tanrı'sından başka Tanrı yoktur.» Ardından, tüm yakınları, Musa'nın kitabında yazılan kanuna göre (Allah)'ın kanununa teslim oldular.
    22. Sünnet olmayanların zavallı hali.
    Havariler, o gün Isa'ya şunu sordular: «Ey muallim, neden o kadına, onların köpek olduğu şeklinde cevap verdin?»
    İsa cevap verdi: «Bakın, size diyorum ki, bir köpek, şünnetsiz bir adamdan daha iyidir.» Buna havariler üzülerek, dediler: «Bu sözler ağır, onları kim kabul edebilecek?»
    İsa cevap verdi: «Eğer siz, ey budalalar, aklı olmayan bir köpeğin sahibi için neler yaptığını düşünürseniz, benim dediklerimin doğru olduğunu göreceksiniz. Söyleyin bana, köpek sahibinin evini koruyup, soyguncuya karşı hayatını ortaya koymaz mı? Kesinlikle, böyle. Fakat, ne görür (karşılığında)? Dayak, incinme, azıcık ekmek ve (yine de) sahibine daima neşeli bir yüz gösterir. Doğru değil mi?»
    «Evet muallim, doğru» diye cevap verdi havariler.
    Ardından İsa dedi: -Şimdi düşünün, Allah insana neler veriyor ve Allah'ın, kulu İbrahim'e verdiği söze itibar etmemekte, onun ne kadar haksız olduğunu görün. Filistinli Calut karşısında İsrail kralı Saul'e Davud'un dediklerini hatırlayın «Rabbım! Senin kulun Senin kulunun sürüsüne bakarken, kurt, ayı ve arslanlar gelip, kulunun koyunlarını yakaladı; bunun üzerine, kulun gidip onları öldürerek, koyunları kurtardı. Ve işte onlara (ayı, arslan, kurt) benzemekten başka nedir bu sünnetsiz adam? Bu bakımdan kulun, İsrail'in Tanrısı Rabb adına gidecek ve Allah'ın kutsal milletine küfreden bu necisi öldürecek.»
    Sonra havariler dediler: «Söyle bize ey muallim, ne sebeple insanın sünnet olması gerekir?»
    İsa cevap verdi: «Allah'ın İbrahim'e olan şu emri yetsin: «İbrahim, kendinin ve evinde, bulunanların ön derisini al (sünnet et); bu seninle Benim aramda ebedî bir ahiddir.»

    23. Sünnetin menşei, Allah'ın İbrahim'le ahidleşmesi ve sünnetsizlerin lanetlenmesi.
    Ve bunu dedikten sonra, Isa seyretmekte oldukları dağın yanına oturdu. Ve, havarileri sözlerini dinlemek için yanına geldi. Sonra İsa dedi: «îlk insan Adem, şeytanın kandırması ile Allah'ın yasakladığı yemeği Cennet'te yeyince, derisi ruhuna isyan etti; bunun üzerine yemin edip dedi: «Vallahi seni keseceğim!» Ve bir kaya parçası bulup, taşın keskin kenarıyla kesmek için derisini ele aldı; bunun üzerine Cebrail tarafından azarlandı. Ve, cevap verdi: «Onu keseceğim diye Allah'a yemin ettim: Asla bir yalancı olmayacağım!»
    «Ardından, Melek ona derisinin fazla kısmını gösterdi ve o da bunu kesti. İşte, bundan böyle nasıl herkes derisini Adem'in derisinden aldı ise, öyle de Adem'­in bir yeminle söz verdiği şeyi yerine getirmekle yükümlüdür. Adem bunu oğullarına uyguladı ve bu sünnet zorunluluğu nesilden nesile süregeldi. Fakat İbrahim'in zamanında yeryüzünde yalnızca birkaç kişi vardı sünnetli. Çünkü, şu putatapıcılık yeryüzünde pek yaygındı. Bunun üzerine, Allah İbrahim'e sünnetle ilgili gerçeği söyledi ve bu ahdi yaptı. «Derisini sünnet ettirmeyecek kişiyi, ebediyyen kullarım arasından atacağım.»
    Havariler İsa'nın bu sözleri üzerine konuşmasının ciddiyet ve ateşinden dolayı korkuyla titrediler. Sonra İsa dedi: «Korkuyu, ön derisini sünnet ettirmeyene bırakın, çünkü o, Cennet'ten mahrumdur.» Ve îsa bunu deyip ardından da şöyle konuştu: «Pek çoklarının ruhu Allah'ın hizmetine hazırdır, fakat beden zayıftır. Bu bakımdan Allah'tan korkan insan bedenin ne olduğuna, nereden geldiğine ve neyde yok olacağına bakmalıdır. Yeryüzünün çamurundan Allah bedeni yarattı. Ve ona bir iç üflemeyle hayat nefesini üfledi. Ve bu nedenle, beden Allah'ın hizmetinden geri kaldığı zaman, bu dünyada ruhundan nefret ettiği kadar, sonsuz hayatta onunla birlikte olacağı düşünülerek çamur gibi atmalı ve çiğnenmelidir.
    «Şimdiki halde bedeni, arzuları ortaya koyuyor —bütün iyiliklerin amansız düşmanıdır o—, çünkü tek başına günahı arzulayan odur.
    «İnsan, bir düşmanını tatmin etmek uğruna, Allah'ın, Yaratıcı'sının rızasını bir kenara mı atmalıdır? Buna dikkat edin, bütün veliler ve peygamberler, Allah'a hizmet için bedenlerinin düşmanı olmuşlardır. Bu nedenle de, Allah'ın kulu Musa'ya verilen kanuna karşı gelmemek ve gidip sahte ve yalancı tanrılara hizmet etmemek için, tereddüt etmeden ve severek ölüme gitmelidir.
    «Dağların çöllük yerlerine kaçıp, yalnızca ot yiyen ve keçi derisi giyen îlya'yı hatırlayın. Ah, kaç gün ağzına yiyecek, içecek bir şey almadı! Ah, ne kadar da dayandı, sabretti! Ah, ne yağmurlar ıslattı onu ve yedi yıl necis îzabel'in acımasız zulümlerine tahammül etti!
    «Arpa ekmeği yiyen ve kaba giysileri giyen Elisa'-yı hatırlayın. İşte size söylüyorum ki, bedeni terketmekten korkmayan bu zatlardan krallar ve prensler şiddetle korkuyorlardı. Bedenin terkedilmesi için bu kadarı yetmelidir size ey insanlar. Taş türbelere bakarsanız, bedenin ne olduğunu bilirsiniz.»

    24. Bir İnsanın ziyafet ve çok yemekten nasıl kaçması gerektiğine dair ilgi çekici örnek.
    Bunu söyledikten sonra İsa ağladı ve dedi: «Bedenlerinin hizmetçisi olanlara yazıklar olsun, çünkü onlar, öbür hayatta günahlarının azabından başka kesinlikle hiç bir iyilik görmezler. Size anlatıyorum ki, yiyip içmekten başka hiç bir şey düşünmeyen zengin bir obur vardı ve her gün görkemli, ziyafetler verirdi. Lazarus adında yoksul bir adam dururdu kapısında; yaralarla kaplıydı (bedeni) ve oburun sofrasından düşen ekmek kırıntılarını seve seve almaya (razıydı). Fakat, bunları (bile) vermiyordu kimse ona; tersine herkes alay ediyordu kendisiyle. Ona yalnızca köpekler acıyordu da, yaralarını yalıyorlardı. Gün geldi, yoksul adam öldü ve melekler onu babamız İbrahim'in kucağına taşıdılar. Zengin adam da öldü, onu da cinler şeytanın kucağına taşıdılar. Evet şimdi azabın en büyüğüne maruz kalan (bu adam) gözlerini kaldırınca uzaktan Lazarus'u İbrahim'in kucağında gördü. Gördü de bağırdı: «Ey baba İbrahim, bana merhamet et de Lazarus'u gönder. O bana bu alev içinde azap gören dilimi serinletmek için bir damla su getirebilir belki.»
    »İbrahim cevap verdi: «Oğul, hatırla ki sen öbür hayatın tadını aldın, Lazarus ise kötülüklerini tattı; bu bakımdan şimdi sen azapta olacaksın, Lazarus nimetler içinde.
    «Zengin, adam yeniden bağırdı: «Ey baba İbrahim, evimde üç kardeşim var. Lazarus'u gönder de onlara benim ne kadar işkence çektiğimi anlatsın, belki tevbe ederler de buraya gelmezler.»
    İbrahim cevap verdi: «Onların Musa'sı ve peygamberleri var, onlan dinlesinler.»
    Zengin adam cevap verdi: «Hayır baba İbrahim; ama bir ölü kalkar varırsa inanırlar.»
    İbrahim cevap verdi: «Musa'ya ve peygamberlere inanmayan, kalkıp gitseler bile, ölülere de inanmazlar.»
    «Görün işte,» dedi İsa, «sabreden ve gerekli tek arzusu bedenden nefret etmek olan yoksulların kutsanıp kutsanmadığını! Başkalarını, bedenleri solucanlara yem olsun diye mezara götürenler ve gerçeği öğrenmiyenler ne kötüdür! Gerçekten öylesine uzaktalar ki, büyük büyük evler yapıp, büyük akarlar satın alırlar ve böbürlene böbürlene ömür sürerek, ölmiyecekler gibi yaşarlar burada.»

    25. Kişi bedeni nasıl hakir görmeli ve dünyada nasıl yaşamalı.
    Sonra, (bunları) yazan dedi: «Ey muallim, sözlerin doğru; bunun için biz peşinden gelmek uğruna her şeyden geçtik. Ama, bedenimizden nasıl nefret etmemiz gerektiğini bize söyle; çünkü, kişinin kendini öldürmesi meşru değil, yaşamak için de, bedene yiyeceğini vermemiz gerekiyor.»
    İsa cevap verdi: «Bedenini bir at gibi tut; o zaman güven içinde yaşarsın. Şöyle ki, bir ata yemek ölçüyle verilir ve ölçüsüz çalıştırılır, istediğiniz gibi yürümesi için gemlenir, herhangi birini incitmesin diye bağlanır, kötü bir yerde tutulur ve itaat etmediği zaman dövülür;, ve sen de Barnabas, işte böyle ol ve o zaman daima Allah'la yaşarsın.
    «Ve, benim sözlerime alınmayın, Davud peygamber de, itirafta bulunurken aynı şeyi yapmış ve (şöyle) demişti: «Ben sizin önünüzde bir atım ve daima sizinle beraberim.»
    «Şimdi söyleyin bana, az ile yetinen mi daha yoksuldur, yoksa, çok şeyi arzulayan mı? Bakın, size diyorum ki, dünyanın sağlam bir aklından başka hiç bir şeyi olmasa, kimse kendisi için bir şey biriktirmez, her şey ortak olurdu. Fakat, bu durumda onun deliliği biliniyor, ne kadar çok biriktirirse, o kadar çok arzu duyuyor. Ve, biriktirdikçe biriktiriyor, çünkü, başkalarının bedeni rahatı aynı şekilde biriktirmeyi gerekli kılıyor. Bu bakımdan, bırakın, tek bir ip size yetsin, kesenizi fırlatıp atın, hiç bir cüzdan taşımayın, ayağınızda sandal olmasın; ve, «bize ne olacak» diye düşünmeyin, aksine, Allah'ın iradesini yerine getirme düşüncesi içinde olun; O, hiç bir eksiğiniz olmayacak şekilde ihtiyaçlarınızı karşılayacaktır.
    «Bakın, size söylüyorum, bu hayatta biriktirdikçe biriktirmek, öbüründe hiç bir şey bulamamanın kesin kanıtıdır. Kudüs'ü vatan edinen, Samiriye'de evler yapmaz, çünkü, bu şehirler arasında düşmanlık vardır. Anlıyorsunuz değil mi?»
    «Evet» diye cevap verdi havariler.

    26. Kişi Allah'ı nasıl sevmeli. Ve bu bölümde, İbrahim'in babasıyla harika mücadelesi yer alıyor.
    Sonra İsa dedi: «Seyahat etmekte olan bir adam vardı ve giderken, beş paraya satılacak olan bir tarlada bir hazine buldu. Bunun üzerine hemen bu tarlayı satın almak için pelerinini sattı. İnanır mısınız buna?
    «Havariler cevap verdiler: «Buna inanmayacak olan delidir.»
    Bunun üzerine İsa dedi: «İçinde sevgi hazinesinin yattığı ruhunuzu satın almak için, duyularınızı Allah'a vermezseniz deli olursunuz; çünkü sevgi, hiç bir şeyle mukayese edilemez bir hazinedir. Allah'ı seven içindir Allah; ve kimin Allah'ı varsa her şeyi vardır.»
    Petrus cevap verdi: *Ey Rab(Ey Saygıdeğer Efendim anlamında), kişi, gerçek bir sevgiyle Allah'ı nasıl sevmelidir? Siz bize söyleyin,»
    Isa cevap verdi: «Bakın, size söylüyorum ki, kim, Allah sevgisi uğruna babasından ve annesinden ve kendi hayatından ve çocuklarından ve karısından nefret etmezse, böyle bir kişi, Allah tarafından sevilmeye değer bulunmaz.»
    Petrus cevap verdi: «Ey Rab, Musa'nın kitabındaki Allah'ın kanununda (şöyle) yazılıdır: «Babana çok saygı göster ki, yeryüzünde fazla yaşayabilesin.» Ve şöyle devam eder: «Babasına ve annesine itaat etmeyen oğula lanet olsun.» Bu bakımdan Allah, böyle itaatsiz bir oğulun, halkın gazabıyla şehir kapısı önünde taşlanmasını emretmiştir. Böyleyken, şimdi siz bize nasıl baba ve anneden nefret etmeği emrediyorsunuz?» Isa cevap verdi:. «Benim her sözüm doğrudur, çünkü benim değil, beni îsrail kavmine gönderen Allah'ın sözüdür. Bu bakımdan size diyorum ki, sahip olduğunuz ne varsa, hepsini size bahşeden Allah'tır; o halde, -hediye mi daha kıymetlidir, yoksa hediyeyi veren mi? Başka şeylerle birlikte, baban ve annen Allah'a hizmette önünde engel oluyorlarsa, bırak o düşmanları. Allah, ibrahim'e «Babanın ve yakınlarının evinden uzaklaş, sana ve soyuna verdiğim ülkeye gel ve yerleş» demedi mi? Allah bunu neden dedi; yalnızca, İbrahim'in babası sahte tanrılar yapıp tapınan bir put yapıcı olduğu için değil mi? Bu nedenle, aralarında, babanın oğlunu yakmayı isteyecek kadar düşmanlık vardı.»
    Petrus cevap verdi: «Dediklerin doğrudur; şimdi sizden, ibrahim'in babasıyla nasıl alay ettiğini bize anlatmanıza rica ediyorum.»
    Isa cevap verdi: «ibrahim, Allah'ı aramaya başladığında yedi yaşındaydı. Bir gün babasına, «baba, insanı kim meydana getirdi?» diye sordu.
    Aptal baba cevap verdi: «insan; ben seni meydana getirdim, beni de babam meydana getirdi.» .
    İbrahim cevap verdi: «Öyle değil, baba; çünkü, ben yaşlı bir adamın ağlanarak, «Ey Allah'ım, neden bana çocuk vermedin?» dediğini duydum.»
    Babası cevapladı: «Doğrudur oğlum, Allah, insana insan meydana getirmesi için yardım eder, fakat, başka türlü müdahalesi olmaz; insanın sadece Allah'a dua etmesi ve O'na kuzu ve koyun vermesi gerekir, o zaman Allah da kendisine yardım eder.»
    İbrahim cevap verdi: «Kaç tane Allah vardır, baba?»
    Yaşlı adam cevapladı: «Sonsuz sayıda, oğlum.»
    Sonra İbrahim dedi: «Ey baba, eğer ben bir tanrının dediklerini yapar ve diğeri de, kendisinin dediklerini yapmadığım için benim kötülüğümü isterse, o zaman ben ne yapacağım? Her ne durumda olursa olsun, aralarında anlaşmazhk çıkacak ve tanrılar birbirleriyle savaşacaklardır. Ya, benim kötülüğümü isteyen tanrı, benim kendi tanrımı öldürüverirse, ben o zaman ne yapacağım? Belli ki, beni de öldürecektir o.»
    Yaşlı adam gülerek cevap verdi: «Ey oğul, korkma, çünkü hiç bir tanrı, bir diğer tanrı üzerine savaş açmaz; mabette büyük tanrı Baal'ın yanısıra bin tanrı daha var; ve yetmiş şu yaşıma geldim, bir tanrının diğerine vurduğunu görmüş değilim. Hem, herkes aynı tannya ibadet etmez ki, biri birine, diğeri diğerine ibadet eder.»
    İbrahim cevap verdi: «O zaman, aralarında barış var herhalde?»
    Babası dedi: «Evet var.»
    Ardından ibrahim dedi: «Ey baba, tanrılar neye benzerler?»
    Yaşlı adam cevap verdi: «Budala, her gün bir tanrı yapıyor ve ekmek almak için başkalarına satıyorum; sen ise, halâ tanrıların neye benzediğini bilmiyorsun!» O sırada bir put yapmaktaydı. "Bu" dedi, «palmiye odunundan, şu zeytin ağacından, şu küçük olan ise fildişinden; bak, ne kadar da güzel! Canlıymış gibi görünmüyor mu? Mutlaka (görünüyor), sadece nefesi eksik!»
    ibrahim cevap verdi: «Yani, tanrıların nefesi yok mu, baba? Öyle de, nasıl nefes veriyorlar? Ve kendileri cansızken, nasıl can veriyorlar? Belli baba, bunlar tanrı değil.»
    Yaşlı adam bu sözlere kızarak, (şöyle) dedi: «Eğer anlayacak yaşta olsaydın, kafanı bu baltayla kırardım. Ama, rahat ol, çünkü anlayacağın yok!»
    İbrahim cevap verdi: «Baba, eğer tanrılar insanlara yardım ediyorsa, o zaman, nasıl olur da insan tanrı yapabilir? Ve, eğer tanrılar odundansa, o zaman, odun yakmak büyük bir günahtır. Fakat, söyle bana baba, sen nasıl bu kadar çok tanrı yapmış bulunuyorsun da, dünyanın en güçlü insanı olasın diye, pek çok çocuk meydana getirmen için neden tanrılar sana yardım etmedi?»
    Oğlunun konuştuklarını dinlerken, babanın sabrı taşma noktasına gelmişti. Oğul (yine) devam etti: «Baba, dünyada hiç insanın bulunmadığı zaman oldu mu?»
    «Evet» diye cevap verdi yaşlı adam, «Neden soruyorsun?»
    «Çünkü» dedi ibrahim, «îlk tanrıyı kimin yaptığını öğrenmek istiyorum da.»
    «Şimdi evimden defol!» dedi yaşlı adam, «Beni bırak da, şu tanrıyı çabucak yapayım; ve bana bir şey söyleme; çünkü, acıkınca ekmek istiyorsun, lâf değil.»
    îbrahim dedi: «Güzel bir tanrı gerçekten, onu istediğin gibi kesiyorsun da, kendisini korumuyor!»
    Sonunda yaşlı adam kızarak dedi: «Bütün dünya onun bir tanrı olduğunu söylüyor, sen, deli herif ise, değil diyorsun. Tanrılarıma yemin ederim ki, bir adam olmuş olsaydın, seni öldürebilirdim!» Böyle deyip, yumruk ve tekmelerle ibrahim'e girişti ve onu evden kovaladı.»

    27. Bu bölümde, insandaki gülmenin ne kadar uygunsuz olduğu açıkça görülür: Ve, İbrahim'in fetaneti:
    Havariler yaşlı adamın deliliğine güldüler ve ibrahim'in fetanetine şaşıp kaldılar. Fakat, İsa onları susturarak, dedi: «Şu andaki gülme, gelecekteki ağlamanın bir habercisidir» diyen ve «Gülmenin olduğu yere gitmeyecek, fakat ağlanılan yerde oturacaksınız, çünkü, bu hayat acı ve ızdırap içinde geçer» şeklinde devam eden peygamberi unuttunuz.» Sonra, (şöyle) dedi İsa: «Musa'nın zamanında, Allah'ın Mısır'da pek çok kişiyi, başkalarına gülüp eğlendiklerinden dolayı, çirkin hayvanlar haline getirdiğini bilmiyor musunuz? Ne olursa olsun, sakın kimseye gülmeyin, çünkü, hiç kuşkusuz karşılığında ağlarsınız.»
    Havariler cevap verdi:

    «Yaşlı adamın deliliğine gülmüştük.» Bunun üzerine Isa dedi: «Bakın, size diyorum ki, herkes kendi gibi olanı sever ve ondan zevk alır. Bu nedenle, eğer deli değilseniz, deliliğe gülmezsiniz.»
    Cevap verdiler: «Allah bize merhamet etsin.»
    İsa dedi: «Amin.»
    Ardından Filipus dedi: «Ey Rab, nasıl oldu da, İbrahim'in babası oğlunu yakmak istedi?»
    Isa cevap verdi: «Bir gün, İbrahim oniki yaşındayken, babası kendisine dedi; «Yarın bütün tanrıların bayramıdır; bu nedenle, büyük mabede gidecek ve tanrım büyük Baal'e bir hediye götüreceğiz. Ve, sen de kendin için bir tanrı seçeceksin, çünkü, bir tanrı edinecek yaştasın artık.»
    İbrahim kurnazca cevap verdi: «Hay hay, ey benim babam.» Ve, sabahleyin erkenden, herkesten önce mabede gittiler. Fakat, ibrahim eteğinin altında gizlice bir balta taşıyordu. Gelip, mabede girdiler; kalabalık arttığından, İbrahim mabedin karanlık bir bölümünde bir putun arkasına gizlendi. Babası, mabedden çıktığında, İbrahim'in kendinden önce eve gittiğine inanıyordu. Bu nedenle onu aramak için geride kalmadı.

    28.
    «Herkes mabedden ayrılınca, din adamları mabedi kapatıp gittiler. Sonra, İbrahim baltayı alarak, büyük put Baal'ın dışında bütün putların ayaklarını kesti. Eski ve parçalı olduklarından, düşüp parçalanan heykellerin meydana getirdiği harabeliğin ortasında kalan Baal'ın ayaklarına baltayı koydu. Bundan sonra mabedden çıkan ibrahim'i bir takım kimseler gördüler ve mabedden bir şeyler çalmaya gitmiş olabileceği kuşkusuna kapıldılar. Önüne engel koyup, mabede vardılar ve tanrılarının parça parça edilmiş olduğunu görünce, yas ederek bağırdılar! «Çabuk gelin ey ahali, tanrılarımızı öldüreni öldürelim!» Birden, din adamlarıyla birlikte oraya onbin kişi üşüştü ve İbrahim'e, tanrılarını niye kırıp parçaladığım sordular.
    İbrahim cevap verdi: «Aptalsınız siz! Bir insan tanrı mı öldürürmüş? Onları öldüren büyük tanrıdır. Ayaklarının yanındaki baltayı görmüyor musunuz? Belli ki, hiç arkadaş istemiyor.»
    «Sonra, İbrahim'in babası geldi, oğlunun tanrılarına karşı söylediği sözleri düşünüyordu ve İbrahim'in putları parçaladığı baltayı tanıyarak, bağırdı: «Tanrılarımızı öldürmüş olan bu hain benim oğlumdur, çünkü, bu balta benimdir!» Ve, oğluyla aralarında olup geçen her şeyi oradakilere anlattı.
    Hemen, bir odun toplayıp yığdılar; ibrahim'in ellerini ve ayaklarını bağlayıp, odunların üzerine koydular ve altmdaki odunları ateşlediler.
    «Ama, hayır; Allah, melekleri aracılığıyla ateşe, kulu ibrahim'i yakmamasını emretti. Ateş şiddetle parladı ve ibrahim'i ölüme mahkûm edenlerden ikibin kişiyi yaktı, ibrahim Allah'ın meleği tarafından, kendini taşıyanı görmeyen babasının evinin yakınına götürülüp, serbest olduğunu gördü; ve böylece ölümden kurtuldu.»

    29.
    Sonra, Filupus dedi: -Allah'ın kendisini sevenler üzerine rahmeti büyüktür. Anlat bize Rab, ibrahim Allah'ın bilgisine nasıl vardı?»
    İsa cevap verdi: «İbrahim, babasının evine yaklaşınca, eve girmekten korktu; evden biraz uzağa gidip, bir palmiye ağacının altına oturdu ve burada kendi kendine dedi: «Hayat sahibi ve insandan daha güçlü bir tanrı var olmalı, çünkü, insanı o meydana getiriyor ve insan, tanrı olmadan insan meydana getiremez.» Sonra, çevresine yıldızlara, aya ve güneşe baktı ve onların tanrı olduklarını düşündü. Fakat, onların hareketlerinde değişken olduklarını görünce, (şöyle) dedi: «Bu tanrı hareket etmemeli ve bulutlar onu gizlememeli; yoksa, insanlar hiç olacak.» Bu şekilde kararsız dururken, «İbrahim!» diye çağırıldığını işitti, çevresine bakındı ve dört bir yanda kimseyi göremeyip, (şöyle) dedi: *Adım İbrahim'le çağırıldığıma eminim, (ama)!.» Ardından, aynı şekilde iki defa daha «İbrahim» ismiyle çağırıldığını duydu.
    Cevap verdi: «Beni kim çağırıyor?»
    Sonra, şöyle dendiğini duydu: «Ben, Allah'ın meleği Cebrail'im.»
    Bunun üzerine, İbrahim korkuya kapıldı; fakat melek onu rahatlatarak, dedi: «Korkma, İbrahim, çünkü, sen Allah'ın dostusun; bu nedenle, insanların tanrılarını parçaladığın zaman, meleklerin ve peygamberlerin Tanrı'sını seçmiştin; öyle ki, adın hayat kitabında yazılıdır.»
    Ardından, îbrahim dedi: *Ben meleklerin ve kutsal peygamberlerin Tanrı'sına hizmet etmek için ne yapmalıyım?»
    Melek cevap verdi: «Şu çeşmeye git ve yıkan, çünkü Allah seninle konuşmayı irade ediyor.»
    İbrahim cevap verdi: «Şimdi, nasıl yıkanmam gerekiyor?»
    Bunun üzerine melek, güzel bir genç suretinde geldi, ona ve çeşmede yıkanıp, dedi: «Sen de, sırayla böyle yap, ey İbrahim.» İbrahim yıkanınca, melek dedi : «Şu dağa çık, çünkü, Allah seninle orada konuşmayı irade eder.»
    «Melek böyle deyince, İbrahim dağa çıktı ve dizleri üstüne oturup, kendi kendine dedi: «Meleklerin Tanrısı benimle ne zaman konuşacak?»
    Yumuşak bir sesle çağınîdığını duydu: «îbrahim!» îbrahim cevap verdi: «Beni kim çağırıyor?» Ses cevap verdi: «Ben senin Tanrınım ey İbrahim.» îbrahim korkuya kapılarak, yüzünü toprağa sürdü ve dedi: «Toz ve kül olan senin kulun, seni nasıl duyabilir?»
    Sonra, Allah dedi: «Korkma, kalk, ben seni kullarım için seçtim ve seni kutsamak, seni büyük bir ümmet haline getirmek istiyorum. Bu nedenle, babanın ve yakınlarının evinden ayrıl ve sana ve soyuna vereceğim ülkeye gelip, yerleş.»
    ibrahim cevap verdi: .«Her istediğini yaparım, Rabb(ım); fakat, başka bir tanrının beni incitmemesi için beni koru.»
    Sonra, Allah şöyle konuştu: «Ben tek olan Tann'yım ve benden başka tann yoktur. Yıkan da benim,
    yapan da; ben öldürürüm ve ben hayat veririm; Cehennem'e atarım, oradan çıkarırım da ve kimse benim elimden kurtulamaz.» Ardından, Allah ona sünnet ahdini verdi; ve, işte böyle babamız İbrahim Allah'ı tanıdı.»
    Isa bunlan söyleyip, ellerini kaldırdı ve dedi: «Yücelik, şan ve şeref sanadır, ey Allah. Sana olsun!»

    30.
    îsa, kavmimizin bir bayramı olan Gül Bayramı'na yakın Kudüs'e gitti. Yazıcılar Ferisî'ler bunu duyunca, onu konuşmasında yakalamak için müşavere ettiler. Bunun üzerine, ona bir fakih gelerek, dedi: «Muallim, sonsuz hayatı elde etmek için ne yapmalıyım?» İsa cevap verdi: «Kanunda ne şekilde yazılıdır?» Kışkırtıcı şöyle cevap verdi: «Allah'ın Rabb'ı ve komşunu sev. Allah'ı her şeyin üstünde, bütün kalbinle ve düşüncenle, komşunu da kendin gibi seveceksin.» îsa cevap verdi: «Güzel cevapladın. Bu nedenle git ve böyle yap, derim, ve (o zaman) sonsuz hayatı elde edersin.»
    Adam dedi: «Benim komşum kimdir?» îsa, gözlerini kaldırarak, cevap verdi: «Bir adam Kudüs'ten çıkmış, lanetle yeniden yapılan bir şehre, Eriha'ya gidiyordu. Bu adam yolda eşkıya tarafından yakalandı, yaralandı ve soyuldu, bundan sonra, şakiler onu yarı ölü bir durumda bırakarak çekip gittiler. Yolu bu yere düşen bir kâhin yaralı adamı görüp, selâm vermeden geçip gitti.
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu gördüğünüz küçük kitap küpçük bir hazine. Okudukça notlar aldım ve bu ufacık kitapçık için kocaman bir tanıtım makalesi hazırladım. Bizim bu yüzyıldaki farkındalıktan uzak iman anlayışındaki düştüğümüz acziyetten olsa gerek kitaba kapağından genel bir bakıldığında "Abdullah olmak", "Kul olmak" başlığını görünce pek dikkatimizi çekmiyor, bizde pek bir merak uyandırmıyor, yeteri kadar etkilenmiyoruz. Biz de kuluz elhamdülillah, kulluk ne demek sözde biliyoruz zannediyoruz. Oysa ki daha kitabın takdim bölümünde o kadar etkileyici rivayetler var ki, sözden ve gönülden anlayan bir insan, aktarılan makam ve mevki karşısında gösterilen bu yürekli tavır ve tutumlara, gerçek kulluğun örnekliğine şahit olduğunda hayranlığını gizleyemez ve yeniden şehadet getirir. Günümüzdeki genel manevi hastalıklara ve yanlış anlayışlara da kısaca değinerek dersimizin ne olduğunu tarif edip, Rasulullah'ın (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramın örnekliğindeki kulluk anlayışına işaret ederek başlıyor kitap. Sekiz tane Abdullah ismindeki sahabi efendilerimizin örnekliğinde kulluğu inceleyeceğini belirtiyor Muhammed Emin Yıldırım Hocamız. Makalenin bundan sonrasında bendeniz bu şahsiyetlerin öne çıkan özelliklerinden ve hayatlarındaki önemli noktalardan çıkardığım notları sizlerle paylaşacağım. Kitabı hemen alıp okuyamayacaksanız kitabın özeti niteliğindeki bu notlardan istifade edebilirsiniz ama alabilecek durumdaysanız kendinizin altını çizerek okumasını tavsiye ederim;
     
    İlki Abdullah bin Mesud ve Tevhid Örnekliği; İman edenlerin altıncısı, Beş yıl Dârü'l-Erkam'ın tâlim ve terbiyesinde yetişmiş. Yirmi üç yıl Efendimiz (s.a.v.)'in bir an yanından ayrılmamış. Hanefi ekolünün piri. Gözlerini yumduğunda arkasında dört bin civarında alim bırakan yiğit bir alim. Medine'de Efendimiz(s.a.v.)'in kendisine komşu edindiği kişi. Özel müsadesi ile hanesine destursuz girebilen üç beş kişiden biri. Allah Celle celâlühü, zayıf vücuduna rağmen imanla ilmin daima hakikate ve galibiyete kavuşturacağına işareten olsa gerek ufak ayağıyla yerde yatan Ebu Cehil'in bağrına basıp kafasını kopartmayı ona nasip etmiş, Ümmeti Muhammed'in firavununu öldürmek ona nasip olmuştur. Hicri 32, Milâdî 653'te vefat etti.
     
    Abdullah bin Amr ve Ahlak Örnekliği; Hz. Ömer'in iman ettiği yıl, nübüvvetin gelişinin 6. senesinde dünyaya gedi. Daha ufacık bir çocukken Mekke'de kulaktan kulağa yayılan ayetlerle kendi kendine gizlice iman ettiği söylenir. Babası Amr bin Âs, Arabın dehası olarak gösterilen, Mekkenin diplomatik temsilcisidir. O da hicretin 7. yılında, Hudeybiye'nin arkasından birçokları gibi iman etmiştir. Annesi ise Mekke'nin soylu ailelerinden, Rayta bint Münebbih b. el-Haccac, fetih olunca hicretin 8. yılının arkasından o da iman etmiştir. Efendimiz aleyhisalâtü vesselâm hicret ettiğinde o daha 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Yıllar yılı imanını gizleyerek yaşamış, hicretten sonra ise kabiliyetli olduğunu gören Efendimiz(s.a.v.); "Senin yerin Suffa mektebidir" demiş, okuma yazma bilmeyenleri ona emanet etmiş ve suffa mektebinin muallimi olmuştur. Kendisi günde bir hatim yapan, geceleri sürekli ibadetle geçirdiği için hanımını ihmalden dolayı ayda bir hatim yapması için peygamber uyarısı almış zahid bir alimdi. Kendisi Efendimiz (s.a.v.) ile 4 yıl birlikte bulundu. Kendisinden ne duyduysa yazdı. Bizlere 700 hadis ulaştırdı. Öyle ki en çok rivayeti bizlere aktaran Ebu Hureyre(r.a.); "Abdullah bin Amr dışında Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez çünkü o hadisleri yazardı ben ise yazmazdım." demiştir. Bir hazine gibi yanında saklayıp vefat edince tabiinden olan talebesi Mücahide verdiği bu sahifelere; "Sahifetü's-Sadıka/Doğru sahifeler" adını verir. İlk üç halifenin hilafetini gören bu yüce sahabi, babası ile Hz. Osman (r.a.)'ın katillerini bulmak niyetiyle silahsız olarak Sıffin savaşına katıldıysa da Hz. Ali(r.a)'a ilk biat edenlerden birisidir. İlimde bu denli derin olan kendisinin hayatı boyunca sabah namazından sonra yatmadığı ve ailesini de yatırmadığı ifade edilir.
    Hicri 65, milâdî 685'te Kahire'de 70 yaşlarındayken vefat etti.
     
    Abdullah bin Ömer ve İbadet; İnanılmaz derecede sünnete ittibalı, Hafsa validemizin kardeşi olduğundan Efendimiz (s.a.v.) hanesine destursuz girip çıkabilen birkaç bahtiyardan biri. Ablasından dolayı Efendimiz (s.a.v)'a ait hem genel hem de mahrem birçok sünnetin inceliğini öğrenmiş, hem kendisi yaşamış, hem de başkalarına yaşatmıştır. Nüvüvvetin 3. Yılı dünyaya geldi. 10 yaşındayken babası Hz. Ömer (r.a.) ile Medine'ye hicret etti. Medine’ye varır varmaz inşa edilmekte olan Mescid-i Nebevinin Suffa Mektebi talebesi oldu. Evine özlem duyar da mescidi terk eder diye hiç evine gitmedi. Evlerinin önünden geçerken bu özlem endişesi ile gözlerini kapadığını ifade eder. Yaşı ufak olduğundan Bedir ve Uhud'a istediği halde Efendimiz(s.a.v)'in müsadesi olmayınca katılamamış, diğer tüm seferlere katılmıştır. Hicretin 49. yılında 60 yaşlarındayken İslam ordusu ile İstanbul'a kadar gelmiştir. Hem cihad hem de ilim aşığı bir kişiliktir. 2630 hadis rivayet etmiştir. Adaşı Abdullah bin Mesud(r.a.) onun için; "İlimde o genç nesil içerisinde Abdullah bin Ömer gibi birini göremedik." demiştir. Gerek sahabeden gerek tabiinden birçok talebesi olmuştur. Şafii ve Maliki mezheplerinin öncü imamıdır. Efendimize (s.a.v.) olan ittibası o kadar büyüktü ki O'nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürürdü. Öyle ki Hz. Âişe annemiz Efendimizi (s.a.v.) adım adım izlemede onun gibi birini görmediğini ifade etmiştir. Bu büyük sahabi Haccacın yaptırdığı suikast sonucunda bir kaza süsü ile zehirlenerek 82 yaşında şehid edilmiştir. Kendisi hicret ettiği medineden, mekkeye geldiği için medinedeki hicretinden ayrı düşmemek adına, mekkenin harem sınırları dışında bir yere defnedilmeyi oğlu Sâlim'e vasiyet etmiş ve şu anda kabri mahallelerin arasında kalan bir evin bahçesindedir.
     
    Abdullah bin Abbas ve İlim; Hibrü’l Ümme, yani Ümmetin Dahisi; Hibrü’l Arab, yani Arabın Dahisi, ki bunu Sasani hükümdarı demiştir; Tercümânül-Kur’ân, yani Kur’ân’ın Tercümanı; Bahrü’l Ümme, yani Ümmetin İlim Denizi; Rabbâniyü’l Ümme, yani Ümmetin Rabbâni Âlimi; Fakîhü’l Ümme, yani Ümmetin Fakihi; İmamül-Ülema, yani Âlimlerin İmamı; Sultanü’l Müfessirin, yani Müfessirlerin Sultanı. Bu lâkabı kendisine veren kendisi de büyük bir ilim abidesi olan Abdullah bin Mes’ûd’dur. Doğduğu ilk günü Efendimiz’den (s.a.v.); "Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!" diye duâ etmiştir. Efendimizin eşleri olan 2 teyzesi Zeynep bint Huzeyme ve Meymûne bint Hâris’ten (r.a.) onlarca bilgi öğrendi. Hendek gazvesinin yapıldığı sene abisi Fadl 12, kendisi 8 yaşında iken kureyş ordusunun içine gizlenerek hicret etti. Hadis rivayetinde 5. sırada yer alıp 1660 hadis rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’ i 6 yıl boyunca bir gölge gibi takip etti ve vefat ettiğinde 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Çocuk yaşına rağmen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafet döneminde kendisine taktığı "ihtiyarların genci" lakabıyla Bedir ehli sahabilerin danışma meclisinde olurdu. Daha 16-17 yaşlarında kendisinden fetva alınacak kadar çok ilmi vardı. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafet günlerinde onlarca sahabi olmasına ve daha 30 yaşında olmamasına rağmen Hac emiri tayin edildi. Amcasının oğlu Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti döneminde daima onun yanında oldu. Tahkim olayında Hariciler onu tekfir ederek küfürle itham ederken İbni Abbas(r.a.) getirdiği delillerle 2000 kadar kişi sayesinde tevbe ederek ve tekrardan gelip Hz. Ali(r.a.)’a biat etmiştir. O aynı zamanda büyük bir mücahiddi. Kuzey Afrika’da, Azerbaycan’da, İran’da ve 667’deki içlerinde Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.)’ın da bulunduğu İstabul seferine katılmıştır. Hicri 61’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyinin şehadeti üzerine 7 yıl boyunca ağlamış ve ağlaya ağlaya gözleri kör olmuş ve hicri 68’de 70 yaşında Taif’te vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Ali (r.a.)’ın alim ve fâzıl oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.
    Abdullah bin Selâm ve Teslimiyet; Medine’de doğmuş, üç yahudi kabilesinden Benî Kaynuka’ya Mensuptur. Soyu Hz. Yusuf’a (a.s.) dayanır. Asıl adı erişilemez, ulaşılamaz anlamına gelen Husayn iken Efendimiz kibir ve büyüklenme anlamı olan bu ismini Abdullah olarak değiştirmiştir. Kendisi bundan sonra; "Bana Abdullah diye hitap etmeyene dönüp bakmadım." demiştir. Kendisi âlim bir kişiydi. Babası Selâm bin Hâris bölgede tanınan meihur Arap alimlerinden biriydi. Oğlunu da âlim olarak yetiştirmişti. Tevrat metinlerinin hafızı, onlarca tefsirini de ezbere bilirdi. O tefsirlerde gelecek Nebî’nin haberlerini okur, vasıflarına ve alametlerine dair birçok bilgiyi bilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde kendisinin hak peygamber olup olmadığını tespit edebilmek için üç soru belirlemişti ama gelip kendisini ilk uzaktan gördüğünde daha soruları sormadan; "Bu Allah Rasulü’dür! Vallahi bu yüz yalancı yüzü olamaz demiştir." Kendisinin iman etmediğini zanneden yahudi heyeti, Efendimiz (s.a.v.) önünde onu övgülerle anlatırlarken, saklandığı yerden çıkıp kendisinin iman ettiğini söyleyince onu itham etmeye kalkmışlar ve o da kendisi de yahudi milletinden olmasına rağmen onların ne kadar yalancı, iftiracı, zalim ve gaddar olduklarını söylemiştir. Abdullah bin Selâm’ın adı siyer ve meğazi kitaplarından çok tefsir kitaplarında geçmektedir çünkü onun ve onun gibi olanlar hakkında 21 ayet nazil olmuştur. Kendisi Efendimiz (s.a.v.’den 25 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen alim kişiliği ile fetva noktasında sayılı alimlerden biridir. Özellikle Hz. Osman (r.a.) hilafetinde kendisi ile ayrı bir dostluğu ve yakınlığı olan Abdullah bin Selâm, Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti zamanında ordunun içinde Hz. Osman(r.a.)’ı öldüren asîlerin olmasından ötürü Hz. Ali (r.a.)’a biat etmemiş olmasına rağmen, "O bizden olan iyi bir adamdır!" demiştir. Hicri 43 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
     
    Abdullah bin Zübeyr ve Mücadele; Hem teyzesi hem manevi Annesi Hz. Âişe (r.a.). Annemiz vefat ettiğinde kabrine onu o ve kardeşi Ueve indirdi. Babası ilk iman edenlerden ümmetin havarisi ünvanlı Zübeyr bin Avvam (r.a.). Bu baba Efendimiz (s.a.v.)’in anne tarafından halasının oğlu, baba tarafından hatice annemizin kardeşinin oğludur. Bu yakınlıktan dolayı da her gün Efendimiz (s.a.v.)’in evindeydi. Mekkenin son demlerinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın kızı Esmâ bint Ebi Bekir’le evlendi. Abdullah bin Zübeyr böyle şerefli bir ailenin evlâdıdır. Hicretin ikinci ayında doğan Abdullah bin Zübeyr (r.a.) mescide getirildiğinde Efendimiz (s.a.v.) onun için "Allah’ım! Bu çocuğu müslümanlar için bir sevinç vesilesi kıl" dedi ve "Onun ismi dedesinin ismi, onun künyesi de dedesinin künyesidir." diyerek dedesi Hz. Ebu Bekir(r.a.)’ın gerçek adı olan Abdullah bin Osman’ın adına işaret ederek Abdullah ismini verdi. Bu kutlu bebeğin konuşmaya başlarken ilk telaffuz ettiği kelime "seyf", "yani kılıç" oldu. Yiğit babanın yiğit evlâdı olacağını işaret ediyordu. Daha 5 yaşındayken Hendekte bulundu. Mute savaşına katılmayı hevesle arzularken daha bir çocuktu ve Efendimiz (s.a.v.) ona ve yanındaki arkadaşlarına Medineyi emanet ederek gönlünü aldı. Daha 13 yaşında dedesi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetinde yalvara yakara Yermük Savaşına katıldı. Hz. Osman(r.a.) hilafetinde 21-22 yaşlarında bir delikanlıydı. İatanbul seferlerine varıncaya kadar birçok sefere katıldı. O hem böyle bir mücahid hem de "Hamâmetü’l Mescid" "Mescid Güvercini" lâkabıyla anılacak kadar da ibadetine düşkündü. Hz. Osman(r.a.) için canını oetaya koyan üç beş kişiden biridir. Cemel vakasında Teyzesi/Annesi Hz. Âişe(r.a.)’ın hep yanı başındaydı. Bu olaydan sonra sünuket tavrı takındı. Hz. Ali (r.a.)’ın hilafetinde Sıffin savaşında yoktu. Hakem olayına gözlemci olaral katıldı. Hz. Hasan (r.a.)’ın 6 aylık hilafetinde de tavrı aynıdır. Emevîlerin valisi Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a) halife olunca da tavrı aynıdır ama ona biat etmemiştir. Onunla birlikte Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah(r.a.), Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman(r.a.) da biat etmemiştir. Hz. Muaviye(r.a.) oğlu Yezidi veliaht tayin edince
    Abdullah bin Ömer(r.a.) Taife, Hz. Hüseyin(r.a.) Kûfe’ye gitti. Abdullah bin Zübeyr(r.a.) ise Mekke’de kaldı. Hicretin 63. Senesinde hilafetini ilân etti. Artık Şam’da bir halife, Mekke’de bir halife vardı. 9 yıl hilafet bu şekilde devam etti. Emeviler onu ortadan kaldırmaya muvaffak olamayınca o günün halifesi ve Abdullah bin Zübeyr(r.a.)’ın çocukluk arkadaşı olan Abdülmelik bin Mervan(r.a) tarafından çağının firavunu sayılan Haccâc-ı Zalim görevlendirildi. Onunla savaşarak başarılı olamyacağını anlayan Haccac, onu Kâbe’de muhasara altına aldı. Annesi Hz. Esmâ bint Ebu Bekir (r.a.), kesinkes şehadete kavuşuncaya kadar onun hep destekçisi oldu. Haccac’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Amir onun cesareti için; "Analar böyle bir yiğit doğurmadı" demiştir. Bedeni kâbeye çarmıha gerilen bu şehidi annesi Esmâ validemiz 97 yaşındayken defnetti. Birkaç ay sonra da kendisi Rahmana yürüdü.
     
    Abdullah bin Cahş ve Şehâdet; İlklerin Sahabisi; İlk iman edenlerden. İlk seriyyenin ilk komutanı. Allah adına savaş içerisinde bir müşriğin kanını akıtan ilk sahabi. İslam adına ilk esir alan komutan. İslam adına ilk ganimet elde eden komutan. Halifelerden önce islam tarihinde komutanlara verilen isim olarak ilk kez "Emirü’l-Mü’minîn" ifadesini alan, İslam’da ilk kez bir emirnamenin Efendimiz (s.a.v.) tarafından yazılıp emanet olarak verdiği kişi. Daha ayet yokken ilk kez; "Ganimetlerin beşte biri Peygamber’in hakkıdır." diyerek ayıran da odur. Annesi Ümeyme bint Abdülmuttalib, Efendimiz (s.a.v.)’in öz halasıdır. Dayıları ise Hz. Abbas, Ebû Talib, Zübeyr bin Abdülmuttalib,  Hamza(r.a). Nübüvvet geldiğinde o 25 yaşında iman etmiş, Mekke’de 6 yıl süren türlü baskı ve işkencelerden sonra 2. Habeşistan hicrerinin mensuplarından oldu. 7. Yıl sonunda mekkeye geri döndü ve 12. Yılın sonlarına doğru yakınlarıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ebu Cehil geride bıraktığı evlerine el koyup satışa çıkardı. Durumu Efendimiz (s.a.v) anlatınca ona; "Üzülme! o evine karşılık Allah’ın sana cennette daha güzelini vermesini istemez misin?" diye sordu. Medine’ye varınca onun gibi şehadet sevdalısı Âsım bin Sabit ile kardeş oldu. Bedirde şehadet ona nasip olmadı. Uhud savaşı heöen başlamadan önce Sa’d bin Ebi Vakkası aradı. Onunla karşılıklı duâ etmek istediğini söyledi. Şu duâya bakın; "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda Sen bana: Ey kulum, burnun ve kulakların nerede? Burnun ve kulakların neden kesildi? dediğinde Ben senin ve Rasûlü’nün rızası için kesildi diyeyim dedi. Abdullah’ın duası bittiğinde söz verdiğim için Amin de demek zorunda kaldım dedi Ebî Vakkas(r.a.). Abdullah Bin Cahş iman yolunda Sadece 16 yıl yaşadı. Uhud’un meydanında böyle bir akıbetle hayatını tamamladı. Uhud meydanında kabri dayı - yeğen olarak Hz. Hamza(r.a.) ile yan yanadır.
     
    Abdullah bin Ca’fer ve Cömertlik; Babası Ca’fer bin Ebî Talib, Annesi Esmâ bint Ümeys(r.a.). Babası Efendimiz(s.a.v.)’in pek sevdiği amcası Ebu Talib’in oğlu. Nübüvvetin gelmesiyle bu baba daha 25 (veya 32) yaşında iman ederek Mekkede 6 sene Darü’l Erkam’daki yerini aldı. Daha gencecikken bu şanlı baba Hz. Ali(r.a.) ile Efendimiz(s.a.v.) arkasında namaz kılıyorlardı. Habeşistana eşiyle birlikte hicret edenlerdendi. Efendimiz(s.a.v.) talimatıyla Hayber fethedilinceye kadar tam 14 sene orada kaldılar. Daha ilk senesi dolmadan Esmâ validemiz gebe kalmış ve miladi 616’da Abdullah bin Ca’fer doğmuştu. Aynı sene Necaşinin de çocuğu olmuş, o da çocuğuna Abdullah ismini koymuş ve Esma validemizden ricada bulunarak onun çocuğunu da emzirmesini istemiş ve kabul edince iki Abdullah süt kardeşi olmuşlardır. Hicretin 7. Yılı Hayber seferi olunca Medine yolunu tutuyorlar ve Efendimiz(s.a.v.) ile dönüş yolunda karşılaşıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) uzun yıllar görmediği amcasının oğlu Hz. Cafer(r.a.)’ı görünce onu alnından öpüyor, sarılıyor ve şöyle diyor; "Vallahi bilmiyorum Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Ca’fer’in gelişine mi!". Medine’ye vardıklarında Efendimiz(s.a.v.) onlara
    bir ev hediye ediyor ve hemen her gün onları ziyaret ediyordu. Daha 13 ay geçmemişti ki Efendimiz(s.a.v.) Mûte’ye ordu göndermek için 3000 kişilik bir ordu hazırlanmasını emir vermişti ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şehit olmaları halinde birbirlerinin yerine geçecek peş peşe üç komutan tayin etmişti. Bu şanlı baba ordunun ikinci komutanı tayin edildi. O günler Medine’deki Yahudi bir âlim olan Nu’man b. Funhus bu hadiseyi duyuyor ve anında Efendimiz’e (sas) gelerek diyor ki: “Ebü’l-Kasım, gerçekten sen bir peygamber isen söylediğin üç isim de ölür. Çünkü Beni İsrail’in peygamberlerinden biri bir komutanın yerine başka bir komutan atamışsa asla o komutan sağ olarak savaştan dönmemiştir." Efendimiz (sas) bu Yahudi âlime de hiçbir şey söylemiyor çünkü Efendimiz de bunun böyle olacagını çok iyi biliyordu. O isimleri Efendimiz’e (s.a.v.) söylettiren Allah’tı. Bu olayın ardından bu yahudi alim peşpeşe bu 3 yiğidin yanına giderek onlara bu bildiğini anlatıp onları savaştan geri durmaya yönelik kışkırtıyordu. 3ü de tavizsiz bir şekilde şehadet için savaşa gittiler. Denilen gibi de oldu. Peşpeşe söylendiği gibi üçü de şehit düşünce orduyu Halid bin Velid komuta etti ve 3000 kişilik ordu 10.000 kişilik rum ordusunu püskürterek medineye geri döndü. Efendimiz (s.a.v.) Esmâ validemize şehadet haberini verirken onun cennette iki kanadının olduğunu, onun Tayyar olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra üç yeğenini de yanına çağırtıp öpüp kokladıktan sonra özellikle; "Abdullah’ın yapacağı alışverişleri kârlı ve bereketli eyle!" diye üç kez tekrarlayarak duâ etti. Kendisi der ki; "Hz. Peygamber (s.a.v.) bana o duaları yaptıktan sonra neye elimi attıysam hep bereketlendi ve hep ziyadeleşti. O hayatının büyük bir kısmını ticaretle geçirdi ve şu lakaplara layık görüldü; "Cömertlik Deryası, Cömertler Kutbu, Abidesi..." Kitaplar kaç kez onun malının tamamını infak ettiğini, medineye dışarıdan gelen 1000lerce hacıya yemek ikram ettiğini, yanına bir ihtiyacı için gelenin asla eli boş dönmediğini yazar. "Biz iyiliği para ile satmayız!" sözü meşhur olmuştur. Kendisinin en meşhur cömertliğine dair olaylardan biri ise Gazzalinin İhyasına giren şu rivayettir; Bir hurma bahçesinde öğünü 3 parça ekmek olan bir kölenin hakkını bir köpeğe ikram ettiğine şahit olunca, köleyi hurma bahçesiyle birlikte sahibinden satın alarak, köleyi azad etmiş ve hurma bahçesini de ona hediye etmiştir. (Bu rivayet beni çok etkilemişti.) Efendimiz (s.a.v.) ne zaman onu görse; "Ey iki kanatlının oğlu! Allah’ın selâmı üzerine olsun!" diyerek bağrına basardı. Efendimiz(s.a.v.) vefat ettiğinde 15 yaşında bir delikanlıydı. Babasından sonra ise Esmâ validemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu bekir vefat edince de Abdullaha Amca olan Hz. Ali(r.a.) ile evlendi. Bu kutlu Abdullah bu büyük insanların dizleri dibinde, onların terbiyesiyle yetişti. Abdullah bin Ca’fer ilk üç halife devrinde pek görünmemekle birlikte Hz. Ali(r.a.) hilafeti döneminde çok aktiftir. Cemel’de, Sıffin’de, Nehveran’da, Hakem olayında amcasının hemen yanı başındadır. Hz. Ali(r.a.)’ı şehit eden harici Abdurrahman bin Mülcem’in cezasını da o uygulamıştır. Bu şehadetten sonra kendisi hayatının geri kalan zamanlarını Medine’de geçirmiştir. Kerbelâya katılmamış ama Hz. Hüseyin(r.a.)’ı defalarca uyararak Hanımı Hz. Zeyneb’i ve oğulları Avn ile Muhammed’i Hz. Hüseyin ile birlikte Kûfeye doğru göndermiştir. Hz. Hüseyin’in ve oğullarının şehit edildikleri haberini alınca günlerce göz yaşı dökmüştür. Siyasi zorluklsrla geçen ömrünü hicri 80, miladi 700 de, 84 yaşında tamamladı ve Cenaze namazını dönemin medine valisi Hz. Osman(r.a.)’ın oğlu Ebân bin. Osman kıldırdı ve Cennetü’l Baki’ye defnedildi. Bu cömertlik abidesi Efendimiz(s.a.v.)’den 25 hadis rivayet etmişti. Bu kitabı alın, hem kendiniz okuyun, hem tüm sevdiklerinize okuyun. "Abdullah" hiç böyle güzel anlatılmadı... Vesselâm.
     
  • "Allah'ım... uzaylılar tarafından kaçırılıp, ameliyat edilen... galaktik organ ticaretinin kurbanı olan din kardeşlerimize, sağ salim gezegenimize dönmeyi nasip et..."

    "Aaamiiin."

    "Gizli ajanlarca hafızası silinen kullarından, zihin kontrol yöntemiyle suça, günaha itilenlerden ve yeraltı laboratuarlarında denek olarak kullanılanlardan yardımını, rahmetini esirgeme."

    "Aaamiiin."

    "Ey çoklu evren sisteminin rabbi; cemaatimizin müdavimlerinden olup, bilerek ya da bilmeyerek, iblisin hipnotik vesveselerine kapılan, nihayetinde tövbe ederek kozmosun akışına ayak uydurmaya yönelenlerin, paralel evrenlerdeki günahkâr versiyonlarını da ıslah eyle..."

    "Aaamiiin."
    Murat Menteş
    Sayfa 108 - April Yayıncılık
  • Bu ümmetin fidanları çocuklarımız yazar Nurettin Yıldız.


    Öncelikle kitabın 2 ana temasını verip sonrasında başlıklar ve altında not aldığım maddeleri sıralayacağım.

    1.Aile Allah'ın onlara verdiği bir emanete sahip olduğu bilincinde olmalıdır.

    2.yarının ümmetine bir fert yetiştiriyorsun. Unutma! senin çocuğun yarınki ümmeti Muhammed'in şekli olacak.


    🔴Bir çocuk doğurmak🔴

    1.İnsan öldüğünde defteri kapanır ama salih çocuk yetiştireninki açık kalır.

    2.Mürüvvetini görmemiz evlenmeleri veya torunlarımızı onların kucağında seyretmemiz değil,Mezarın karanlığında iken onların bize göndermeye devam edecekleri namazlar sadakalar ve diğer sevaplara şahit olmaktır.

    Annelik babalık bizim gözümüzde budur böyle olmalıdır.

    3.Müslüman anne baba demek ile kastedilen; mezarda bile sevabının kesilmemesine vesile olacak nesli yetiştiren kimsedir.

    4.Bir çocuk doğurmak müslüman anne-baba için jinekologların yardımıyla çocuğu çıkarmak şeklinde değil, şeytanın bütün tasarruflarına karşı Allah'a kul olan, anne babaya mezarda hayat getirecek bir çocuk doğurma olarak anlaşılmalıdır.

    5. Çocuklarımız mezarımızda Umudumuz Cennet garantimizdir. Müslüman anne baba "sen şahit ol Allah'ım doğurduğum çocuğum beni cennete sokmaya vesile olsun da,Ben 20 sene boyunca ona hizmet edeyim,sadece kundakta iken değil ergenlik çağına kadar çocuğun en ayrıntılı hizmetleri ile ilgilenilmeli bunu almamalı bu hissiyatla çalıştıktan sonra işin gerisini Allah'a bırakıp,en azından niyetiyle kazanmış olmalıdır.

    6.Cennet gözümüzde kaç para ediyorsa dünyada çocuğumuza vereceğimiz emeğe bakışımız da o kadar olmalıdır.

    7. Ümmeti Muhammed'in fertleri çocuklarının her birine Kudüs'ü tek başına fethedecek bünye gücünde yetiştirmeli, hiç kimse Kur'an okumasa bile Mukaddes kitabımızı tek başına yaşatacak imanı taşıyacak çapla hazırlamakla mükelleftir. bir ellerine dünyayı Diğerlerine cenneti koyacak bir mantıkla hareket ederken sağlıkları ile de o ciddiyetle ilgileneceğiz.

    8. Oyunu ev içinde ki hareketleri bile şeriata göre Dizayn edilen bir çocuk Allah'ın izniyle aşın gölgesi için hazırlanan çocuktur.

    9. böyle bir çocuk için özel gayretimiz olacak namaz kılan ağzı besmeleli anne fiili bir duadır zaten.

    ☆Mümin anne baba son tahlilde cinsiyet tanımaz. Allah'ın emanetini tanır.

    10. mülk Allah'ındır ve o dilediği gibi yaratır. Çocuğun cinsiyetinden önemli;Onu yaratandır, teslimiyettir.Şura Suresi'nin 49 ayeti;göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır o dilediğini dilediğine verir.

    11. tabiin neslinden Muaviye bin kurrenin evladın doğunca tebliğe gelenlere ikramlarda bulunup sonrasında "Ben dua edeceğim sizde Amin deyin" demesi ve ilerleyen zamanlarda "o gün ben dua eder ve o sahabiler Amin diye icabet ederken neler söylediysem daha sonra hepsini çocuğum da gördüm" demesi bizim için bir örnek olmalı. Allah'a İtimat etmeli  ve duaya güvenmeliyiz.

    12.çocuk 7 gününe geldiğinde sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunup sana şu isim verdim diye babaları tarafından söylenmeli,saçları tıraş edilip ağırlığınca Gümüş de vermek sünnettir.

     14.çocuğa isim verilirken kesinlikle akıldan çıkarılmamalı ki herkes kıyamet günü ismi ile çağrılacaktır.


    🔴Allah'ın fidanları🔴

    1.imran'ın karısı hanne gibi bebek ta karnındayken Hedefini belirle.

     Ali İmran Suresi 35 37 ayetler şöyle demiştir; bir şekilde senin hizmetini adadım benim bu adamı kabul eyle.Şüphesiz duaları kabul eden niyetleri bilen Yalnız Sensin.-Çocuk dünyaya gelince- Rabbim ben kız doğurdum (Oysa Allah Zaten onun ne doğurduğunu biliyordu) erkek kız gibi değildir Onun adını Meryem koydum onu ve soyunu Lanetli şeytanın şerrinden senin korumana emanet ediyorum"

    2.bir  kadın imranın karısının bu sözünden sonra çıkıp bütün dünyaya ilan etse "Ey Havva'nın kızları Kadınlar sizin bir aradığınız Allah'a açılmış elleriniz dualarınız ve emekleriniz bütün insanlığın kıyamete kadar ki yürüyüşü ile oynayacak güç ve kudrettedir kendinizi bilin anne adayları kaderinizi bilin.Allah'a bu şekilde dua edin vs haksızlık mı etmiş olur?

    ☆ Ey ümmeti Muhammed'in kadınları! sizde doğuracağı çocukları Allah'ın fidanları olarak yetiştirin. O fidanlara Umut bağlayın. Siz de dünyanın kaderini değiştirecek Allah'ın yeryüzünde tecelli ettireceği kaderini sebep olacak çocukların anneanneleri olun babaanneleri olun.sebep siz olun.Kur'an yeniden inmeyecek sizin adınıza bir sure konmayacak olsa bile, göklerde melekler sizi Ahmet'in karısı Mehmet'in kızı demişti ki diye ansınlar demek değil midir?

    ☆Sabahlara kadar uykusuz kalma pahasına heyecanla teheccüde kalkıp"Rabbim Ben de Bu ümmetin Ahmet'in karısı olarak Mehmet'in karısı olarak karnımdaki ne sana adadım" niye demeyelim? farkımız ne?

     4. belki de o çocuk, o Lider, O Fidan senin çocuğun. Benmi diyen cahildir!

    5. Allah sana bir fidan verdi meyvesini yemek için çabala, asla vazgeçme! ana baba olarak çocuğumuz oldu demeden önce Rabbim bizim bahçemize bir fidan dikti Ben o Fidanı büyütüp meyve verdi günü görmek için uğraşıyorum demeye mecburuz.

    6. Hannenin sözlerini duyup Peki kabul ettim diyen Allah bizim de Allah'ımız dır.O günkü Adak Bugün de mümkündür.

    7.Artık benim oğlum benim kızım benim talebem benim kursum grubun talebesi sözleri iptal olmalı. Allah'ın fidanları denmelidir. Elhamdülillah Rabbim benim evime Bir Fidan verdi buna büyütüp ümmetimin bağrına dikeceğim İnşallah diye iman etmek gerekmektedir.

     8. her şey niyet ile başlıyor. Gerçekçi bir niyet ve o niyeti doğrulayan tavırlar olmalı

     9.samimiyete bak yüreğine bak dilini de dolaştırdığın sözlere bak ve Allah'a bak. Allah Ali İmran suresinde bu kadını senin önüne boşuna koymadı! bunu anladıysan nereye davetli olduğunu da anladın demektir. bunu anlamadıysan sözde  bitmiştir.


    🔴Çocuğun sahibi Allah'tır🔴

    1.Allah geçmiş şimdi ve gaybı en iyi bilendir. çocuklarımız asla bizim değildir, Allah'ındırlar.Biz ise emanetçileriyiz.

    2.çocuk planlarını Haşa Allah değil de teknoloji ve gelişen siyaset politikaları yüzünden yapılıyormuş zanetmekten vazgeç.

    3.Biz ümmetiz birimizin çocuğu hepimizindir.

     4.devletler kullanacakları memurlar ve robotlaştıracaklari insanlar aradıklarından böyle politika güdebilirler ama Biz Allah'ın kulu Ahmetler Ayşeler olarak gördüğümüz çocukları konuşmalıyız, eğitimleri ona göre vermeliyiz.

     5. Bir mümin olarak benim dünyanın en zeki çocuğunun babası olduğum zaman hissettiğim mutlulukla,dünyanın en zor engeliyle doğan çocuğun babası olduğunu da hissettiğim aynı değilse ortada pratiği bir türlü görülmeyen bir iman var demektir.Allah'ın beni görmek istediği gibi değilim demektir.

     6.ne kadar Yusuf güzellikteki çocuk Allah'ın cennetine girmemize sebep olmadıkça değerli değildir..

    《《《7 tespit 

    1. insanlık ilk defa Adem aleyhisselamdan bu yana çocukların anne babadan daha fazla bilgi sahibi oldukları dönemi yaşıyor bu konuda tedbir ve dikkat gereklidir.

    2.İnsanoğlu Allahü teâlânın yarattığı günden beri çocuğunu bugünkü kadar eşya yerine koymamıştır.her şey çocuklar için diyerek sorumluluk ondan ona ondan ona atılıyor.

    3.yine insanlık ilk defa hiçbir engel olmaksızın en küçük yaştan itibaren cinsel hürriyetine sahiptir.

    4 asrımızın büyük sorunlarından biri de farklı dillerin konuşulduğu evlerde yaşanıyor oluşudur.ana baba genç aynı evde farklı dil konuşmaktadır.

    5 israfın mübahlaşması günümüzde olduğu kadar tarihte hiçbir devirde böylesine ileri gitmemiştir.

    6 ebeveynlerin ilk defa böylesine yoğun halde başa geldiği için oturup düşünmeleri gereken bir diğer nokta da din içerikli tartışmalardır.bunlara kesinlikle fırsat verilmemelidir.

    7 Allah'a kulluğu bilmeyen çocuğunu feda etmeye razı ve hazır olmayan anne babalar o imparatorların önünde kesinlikle eğileceklerdir.espri için ifade ediliyor olsa daana babanın korkusudur;ekselansları sinirlenip Sabahleyin kahvaltı sofrasına oturmazsa değil mi?》》》

    7. Cihat meydanlarındayız birleşmeliyiz.

    çocuk psikolojisinden anlayan Hoca Efendiler olmalı. Çocuğun ne olmak istediği bir pedagog uzman tarafından yönlendirilerek yapılmalı ana baba istiyor diye değil.

     8 Nuh aleyhisselamın son gemisine binmeyi kabul etmediğini gördüğü halde oğluna yavrum diye hitap ettiği kulaktan çıkmamalı asla umudumuzu kesmemeliyiz.

    9 günü ezanla alay eden çocuğun peygamber terbiyesi ile Kabe'ye müezzin olduğunu ve bu örnekteki çocuğa davranış şeklimizi hep gözden geçirmeliyiz.

    10.Süfyan ibni üyeyne isimli bir Alim zat vardı.Ebu Hanife'nin arkadaşlarından Bu mübarek zat bir gün mescide ders anlatırken içeriye küçük bir çocuk giriyor o da Çocukla oyun oynamaya başlıyor.sonrasında alimlere dönüp öyle demiş; Bu çocukla ilgilenmem sizi rahatsız mı etti?Bir zamanlar bende çocuktum ve alimlerin Meclisine böyle girerdim alimlerin ortasında otururdum.Annem bana kalem verirdi ceviz kadar bir kalemim vardı ve onunla bir şeyler yazardım.Ben gelince meclisteki zatlar 'Şeyh efendiye yer açın'diye şakalaşırlardı.

    o gün beni büyük adam yerine koydukları için şimdi sizeleride okutuyorum. bu çocuğu da yarın onun Allah ve rasullullah diyebilmesi için büyük tutmam lazımdır.

    11.50 kere Eşek herif dediğin çocuğun Hafız olmasını isteyen iyi bilmelidir ki; Allah'ın kanununda eşeklere hafızlık yoktur eşek hayvan dönen kimse Hafız olmaz Alim olmaz insanda olmaz.


    🔴Çocuk insandır🔴

    1. Çocuklar bizim malımız ürünümüz değil birer insandır. 

    2. çocuklarımız insan olarak doğarlar insanlığın umudu olarak yaşarlar,her anne-baba 'hiç kimse secde etmiyor olsa da benim çocuğum secdeyi ayakta tutan Son Umut olacak' duası ile çocuğunu büyütmelidir.

    3.bizim çocuklarımız insandır ama aynı zamanda insanlığın umududur biz farklıyız.

     4.Ey Allah'ım sen verdin ya Ne güzel verdin diyen anne baba olmalıyız.

     5 çocuğun namaz kılmasını istiyorsan kendi namazına bak.çocuğun Kur'an okumasını istiyorsan kendi Kuran okuyuşuna bak. çocuğun kötü şey kullanmaması istiyorsan kendi kullanmamaya bak.çocuğun akraba kıymetini bilmesi istiyorsan sen bilip bilmediği ne bak!

     6 anne babalar evladı Allah'ın nimetlerinden bir nimet olarak görmeliyiz.

    7 önce kendimizi ıslah edeceğiz.Salih amel yapan anne-baba olacağız.

    8 çocuklarımız için Rabbimizden bir şeyler isteyeceğiz biz yapalım gerisini de Allah'a bırakalım.

    9 Her çocuğun kütüğü var. anne babalar Yardım almak için görüştüğü psikolog ve Hocaefendi aile büyüğü dışında çocuklarının ayıplarını yaptıkları yaramazlıkları hataları Kimseye anlatmamalidılar.

    11 çocukları birer pyt edinmemeliyiz.

    12 Fil Suresi Nuh Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselam Musa Aleyhisselam'ın yaşadıklarını birer çocuk hikayesi değil aile kuralları haline getirmeliyiz. 

    ☆ Yakup aleyhisselamın örnek alınmadığı bir toplumda Müslümanlık çok zor.

     13 İbrahim Lut Nuh Yakup aleyhisselamın evimizin başöğretmeni yaptığımız gün Allah'ın rahmeti de bize gelecek ve ciddi şekilde Rabbimizin rahmeti ile tüm Zorluklara rağmen Allah'ın izniyle ümmeti muhammed kalitesinde çocuk yetiştireceğiz

     14 Peygamberimizin yaptıklarından davranışlarından dersler çıkarmalıyız 

    16 çocuk yetiştiren Her anne-baba Allah'ın izniyle Bedir mücahidi Uhud Mücahit Hendek kazan mücahittir

     16 yetiştirdiğimiz çocukların diplomaları olsun yakışıklı elbiseleri olsun her ay yeni ayakkabıları olsun ama rabbani olsunlar. Kula kulluk etmem Allah'tan başkasına secde etmem diplomaya tapınma hiçbir şekilde karşı cinse esir olmam ancak helal ederse Allah eş olurum diyen rabbaniye genç...

    17.17 yaşında bir yiğit Usame Bin Zeyd Hep örneğimiz olmalı.Peygamberimizin onu İslam ordularının başkumandanı yapması ve Arafat'ta akşam ezanı buradan gideceğiz diyen peygamberin 120000 kişiyi sırf Usame'yi göremeyince(abdestten geliyormuş)gelsin diye bekletmesi geldin mi yavrum diye buyurması Şimdi gidelim demesi efendimize oradakilerin burnu eğri çocuk için mi burada bekliyoruz demesi Evet bunun için bekliyoruz buyurması hep kulaklarınıza küpe olmalı..

    18 efendimizin şu sözleri unutmamalıyız;insanları parayla da doyuramazsınız tatlısöz ve Güler yüzünüz ve doyurun..

    ☆ hadisi şerif; Her doğan çocuk Fıtrat üzere doğar anne babası onu Yahudileştir hıristiyanlaştırır veya mecusileştir. Yani Hadis bize şunu söylüyor; çocuk 16 yaşına 20 yaşına geldi Hatta 30 yaşına geldi iyi bir ümmet olamadı ise ilk sorumluyu Efendimiz gösteriyor anne ve baba... Ayrıca bu sorumluluğumuzu başkalarına havale edip etmediğimizde incelemeliyiz..

    🔴En iyi çocuk🔴

    Bizler anne babalarımızın önüne onların kaderinin sonuçu olarak konduk. Herhangi birimiz Annesi veya babasının seçeneği değildir. bizim çocuklarımız da bizim seçeneğimiz seçeneklerimiz değillerdir. imtihanda olduğumuzu unutmamalıyız rabbim böyle münasip gördü.Başüstüne Rabbim deriz. 

    Sakatına seviniriz,Sağlamına endişeyle seviniriz. Endişemiz nedendir;acaba kazanabilecek miyim bu imtihanı? Çünkü sakat verdiyse imtihan edecek demektir. sağlam verdiyse gene imtihan edecek demektir. 

    ☆Asıl sıkıntımız söz sahibine gerçek sahibini unutup kendimizi yetkili makama koymamımızdadır.


    🔴Ha Çocuk Ha Cennet🔴

    1. Büyük düşün ve en büyük hedefin gayen; cennete yerleştirilmiş evlat olsun.

    2.Hanne gibi Allah'a adanmış evlat için çabala.

    3.Kadın hamile iken bilinçli olmalı.

    4 bir kızın gençlik çağından itibaren yatırımı başlamalıdır.

    5kendini Mücahit bil Hele ki üç kız evladın varsa ne mutlu.

     6 Sen cennete giriş biletini ya yırtarsın ya korusun.

    7.Elbette abdestsiz kıldığın namaz seni cennete sokmayacağı gibi berbat büyüttün bir çocuk da Cennet sebebin olmayacaktır.

     8.ha namaz Ha Çocuk, Ha Cihat ha çocuk, yani Cihat çocuk demektir.Kabe'nin etrafını tavafla İhya edecekler ve camileri ön safından arka safına kadar dolduracaklar; melekler değil insanlardır. Yani Cami yapmaktan evlâ değildir bir çocuk yetiştirmekten.

     10 çocuk belki Cennet Belki de cehennemimizdir. Ama Nuh Aleyhisselam oğlu yüzünden cehenneme girmedi.Lut Aleyhisselam karısı yüzünden cehenneme girmedi.

    Asiye Aleyhisselam kocası yüzünden cehenneme girmedi Çünkü üzerlerine düşeni yapan rahattır…

    ☆☆Dalgalar boğuyor dünyayı Sen neredesin? Nuh'un dalgaları internet dalgası oldu şimdi Medya dalgası oldu çevre dalgası oldu neredesin Anne? neredesin  sen ey Baba?

    ☆☆Allah'ın tesettür örtü hicap dediği şeyi erkeğin dikkatini çekecek hataya davetiye oluşturacak bir şey haline getirdin,bunu düşün! sen yatak odasında bile kullanılsa bir erkeği çıldırtacak kıyafeti tesettür diye bir genç kızın üstüne koydun!

    ☆☆çocuklarımız  cennettir.Her Çocuk bir cennet olmasaydı eğer Allah her doğurduğu yavrusuna karşılık olarak Annenin ayağına Cennet koymazdı. Neden Allah anaların ayaklarının dibine Cennet getiriyor? Doğurdun diyor? Eğer çocuk cennet demek olmasaydı Allah doğum yaparken acısından kıvranıp ölen bir kadına şehit saymazdı.



    🔴Ibadet donanımlı çocuk🔴

    1.Gayen Mümin yetiştirmek ama maksatın halin dünya olmasın.

     2 konuşurken Allah ve peygamberden konuşup iş yaparken paradan betondan Diplomadan konuşursan olmaz.

    3 melekler gördüğünü yazar ne yazdırdığı na dön bak.

    4 sahip değil emanetçisin unutma.

     5 vazifen ibadetten zevk alan çocuk yetiştirmek.. annelerin babaların öğretmenlerin muallimleri vazifesi Kur'an adamı yetiştirmektir.yorulunca hastalanınca bunalınca  stres başında duman olunca İki rekat namaz kılayım da atlatayım diyen insan yetiştirmek ve büyük Gaye asıl Hedef odur.

     İnşallah bunu yakalamanın anne baba Öğretmenler olarak vazifemiz olduğunu anlayacağız ve gayret edeceğiz.

    6. çocuğa öğrettiğin her ezber,secde imsak için sahura kalkması tuvalete götürüp tahareti öğretmen sadakadır, insan bilmeli ki 20 Sene 50 sene 100 sene sonrasının yatırımını yapan bir proje üzerindesin.

    7. ibadet olmalı öğretilmeli ama kuru kuru içi boş değil.

    8 vazifemiz kuran adam Olmaktır. Çocuklarımızı Kur'an donanımlı Kur'an ahlaklı insanlar olarak yetiştirmektir.

    9 hiçbir anne baba buluğ çağına kadar proje yapmamalıdır. bizim projemiz "Ya ben ya o kabre girinceye kadar" diye olmalıdır.

     10 öğreten ben olduğum için ölüp gitsem bile o namaz kıldığı sürece biiznillah melekler benim namazım devam ediyormuş gibi yazacak bilinci olmalıdır.

     11 Teknoloji sayesinde çocuğun öğretmene değil eğitilmeye lezzet alması için uğraşmaya ihtiyaçlardır.

    12 anne ve baba sen lezzet tohumu ekmeli.

    13 hamilelikte bilinçli ol.

     14.3 yaşına kadar anne çocuğa kendini verecek ve bir nevi Karantina altına alacak(melekler Allah dostları ile)

     3-5 yaş arası çevre biraz genişleyecek' hayır ve şer Gündem az az  verilecek,5-10 yaş arası öğretilme dönemi,10 yaş sonrası uygulama döneminde denetimi..

    15.Sen çevresi olmalısın.

    16 çevresini dezenfekte etmelisin.

     17.niye teyzemler halamla eniştemler geldiğinde haremlik selamlık otururuz diye sorduğunda Biz müminiz diyeceğiz bunu izah edeceğiz. niye biz Her gördüğümüz sucuğu almıyoruz dediğinde biz müminiz helal ve haram standardımız var niye bizde falanca kanal yok dediğinde Eee gözümüzün gördüklerinin hesabını vereceğiz. Biz müminiz mümin haram yemez harama bakmaz demeliyiz.


    🔴Işte Cennet🔴

    1.kız çocuğu Cennet garantisidir.

    2.kız çocuğu %100 cennettir.

    4 kız kardeşine bakan da cennettedir 5 bu sırları bizden önce öğrenen Şeytan da gayet iyi biliyor ki; bir kız çocuğunu batırır diploma ile lise lise gönderir,yabancı diyarlarda zillete rağmen okumaya devam ettirsem Müminler Bir Ana kaybetmiş olacak, ümmetin kaybettiği her ana Resulullah'ın gözünde bir damla yaş demektir bunun için şeytan tuzağına dikkat..


    ☆☆ Peygamberimizin kim üç kız çocuğuna bakar onların terbiyesini verirse ve onları vakti gelince evlendirirse ve onlarla iyi geçinmeye daha devam ederse onun cenneti vardır buyurmuştur. Burada üç noktaya vurgu yapılmaktadır;1.terbiyesi,2 evliliği,3 seni üzdüğü zaman bile edeceğin sabır.

    ☆☆Ahmed bin Hanbel'in kız çocuğu sevgisi.. oğlu diyor ki "babama bir kız evladı doğduğu haberini verdiğimde gözleri doldu Rabb'im sana şükürler olsun peygamberine de kız çocuğu Vermiştin Bana da kız çocuğu verdin diye secdeye kapanmıştı"



    🔴Kur'an aşısı🔴

    1.Kur'an'ı en çok konuşanlar onunla en az ilgisi bulunanlar olduğu zaman bunun adına münafıklık denir.

    2. Kur'an'ı sadece konuşmak da Müslümanlık değildir. Kur'an konuşmak için değil ruhlarımızı terbiye etmek için Ashabı ikram gibi Müslüman Olmak içindir.

    3.ne balı konuşmak ağzımızı tatlandırır ne de Kur'an'ı konuşmak imanımızı güçlendirir. Bal tatlıdır diye 100 defa Söylemek yerine kapağı açarak parmağı bandırıp diline sürenin bal tadı aldığı gibi bir kere Sabah namazına kalkmak bin kere Kur'an büyüktür demekten daha önemlidir. Kur'an büyük olduğunu söylememize muhtaç bir kitap değildir.

    4.Bir fitnenin içine düştük.

    Maşallah çocuklarımız Kuran hatmi ediyor ama kendinize sorun; çocuğun Kuran'ı hatim etmeden,Elif cüzü bilmeden önce kaç puanlık müslümandı ve Allah'a ne kadar yakındı? Kuran'ı hatim ettikten sonra ne değişti?

    5.çocuğu boğmamalıyız. çocuklarımıza  ekmeği bütün bütün olarak ağızlarına koyar gibi Hafız yapıp sonra bilgisayarların önüne salmamalıyız.

     6 Kuran'ımızı artık çocukluktan itibaren aşı yaptığımız gibi birbirlerimizi aşısını kontrol ettiğimiz sağlık kitabı haline getirmeliyiz.Rabbimin huzuruna çıktığımız da "Rabbim Biz ailece Aşılanmış tık Kur'an'dan ve bu kadar becerebildik" demeliyiz. Bu cevabımız kıyamet günü ama toplum çok kötüydü demekten çok daha iyidir.

    8 Kur'an aşısını verirken çocuğun anlayış seviyesine yaşına kapasitesine dikkat etmeliyiz.

    bir günde 1 fırın ekmek yedirmeye çalışıp çocuğumuzu boğmamalıyız.


    🔴Medine'de çocuk olmak🔴

    1.Efendimizin uygulamaları bir müthiş bir çocuk sevgisi vardı Onun yüreğinde.

    2. çocuklara bol bol dua ederdi.

    3 çocukları adam yerine koyardı.

     4 dağlar gibi sabırla çocuklara muamele etti.

    5 çocuklarla oyun  oynardı.

    6 önce anaları yetiştirdi sonra her ana kendi evladını yetiştirdi.

    ☆☆saksıda buğday yetişmez her kreş, Her okul saksıdır Seradır,ana ise bir vadidir.

     7.namazda nasıl örnek alıyorsak çocuk yetiştirmede de efendimizi örnek almalıyız.

     8 çocuklarımızı sevmeliyiz.Çünkü çocukları çok seven bir peygamberimiz vardı.

    9 bir anne bir baba evine ekmek taşıdığı kadar çocuklarının dosyasına da dua taşımalıdır.

    10 Çocuklarımızı nasıl görmek istiyorsak doğduğu günden itibaren çocuklara o beklentimizin gerektiği muameleyi etmeliyiz.

    11 Peygamberimizin aile hayatına yaptığı katkıları bilmeliyiz.

    12 rukü etmeyi öğreten Peygamber çocuk Öpmeyi de öğretiyor.

     13 Efendimiz hazır Pamuktan yastık yapmadı,kayaları öğüterek pamuk haline getirip yastık gibi kullandı. bugün evlerimizde Biz ne kadar Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sabrını gösteriyoruz bir bakın?

    ☆Merhamet! Merhamet! Bu Merhameti gösteren anneye de Allah'tan rahmet

    14.ayetler gökten aşağıya azametle boşalıyorken Peygamber Aleyhisselam çocukları dizmiş yarış yapıyordu.Biz peygambere göre namaz kılar oruç tutar ona göre zekat veririz Hac yaparız kurban ona göre Keser teheccüte ona göre kalkarız Kur'an'ı ona göre okuruz ve onun büyüklüğü gibi de çocuk büyütürüz.

     15.gazabın şiddetin heybetin Allah'ın dini için olmalı.

    16 En sonunda da yine sabır! Nuh Aleyhisselam kadar sabredeceğiz! Bıkmak usanmak beddua etmek yok.


    🔴Musap gibi anne🔴

    1.biz anneliği sadece bebeğe en iyi sütü veren süt firması gibi görürsek neslimizi kaybederiz. En iyi sütü emziren çocuğuna bakışı ile bile susmasına vesile olacak derecede şefkat dolu anne gibi öğretmen asla bulunamaz,bilgi veren ciltler dolusu kitap Okutan bulabiliriz belki ama Allah'ın adını anınca tüyleri diken diken olacak yüreği veren kimse bulamayız.

    2 kafa karıştırmak için çocuğu sıraya oturtmak herkesin işi Allah derken ninni okur gibi mutluluk verecek Duygu ise ananın işidir.

     3 çocuğu en kirli zamanlarından bile ana olduğu için iğrenmeyen kadın çocuğuna 10000000 kere besmeleyi tekrar etse ve çocuğu öğrenmese 10 milyon bir kere yine tekrarlar ve Usanmaz Çünkü Analar Usanmaz Anadan başka herkes çocuktan Usanır.

     4 analarımız Allah dedirtmeyı bildikleri sürece İslam kıyamete dek payidardır.

    ☆Bu ümmetin ilk muallimleri Tıpkı Hira'dan geldiğinde korktuğunu söyleyen Efendimize ilk cesaret veren Anamız gibi Kur'an aşçıları annelerdir. Analara evlad emanettir ve her Anne musab olmak zorundadır yesripleşmiş yerleri Medine'ye dönüştürülmelidir.

     6.her sözün  zamanı kulağı vardır

    7 Allah'a secde edecek çocuk yetiştirmek üzere niyet halinde olmalıyız. Duamız "Rabbim musab ile yesribi yeşerttiğin gibi benim yavrumun imanına ve ibadetlerini de benim emeklerim İle yeşert"

    Böylece Ben hem doğurdum hem de onu seninle buluştrup durduğum için kıyamet gününde iki analık ile bilineyim diye Rabbine niyaz etmelidir.

    8.kan ve irin dolu bir göğüsten çıkıp bembeyaz sadece Çocuğun ağzına gidecek sütü Emziren anne 1001 haramla dolu şehrin içinde de Allah'a imanı çocuğunun kulağına koyabilir.

    9 annenin Hafız olması Arapça bilmesi şart değildir. Müslümanlığı namaz kılıyor oluşu yeterlidir.

     10 annelik Musap Olmaktır ve büyük bir şanstır anneler için.

    11 çocuğa nasıl ki 3 dakikada süt emziriyor ama yarım gün ağlamıyorsa 3 dakikalık bir eğitimin sonucu da bu orandan bile daha fazla meyve verebilir.

    12 musablaşma derdi taşıyan Analar asla umutsuzluğa yanaşmamalıdır. Şeytan'ın en sevdiği Müminler umudu kırık müminlerdir



    🔴Kız çocuğu rehberi

    1.Sabır tüm eziyetlerin karşılığının cennette muhakkak verileceğini unutma.

    2.bir Nimet büyüdüğü kadar sıkıntı doğurur.

     3 Allah kız çocuğuna direkt Cennet vaad ediyor,yetiştir Cennet Senin Olsun diyorsa peygamberlerin lisanında Kur'an'da da bu işaretler varsa bundan müslümanlığa anlar ki bir de yetiştiremez Sen Vay Halime o zaman dayandım işte.

     4 yetiştirilememiş kız çocuğu senin kaybettiğin bir cennet şansı demektir.

    5 Müslümanın evlat yetiştirirken Özellikle de kız çocuğu yetiştirirken en güçlü silahı sabırdır.

    6 ağzını açıp da beddua etmek için 910 sene beklemen lazım yoksa acele etmiş olursun.Tıpkı Nuh aleyhisselamın 950 sene sabrettiği gibi dönmeyeceksin bağırmayacaksın beddua etmeyeceksin. 

    ☆☆Erkek çocuğuna beddua etmek bedduadır da, kız çocuğuna beddua etmek Onun doğuracağına da beddua edip nesilden nesile zehir akıtmaktadır.

    8 cennetlik kız kuralları.

    A.Kız çocuğu sahibi olacağın da ilk tepkiyi melekler kaydedecek unutma sonrasında Kur'an kursuna gönderdik şu yaşta başını örtüp diye çok boğa çalarsın daha sen ilk günden Suratı asık bir ana baba değil miydin ki 

    B.kız çocuğu büyütmek ibadettir

    C. Ilk altına giren süt damlasından sonraki dönemlere kadar harama helale dikkat et

    D. Allah Kadın neslini erkeğe göre daha taklitçi yapmıştır O yüzden çocuğunun etkilendiği kişilere dikkat et çevrenin temizle

    E. Çocuklar arasındaki adaletsizlik zulümdür zulmün olduğu yerde Allah'ın rahmeti yoktur.

    F. Şu beş tehlikeye dikkat et bir çocuğun kontrolsüz boş vakti olmasın iki kötü örnekler göreceği çevresi Olmasın 3 çocuğun Şehitlerini takip altında olsun 4 çocuğun cahil almasına müsaade etme 5 ay olmadan annelikle ilgili Allah'ın ona verdiği fıtratı öğret

    G. Çocukların içe eğitiminde kız çocuğu için sorumluluk sıralamasında anne ilk Baba 2. Hoca ve eğitimci 3 sırada olmalı

    H. Kız çocuğuna tesettürden başörtüsü ve etekten önce Allah'ı tanıt 3 yaşından itibaren bu eğitimi başlat 5 yaşına kadar cennet cehennem Allah Konuş 67 yaşlarına çocuğun vazifelerinin bulunduğunu farklılığını Hissettir 7 yaşından itibaren de tesettür örneği olan verilebilecek kıyafetler çocuğa giydir

    I. Kız çocukları için fıkıh yani ilmihal bilgisi Kur'an bilgisinden önce gelmektedir öğret.


    Mümin genç kız🔴

    1.Kabe'nin İstanbul'da olmasını istemek nasıl çılgınlıksa erkek olsaydım kadın olsaydın demek de aynı hatta daha fena çılgınlıktır.

    2 Rabbimiz en güzel en gerekli ve en uygununu yapmıştır. kadın yarattıysa en uygunu o,erkek yarattıysa en uygunu o. Çocuk vermedi ise de en uygunu odur.zenginlik fakirlik de buna dahildir. her yaptığını güzel yaptı Allah'ımız.

     3 "İtiraz etmiyorum Ama şöyle olsa daha iyi olmaz mıydı"demez bir mümin. dili ile de demez içinden de demez. 

    4 kalbini şeytanın avucuna koymaz.

     5 hacdan dönene Ne mutlu sana diye gidiyorsan üç kızı olana da aynı mutlulukla tebrikle gitmeli Mümin kişi.

    Olan da aynı mutlulukla karşılamalı çocuğunu.

     6 Batı hilekardır ikiyüzlüdür kültürü bataklıktır.

    7 kız çocuğu üzerindeki yatırım bu ümmetin en büyük projesidir. En büyük umududur. Kızları yetiştiremeyenler koca koca camiler yaparak açık kalan boşlukları kapatacaklarını sanmak da kendilerini oyalamaktadılar.

    8 genç kız hayatın içinden gelmelidir özellikle kız çocuklarının 18 20 li yaşlarda Kur'an kursu bile olsa yurtlarda bırakmamalı eğitimlerini vermelidir.

    9 ilmihal hayatı kuşatan bir ilmin adı olmalıdır.

    10 kız çocuğu yetiştirmek ona Elbette Allah'a ilmihali öğretmektir. hayatı Öğretmek de kız çocuğuna yetiştirme mantığımızı içinde olmalıdır.

    11 internette bilgisayar başında helak olmuş nesil istemiyoruz ama hastaneye gittiğinde Kimlik bilgilerini dolduramayacak kadar yaşadığı Çağın Kültürü'nden anlamayan nesil de istemiyoruz.

    12 namazında tesettürün de dilinde etinde kusur olmadığı gibi kadınlığın da ve anneliğin dede leke olmayacak şekilde yetiştirilmelidir.

    13 genç Mümin kız ümmetin 100 sene sonrası demektir. 100 sene Kudüs'ün durumunu Afrika'daki Müslümanların vaziyetin merak edenler sıradan 3 müslüman Evin kapısını vursunlar owenin kızları ne durumda olduğuna baksınlar ümmetimiz 100 sene sonra da orada demektir.


    🔴Namaz eğitimi🔴

    1.peygamberimiz 7 yaşından itibaren çocuklarınıza namazı Emredin 10 yaşından itibaren de kılmazlar sa onlara hafifçe vurun demiştir.Ama bir günde kaç vakit namaz var 5 kameri aylar ile konuştuğuna göre Efendimiz bir yılda 354 gün var gün 5 defa ve 3 yıl Yani 5 x 354 x 3 eşittir 5310 Demek ki bir baba annenin çocuğuna namaz kılmıyor ye Tokat durabilmesi için 5310 defa namaz kıl yavrum demesi lazımdır. çocuğuna namazı 5310 defa hatırlatan Bir babanın sinirlenmeye hakkı vardır.

    Çocuklar Allah'ın emaneti namazda yine onun emridir.

    ☆☆Allah'ın emrini Allah'ın emanetine yaptıracağız bunun için çektiğimiz çile sıkıntı attığımız gözyaşı bir ibadettir.

     3. İki kazancımız olacak;kılması için mücadele ettik ama kaldıramadık,elde bir kazanç yine bizim nedir? Nuh aleyhisselam da çocuğuna namaz kıldıramadı. Lut Aleyhisselamın oğluna Kaldıramadı İbrahim Aleyhisselam da babasına Kıldıramadı.kaybetmediller ama... çünkü namazsizligin önünde pes etmediler.

     4. 29 Mayıs akşamı alnında Ne Güzel Adam yazan Sultan Mehmet Fatih ertesi gün 'sabah namazı gündüz uyanınca kılarız' deseydi onu Fetih bile kurtaramayacakdı kıyamet günü.

    5. Edirne'de top döktürüp öküzlere çektirip Kasımpaşa ya geçirirsin ama bundan daha ağır olan çocuğunu Sabah namazına alıştırma mücadelesidir.

    6. ihlasla davet etmeye devam etmelisin 

    7.Allah'ın emrini hatırlatıyorsun umutsuzluğu unut.

     8.ana baba ortak çalışmalı- alıştırmalıyız.

    9.Salih arkadaş açısından çevresiz kalmamalı.

    10.komşularla anlaşarak dönüşümlü çocukları camiye ısındırmalı.

    11.Eğer çocukları namaza alıştıracaksanız işe uyku ile başlamalısınız. namazın en sinsi düşmanı yataktır.

    12.Güneş endeksli bir yaşam tarzınız olmalı.En azından tavuklar kadar ciddi olmalıyız ve çocuğumuzu grip olmuş birinden uzak tuttuğumuz gibi namaz ciddiyeti olmayan aile çocuğundan da korumalıyız. namaz deyince cenneti hatırlamayanlar evimize misafir gelmeye bilirler hiçbir sakıncası yoktur..

    13.psikolojik açıdan sıkıntı varsa gerekiyorsa bu süreç 6 yıla kadar uzayabilir..

    🔴🔴Rabbimiz  bizi duamızdaki heyecanımız kadar görüyor, bizim ve çocuklarımızın kesiştiği yerdeki dua samimiyetimiz de ne kadar yardım gördüğümüzü ve göreceğimizi gösterecektir. Bir ömür süren, karanlık gecelerde ki,dua edilenle edenden başkasının bilmediği o Dualar var ya...🔴🔴


  • وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ

    وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

    مَطْعَمُهُ حَرَامٌ وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ وَغُذِىَ بِالْحَرَامِ فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ

    TEMİZ GIDA TEMİZ NESİL

    Muhterem Müslümanlar!

    Allah Resûlü (s.a.s), bir gün ashabına ve onların şahsında bütün insanlığa şöyle seslendi: “Ey insanlar! Allah Teâlâ temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Allah, Peygamberlerine emrettiği şeyleri müminlere de emretti.” Peygamber Efendimiz bu sözlerinin ardından şu âyeti okudu: “Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yiyin, güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.”[1]

    Allah Resûlü (s.a.s) konuşmasına devam ederek, ashabına bir adamın halini anlattı. Bu adam uzun yolculuklar yapmış, üstü başı toz toprak içinde kalmış, ellerini göğe açmış “Yâ Rab, yâ Rab!” diye yalvarıyordu. Sonra Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Fakat onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haram idi. Peki, böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?”[2]

    Kıymetli Müminler!

    Yerlerin ve göklerin sahibi olan Allah, uçsuz bucaksız bir kâinat ve bu kâinat içinde insanın hayatını devam ettirmesine uygun bir dünya var etti. Tatlı ve latif sularla, bin bir çeşit leziz yiyecekle çevremizi donattı. Ekinlerin yetiştiği arazileri, meyve bahçelerini, onları büyüten güneşi ve yağmuru lütfetti. Her biri ayrı güzel ve birbirinden değerli nice varlığı insanın emrine amade kıldı. Sonra da kullarından seçici davranmalarını isteyerek şöyle buyurdu:  “Allah’ın size verdiği helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve iman etmiş olduğunuz Allah’ın yasaklarından sakının.”[3]

    Ancak insanoğlu, çoğu zaman Rabbinin verdiği nimetlerden istifade edip yeryüzünü ıslah etmek ve iyiliği çoğaltmak yerine, fesat çıkarıp kendisine ve dünya evine zarar verdi. Şehir hayatının, lüks ve konforun cazibesi karşısında ziraatı, doğal hayatı, dengeli yaşamı terk etti. Kimi zaman tohumların genetiğini bozarak, kimi zaman kimyasal ve yapay ürünlerle tabiatı zehirleyerek tertemiz nimetlere yazık etti. Halbuki toprağımıza, ürünümüze, el emeğimize sahip çıkmak hepimizin vazifesiydi.

    İnsanoğlu “Sakın dengeyi bozmayın”[4]ilahi uyarısına riayet etmeyerek kendi elleriyle toprağı, havayı ve suyu kirletti. Maddi menfaatlere aldanarak, kendisi dışındaki varlıklara ve gelecek nesillere karşı da sorumlu olduğunu unuttu. Oysaki Allah Teâlâ, bizi şöyle uyarmıştı:“Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın…”[5]

    Aziz Müminler!

    Bir toplumda maddi ve manevi tahribat gıdanın bozulmasıyla başlar. Helal haram duyarsızlığı, insanlarda bir bilinç kirlenmesine dönüşür. Ahlaki ve insani değerler göz ardı edilince, yenilip içilenler, üretilip tüketilenler fayda yerine zarar verir. Nihayetinde toplumsal bir yozlaşma gerçekleşir; küçücük dimağların ve gencecik yavruların fıtratı bozulur. Sevginin, saygının ve hoşgörünün tükendiği, kötülüğün, hayâsızlığın ve adaletsizliğin çoğaldığı bir ortam oluşur. Nitekim Cenâb-ı Hak, münafık şahsiyetinden bahisle, “O, senin yanından ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez”[6] buyurmuştur. O halde, dünya üzerinde huzuru ve barışı yok etmek isteyenler, ekini ve nesli ifsat etmek için çaba göstermektedir. Müminler için bu ayet hem bir uyarı hem de temiz bir gıda ve nezih bir nesil inşa etmeye davettir.  

    Değerli Müslümanlar!

    Her söz ve davranışımız gibi, her lokmamızın da hayatımızda derin tesiri vardır. İnsan ne yediğine ve ailesine, sevdiklerine ne yedirdiğine dikkat etmekle mükelleftir. Bu dünya bize, biz de birbirimize emanetiz. O halde sorumluluğumuzun farkına varalım; ölçülü ve ahlaklı bir hayatı benimseyelim. Helal kazancın, temiz üretimin, dengeli tüketimin ve sağlıklı nesillerin gayreti içinde olalım.

     

    [1] Mü’minûn, 23/51.

    [2] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî,Tefsîru’l-Kur’ân, 2.

    [3] Mâide, 5/88.

    [4] Rahmân, 55/8.

    [5] A’râf, 7/56.

    [6] Bakara, 2/205.

    Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü